Prof. Dr. Nazım Elmas: Âkif ve Millî Mücadele

Prof. Dr. Nazım Elmas: Âkif ve Millî Mücadele
Sanatçılar içinde yaşadıkları toplumun sesidir. Toplum fertlerinin duygularını düşüncelerini onlar adına en isabetli ve anlamlı bir şekilde sunma başarısı gösterirler.

Bu durum sanat vasıtasıyla yapı­lınca daha etkili ve daha kalıcı olmaktadır. Esasen her sanatçı duy­gularının bir vesileyle paylaşılmasını ve anlaşılmasını ister. Güzel sanatların muhtelif şubeleriyle toplumla iletişim kurulmaya çalı­şılır. Sanatın ruha hitabeden etkili bir ifade vasıtası olması her de­virde ilgi çekmiş, önemini hiçbir zaman yitirmemistir. Toplumların zor günlerinin tercümanı olan sanatçılar, zorluklardan çıkmanın bir yolu olan mücadele azmini daima diri tutacak söylemlerle ne­sillerin kurtuluşuna vesile olmuşlardır.

Sanatçı kendisine duyulan ihtiyaca göre sanatına şekil veren ki­şidir. Yaşadığı dönemin problemlerini görerek bunlarla ilgili te­malar üzerinde durması daima beklenir. Sanatın ifade ve iletişim gücü insanlar arasındaki bağı artırırken, değerlerin diri kalmasını ve nesilden nesile aktarılmasını sağlar. Milli mücadele yıllarında Mehmet Âkif de kalemiyle bu yolun en kuvvetli şairi olmuştur. Yazdığı şiirler ve yaptığı manzum vaazlar, yalnız dar bir bölgede değil, memleket genelinde ve uluslar arası camiada muhatap bul­muştur. Şiirlerinin bir kısmı Osmanlı’nın son döneminin güncesi gibidir. Balkan savaşı yıllarında ve Milli Mücadele yıllarında yazdığı şiirlerde son durum ve son dönem karşımızdadır.

Balkan Savaşı Yıllarında Âkif

Âkif in karakter özelliğinde gösteriş ve kibir yoktur. En yüksekte ol­duğu zamanlarda bile tevazuu elden bırakmamıştır. Yaptıklarından dolayı gurura kapıldığı görülmemiştir. Şiirleri elden ele dolaşırken, Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad’taki yazıları nedeniyle gazeteleri yüksek tiraj yaparken o hiçbir şey olmamış gibi hayatını sürdürür. Ancak ne zaman vatanına ve ecdadına saldırılırsa Âkif de değişir, farklı bir heybetle muhatabına saldırır. Her türlü olumsuzluğu yok edecek bir hücum dönemi başlar.

“Rahmetle anılmak ebediyet budur amma,

Sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir”[1] [2] [3],

diyen şair, aslında herkes tarafından sözleri elden ele dolaşan bir üne sa­hiptir.

Balkan savaşı milleti şaşkına çevirmiştir. Herkes içinde bulunulan durumu anlamaya çalışmaktadır. Durum pek acı ve vahimdir. Birçok insan tedbir düşünmekte fakat bir tür­lü çıkış bulunamamaktadır. Âkif, bu noktada kendisine ihtiyaç doğduğunu hisseden ve yapılması gerekenleri tek tek yerine getiren insandır. Mehmet Âkif, tamamı on dörtlük olan Cenk Şarkısı isimli şiirini 17 ekim 1912 tarihli Sebilürreşat gazetesinde “Sebilürreşat ceride-i İslamiyyesinin kahraman askerlerimize armağanı” ithafı ile askerlerimize arma­ğan eder.

Yurdunu Allah’a bırak çık yola,

“Cenge “deyip çık ki vatan kurtula.

Böyle müyesser mi gaza her kula ?

Haydi levent asker uğurlar ola.

Durma git evladım açıktır yolun

Cenge sıvansın o bükülmez kolun,

Süngünü tak, ön tarafa geçmiş bulun.

Uğrun açık olsun, uğurlar ola.

Balkanın üstünde sızan her pınar

Bir yaradır, durmaz içinden kanar!

Hangi taşın kalbini deşsen: mezar!

Gör ne mübarek yer... uğurlar ola.

Mehmet Âkif o yıllarda içinde yaşadığı toplumun hissiyatını en iyi ifade eden bir sanatçı­dır. Ortak değerler ve heyecanlar açısından milletiyle tam bir bütünlük halindedir. O, milletin hissiyatını sanatçı ruhuyla yansıtan kişidir. Bu başarısı zor günlerde kendisine duyulan ihtiyaçtan ve şiirlerine gösterilen ilgiden anlaşılmaktadır.

Balkan savaşı yıllarında ve Edirne’nin işgal altında olduğu dönemlerde bir kurtarma pla­nı tasarlanmaktadır. “Edirne’nin cesur ve ileri bir hamle ile alınmasının şartları bir avuç insan arasında görüşüldüğü ve hükümetten habersiz gizlice kararlaştırıldığı o unu­tulmaz günlerde, Enver Bey 3* , Edirne üzerine yürüyecek olan Milli Kuvvetler Umum Kumandanı Eşref Bey’in kendisine Âkif’in şu şiirini, Galatasaraylı aydın gençlerden kuru­lu “Ümid Akıncı Bölüğü” kadrosuna vererek bütün milli kuvvetlere okuttuğunu ve anlat- tığını”[4] söylemiştir. Şiirleriyle Mehmet Âkif, cephe boylarında askerlerin manevi duygu­larını coşturmaktadır. Şiir şudur:

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş

Sesler de “-Vatan tehlikedeymiş, batıyormuş!”

Lakin hani milyonları örten şu yığından, Tek kol da “-Yapışsam...” demiyor bir tarafından! Sahipsiz olan memleketin batması haktır;

Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.

Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar.

Uğraş ki: Telafi edecek bunca zarar var.

“İş bitti..Sebatın sonu yoktur!” deme, yılma!

Ey millet-i merhume sakın ye’se kapılma![5]

Milli Mücadelede Âkif

Seferberlik, tüm halkın etkilendiği bir durumdur. Cephedekiler, cephe gerisindekiler bu durumdan etkilenmişlerdir. Zafer yüksek moralle kazanılacaktır. Milletin bütün fertle­ri içinde bulundukları duruma rağmen en üst seviyede başarı göstermek zorundadır. İstilacı güçlerin kuvveti, kalabalığı siyasi ve ekonomik üstünlüğü karşısında yüksek bir azimle mücadele etmek gerekiyordu. Olumsuz gibi gözüken her şeyi lehimize çevirmek şarttı. Milli Mücadele’nin tüm milleti kapsayacak bir ruhla kazanılacağına inanan Âkif, bunu millete tanıtmak ve benimsetmek hususunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamıştır. Âkif halktan biridir. Çok kabiliyetli, yüksek şahsiyetli ve o oranda itibar sahibi olması, milletine daha fazla yaklaşmasına vesile olmuştu. “Mehmet Âkif Milli Mücadele’nin mu­azzam bir cihat olduğuna halkı o kadar yakından ikna etti ki, bu vadide öyle mahirane, öyle candan bir üslup kullandı ki Anadolu’nun birçok vilayetlerinde, kazalarında, hatta nahiyelerinde, camilerde, medreselerde, meydanlarda insan kitlelerine karşı hitabetti. O çok samimi konuşuyor, doğru söylüyordu. Sözleri herkesin üzerinde çok derin tesir ediyor, onu bir kere dinleyen ve eli silah tutabilen bütün erkekler ailesiyle vedalaşıyor, evini karısını, Allah’a emanet ederek cepheye koşuyordu.”[6]

İşgal edilmiş yurdun bir köşesinde boşu boşuna kalmak Âkif’e zor gelir. İstanbul’da yapa­cak iş kalmamıştır. İzmir’in işgali Anadolu’ya gidişin başlangıcı olur. Önce Balıkesir sonra Ankara... Âkif’in Anadolu’ya gelişi oradakilerin mücadele azmini artırır, sevince boğar. Kastamonu’da neşredilen Açıksöz gazetesi bu durumu okuyucularına şöyle açıklar: “Sebilürreşad başmuharriri büyük İslâm şairi Mehmet Âkif Beyefendi’nin Ankara’ya vasıl olduğu Ankara gazetelerinden okunmuştur. Zulme hakarete tahammül edeme­yerek ailesini, refahını İstanbul’da terk ile Anadolu’ya firar edebilen bu vicdanlı şairin Anadolu’muzun ahvalini şiirleriyle terennüm etmesini temenni ederiz.”[7] Bu temenni dolu haber bir süre sonra gerçek olur. Âkif Kastamonu’dadır.

Kastamonu’da Âkif in yaptığı konuşmalar, Milli Mücadelenin lehimize gelişmeler göster­diğinin işaretlerini taşır. Âkif konuşmasına şöyle başlamıştır:

“Sakın milli hareket aleyhinde olanların sözlerine kulak asmayınız. Çünkü onlar halkı­mızı köle haline getirmek istiyorlar. İçimizde yer yer çıkan isyanlar hep melun düşman­ların parmağıyla olmuştur. Allah rızası için aklımızı başımıza toplayalım. Çünkü böyle düşman hesabına çalışarak elimizde kalan bir avuç toprağı da verecek olursak, çekilip gitmek için arka tarafta bir karış yerimiz yoktur.” [8]

Buraya giriş kısmını aldığımız konuşmanın tamamında Âkif ülkenin sıkıntılarını, ya­bancıların imtiyazlarla azarak ihanet içine girdiklerini, vatanın atadan yadigâr bir miras olduğunu ifade eder ve bir dua ile konuşmasını tamamlar. Dua tam bir finaldir. Elleri havada duaya katılan cemaat gözyaşlarını tutamamaktadır. Bu hitabenin ünü çok ça­buk duyulmuş, Sebilürreşad’da basılarak tüm Anadolu’ya ulaştırılmıştır. Birçok camide cemaate ve her cephede askerlere okunmuştur. Hizmetin büyüklüğü ve etkisi her yan­da hissedilmiştir. Nitekim El-Cezire Kumandam Nihat Paşa Âkif ‘e çektiği telgrafta şunları söylemektedir:

“Nasrullah Camii şerifinde irad buyurduğunuz mevizenin bulunduğu mecmuanın ancak bir nüshası elde edilebilmiştir. Diyarbekir Camii kebirinde müminlere okunmuştur. Fakat bu is­tifade pek mahdut kalacağından cephe mıntıkasını teşkil eden Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van vilayetleriyle civar müstakil mutasarrıflıklar halkı da nasibedar edilmek ve şerefiyle, hukuku doğrudan doğruya zat-ı âlinize ait olmak üzere Diyarbekir Vilayet Matbaasında tab ve tek­sir edilerek bütün cepheye dağıtılmıştır. Cenab-ı Hakk’ın vatanperver ve dini gayretlerinizi meşkur eylemesi temennisiyle hürmetlerimi takdim eylerim.”[9]

Kazanılan her zafer millet fertlerini sevindirmektedir. Basarı başarıyı çekmektedir. Bu or­tamda kaybedilen bir vatan parçası hüzün ve acıyı getirmektedir. İşgal edilen yer Bursa olursa acı kat kat artmaktadır. Âkif bu acıyı da en samimi duygularla ifade eder. Acı yü- reğindedir. Düşman kuvvetleri adeta yüreğini çiğnemektedir. Hissiyatını bülbülün fer­yadıyla ifade eder:

Eşin var aşiyanın var baharın var ki beklerdin

Kıyametler koparmak neydi ey bülbül nedir derdin?

O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun

Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.

Bugün bir yemyeşil vadi, yarın kıpkızıl bir gülsen

Gezersin hanümanın şen, için şen, kainatın şen

Teselliden nasibim yok hazan ağlar baharımda Bugün bir hanümansız serseriyim öz diyarımda! Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefasız, kansız evladı, Serapa Garb’a çiğnettim de çıktım hak-i ecdadı!

Hayalimden geçerken şimdi, fikrim hercümerç oldu,

Selahaddin-i Eyyubi’lerin Fatih’lerin yurdu.

Ne zillettir ki: Nakus inlesin beyninde Osman’ın;

Ezan sussun, fezalardan şilinsin yadı Mevla’nın!

Ne hicrandır ki: En şevketli bir mazi serab olsun;

O kudretler, o satvetler harab olsun, türab olsun!

Çökük bir kubbe kalsın mabedinden Yıldırım Han’ın;

Şenaatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!

Ne haybettir ki: Vahdetgahı dinin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca mevasız kalan dindaş

Yıkılmış hanümanlar yerde işkenceyle kıvransın

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm’ın haremgahında na-mahrem...

Benim hakkım sus ey bülbül, senin hakkın değil matem! [10]

Milli Mücadelenin Anahtar Kelimeleri

Mehmet Âkif Safahat adını verdiği eserinde kitabın ismine uygun olarak safha safha bir milleti anlatmaya çalışmıştır. Önce durum tespiti yapan, sonra teşhis ve tedavi basa­makları ile millete yön vermeye çalışan Âkif, Milli Mücadele yıllarını anahtar kelimelerle eserine almıştır. Ağırlıklı olarak üzerinde durduğu kelimeler, karşılaştırmalı bir anlatım ile okurun zihninde canlandırılmıştır. Zor günlerden kurtuluş anahtar kelimelerle anla­tılmaya çalışılmıştır.

Milli Mücadele yıllarında insanımızın düşmandan kurtulma azim ve kararlılığı hatırlatıl­mış cephedeki kahraman mücahitlerimize şöyle seslenilmiştir:

Huda rızası için ey mücahidin-i kiram!

Sebatı kesmeyiniz, çünkü sade sizde ümit;

Dönerseniz ebediyen söner gider Tevhid.

Huda rızası için ricat etmeyin!............ [11]

Milli Mücadele yıllarında her insanda olduğu gibi Âkif’te de üzüntü ve matem görürüz fakat ümitsizlik görmeyiz. Ümitsizlik hayatının hiçbir döneminde yoktur. İçinde bulu­nulan zorluklara rağmen gelecekten ümidini kesmemiştir. Ona göre ye’se düşmek, ba­taklığa düşmek gibidir. Ümitsizlik ve korkudan kurtulmak ümide sarılmakla mümkün olacaktır. Bu düşüncesini şöyle açıklar:

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümmide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun! [12]

Toprakları işgal edilmiş bir durumda var olma mücadelesi veren milletin zorluktan kurtulması imkansız değildir. Her ne kadar bütün şartlar aleyhimizdeyse de insanımı­zın birlik ve beraberliği Âkif tarafından en önemli sermaye olarak ifade edilmektedir. Dayanışma içinde bulunmak Tefrikaya bulaşmamak zafere yakınlaşmak demektir. Karesi Zağanos Paşa Camiinde yapılan vaazın giriş kısmı şöyledir:

Nasıl yekpare milletler var etrafında bir seyret,

Nasıl tevhid-i ahenk eyliyorlar, bak da ibret al.

Konuşmanın devamında Âkif “derdimizin başı”nın tefrika olduğunu söyleyerek dinle­yenlere şöyle seslenir.”Mademki tek başına sarf olunan mesainin kıymeti yoktur, biz de aramızda vahdeti temin ederek topluca çalışmaya koyulmalıyız.” [13]

Milli Mücadele yıllarında üzerinde durulan anahtar kelimelerden biri de azimdir. Âkif, gayret olmayınca hiçbir şeyin başarılamayacağı kanaatindedir.Ona göre bir tarafta otu­rup ağlamanın gereği yoktur, ataletten kurtulmak düşmandan kurtulmanın ilk yoludur. Azmi bırakmak alçak bir ölüm ile ölmek gibidir:

Gözyaşından ne çıkarmış? Neye ter dökmediniz?

Bari müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz.[14]

Atiyi karanlık görerek azmi bırakmak

Alçak bir ölüm varsa eminim budur ancak.

Dünyada inanmam, hani görsem de gözümle:

İmanı olan kimse gebermez bu ölümle..[15]

İnsanın çevresinde olup bitenlere duyarlı olması sorumluluğunun gereğidir. Çevresine karşı duyarsız insan makbul bir insan değildir. Safahat’taki anahtar kelimelerden biri de duyarlı olmaktır.

Ey cemaat uyanın! Yoksa gün batacak.

Uyanın korkuyorum; leyl-i nedamet çatacak!

Ne vapurlarla, trenler sizi bidar etti!

Ne de toplar bu derin uykuya bir kar etti!

Sizi kim kaldıracak, suru mu İsrafil’in.? [16]

Hürriyet bütün mücadelenin aslıdır. Her şey vatan topraklarında hür yaşamaya bağlıdır. Esaret tasvip edilen bir durum değildir.Karakter özelliği gereği şahsiyetinden taviz ver­meyen Âkif, bütün bir milletin yaşamaktan gayesini şöyle dile getirir:

Nasıl tahammül eder hür olan esaretine?

Kör olsun, ağlamayan, ey vatan felaketine! [17]

Âkif’e göre insan olmanın tek şartı hür olmaktır. Zaten mükellefiyetler de hür olmakla başlamaktadır. Esaret altındaki bir kişinin muhataplarına karşı ilk cümlesi “ben insanım” sözü olmalıdır. Bu şahsiyetli duruş hürriyetin davetçisi olacaktır:

Ezilmek, inlemek, yatmak sürünmek var ki adettir;

Ölüm dünyada mahkumine en son saadettir.

Desen bir kere ”insanım” o, kanmaz ,hem niçin kansın?

Ya sen hürriyetin, hakkın masun oldukça insansın.[18]

Mehmet Âkif, bir yandan yurdu istila eden düşmana karşı topyekûn bir uyanışı ha­zırlarken diğer yandan istilalar sebebiyle hicret etmek zorunda kalmış insanlarımıza da yardımcı olunması gerektiğini dile getirir. Doğup büyüdüğü yerleri terk ederek iç göçe mecbur kalan Anadolu insanı için mutlaka bir şeyler yapılması gerekmektedir. Balkanlardan göçenler hükümetin ve fedakar Anadolu insanının himayesine sığınmış olmasına rağmen, bu sefer Yunan işgaline uğrayan Anadolu halkının sığınacak yeri de kalmamıştır. Âkif Tasvir-i Efkar’daki yazısında bu durumu şöyle dile getirir:”Eğer millet ve hükümetçe ölmek istemiyor, ırkımızı yaşatmak istiyorsak miktarları yüz bini çok geçen bu hicran-.zedeleri de ölümden kurtarmanın çarelerini bulmalıyız.”[19]

Âkif bu zor günlerde hiç ümitsizliğe kapılmamıştır.. Ancak çevresindekiler zaman zaman bir endişe içindedir. Bu zor günler geçecek midir? Gerçekten o günlerde Yunanlıların Anadolu’daki ilerleyişi sürmektedir. Top sesleri Polatlı’dan duyulmaktadır. Bu durumda en yakın arkadaşlarından bazıları Kastamonu’ya mı yoksa Kayseri’ye mi çekilmek gere­keceğini gündeme getirmişlerdir. Âkif’in bunun konuşulmasına bile tahammülü yoktur. Tereddütlü ve korkak düşünen kim olursa olsun bu tür dostlarına karşı en ağır hicivle­ri yapmaktan kaçınmaz. Âkif in hicvi, ne yaptığını bilmeyen korkak, kaypak, ikiyüzlü, tereddüt içinde olan insanları uyarmaktadır. Onun bulunduğu mecliste bu fikri ortaya atanların şaşkınlığını gülünçlüğünü şu rüyayı anlatarak dile getirir. Kır Ağası olarak belir­tilen şaşkın adamın rüyasının anlatıldığı şiir, Safahat’ın altıncı kitabında şöyle sunulur:

-Bilir misin ne gördüm...

-Hayırdır inşallah!

-Yemek yiyip yatıverdim, tamam yarıydı gece, Bir öyle hayvana bindim ki, seçmedim iyice, -Peki, o bindiğin at mıydı, anlasak neydi?

-Bilir miyim? Yalınız dört ayaklı bir şeydi...

 

Katır mı desem?

Öküz mü desem?

Al at mı desem? Koyun mu desem -Güzel!

Eşek mi desem?
İnek mi desem?
İdiş mi desem?
Çebiç mi desem

 

-Biraz yürüdük...

-Geçtiğin nasıl yerdi

-Nasıl mı yerdi?... Unuttum, görür müsün derdi?

 

İniş mi desem? Geniş mi desem Çayır mı desem? Hayır mı desem?
Yokuş mu desem Uzun mu desem? Çorak mı desem? Sulak mı desem?

 

-Tamam! İlerde ne gördün

-İlerde bir kocaman

Karaltı vardı...

-Peki, ismi yok mu?

-Bilmem, aman!

Ağaç mı desem? Kütük mü desem? Duvar mı desem? Höyük mü desem Ağıl mı desem? Hamam mı desem Yıkık mı desem? Tamam mı desem?

-Ya soma?

-Karşıma, baktım, dikildi...

-Kim?

-Bir adam...

- Tanıştınız mı?

-O bilmem tanır mı, ben tanımam...

Babam mı desem? Kızım mı desem?

Hasım mı desem? Hısım mı desem?

Çıfıt mı desem?      Gavur mu desem?

Şudur mu desem? Budur mu desem? -Uzatma, sen buluyorsun belam Allah’tan...

-Bu, elde bir; yalınız pek seçilmiyor ne zaman.

Bugün mü desem? Yarın mı desem?

Uzak mı desem? Yakın mı desem?

Yazın mı desem? Güzün mü desem?

Güzün mü desem? Yazın mı desem?

-Ne kadar doğru! Hocam, hayra yorulmaz bu gidiş.

-Sen o rüyaya hakikat deyiver, tam bizim iş.[20]

Âkif milli mücadelenin kazanılmasında insanımızın ufkunu karşılaştırma yapmasını sağlayacak kelime ve kavramlarla açtığı görülmektedir. Hürriyet - esaret, gayret- atalet, tevhit -tefrika, ümit-korku, duyarlı olmak - ilgisiz kalmak, sevinç - matem, sebat etmek- ricat etmek sık sık rastladığımız hatırlatmalardır. Bu kelimelerin tekrarlanması ile millete hedef gösterilmekte ve bir zamanlar yaşadığımız çok güzel günlere olan özlem artırıla­rak aynı seviyeye çıkmanın zor olmadığı gösterilmektedir..

Balkan Savaşlarından itibaren Âkif in daha aktif bir şekilde milletin sıkıntısına bedeniyle ve kalemiyle ortak olduğu görülmektedir. Yoğun gayret, o oranda şiir yazmasına vesile olmuştur. Milletin dertlerini dile getirmedeki atılganlığına fedakarlığına zafer kazanıl­dıktan sonra ihtiyaç kalmamıştır. Safahat’taki şiirlerin büyük bir kısmı ülkenin en zor günlerinin hikayesidir. Onun Milli Mücadele’ye hız ve mana veren en önemli eseri olan İstiklal Marşı Osmanlı’nın safha safha son döneminin zaferle sonuçlanan bir finalidir.

Mehmet Âkif bu dönem içinde bazen bir hakemdir. Çoğu zaman bir uyarıcıdır. Değişik bölgelerde yaptığı konuşmalarıyla fiili bir mücadele adamıdır. İstanbul’dan Anadolu’ya taşıdığı gazetesiyle herkese ulaşmaya çalışan bir dava adamıdır. Milletin zor zamanında sanatına yeni bir şekil vererek daha içten, daha güncel ve gayet sade ve anlaşılan şiirler yazmıştır. Daha önce zaman zaman denediği şiir tarzını Milli Mücadelenin ihtiyaç duy­duğu muhteva ile bütünleştirerek sanatını milletine tahsis etmiş usta bir şair olarak iz bırakmıştır.

 
[1]      Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, (Haz.Orhan Okay-Mustafa İsen) Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları,İkinci Baskı, Ankara
1992 s.417. (Safahat’tan verilen diğer örnek şiirler de bu baskıdan alınmıştır.)
[2]      Mehmet Âkif ; Mehmet Âkif Külliyatı, Haz. İsmail Hakkı Şengüler, Hikmet Neşriyat, I. Baskı, İstanbul,1992 s.360.
[3]        Onuncu Kolordu Erkan-ı Harbiye Reisi Kaymakam Yarbay Enver Bey (Paşa)
[4] Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Âkif, Boğaziçi Yayınlan, İstanbul 1992, s. 12.
[5]       Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, s.174.
[6] Cemal Kutay, Necid Çöllerinde Mehmet Âkif, s.112.
[7]     Ahmet Kabaklı ,Mehmet Âkif,Toker Yayınları,İstanbul 1972 s.33.
[8] A.e.
[9] A.e. s.35
[10]    Safahat-Gölgeler, s.397.
[11]    Safahat-Hatıralar, s.284
[12] Safahat-Hakkın Sesleri s.174.
[13] Mehmet Âkif, Sebilürreşat, 12 Şubat 1920, Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Atatürk, Hazırlayanlar: Mehmet Kaplan-İnci Enginün-Birol Emil-Necat Birinci-Abdullah Uçman,Kültür Bakanlığı Yayınları I. Cilt Ankara 1992 s.228.den nakil
[14] Safahat-Süleymaniye Kürsüsünde s.152.
[15] Safahat- Hakkın Sesleri s.173.
[16] Safahat-Süleymaniye Kürsüsünde s.150.
[17] Safahat-Fatih Kürsüsünde s.229.
[18] Mehmet Âkif, Sebilürreşat, 12 Şubat 1920, Devrin Yazarlarının Kalemiyle Milli Mücadele ve Atatürk s.226.dan nakil
[19] A.e., s.133. den nakil.
[20] Safahat-Asım, s.323.
Bu haber toplam 163 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim