• İstanbul 15 °C
  • Ankara 11 °C

Türkiye’nin Büyük Barışı: Tehditler- İmkânlar

Rüstem BUDAK

Türkiye büyük barışını arıyor… Bir zamanlar Anadolu’da kurduğu üç kıtaya hâkim kıldığı barış zamanlarının özlemini çekiyor. Dünyaya açılıp yeniden içe kapanmayı gerektirdiği zamanlarda kendi iç barışını kaybetti. İçyapısını yeniden tahkim etmek istedi. Dünyadaki yeni anlayışlar- ideolojiler ışığında varlık alanlarındaki unsurları tanımladı. Bu tanımlama daha üst ve geniş bir mutabakat ve barışı değil daha derin iç ayrışmaları ve kopuşları beraberinde getirdi. Kendini dünya üzerinde yeni kimliğiyle ortaya çıkan açık- kapalı çatışma alanlarından kurtulmaya çalışıyor. Dünyadaki çatışma alanları hâkimiyet ve zafer üzerinden barışını bulmaya çalışırken, Türkiye’deki çatışma alanlarında ise zafer çığlıkları üzerinde değil yeniden tanışma, bir ve bütün olmayı- kılmayı hedeflemektedir.

 

Türkiye tarihsel süreklilik içinde Osmanlı’dan sonra girdiği yeni yapılanmada iç ve dış birçok sorunlu düşünce ve pratiklerden beslendi. Öncelikle dışardan gelen ve bir türlü önlenemeyen hâkimiyet alanların kaybı ile birlikte bunun sonunda eldeki alanın kaybını önleyecek bir strateji üretilmesini zorunlu kılıyordu. Kayıpların nedenleri üzerindeki ihtilaf, çözüm yolunun ne olduğu üzerindeki zeminde de farklı yaklaşımlara itiyordu.

Dünya üzerindeki hâkim güçlerin savaşı yeni bir düzenleme ile şekillendi. Tarih sahnesinden çekilen imparatorlukların toprakları üzerinde kurulan devletler yeni sistemin uygulanmasında derin ayrışmalara uğruyorlardı. Ulus devlet kimliği imparatorlukların topraklarında yaşayan milletlerin kendilerini yeni varlık tanımlamalarıyla tarih sahnesindeki yerini almaya zorluyordu. Bu sürecin öncüsü batı kendi içinde milyonlarca insanın ölümüne mal olan dünya savaşları ile şekillendirmeye çalıştı.

 

Türkiye Osmanlı’dan devraldığı kurtuluş ideolojisi arayışlarının gölgesinde yeni devlet olma yolunda ilerledi. İmparatorluk bakiyesi olarak kendi çıkış imkânlarını yeniden gözden geçirdi. Dıştan yönelen uyarı ve teklifleri de dikkate alarak yeni zamanlardaki konumunu belirlemeye çalıştı. İmparatorluk mirası tasfiye edilmeye çalışıldı. Çoklu milletlerden tek bir ulus merkezli yapı mümkün kılınmaya çalışıldı. Devletin kendini dayandıracağı ideoloji belirlendi. Kurulan yeni devlet yeni çatışma alanları oluşturdu. Kendini bu topraklarda var oluşunu mümkün kılan değerleri, idealleri tasfiye ederek kendine yeni bir kimlik ve rol belirlemeye çalıştı. Kurtuluş ideolojisi olarak belirlediği düşünceleri siyaset ve toplumun tüm katmanlarına yaymaya çalıştı.

 

Kurucu ideoloji kendini bu toprakların kutsallarından düşünülen devlet kimliğini merkez alarak ifade etti. Devlet esas varlık alanı olarak korunması, bilinmesi, sevilmesi gereken kurumdu. Devletin devamlılığı esas olandı. İnsanlar devletin devamlılığı sağlamalıydı. Yeni devlet kurulurken oluşan güç grupları vardı. Bu güç grupları devletin sahibi konumuna geçerek bu yapıyı koruyacak düşünce ve pratikleri geliştirmeye çalıştı.

 

Müslim- Gayr- ı Müslim

 

Savaşarak geriye çekilen- savaşlardan yenilgi anlaşmaları ile çıkan millet ve devletler bu sürece karşı öncelikle dış tehdit algısını yerleştirir. Dış tehdit olarak belirlediği güçlerle işbirliği yapan- yaptığına inanılan grup- yapılara yönelik önlemler almaya çalışır. Anadolu topraklarında binlerce yıldır beraber yaşanılan gayr- i Müslim unsurlar yeni devlet tahkimatının olduğu dönemde yapılanan bazı örgütlenmeler ve işbirlikleri nedeniyle toplu tehcir yaşadılar. Suçlu- suçsuz, çocuk- kadın demeden var olan tüm kesimlerin bu topraklardan gidişi hedeflendi. Anadolu’da ilk barış korkusunu bu grupların tasfiyesi ile yaşadı. Bu toplumsal gruplarla barış içinde yaşamak tehlikeli görüldü. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar büyük çoğunluğu başka topraklara çıkarılan insanlardan geriye kalanları da mübadele, gizli baskı, tehdit ve 5- 6 Eylül olayları gibi komplolarla çıkarıldılar. Bazı kesimlerce misyonerlik, ekümeniklik gibi durumları bahane edilerek tehdit vurgusu derinleştirilmek istenmektedir. Hâlbuki onlar yıllarca bu topraklarda güven içinde yaşamaları temin edilmişti. Onlara bu güvenceyi vermeyip, aksine tehdit görerek çıkmasını öngörenler güvenliği tam etmedikleri şüphesiyle bu defa başka unsurlara yöneldiler. Bir insana yönelen ayrımcılık diğer insanlara karşı da uygulanmaya başlanır. Modern zamanların insanlık dışı- toplumları bölen anlayışı halklar arasında derin şüpheler ve fitneler yaygınlaştırıyordu.

 

Türkiye ilk barış yitimini gayri Müslim unsurların varlıklarına yönelik tanımlama ve işlerlik ile yitirdi. Halen kanayan bir yara olarak onların kaybettikleri haklarının iadesi barış imkânlarının önemli adımlarından biri olacaktır. Bu farklılıklara yaşam, hayat, ticaret ve kamusal hayat başta olmak üzere her yerde rol ve yer veren düşünceden, onları her yerden tecrit eden evrilen anlayış terk edilmelidir. İnanç, düşünce ve eğitim özgürlükleri geri verilmelidir. El konulan veya yağmalanan mallar iade edilmelidir. Hiçbir tehdit algısı içermeyen ve her türlü güvencenin verildiği toplumsal- siyasal zemin tekrar inşa edilmelidir. Yönelebilecek her türlü tehdit önlenmelidir. Bu toprakların mayası İslam ile yoğrulmuşsa inanç gereği onların en ufak haksızlığına sebep olacak bir ortam oluşturulmamalıdır. Varlıkları için her türlü güvence verilmelidir.

 

Devlet- Millet

 

Türkiye’de devlet kurumsal olarak tarihte yaşayan diğer milletlerden farklı olarak kutsallık atfedilen ve korunması gereken birincil kurumların başında gelir. Devlet; refahın, gücün, barışın ve savaşın teminatıdır. Onun varlığı toplumun- devletin varlığının ve devamlılığının sigortasıdır. Bu geleneksel düşünceye İslamlaşma ile birlikte dini düşüncenin “ulul emr” olarak nitelendirdiği gücün kutsallığı ile pekiştiriliyordu. Ancak yeni cumhuriyetle beraber Türkler ilk defa tarihlerinde kurdukları devlet ile yabancılaşma yaşadılar. Halk devleti kendine yabancı gördü. Tehdit olarak algıladı. Devlet ve yöneticilerine şüphe ile baktı. Onları kendi varlık dinamiklerine karşı yönelen güçler olarak gördü. Buna karşın devlet halkından uzaklaştı. Devlet kendini toplumsal, kültürel ve tarihsel zeminden kopardı. Kendini büyük eğitmen, yönlendirici, bilge güç olarak doğrulatmak istedi. Halka yaşadığı ve gittiği yolun yanlışlığından bahsederek bütün bu değerler ve inançlar silsilesinden kendini koparmasını istedi. Derin bir itaat ile kendisine yönelmesi istendi. Halk önce devletin neden böyle davrandığını anlayamadı. Bu derin kopuşu ve çatışmayı dillendiremedi. Söz söylemek ve düşüncesini yüksek sesle paylaşmak istediğinde onlarca sıfat ile tanımladı. Onları geri kalmış, medeniyet dışı, gerici, bilgisiz, cehalet içinde yoğrulmuş, hiçbir kültürel değeri olmayan, düşüncesi bulunmayan, inanç adıyla çağ dışı anlayışları olan insanlar olarak tanımladı. Devlet onlara yeni getirdiği kurtuluş ideolojisini benimsetmeye çalıştı. Bütün kurumları seferber etti. Her şeyi yeni baştan kurma iddiasıyla büyük mücadele vermeye çalıştı. Sayısal olarak bazı kazanımlar elde etmiş gibi görünse de derin ayrılık ve hoşnutsuzluk büyüyordu. Halkın güveni kırılmış, kendisine verilen en küçük ifade imkânında bunu dillendirdi. Halkın tercihlerine olan derin şüphe onların oylarıyla getirdikleri yöneticilerin tasfiyesine hatta idamına kadar giden müdahalelere yol açtı. Devlet halkının arasına birlik, beraberlik tohumlarını değil bölücülük- kavga- kaos tohumlarını ekmeye çalıştı. Halk her defasında bunları izole etmeye, etkisiz hale getirmeye çalıştıysa da her defasında devlet farklı bir ayrılık tehdidi ile halkını bölmeye çalıştı. Yeryüzünden halkının arasındaki birlikten rahatsız olan kaç devlet bulunur?

 

Halkın hadimi, dili, güvencesi olması gereken devlet bu anlayışı kurmadığı müddetçe Türkiye’nin büyük barışının imkânlarından en önemlilerinden biri gerçekleşmemiş olacaktır. Gelecek vizyonun tarihsel köklerinden, kültürel birikiminden, inanç değerlerinden almayan devlet halkıyla derin barışını yaşayamayacaktır. Bu halk devletini yaşatır ama barışını gerçek anlamda ilan etmez. Sabr eder, gidenlerin dönmesini… Hep bekledi, batıya gidenleri bekledi, Yemen’e gidenleri bekledi, sefere gidenleri bekledi, cezaevlerine gidenleri bekledi, yanlışta olanların doğruya dönmesini bekledi, yargısız infazlara maruz kalıp mezarı bile bilinmeyen insanların dönüşünü bekledi. Halk bekliyor ve çağırıyor. Kendilerini yüksek fildişi kulelere hapseden aydınları, siyah camların ardında gülerek bakanları, yüksek ayrıcalıklı odalarda büyük saltanat sürenleri, kendisinin hizmetkârı olması gerekirken hizmet ettiklerini bekliyor. Buluşmak, tanışmak, görüşmek, söyleşmek, dertleşmek istiyor. Devlet ne zaman halkına giderse bu ülke gerçek anlamda gücünü yakalamış olacaktır. Ancak halen devlet ile milletin buluşmasını tehdit olarak görenler aradaki surları tahkim etmeye, duvarları korumaya, sınırları yeniden çizmeye çalışmaktadırlar. Devlet halkıyla güçlenir, değerlerini inşa eder, varlığını devam ettirir ve barışını kurar.

 

Dindar- Laik

 

İmparatorluktan devlete evrilişte tartışmalı alanlardaki bazı hususlar genelleştirilerek devlet politikası haline getirildi. İmparatorluğun son döneminde gerilemenin nedenlerinden biri olarak dinin yeni konum ve tasavvuru noktasında farklı tavır alındı. Gerileme ve yıkılmanın en büyük sebebi olarak din algısının insan, toplum ve devlet içindeki etkin olması belirlendi. Bunu belirleyen kesimler dinin hayatın her alanında devre dışı bırakılmasını ve sadece kültürel- folklorik bir öğe olarak kalmasını önerdiler. Dinin etkilediği ve şekillendirdiği her alanın yeniden tanzimine karar verildi. Ezandan ibadethanelere, eğitimden sosyal hayata, devlet idaresinden kılık kıyafete kadar her şey dine karşılık olarak konumlandırılan laiklik ile şekillendirilmeye çalışıldı. Bir toplum genetiğine sinmiş, toplumsal ve siyasal tasavvurunun yüzyıllarca belirlemiş dinin, kanuni bir hususmuş gibi anayasal bir müdahale ile yok sayılması ve yok edilme çalışması Türk modernleşmesinin en derin krizini oluşturan durumlarından biridir. Batının gelişmesinin temel nosyonu kabul edilen laikliğin yanlış anlama ve uygulamalarıyla bu topluma zerk edilmesi ile her şeyin düzeleceği beklentisine giren kesimler büyük bir çatışma alanı oluşturdular. Hem kendileri laikliği yanlış yorumladılar, hem de toplumun laikliği “dinsizlik” olarak nitelendirip algısal olarak gerçek zemininde anlamadan mahkûm etmesine yardımcı oldular.

 

Din algısına yönelik kişi, grup ve devletin belirleyici olma çabasını bir yana bırakıp birey ve toplumun özgür tercih ve iradesine bırakmaları gerekir. Din ve dindarlar bu toplum ve tarihin günahkâr- gerici öğeleri olamazlar. Onlar ve diğer din mensupları dinlerini anlama, öğrenme ve aşama noktasındaki süreçlerine müdahil olunamaz. Devletin dindarları mahkûm ederek onların karşısına konumlandırdığı laikler denilen kesimlerinde düşünsel ve pratik noktada duruşlarını sorgulamaları kaçınılmazdır. Türkiye’nin büyük barışına giden yolda devlet tarafından oluşturulan bu suni duvarların yıkılarak birbirini anlama ve yaşam biçimine müdahale noktasında kendini daha dikkatli davranmaya itmesi gerekmektedir. Yıllar yılı birbirine karşı asılsız, tahrifatlı, yanlış bilgi ve anlayışlarla yaklaşan bu kesimlerin öncelikle kendilerine inandırılmış konum ve düşüncelerinin karşılıksız ve bir projenin parçası olduğunu görüp kendilerini yeniden düşünmeleri ve özeleştirilerini yapmaları kaçınılmazdır. Kendilerine dindar ve laikler olarak nitelendiren kesimler bir araya gelmeden, konuşmadan, barışmadan Türkiye’nin gerçek birliğine kavuşması beklenemez.

 

Alevi- Sünni

 

Tarih boyunca dinlerin mensupları en büyük çatışmaya ve ayrışmaya kendi içinden başlamışlardır. Mezhep, fırka veya kısım olarak ayrışma sürecinde çok büyük kıyımlar yaşanmıştır. Aynı dinin farklı mezhepleri birbirlerine karşı müsamahasız davranmışlardır. İslam dini tarih sürecinde toplumsal ve siyasal saiklerle onlarca mezhep ve fırka ortaya çıkmıştır. Dinin doğal yapısının gereği olan bu süreç birbirlerini hain, sapık, inançsız olarak nitelendirmeye başlayınca derin ayrışmaları beraberinde getirmiştir. Bu çerçeveden bakıldığında Alevilik İslam geleneğinde mezhebi bir unsur olarak temayüz etmiştir. Tarihsel kavgaların tarih dışına çıkarılması ile bu kuşaklar boyunca sürer. Geride gelen kuşaklar ne için, nasıl olduğunu bilmedikleri bir kavganın ortasında kendilerini buluverirler. Bu tarihsel koşu içinde kendilerine konum belirleme ihtiyacı beliriverir. İnsanlar birbirleri hakkında kuşaklar arasında miras olarak devrettikleri kavgalarının sürmesini isterler. Alevilik tarihsel süreçte dışlanmış, Osmanlı içerisinde genel olarak yeniçeriler ile özdeşleşmiş, yeniçerilerin tasfiyesi ile birlikte Osmanlı’daki kendilerine yönelik bazı ayrımcı politikalar tarihsel hesaplaşma alanı olarak yeniden ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra genel anlamda ibadethaneleri olan cemevleri kapatılmış, tekkeleri tasfiye edilmiş, din adamları sindirilmiştir. Bazı isyanlar vesile edinilerek yaşanan kırımlar ile büyük zulümler yaşamışlardır. Ancak süreç içerisinde Sünnilik karşıtı konumlandırma ile birlikte devlet içindeki zümrelerle yazısız bir anlaşma yapıldı. Kendilerine dokunulmaması ile birlikte devlete biatleri sağlandı. Devlet kendi toplumsal tabanını kurmak adına Alevileri kendi bürokratik ve siyasal alanlarına monte etti. Bu bağlılığı güçlü kılmak içinde onların her defasında kendi sorunlarını anlama ve sahiplenme sürecine girdikleri ve bu ilişkiyi sorguladıkları zaman Çorum, Malatya, Yozgat, Maraş ve son olarak Sivas olayları vesilesiyle yeniden korku tüneline geçirerek Sünni tehdit algısı olduğu vehmini oluşturarak bağlılıklarını yenilediler.

 

Kimlik yitimlerinin en büyüğünü ve baskının en çeşitlisini Cumhuriyet döneminde yaşayan Aleviler, bunu giderecek direnç arayışlarını diğer inanç grupları birlikte arama çabasına girişmediler. Sünni kesim zihinsel algıda temayüz eden önyargılarını kıramadı. Dört hak mezhep düşüncesi etrafında şekillendirdiği din düşüncesinin yanlış bir kanaat olduğunu görüp bu çerçeveyi diğer mezhepleri de kapsayacak şekilde değiştirmediler. Dört hak mezhep formülasyonu İslam düşüncesine bir ihanet olarak sürdürülmektedir. Dini düşüncedeki yorum farklılıklarını büyük önyargılarla besleyip diyalog zeminini yok etmektedirler. Alevilerin bugün İslam içerisindeki yerini ve değerini koruyacak algısal derinlik yakalanmamaktadır. Siyaset ve düzen kurucu aktörler bu bağnaz ayrılıklardan kendi hesaplarını yerine getirecek adımlar atmaktadırlar. Başkasının hesaplarının bir parçası olmayı red edecek bir ufuk sahibi önderliklerle kendi varlık değerlerini ortaya çıkaracak çaba etrafında tarihsel hesaplaşma alanlarını tarihe havale ederek yeni bir gelecek aranmalıdır. Sığ, bağnaz, kaotik düşünsel çıkarımlarla bir yere varılamaz.

 

Sağ- Sol

 

Türkiye coğrafik ve tarihsel konum olarak dünya siyaset, ekonomi ve kültürel geçişlerinin merkezindedir. Dünyadaki değişim dalgaları her halükarda Türkiye’yi de etkilemekte ve şekillendirmektedir. 1. ve 2. dünya savaşlarından sonra dünyanın düzen kurucu iradeleri ve ideolojileri yeni bir paylaşım haritası etrafında dünyayı düzenlediler. Bu paylaşımda ideolojik argümanlarda kapitalizm ve sosyalizm etrafında şekillendi. Ülkeler genel tarihsel yürüyüşlerinde konumlarını ideolojik kisvelerle de şekillendirerek hâkimiyet savaşlarını sürdürdüler. Soğuk savaş olarak adlandırılan bu dönemde dünya ülkeleri ve halkaları sağ- sol olarak kendilerine ait oldukları kampları seçtiler. Türkiye kendi yeni tarihsel konumlanmasını dünya hâkimiyet güçlerinin yörüngesinde sürdürmeye çalıştı. Bu anlamda Türkiye’de dünyadaki ideolojik algıların toplumsal çehrede farklı yüzlerle ifadelendirmeye başlanmıştır. Sistemin uluslararası arenada kapitalizm lehine kendini konumlandırıp sol aleyhine bir duruş sergilemesi ile birlikte Türkiye’de de siyaset ve toplum düzeninde bu ayrışmanın yansımaları görülmeye başlandı. Genel anlamda sağ ve sol olarak adlandırılan bu şematik ayrılış derin anlamda bir farklılığı bulunmayan tezlerden beslenmekteydi. Bu farklılıklar tehdit algılarıyla da beslenerek toplumsal zeminde çatışmayı artırdı. Düşünsel ve sosyal varlık alanı tehdit bakış açısıyla toplumsal zeminde farklı kesimlere yaslanarak, kendini üniversite, bürokrasi ve aydınlar arasında yerleşerek kendini ortaya koymaya başladı. İktidar alanını ele geçirmeyi amaç edinen her iki kesim bu mücadelesini kamusal ve sosyal alanda fırsat bulduğu her anda birbiriyle mücadele etmeye başladı. Önceleri fikri düzeyde süren tartışma daha derin örgütlenme ve yapıların yönlendirmesi ile birlikte şiddet düzeyine erişti. Karşı tarafın tehditini yok etmek için canlar feda edilmeye başlandı. Kör savaşta binlerce can öldü. Büyük dava adamlığına inandırılmış insanlar birbirinin ölümünden kurutuluş aradılar. Duvarlar, sokaklar, okullar, evler, mahalleler “mezar olacak” sloganları ile ilkel vahşetin çığırtkanlığına şahitlik ettiler.

 

1980 darbesiyle, bir anda sona eren çatışmalardan sonra herkes “biz niçin savaşıyorduk?” sorusuyla muhatap olmuş ve alet oldukları savaşın galiplerinin ve oyun kurucularının yüksek sesli kahkahalarını dinlemek zorunda kalacaklardı. Sokaklarda savaştırılanlar, cezaevlerinde yan yana konularak yaşanan büyük oyunu dramatik bir tanıştırma ile sonlandıracaklardı. Daha üstte hâkimiyetlerini sürdürmek isteyen güçlerin oyuncağı oldukları daha sonradan görülecekti. Sağ- sol olarak adlandırılan çatışma alanlarındaki kişilerin daha sonra tanışıklarla ve şahitliklerle ifadelendirdikleri gerçek diğer çatışma alanları içinde önemli bir örnektir. Halkın alet edildiği ve türlü düzenbazlıkları inandırıcılık düzeyin yüksek tutulduğu çatışma alanları Türkiye gerçekliğinin çok uzağındadır. Bir zamanlar ülkü ve devrim adına sağ- sol olarak tanımlayanlar- tanımlananların o günlerdeki yaşananları birer nostaljik bir hatıra olarak muhafaza etmeleri, devamı mümkün olmayan algısal- ideolojik körlük içinde derin sukütu yaşamaktadırlar. Kimse çıkıp halen yaşananların hakikatini açık ve yüksek sesle dile getirmemektedir. İzafe edilen kazanımların hiçbir değerinin olmadığını görmeye yanaşmamaktadırlar. Sağ- sol olarak birbirine kurşun sıkan insanların daha sonra derin bir pişmanlık içinde başı önde eğik bir şekilde birbirine sarıldığını bu ülke gördü. Birbirinin elini sıkması, konuşması, tartışmasını istemeyenler insanların eline silah tutuşturularak büyük bir kavganın ortasında onları bırakıverdiler. Sürdürdükleri bu oyuna yine kendilerin başlattıkları gibi kendileri son verdiler. Geriye derin pişmanlıklar içinde bedel ödettirilmiş binlerce insan ve ülke için kayıp kuşaklar kaldı. İnsanların kendilerinin sürüldüğü savaşımın gerisindeki derin hesapları görebilecek basireti göstererek bu sapmalardan kurtulmaları gerekiyor.

 

Türk- Kürt

 

Türklerin Anadolu yurt ardından bir medeniyetin oluşumuna vesile oldukları süreçte bu topraklarda bulunan farklı etnik yapılarla tam mutabakat yapılmıştı. Halklar arasında ayırım yapılmadan her türlü haklar her millet gibi korunularak var olunmuş ve hep beraber tarih var edilmişti. Türkiye’nin kurutuluş ideolojisini oluşturan anlayış Anadolu’daki bu çok dilli, çok dinli yapıyı yaratmaya çalıştıkları “devlet ulus” projesine aykırı görerek tek dil, tek millet, tek din, tek mezhep anlayışına indirgemeye çalıştılar. Sosyolojik hiç temeli olmayan bu anlayış bu topraklarda yaşayan insanları önce gücendirmiş, ardından hak talepleri çerçevesinde arayışlara yöneltmiştir. Önce etnik olarak ait oldukları milliyetleri inkâr edilmiş ve kendilerine yeni bir kimlik ihdas edilmiştir. Binlerce yıllık bir gelenek kanunlarla yönlendirilecek kadar basit bir olgu değildir. Dillerini konuşmaları, anadillerini öğretmeleri, kamusal alanda kullanabilmeleri, yazılı materyallerde kullanmaları, müzik gibi sanatsal alanlarda ve televizyon gibi görsel araçlarda iletişim dili olarak ifade etmeleri, yerleşim yerlerine isimlendirmeleri başta olmak üzere her türlü engelleme yöntemlerini uygulama yoluna gidildi. Bununla beraber yaşan diğer insanların zihinlerinde ayrılıkçı, bölücü, İngiliz işbirlikçisi başta olmak üzere kötücül her türlü yaklaşım ile zihinlere imaj çizildi. Bölgede çıkan bazı isyanlar bahane edilerek tüm halkı mahkûm edecek yaklaşımlar sergilendi. Devletin bu yaklaşımları siyasal süreçte doğal olarak buna karşı mücadele girişecek örgütlenmeleri çıkardı. Klasik devlet anlayışında olduğu gibi “eğer bu alanda bir süreç yaşanacaksa benim kontrolümde ve istediğim sınırlar içinde olmalıdır” denilerek beslenildi ve süreç bu defa belli kontrol güçleri tarafından geniş alana yayıldı. Bu yeni iç dengeleri kurma ve devam ettirme politikası ile süreci Türk- Kürt şeklinde formüle ederek bir ayrılık arayışının ve savaşımının ürünü olarak gösterildi. Derinlerde bilinçaltlarına ekilmiş olan tarihsel şuur binlerce yıllık kardeşliği unuttu. Kürtler içinden çıkan ve sorunun çözümü değil derinleşmesi için işbirliği yapan güçler süreç dâhilinde nefret merkezli ve iletişimi yok eden argümanlarla birliktelik gücünü zedeleme çalıştılar.

 

Modern zamanların insanlara kabul ettirmeye çalıştığı düşünsel zemin bu toprakları anlamaktan ve yansımaktan uzaktır. Zihinsel algısı ve şuurunu devşirmiş anlayışlar bu farklılığı görmemeye çalıştılar. Yok saymanın ve giydirilmek istenen yeni anlayışın kurtuluşa hizmet edeceğini zannettiler. Hâlbuki bu süreç ayrılıkları daha çok körükledi ve kardeşlik iklimini zedeledi. Halklar arasındaki derin bağlar sistem ve sistem uzantılarının anladığı kısır akli ölçülerin anlamayacakları kadar derin ve sarsılmazdır. Ancak herkesin artık hatırlaması gereken sorumluluklar vardır. Ertelenen bu sorumluluklar sorumsuzlukla biraz daha ertelenirse kardeşlik iklimini daha çok zedeleyecektir. Türkiye’nin büyük barışını sağlama yolunda bu sorunu kardeşlik gereği olan çerçevede çözümlemesi gerekmektedir. Bu kardeşlik kendisini diğerinden alıkoyan, ona layık görmeyen, onu aşağılayan, yok sayan bir anlayış üzerine bina edildiğinde bu sorun çözülmeyecektir. Elinde olanı bölüşen, adaletli şekilde pay eden, sahip oldukları hakları daha fazlasını kardeşi için isteyen, onun değerlerini kendi değerleri gibi aziz bilip koruyan bir kardeşlik çerçevesinde soruna yaklaşmalıdır.

 

Sonuç Yerine;

 

Barış dünya hayatında zafer kazananların bu avantajı kılmamanın imtiyazı- belgesi veya sözleşmesi olarak belirir. Bu süreç barışı değil yeni savaş- çatışma döngüsünü besler. Barışı kaybedilen adaleti bulmanın aracı olarak düşünmek insani kazanımları artıracaktır.

Türkiye gerek tarihin gerekse kendi akli sapmasının ortaya çıkardığı derin sapmalar iyi okunmalıdır. Yanlışların giderilmesi, eksiklerin bulunması ve dün- bugün- yarın arasında tüm insanlık dengeleri kuran yeni bir iradeye ihtiyaç bulunmaktadır. Kendi barışını kuramayan, insanları arasında kardeşliği tesis edemeyen bir anlayışın gidebileceği bir yol yoktur. Bu yol sürekli derin parçalanmalar ile ayrılıklarla perçinlenecek ve tarihin ıssızlığında kaybolacaktır. Tarih yapıcı karakteri olan tek varlık insanın ilk barışını bozup kan döktüğünden beri barışın arayıcıları az, savaşa çığırtkanları çok olmuştur. Barış sesi çoğu zaman bu savaş çığırtkanlarının sesi arasında kaybolsa da yine en çok ihtiyaç duyulacak ve çağrılacaktır.

 

Türkiye 200 yıldır kendi kendisiyle savaştı ve kendini çok yordu. Koskoca bir “HİÇ” uğruna ölen ve öldürülen binlerce insanın laneti nasıl giderilir bilinmez, ama tüm vicdan sahipleri ellerindeki kanı görüp arınmalıdırlar. “Dava” konusu edinilen ideolojilerin hakikate düşen payları sorunludur. Bu noktada Türkiye’nin büyük barışını sağlamak olunda yapılacak ilk ve en önemli adım şu olmalıdır: “Eğer bir halkın bu korkunç çağı sağ salim atlatabilmesi isteniyorsa, alınacak önlemlerden birisi –yine söylüyorum- karınca kararınca, ama vazgeçilmez bir tarafı şu: O halkın içinde yeterli sayıda kişinin, tüm o fikirlerin – adlarına öyle diyelim bari- üstünde konuşulan, tartışılan, uğrunda savaşılan ve insan boğazlanan tüm o fikirlerin ipe sapa gelmez ve son derece havada kalan şeyler olduğunu anlamamızı sağlamaktır.”(Ortega y Gasset- İnsan ve Herkes) Bu kan bu savaşları besleyen tüm anlayışları taşıyanların ellerindedir. Bu gözyaşlarının hesabı yine savaşlara alkış tutan yüreklerden sorulacaktır. Tarihin bu karanlık- kör savaşlarında yitirdiğimiz genç yüreklerin büyük feryadı semamızda eksik olmayacaktır. Yüzleşmeden kaçınılarak, suçu diğerine atarak kendimizi temize çıkaramayız. Hepimiz kirliyiz. İdeolojiler ruhumuzu kirletti. Barışa olan inancımızı azalttı, savaşlardan, kandan çözüm beklendi. Kendi kendimizi öldürmekten zevk aldık. Kurtuluş çığlıkları attık. Ne büyük yalan, ne sahte hesaplar… Barış için kendimizle barışalım. Öfkelendiğimiz, kızdığımız, bağırdığımız, acı çekmesinden hoşlandığımız hangi ölçüler varsa onları tekrar gözden geçirelim. Türkiye’nin ve dünyanın büyük barışını kurmak buradan başlayacaktır.

 

 12.08.2011

 

Bu yazı toplam 1530 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim