Hiç abartmadan diyebiliriz ki “Tevhit Veyahut Feryat” adlı şiirinden “Secde” şiirine doğru işleyen süreçte Akif’in olgu ve olaylara ilişkin gözlem ve yorumları içiçe gelişir.
Mâsivâ bir şey midir, boş durmuyor Hâlık bile.
Bak tecelli eyliyor bin şe’n-i gün, gûnâ-gûn ile.
Bu şiirin delalet, tazammun ve çağrışımlarında ilim ile bilimin bir yerde kesişen içerimlerini yakalarız. Başka bir ifadeyle, bu şiirde ve doğrusu çoğu şiirinde, Akif’in Ziraat Mektebinde (Baytar Mektebinde) aldığı gözlemci güç ve dikkatle akideye yaslanan tefekkür ve anlayışın onun sesinde buluştuğuna tanık oluruz. Akif, dünyada olup biten her şeyin, kendi sebep- sonuç ilişkisi içinde gerçekleşirken, aynı zamanda Sebepler Sebebine bağlı bir süreç içinde gerçekleşen muazzam bir akış sergilediğine inanıyor. Acı veya tatlı her şey belli bir nizam içinde olmaktadır. Değilse, şiirinin adı niçin “Tevhid Yahut Feryad” olsun ki. Açıkça, Akif’in şiir estetiği, nihaî anlamda onun eşyada gördüğü iç bağlantı ve ömrü boyunca bağlı kaldığı vahdet şuuru üzerinden gelişir. Akif, her şeyden önce, olup biten her şeyin Allah’ın irade ve meşîetinin mazharları, dünyadaki görüntüleri olduğu kanaatiyle yetişmiş biridir. Safahât’ta buna ilişkin açık alâmetlerle karşılaşırız.
Şöyle de yaklaşabiliriz konuya: Akif yaşadığı tecrübeyle (o günler bir cihat ve cidal yılları idi) bizim bugün yaşadığımız tecrübe ve tanıklıklar arasında çok büyük fark var. Biz, biraz daha bireysele yönlendirilmiş durumdayız gibi geliyor bana. Akif ise ortak var oluş bilincinin içinde yetişmiş; tefekkür, algı ve yorumlama güç ve yetisi bize göre daha canlı örnekler (savaş, mahalle, medrese tanıklığı, devleti- âliyyenin çöküş süreci) hizasında veya içinde mayalanmış birisidir. Dolayısıyla, bu tecrübeler bir şekilde şiirine de yansıyacaktır.
Gerçekten, yirminci yüzyıla gelinceye kadar, Müslümanların, biraz cür’etle ifade etmeme izin verilirse, hiçbir yerde azınlıkta yaşamadığını görüyoruz. Başka bir ifade ile, İslam, doğduğu günden itibaren gittiği her yere devlet olarak gitmiştir. Müslümanlar Endülüs’e gittiler, hemen devlet kurdular. Orada sayıları belki yüzde 2, yüzde 3’ü bulmazdı. Hind Altkıtası’na sarktılar, devlet kurdular; İran’a girdiler, devlet kurdular; Turan’a geldiler devlet kurdular. Yirminci yüzyıldan sonradır ki Müslümanlar azınlık tecrübesi yaşamaya başladılar. Ben, Akif’in şiirinin, şimdi ne oldu da işlerin yanlış gittiğine ilişkin acı bir tecrübenin tanığı veya sızlayan bir bilinçle seslendiği kanaatini taşıyorum. Biraz da bu yaklaşımla, Akif’in şiiri ile, yani onun dil ve söylemi ile, İslam’ın ilk yayılış dönemindeki şiirlerinin dil ve söylemi arasında, tecrübelerin derece ve hatta mahiyetinde önemli bir farklılık olsa da, belli bir örtüşme olduğunu düşünüyorum. Mesela, İslam’ın yayılış dönemlerine ait şiirle Akif’in şiiri arasında hem fikrî, hem da estetik kavrayış açısından büyük bir benzerlik vardır. O dönemdeki şiirler gibi Akif’in şiiri de nettir. İlk dönem şiirlerin, dizelerin estetik kaygı ile birlikte hatta ondan da önce belli bir mesaj taşıyıcı olmayı üstlendiğini, en azından önemsediğini görüyoruz. Akif’in şiirinde de öyle bir şey var. O dönemde de kıssa önemli, Akif’in şiirinde de kıssa önemli. Akif de o kıssayı anlatarak hakikati takdim etmek, bizi hakikatimizle buluşturmak istiyor. O dönemdeki şiirlerde de böyle bir şey söz konusu. Burada en büyük fark, bana öyle geliyor ki atılım, açılım dönemlerinin heyecanı ile geri çekiliş dönemlerinin hüznü, acısı arasındaki farktır. Akif bu milletin vicdanı, tüm İslam ümmetinin vicdanı olmuş birisi olarak bu acıyı damarlarında duyan biri sıfatıyla karşımıza çıkıyor. Kısaca, Akif’in şiirinde varlık ya da zaman-mekan kavşağında bulunuş tarzımıza ilişkin kavrayış kendi bilgi birikimi üzerinden ve kendine özgü bir sese oturuyor.
Gerçekten, Akif’in şiirlerine daha yakından baktığımız zaman, nihaî anlamda Sebepler Sebebi’nin irade ve meşîetinin tezahürleriyle baş başa kalıyoruz. Akif’in şiirindeki estetik kavrayış da asıl önemini bu noktada buluyor. Bir yerde onun şiirini anlamlı kılan da ifade etmeye çalıştığım bu bütüncül bakış açısıdır. Yani misyonunun, özgörevinin iliklerine kadar farkında olan bir şiir karşısındayız. O bakımdan, Akif’i bugün anladığımız anlamda bir şiir ve edebiyat zevkiyle okumak yetersiz kalacaktır.
Bana siz âlem-i İslam’ı sorun, söyleyeyim;
Çünkü hiçbir yeri yok gezmediğim, görmediğim.
Şark-Aksâ’dan alın, Mağrub-i Aksâ’ya kadar,
Müslüman yurdunu baştan başa kaç devrim var!
Yoksa ârâm edemezdim. Bana zîra “Durma,
Yürü, azminde devam et. . .” diye vermezdi aman
Bir sadâ benliğimin fışkırıp âmâkından.
O sadâ işte benim gayret-i dîniyyemdir,
Coşuvermez mi, içim sanki yanardağ kesilir;
Yeniden davranırım, eğelenemem bir yerde.
Ne cihan kaygusu derman bu devasız derde;
Ne de can, sonra filan duygusu, heyhat!
Can, cihan hepsi de boş, “gâye”dedir varsa hayat.
Evet, o bir şairdir; ama aynı zamanda o bir âlimdir ve eylemcidir de. Süleymaniye Camii ile ilgili olarak “temeli ilme basan” diyor, “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı şiirinde. Akif’in şiirinin de ilme basan bir şiir olduğunu göz önünde bulundurarak okuyacak olursak, bu şiire daha isabetli bir yerden yaklaşmış oluruz diye düşünüyorum. Eğer bu şiir kalıcı ise ve hâlâ sevi- liyorsa, biraz da bundan dolayı olduğuna inanıyorum. Akif’in şiiri, açıkça, kendi psikolojik yönelişlerinin yumağında dönenen bir şiir değildir. Bu yüzden, bu şiirin dili, en azından bugünkü bazı şiirlere göre, daha açıktır.
Evet, Akif salt bir şair değildir. Müfessir, neyzen, ilim adamı, dilci, edebiyat adamı, eleştirmen, mütercim, realist, yani hakikate aşina; araştırmacı, seyyah, güreşçi, yüzücü, ilim aşığı, iman adamı, dava adamı, tavır adamı; yiğit adam; vatan, toprak, tarih dostu ve aciz ve mağdur, sürgün ve insan. Çok yönlü, çok çekmiş bir insan. Büyük toprağa, büyük tarihe aşina, büyük geleneğe aşina büyük bir duyarlılık. Büyük toprak, büyük tarih, büyük gelenek aynı zamanda büyük bir kafa da istiyor. Ama büyük kafanın derdi de herhalde o ölçüde büyük olsa gerek. Açıkça, Safahât, belki de bu yüzden, böyle baştanbaşa acı tütüyor, isyan tütüyor. Ama aynı zamanda umut da fışkırıyor ondan. Onu da rahat bir şekilde görüyoruz.
Bu aşamada, Akif’in estetik yaşadığını da vurgulamak durumundayız. Burada“estetik”ten kastım fikrin ete, kemiğe dokunan boyutlarda kavranmasıdır. Doğrusu, eslafımız “estetik” diye bir kelime bilmezdi. Medrese müfredatımızda da böyle bir kelime geçmez. Ama onlar ibdâ, bediî zevk ve temâşânın ne olduğu iyi bilirlerdi. Onlar, “Bedî’u’s-semâvâti ve’l-arz”ın hazreti karşısında akla gelebilecek en derin estetik tecrübeyi yaşarlardı. Yunus’un, Mevlânâ’nın şiirlerinden yükselen ses böyle bir estetik tecrübenin tercümesidir. Aki’in şiirinde de böyle derin tecrübenin yorumlarıyla karşılaşıyoruz.
Geleneğimizde şairlerimizi, sufilerimizi, düşünürlerimizi heyecanlandıran üç kavram var. Bu üç kavramı Akif’in şiir ve yazılarında da görüyoruz. Bunlar kemâl, cemâl ve celâl kavramları, yani kelimeleridir. Ama kelime isimden başka bir şey değildir ve isim de asıl anlam ve önemini müsemmasıyla kazanır. Önemli olan Cemâl, Celâl ve Kemâl’in bizzat kendisi. Asıl bediî zevk, temâşâ ve istiğrak zevki Cemâl ve Celâl ile mahrem ve izahı zor buluşmada yaşanır. İbnü’l- Arabî bunu son derece veciz bir şekilde özetliyor: “Allah’ın kitabındaki hiçbir ayet ve var oluştaki hiçbir kelime yoktur ki,” diyor İbnü’l-Arabî, “bunun kemal, cemal ve celal şeklinde üç yönü olmamış olsun. Kemal onun varlık tarzıdır; yani onun ne olduğunu, nereden geldiğini bilme ile ilgili bir konu. Celal ile cemal ise, varlığın ya da var olanların bize açılışı, bize teveccühü ve tersinden bizim ona açılışımız, ona teveccühümüz sürecinde gerçekleşen alışveriş ile ilgili bir husus. Bu bağlamda kabz, bast, yani açılma, daralma tecrübelerinden söz edilebilir.
Bunları şunun için arz ettim: Hani, Biraz da Cemâlinle tecelli etsen. . .” gibi bir dizesi var Akif’in. O, olup biten her şeyin İlahî İrade ve meşî’etin bir tezahürü, İlahî İradenin ışıması olduğuna inanıyor. Dolayısıyla, Akif’in şiirinin temel gramerini böyle bir anlayışın sağladığını rahatlıkla söyleyebiliriz, diye düşünüyorum. Buradan baktığımızda, Akif’in dil ve söyleminin (şiirinin dilinin) geleneğimizle uyum içerisinde, onunla bir şekilde örtüştüğünü görürüz.
Hemen her işte olduğu gibi, Akif’in şiirini anlamak için de “Cibril Hadisi” diye bildiğimiz hadisten, (İslam nedir, iman nedir, ihsan nedir?) yararlanabiliriz, diye düşünüyorum. İman dendiğinde tefekkürden söz ediyoruz. İslam kelimesi ağırlıklı olarak davranışlarımıza yansıyan boyuta tekabül eder. Burada bu iki kavram kadar önemli bir başka kavram da ihsan’dır; yani bir işin nasıl yapıldığı. İhsan, açıkça, güzel olanın güzel bir şekilde yapılmasını dile getirir. Kısaca ifade etmek gerekirse, bir şeyin niçin yapıldığı kadar nasıl yapıldığı da önemlidir. Akif’in şiiri ve yazıları, bu anlamda ihsanı gerçekleştirme kaygısı ile kotarılmış yazı ve şiirler olarak karşımıza çıkar. Akif’in şiirini ve bütün mücadelesini Muhsin bir kul olma mücadelesi olarak okuyabiliriz. Elbette, onun yanıldığı yerler de olmuştur. Ama şiir ve yazılarının tuttuğu istikameti göz önünde bulundurduğumuzda, ifade etmeye çalıştığım hususun abartılı görülmeyeceği kanaatini taşıyorum. Aslında muhsinlik dairesi, ihsan dairesi, zaman ve mekân kavşağında estetik ve etkili bir şekilde görünme açısından son derece önelidir. İslam estetiği ve sanatını asıl yönlendiren bu ihsan boyutudur. Akif’in ve benzeri şair ve ediplerin başarmak istediği şey bu ihsanı gerçekleştirmektir.
İmdi, Akif’in, estetik tecrübeyi hem doğal olgu ve olaylar üzerinden, hem de insan elinden çıkma sanat eserleri üzerinden yaşayan birisi olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. Akif’in dil ve sanat açasından ilgimizi çeken yönü, bu bediî haz ve tecrübesini yorumlamadaki kendine özgü başarısı ve üslubudur. Onun şiiri, tüm büyük sanatçı ve şairler gibi yaşadığı tecrübenin ilk elden yorumudur. Onun “bin şe’n-i gânâ-gûn ile tecelli eden” şeylerle, yani bütün olup bitenlerle ilgili estetik bir tecrübesi var. O, bir ucu Cemâl, bir ucu Celâl’in ışıması olan estetik tezahürler içinde kötü ya da umutsuzluk telkin edecek bir şey görmez. Akif’in bu olup bitenler karşısındaki tavrı, her şeyden önce İlahî Hazret karşısında olduğu bilinci ile yaşayan bir mümin tavrını yansıtır. Hani, onun; “Yandık diyoruz; boğmaya kan gönderiyorsun.” dizesini Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inde geçen; “Yâ İlahî hazretinden hâcetim” dizesinin hizasında bir yere koyabileceğimizi düşünüyorum. Bu ve benzeri birçok dizesinden, Akif’in Allah’ın hazreti karşısında olduğu bilinciyle dolu olduğunu anlıyoruz. Onun şiirinin can damarını yakaladığımız yer asıl burasıdır, diye düşünüyorum. Böyle bir tecrübe elbette büyük bir tecrübedir, derin bir tecrübedir. Tabiî, böyle bir tecrübe, en azından ilke olarak, her mümin için sözkonusudur.
Şüphesiz, hepimiz, her birimiz söylediklerimizden, dile dökebildiklerimizden daha büyüğüz. Herkes, her şair aruz ve heceden daha büyüktür. Dolayısıyla, Akif de şiirinden, aruzdan daha büyük olacaktır. Ama Akif’in bir insan olarak hayatına baktığımızda, şairin sanatından daha büyük olma durumunun onun için daha isabetli olduğunu söyleyebileceğimizi sanıyorum. Biraz önce arz etmeye çalıştığım, geri çekilme durumu ve tecrübesi, Akif gibi hassas bir ruh açısından, herhalde çok acı bir tecrübeydi. Bütün bu tecrübeler Akif’i, Allah’ın daha çok Celâliyle tecelli ettiği şeklinde bir telakkiye sevk etmiştir. “Telakki” kelimesi ile daha derin boyutlardaki bir “alımlama”yı (reception) kast ediyorum, algıyı (perception) değil. Algı, bu bağlamda ve estetik kavrayış açısından daha sınırlı görünüyor bana. Telakkiyi daha derin, daha geniş boyutlu bir kavrayış olarak alıyorum burada. Akif’in telakkisi bu anlamda önemle ve öncelikli olarak üzerinde durulması gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Bütün şu’unât, yani olup biten şeylerle ilke ve ideal olarak bilinen şeyler arasında denge kurmak ve olup bitenleri ilkeden hareketle yorumlamak son derece önemlidir. Şiirinden anladığımıza göre, Akif bu anlamda ve bu bağlamda çok ciddi tecrübeler yaşıyor. Ama bu yaşananların asla bir iç çelişkiye sebep olmadığını, Akif’in bu köprüden o derin kavrayışı ve imanı ile geçtiğini görüyoruz. .
Bilindiği üzere, din, yani dinimiz İslam Allah tarafından gönderilmiştir. “Bugün dininizi tamamladım.” diyor âyet. Diyanet, bu dinin bizim irademiz üzerinden hayata geçirilmesini ifade eder. Onun için “diyanet işleri” diyoruz. Kısaca, Din’i Kur’an ve Hadis belirlemiştir. Bu dinin hayatla nasıl buluşacağı konusu bize kalıyor. O, bizim aklımız, irademiz, kavrayışımız üzerinden hayata geçirilecektir. (“Din İşleri Yüksek Kurulu” tamlamasındaki “din işleri” tabiri, bu açıdan bakıldığında isabetli bir adlandırma gibi görünmüyor.) Bu bağlamda, “medeniyet” kavramına temas etmekte de yarar görüyorum. Öyle sanıyorum ki Akif’in eleştirdiği medeniyet Batı’nın tanımladığı ve Batının tecrübesini dile getiren bir kavrayış ya da gerçekleşiş tarzıdır. Batı’nın “civilisation”u Türkçeye “medeniyet” şeklinde tercüme ediliyor. Doğrusu, bu iki kavramın içerim ve uzantıları asla bir birbiriyle tam olarak örtüşmez. Konuyu biraz açacak olursak, civilization ile medeniyet arasında delalet ve çağrışımları açısından büyük farklar olduğu görülecektir. Açıkça, “medeniyet” kelimesinin her şeyden önce dine atıfta bulunan bir boyutu vardır; daha doğrusu, medeniyet dinin zaman-mekân kavşağında görünür hale gelmesidir. “Civilization” ve “uygarlık” kelimesinde böyle bir muhteva sözkonusu değildir. Kur-an’ı Kerim’de iki yerde medîn kelimesi geçiyor. Medin Deyyan’a bağlı, kendisini O’nun huzurunda hisseden kişi. Deyyan, Allah’ın sıfatlarından birisi. Kur-an’da geçmez. Ama Hadiste çok geçer. Medîn, tekil olarak kuldur. Çoğulu medîne’dir; ve medîne de toplum demektir. Yani dinin, diyanetimiz üzerinden hayatla buluştuğu toplum ya da yerleşim birimine medîne diyoruz. Kısaca, medine, Deyyân’ın emri altında olan, yani ummetü’l-memlûke (‘Mâlik’in yönetimi altında olan toplum’) olmuş oluyor. Bunun serpilip gelişmesi de medeniyet olacaktır. Sadede gelecek olursak, Akif’in dilinin kullanım kurallarının, işaret etmeye çalıştığım bu anlayış içinde işlediğini söyleyebiliriz. Onun Baytar Mektebi’nden edindiği olgu ve olaylar, yani realite karşısındaki duyarlılığını da, öyle sanıyorum ki buraya eklemek gerekiyor. Onun gerçekçi, realist tarafı oradan geliyor. Ama burada şunu da unutmamak gerekir: Bilindiği gibi, Kur’an sık sık bizi olgu ve olayları iyi gözlemlememiz konusunda uyarır. Müfessir Akif’in Kur’an’ın bu konulardaki uyarılarını görmezden gelebileceğini herhalde düşünemeyiz. Öyle sanıyorum ki vaktimi aştım. Ancak, biraz önce sözünü ettiğim, yani Akif’in sanat eseri karşısındaki duyarlılığının boyutlarını ele veren hususa da bir örnek üzerinden işaret etmek istiyorum. Onun, “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı şiirindeki bazı dizeler bu konu ile doğrudan ilgili. Dahası, bu dizeler geleneksel şiirimizin hizasında bir yerlerden seslenen bir buluş tecrübesinin ifşası niteliğindedir. Süleymaniye Camii’nin ihtişamının doğurduğu kalp kamaşmasının ifadesi olan bu dizeler, “Secde” şiirini de çağrıştıran kıvamıyla bir vecd tecrübesi külçesi olarak ortaya çıkar. Keza, bu dizelerin kumaşı tasavvuf şiirimizin dokunduğu kumaşla aynı kırattadır. Kısaca, bu dizeler bir temâşâ ve istiğrak tecrübesinin dilidir. İşte o dizeler:
Artık ey sevgili kârî, gel otur orta yere,
Cephe dîvârına bak, camlara bak, minbere bak;
Sonra mihrâb ile mahfillere, kürsîlere bak.
İşte her cephede, her yerde demâdem görünen,
Lâkin esrara bürünmüş gibi mübhem görünen,
Seni bî-tâb-ı telakki bırakan âyâtın,
Kalarak mülhem-i âvâresi hissiyyâtın,
Dalgalansın da denizler gibi kalbinde celâl;
Görmesin dîdelerin reng-i sivâ, reng-i zılâl!
Vecde gel; vahdete dal, âlem-i kesretten uzak. . .
Yalınız Sâni’i gör; san’atı masnûu bırak!
Ben de bir yer bularak şöylece tenhâ dalayım, Varlığımdan geçeyim, mahv-ı temâşâ kalayım.
Soru: Muhterem konuşmacılara çok teşekkür ediyorum. Müsaadeniz olursa, iki sualim olacak: Birincisi, sayın Mustafa Gencer Hocamıza. “Batı medeniyeti” tabiri, zannımca, tartışmalı bir kavrayışı ifade ediyor. Batı medeniyetini taklit etmeden, Batı medeniyetini haiz olmak meselesi nasıl açıklanabilir? Çünkü bir şeyi özünüze dahil etmiyorsanız onu taklit ediyorsunuz; taklit etmeden yapıyorsanız onu özünüze dahil ediyorsunuz ya da özünüzü ona dahil ediyorsunuz demektir. Burada nasıl bir açıklama getirilebilir? Bunu merak ediyorum. İkinci sualim, müsadeniz olursa, kıymetli Turan Koç Beyefendi Hocamıza. Bir noktaya kadar ben Turan Koç Hocamızı büyük bir keyifle dinledim. Bir tasavvuf dersi idi konuşması. Fevkalede istifade ettim. Fakat bir noktada, karnından saçma yemiş kuş gibi yere çakıldım. “Perception,” “reception” kelimeleri! . . .
Efendim, sualim iki noktada: “perception,” “reception” kelimelerini niçin kullandınız? Hocam, bunu bize Türkçesiyle izah etseydiniz daha düzgün bir iletişim olmaz mıydı? Bizim açımızdan. Benin İngilizce kavramlara karşı bir alerjim var. Belki de bu konuda çok hassasım. İkincisi, “realist” kelimesi. Acaba, zat-ı alinizin Mehmet Akif’i aktarırken kullandığınız “realist” kelimesi, onun dile getirdikleriyle uyumlu veya o yönünü anlatmak için uygun bir karşılık mıdır? Başka bir karşılık bulmak mümkün müdür?
Turan Koç: İzin verirseniz, önce medeniyet konusunda bir iki cümle söyleyeyim. Dil ya da kelimelerin güç ve anlam haritaları asıl önem ve derinliğini bir yerde medeniyet içinde kazanıyor. Buradan sorunun cevabına bir dayanak bulmak istiyorum. Dünyada, bilindiği üzere 5, 6 medeniyet var. Önce kendi medeniyetimizi analım; İslam medeniyeti, Hıristiyan medeniyeti, Yahudi medeniyeti, Hindu ve Budist medeniyetleri ve bugün Batı medeniyeti. Bu medeniyetlerin her birinin kurucu kaynaklarından söz edilir. Kurucu kaynak söz konusu olduğunda Hind medeniyetinde Upanişatlar ve Vedalar çıkar karşımıza; İslam medeniyeti söz konusu olduğu zaman Kur’an ve Hadis. Peygamberimizin ve sahabenin davranışları bu bağlamda son derece önemlidir. “Yahudi medeniyeti” dediğimiz zaman Tevrat; “Hıristiyanlık” dediğimiz zaman da Roma, Helenistik dönem ve daha eskilerden Yunan düşüncesi ile birlikte asıl önemlisi İncil çıkar karşımıza. Açıkça, her medeniyetin bir kurucu kaynağı vardır. Medeniyetler zaman içinde her alanda belli bazı terkiplere, hadi “sentezlere” diyelim, ulaşırlar. Düşünce alanında terkibe ulaşır. İbn-i Sinâ, Fârâbî, Gazalî, İbn Arabî’yi bu bağlamda anabiliriz. Medeniyet düşünce, sanat, edebiyat, hukuk vs. alanlarında bu yeni yorum ve yaklaşımlarla kendisini görünür kılar. Bu, medeniyetin dinamizmi ile de doğrudan ilişkili bir konudur. Mevlânâ ve Yunuslar, Mimar Sinanlar ortaya çıkar. Bunların dili kurucu kaynağın dili üstüne oturur. Bu bağlamda Mevlânâ’nın dilini Kur’an ve Hadisin yorumu olarak okuyabiliriz. Yani bir medeniyet böyle gelişir. Burada önemli olan medeniyetin her alandaki dilinde yaslandığı varlık, bilgi değer telakkisidir, hakikat tasavvurudur. Bu hakikat tasavvurunun kendine özgü de bir dil ve epistemolojisi vardır. Gerçekten, hakikat tasavvuru ile birlikte epistemoloji, yani bilgi anlayışı da son derece önemlidir. Bunlar son derece önemlidir: Medeniyetler kimliklerini, kendilerini görüş biçimlerini bu üç sacayağı üzerinden sergiler: varlık, bilgi, değer.
Maalesef, medeniyetimiz son birkaç yüzyıl boyunca hem epistemolojik, hem de ontolojik olarak bir kırılma yaşadı. Bu, Batının salt teknolojisinden, biliminden etkilenme meselesi ile sınırlı bir konu değil. Mesele öylesine derin ki kelimelerimiz eski ses ve güçlerini bugün duyuramıyor. Bir yerde tarih öncesinde kalmış gibi. İşte o zaman semantik problemlerle karşılaşıyoruz. Eski kelimelerimizin o eski sesi ve gücü bugün eski kıvamında değil. Güneşin gölgesinin gün içinde farklı yönlere, farklı mesafelerde uzandığı gibi, bugün eski kelimelerimizin seslerinde de farklı yönlere uzanma gibi veya kısılma gibi durumlarla karşılaşıyoruz. O zaman bir çatışma yatışıyoruz. Bu, aynı zamanda medeniyetin kendini yenilemesiyle ilgili de bir konudur, diye düşünüyorum.
Ecdadımız, bütünlüklü bir varlık, bilgi ve değer telakkisinin tarih içindeki açılımlarını, ger- çeleşişlerini niçin “Medeniyet” kelimesi ile karşılamış? Bu, kanaatimce önemli bir konu. Burada “medeniyet” kelimesinin içerimlerini, uzantılarını; yani muhtevasını, tazammunlarını tedailerini, delaletlerini bir daha ve ciddi bir şekilde düşünmemiz gerekiyor. O zaman, ister istemez, “civilization”u “medeniyet” ile tercüme etmenin ne ölçüde isabetli olduğu sorusuyla karşılaşırız.
Şimdi, efendim, elimden geldiği ölçüde Türkçe kelimeler kullandım. Muztar kaldığım yer ve durumlarda, kastımı daha açık bir şekilde ifade edebilmek için Batı kaynaklı kelimeler kullanmak durumunda kaldım. Mesela, “telakki” kelimesinin tam olarak ne ifade ettiğini ortaya koymak için, “reception” kelimesini andım ve bunu “perception” kelimesi ile karşılaştırdım. Doğrusu, biraz da epistemolojik donanımımızı, yani bilgilenme tarzımızı dikkate alarak böyle yaptım. Açıkça, ben, neye “bilgi” dediğimiz, dememiz gerektiği konusunda sıkıntılı bir durumda olduğumuz şeklinde bir kanaate sahibim. Öyle ki Batı kaynaklı kelimelerin yerine salt Türkçe karşılıklarını ikame etmek çoğu durumda yetersiz kalabiliyor. Burada önemli olan, kelimelerin ve hatta cümlenin medeniyetimizin hakikat telakkisinde tuttuğu yeri kollamaktır. Ama bu konu çok uzun bir hikâyedir. . .
Şunu söylemek istiyorum: Süleymaniye Camii’ni gereği gibi telakki edemezsek onun anlamında bir buharlaşma olur; onun o şekildeki varlığı, telakkimizin onu ortaya koyan irade ile buluşmasına bağlıdır. Her sanat eseri için sözkonusu olan bu durum Süleymaniye için de geçerlidir. Evet, tabiî estetik varlıklar, bediî varlıklar, yani Allah’ın sun’u olan eserlerin güzellikleri ve mükemmellikleri biz olmasak da değerlerini korurlar. Ama tarihi olan sözkonusu olduğunda durum biraz değişir. Elbette, tabiat gibi tarihin sahibi de Allah’tır. Ama eğer biz onları nasıl telakki etmemiz gerekiyorsa o şekilde telakki etmezsek ihtişam ve güzelliklerinde önemli bir kayıp sözkonusu olur. Kısaca, sanat eserleri telakkimize bağlı olarak var veya yok olurlar. Onları, onların minber ya da kürsülerini, sözgelimi türbelerde yaptığımız gibi, yeşil boyaya bularsak pek de hayırlı bir iş yapmamış oluruz. Minberin, minbere çıkmanın, malum, bir âdabı vardır. Peygamberimiz, sonunda bugün bildiğimiz minber olacak bir kütüğe oturmuştu mescitte hutbe irâd ederken. Hz. Ebubekir halife olunca; “Ben onun oturduğu yere oturamam!” dedi ve o kütük bir üste çıkarılarak önüne başka bir kütük konuldu. Bu yeni konan kütüğe oturarak Peygamberimizin oturduğu kütüğe yaslandı. Hz. Ömer Halife olunca, o da Hz. Ebu Bekir’in oturduğu kütüğe oturma konusunda benzeri bir saygı ile çekingenlik izhar ediyor. “Ben de onun oturduğu yere oturamam!” diyor. Bu durum dört halife döneminde tekrar ediyor. Böylece bugün bildiğimiz minber oraya çıkıyor ve daha sonra gelen imam-hatipler ilk beş basamağa (şimdiki minberlerde son beş basamak) oturmuyorlar. Bu bir dildir ve medeniyetin içinde böyle şeyler vardır. Bugün böyle bir hassasiyetin minber telakkimizde aynı ölçüde canlı olup olmadığından emin değilim. Medeniyet sadece pilli saat üretmek değildir. Önemli olan, medeniyetimizin bu tür hassasiyetleri, duyarlılıkları da gözeterek kendini yeniden yorumlamasıdır. Kelimeler, dil ve söylem böyle bir hassasiyete yaslandığı sürece hangi kelimenin kullanıldığı (şüphesiz, önemli) ikinci dereceden bir konudur, diye düşünüyorum. Dahası, Batı kaynaklı kelimelerin yerine Türkçe karşılıklarını kullanmak bile çoğu zaman yetmeyebiliyor.
“Realist” kelimesini bir yerde kullanmak zorunda kaldım. “Hakikat” kelimesini ve bu kelimeden türemiş “muhakkık” kelimesini de kullanabiliriz. Ama “hakikat,” dolayısıyla “muhakkık” birkaç anlama gelebiliyor. Türkçede “gerçek” diyoruz, “hak” veya “hakikat” diyoruz. Hakâyık çok basamaklı. Mesela merâtibu’l-vücud diyoruz. Gerçekten, varlığın bizim duyularımıza, ruhumuza, nefsimize, aklımıza ve sırrımıza hitap eden yönleri var. “Akıl, sır ermez.” diyoruz. Yani sır akıldan daha ince bir şey, daha derin bir kavrayış yetisi. Sufilerin şiiri bir yerde bu sırda mayalanarak seslenir. Ve belki de o yüzden güzel ve çekicidir. Yerine göre filozoflar da açılırlar buraya, bu düzeye.
Kısaca, bu âlem hakkın bize bakan Yüzüdür. Sürekli Cemâlin cilveleri ile karşı karşıyayız. Mu- hammed Hamdi Yazır Elmalılı’nın Metâlib ve Mezâhib adında Fransızcadan çevirdiği bir kitap var; felsefe kitabı. Bu kitabı yazdığı “Dîbâce”deki şu giriş cümleleri son derece çarpıcı:
Ey Rabb-i Muteal,
Sen bana vicdan dedikleri bir buluş, vücûd dedikleri bir bulunuş bahşettin. Ben bu buluşumla bulunuşumun künhüne eriyor, zâhirdeki infisâli, bâtındak iktisâl ile rabt edip ...”
Böyle devam ediyor cümleler. Bu çok önemli bir bakış açısıdır. Bu tür bakış açısı, az önce de arz etmeye çalıştığım gibi, Akif’te, Yunus Emre’de, Mevlânâ’da, İbn-i Arabi’de de var. Burada bir vecit sözkonusu ve vecd vücudla, yani varlıkla başlar. Vicdan, vecd, vücud, mevcud ve vecd kelimeleri aynı kökten gelir. Varlıkla buluşulduğu zaman vecde gelinmemesi mümkün değildir. Ben Akif’in şiirlerinde sık sık bu yaklaşıma paralel gelişen, yer yer böyle bir vecd tecrübesinden süzülen bir ses olduğuna inanıyorum.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.