İmarına taş ve toprak kadar bir milletin ruhu, hafızası ve varoluş sancısı nakşolunmuş, her an gönüllere bir şeyler fısıldayan capcanlı bir şehirdir, Şuşa. Azerbaycan’ın kalbidir. Ruhî derinliğin, tabiatın ve tarihin sarsılmaz ittifakla inşa ettiği en zarif abidevî mekânlardan birisidir. Kafkasya’nın konservatuvarı olarak adlandırılan bu mukaddes şehir, yüzyıllar boyunca mimarinin, şiirin, mûsikînin, hürriyet aşkının da en gür seda ile yankılandığı yer olmuştur. Deniz seviyesinden binlerce metre yükseklikte, yalçın kayaların tepesinde adeta göğe komşu bir taht kurmuş, asaletini her zerresinde hissettirmeyi başarmıştır. Klasik Azerbaycan edebiyatının ve kültürünün bu eşsiz ocağı, yetiştirdiği Molla Penah Vakif, Üzeyir Hacıbeyli, Hurşidbanu Natavan, Ahmet Ağaoğlu, Yusif Vezir ve diğer dâhilerle doğu yakasının ve Türkistan’ın estetik algısını yeniden şekillendirmiştir. Şuşa’yı anlayabilmek bundan ötürü olsa gerek, toprağın bağrından fışkıran melodiyi, rüzgârın fısıldadığı kadim türküleri, ağaçların yapraklarından salınan raksı hissetmeyi gerektirir. Bu yönüyle şehir, taş duvarların ardında saklı duran kolektif hafızanın, estetiğin ve şerefin yeryüzündeki en somut tecellîlerindendir. Dolayısıyla her bir taşı, duymasını bilen kulaklara geçmişten geleceğe köprü kuran sessiz ama bilge birer anlatıcı olur.

Tarihin akışı her zaman ve yerde berrak sular gibi akmaz, bazen karanlık girdaplar, acılar, trajediler milletlerin can evini derinden sarsar. 1992 yılının o kara mayıs gününde, Şuşa’nın düşman işgaline uğraması, bir toprak parçasının kaybedilmesiyle açıklanamaz,i. O işgal, bütün Türk dünyasının kalbine zehirli bir hançer gibi saplanmış, mahrem meskenleri, medeniyet izlerini ve gönül evlerini tarumar etmiştir. O gün gönül neşemiz göç etti. Tam otuz yıl boyunca esaret altında inleyen bu kadim yurt, camilerinin ahıra dönüştürüldüğü, dâhilerinin heykellerinin kurşunlandığı derin bir sessizliğe ve kahroluşa mahkûm edildi. İşgal yılları, Şuşalılar için sıla hasretinin, kaybolan çocuklukların ve her gece rüyalara giren Cıdır Düzü’nün tarifi imkânsız sancısı demekti. Bu süreçte çekilen acılar, fizikî zulmü aştı, çığlıklar arşıâlâya yükseldi. Soykırımın, kültürel yok etmenin ve tarihsizleştirme çabasının en vahşi örneklerinden birisi olarak bu topraklarda tarihe geçti. Göç etmek zorunda kalan yüz binlerce insanın gözyaşı, Karabağ semalarında asılı kalan dumanlı bir bulut gibi otuz sene boyunca hiç dağılmadı. Fakat bu karanlık esaret, Şuşa’nın hürriyet ateşini söndürmeye yetmedi. O kor ateşi sarsılmaz bir mücadele ruhu ve adalet inancıyla daha da harlandı. Her nefeste çekilen acı, dökülen göz yaşı, vatan sızısı bir gün Şuşa’ya geri dönüleceğine dair sarsılmaz inancın her gün yeniden yazılmasına vesile oldu.

2020 yılının sonbaharında başlayan 44 günlük Vatan Muharebesi, kaybedilen bir toprak parçasını geri alma mücadelesiyle açıklanamaz. Bu muharebe aslına rücu etmenin en esaslı şekli, kırılan onurun, gasp edilen adaletin, sınanan kardeşliğin, vatanlarından sürülen insanların umudunun yeniden ikame edilmesi olarak okunmalıdır. Zafere giden bu kutlu yolun her adımı inançla, stratejiyle ve şehadet şerbetini içmeye hazır binlerce yiğidin cesaretiyle döşenmiş çetin bir patikaydı. Modern askerî tarihin sayfalarına altın harflerle yazılan Şuşa Muharebesi, insan iradesinin ve vatan sevgisinin neleri başarabileceğinin en büyük kanıtlarından birisi oldu. Ağır zırhlı araçların ve tankların tırmanamadığı o dikey, sarp kayalıkları, kutlu askerlerin sislerin ardına gizlenerek sadece hafif silahlar ve bıçaklarla tırmanması kuşkusuz çok büyük bir kahramanlık destanıydı. 8 Kasım günü Şuşa semalarında dalgalanan o şanlı bayrak, sadece Karabağ’ın değil, adalet bekleyen tüm mazlum coğrafyaların zafer muştusu haline geldi. Bu zafer, Türkiye ve Azerbaycan’ın birliğini, beraberliğini, dirliğini ve kardeşliğinin sınanmış ve tescil edilmiş bir vesikaya dönüştürdü. Dahası askerî başarının çok ötesinde, otuz yıllık sabrın, dökülen helal kanların ve sarsılmayan millet iradesinin nihai zaferi olarak tarihe kazındı. Şuşa’nın kurtuluşuyla birlikte Kafkasya’nın üzerine çöken o uzun karanlık gece fecre erdi, yas tutan kapkara bulutlar dağıldı, yerini umut dolu yeni sabahlara bıraktı. Şimdi teyakkuzu bırakmadan söylenen türkülere, okunan şiirlere kulak, yazılan/yazılacak yeni hikayelere ve romanlara göz verme vakti.
Şuşa’nın kurtuluşu ve Karabağ’ın azatlığı, dünya diplomasisinde eşine az rastlanır bir kardeşliğin, Azerbaycan ve Türkiye’nin sarsılmaz bağlarının en somut hâlini terennüm eder. Vatan Muharebesi boyunca her anında hissedilen Türkiye’nin siyasî, askerî ve manevî desteği, "Bir Millet, İki Devlet" şiarının bir sözden ibaret olmadığını tüm dünyaya ispat etmiştir. Bu tarihi bağ, 15 Haziran 2021’de iki kardeş devletin liderleri, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve Sayın İlham Aliyev tarafından imzalanan tarihi Şuşa Beyannamesi ile resmî ve müttefik bir mühürle ebedileştirilmiştir. İki devletin kader birliği, bölgesel istikrarın ve barışın garantörü olurken, Şuşa sokaklarında yan yana dalgalanan hilalli bayraklar geleceğe büyük umutlar aşılamıştır. Sarsılmaz ittifak, sınanmış dostluk bağı, tarihin acı süzgecinden süzülerek gelen ortak şuurun muazzam terennümü olmuştur. Şuşa, iki kardeş ülkenin geçmişteki hüzünde olduğu gibi gelecekteki büyük zaferlerde de nasıl kenetlendiğini gösteren ebedi bir abide olarak karşımızda durmaktadır. İki canın tek bir yürekte atması misali, bu toprakların müdafaası ve imarı ortak kutsal emanet olarak omuzlarda taşınmaktadır.

Şuşa, Azerbaycan’ın kültürel mirası olduğu kadar kuşkusuz bütün Türkistan’ın ve geniş Türk dünyasının ortak ruhunun atan kalbidir. Türk dünyasının bu eşsiz kalesi, tarihî süreçte Hazar’ın doğusu ile batısını birbirine bağlayan manevî bir köprü vazifesi de görmüştür. Şehrin 2023 yılında Türk Dünyası Kültür Başkenti ilan edilmesi, onun Turan coğrafyasındaki esaslı yerini, ehemmiyetini ve kültürel ağırlığını bir kez daha tescillemiştir. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan büyük Türk ailesi için Şuşa’nın azatlığı, asırlık esaret zincirlerinin kırılabileceğine dair çok büyük bir uyanışın sembolü de olmuştur. Sokaklarında yankılanan muğam nameleri, Altay Dağları’nın rüzgârıyla, Kaşgar’ın ezgileriyle ve Anadolu’nun bozlaklarıyla aynı kadim kaynaktan beslenmektedir. Bu mukaddes ve muzaffer şehir, Türk kimliğinin estetik, edebî ve ahlâkî kodlarını bünyesinde barındırarak yeni nesillere aktaran bir hafıza mektebi olarak da görülmelidir. Şuşa’nın her taşında, Türk milletinin ortak kaderine, sanata olan düşkünlüğüne ve hürriyete olan amansız sevdasına dair silinmez izler yer almaktadır. Dolayısıyla burası, tüm Türk halklarının kendi özünü, asaletini ve birliğini bulduğu mukaddes bir çekim merkezidir.
Muazzam Şuşa kalesinin bilinen şanlı tarihinin ardında, keşfedilmeyi bekleyen gizemli ve az bilinen derin detaylar da gizlidir. Şuşa’nın simgesi olan Har-ı Bülbül çiçeği, dünyanın başka hiçbir yerinde aynı kokuyu ve zarafeti sunmayan, boynu bükük bir bülbülü andıran botanik bir mucize olarak arzıendam eder. Efsaneye göre bu narin çiçek, vatanından koparıldığında yaşayamayan sarsılmaz bir aidiyet duygusunun tabiattaki en canlı temsilcisidir. Şehrin coğrafî yapısı, tabiî bir akustik harikası olup, Cıdır Düzü’nde fısıldanan nağmenin kayalar arasında kilometrelerce öteye nasıl pürüzsüzce ulaştığı da hayranlık konusudur. Ayrıca Şuşa’nın şifalı sularıyla ünlü İsa Bulağı, susuzluğu gidermekle kalmaz, asırlardır dervişlerin ve şairlerin ilham tazelediği felsefî bir geçit olma özelliğini gösterir. Şehrin savunmasında tarihî rol oynayan Topkhana Ormanı içinde barındırdığı nadir flora ve fauna ile dünyanın en zengin ekolojik sığınaklarından birisidir. Bu unsurlar bir araya geldiğinde, şehrin sıradan bir yerleşim yerinden ziyade Allah’ın sevdiği kullarına lütfettiği nadide bir sanat eseri olduğu görülür.
.jpeg)
Netice itibarıyla Şuşa, acının zaferle, hasretin vuslatla taçlandığı, insanlık tarihinin en etkileyici ve esaslı diriliş destanlarından birisinin şahidi olmuştur. Otuz yıllık karanlık uykudan uyanan bu kadim şehir, küllerinden yeniden doğarak sadece Azerbaycan’ın değil, tüm insanlığın adalet ve selamet arayışına meftun gözlerine fer olmuştur. Şuşa’nın kurtuluşu bize önemli bir hususu gösterir; hiçbir haksız işgal, ebedî olamaz ve hakikat er ya da geç zifiri karanlığı yırtarak gün yüzüne çıkar. Bugün Şuşa sokaklarında yükselen ezan sesleri, çocuk gülüşleri, geçmişin yaralarını sararken geleceğin de ne denli parlak olacağını kulaklarımıza fısıldamaktadır. Kardeşliğin harcıyla karılan bu topraklar, Türk dünyasının ortak geleceğini aydınlatan sönmez bir meşale gibi parlamaya devam edecektir. Har-ı Bülbül artık boynu bükük değil, hürriyetin asil sembolü olarak bu sefer tüm ihtişamıyla göğe doğru açmaktadır. Şuşa, dün acı oldu, bugün zafere döndü, yarın ve her daim Türk dünyasının gökyüzünde sarsılmaz birliğinin ve ebediyetinin hilal gibi nişanesi olacaktır.
.jpeg)

























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.