• İstanbul 22 °C
  • Ankara 19 °C

'Ayasofya Dünyaya Verilmiş Anlamlı Bir Cevaptır'

Fatma Gülşen KOÇAK

Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof Dr Ebubekir Sofuoğlu ile Ayasofya'nun açılmasılya Türkiye'nin dünyaya hangi mesajı verdiğini, milletimizin net duruşunu ve Cumhurbaşkanımızın kararlılığını konuştuk.

Fatma Gülşen Koçak

Ayasofya'nın açılması Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a nasip oldu. Bu konudaki duygu düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bir Hadis-i Şerif var 'Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz' diye. Bu Hadis-i Şerif uyarınca Allah sizin yaşantınıza göre canınızı alıyor ve canınızı aldığı şekle göre de ahirette haşrediyor. Ayasofya'nın açılmasının Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a nasip olmasının da böyle bir böyle bir yönü olduğunu düşünüyorum.

İmam Hatip yılları ve  siyasi hayatı boyunca ömrü İslam'a hizmetle geçmiş bir insanı konuşuyoruz.  Ayasofya'nın kapatılmasından bugüne birçok Başbakan Cumhurbaşkanı geçmesine rağmen Ayasofya'nın açılması Sayın cumhurbaşkanımıza nasip oldu. Niye ömrü öyle geçti. Fatih Sultan Mehmet Han'ın  ana gayem ilahi kelimetullahtır dediği gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın da ömrü hayatı İslam'a hizmetle geçtiği için Ayasofya'nın açılması da ona nasip olmuştur. Bu bağlamda tesadüf diye bir şey yoktur. Siz çaba sarfedersiniz bir şeye inanırsınız inandığınız şeyi dürüstçe hayata geçirirseniz işte sonuçta da Allah size bir takım hizmetlerin kapısını açmayı size nasip eder.

Bu bir ödüldür.  Bir bakıma şöyle düşünün. 1453'ten beri ikincisi gerçekleşiyor. 1453'te camiye çevrilerek ilk adım atıldı. Bunu Sultan Fatih yaptı. 1934'te kapatıldı ve 2020'de tekrar camiye çevrildi. 2020'de bunu tekrar camiye çeviren Sayın Cumhurbaşkanımızdır. Bu bir nasiptir. Bu Allah tarafından verilmiş bir hediyedir. Bunu bu şekilde değerlendirmek gerekir.

Müslüman Aydınlar da hiçbir zaman Ayasofya hedefinden vazgeçmediler. Mesela Necip Fazıl'ın hayatına baktığımızda her dönem Ayasofya'yı gündem etmiş. Ayasofya'nın açılması üstadın talebesine nasip oldu. Bu manada Necip Fazıl gibi münevverlerin Ayasofya konusundaki dik duruşlarıyla alakalı ne dersiniz?

Hedeflerimize ulaşamamanın önündeki en büyük engel hedefleri başarmak konusundaki inancı kaybetmekten gelir. Eğer hedefleriniz doğruysa burası çok önemli hedefleriniz doğruysa ve vazgeçmemişseniz kuvvetle muhtemel o hedefe ulaşacaksınız.

Dünya tarihi boyunca birçok kararlı lider bundan dolayı dünya tarihi boyunca yine birçok lideri geride bırakarak hafızalarda yer etmiştir. Hedeflerin peşinde koşmuşlar vazgeçmemişlerdir. Ve sonunda başarmışlardır. Bu bağlamda hedefi gerçekleştirememenin en önemli sebeplerinden bir tanesi ondan vazgeçmektir. Doğal olarak Türkiye Müslümanların yaşadığı bir ülke. Ayasofya'nın müze olarak ilelebet kalması zaten düşünülemez.  Feraset sahibi öngörülü bir kişi Müslümanların nüfusuna bakarak Ayasofya'nın Zincirlere vurulmuş halinden müteessir olan bu insanların beklentilerini akılda tutarak bir gün Ayasofya'nın açılacağını tahmin etmesi çok da zor bir çıkarım değildir.

Burada o Müslümanların beklentilerini yakalamak çok önemli bir noktadır. Müslümansınız ama Müslümanların beklentilerini yakalayamadınız yani kalabalık Müslüman kitlesinin beklentilerinden uzaksınız demektir. O zaman o kitlenin amaçlarını yakalayamazsınız. O kitlenin hedeflerini yakalayamazsınız. Kitlenin beklentilerini anlayabilmenin yolu da o kitlenin beklentilerine hissiyatına Vakıf olabilmektir. Onun içinde kitle ile aynı şeyleri düşünüp hissetmek gerekir. Müslümansınız ama İslam'ın gereklerini yerine getirmiyorsanız bu sadece nüfus cüzdanında Müslüman olduğunuzun bir göstergesidir. Hoş şimdi artık nüfus cüzdanlarında da Müslüman kimliği geçmiyor ya. Müslümanların hissiyatı ile sizin de kalbiniz çarparsa Ayasofya'nın hüznünü kalplerinin en derin yerlerinde yaşayan Müslümanların bu beklentilerinin hissiyatının bir gün Ayasofya'yı mutlaka açacağını tahmin etmeniz hiç zor değil. İşte Necip Fazıl Kısakürek de böyle birisidir. Halkın içerisinde ve halkın hissiyatı ile hemhal olmuş birisidir ve kitlenin beklentilerinin Ayasofya'yı mutlaka açacağını ya da samimi Müslümanların gayretlerinin Ayasofya'yı mutlaka açacağını tahmin etmiştir bilmiştir. Bunu kalemine yansıtmıştır çevresini bu konuda eğitmiştir. Tabii ki  bu hedef Sayın Cumhurbaşkanımıza nasip olmuştur. Çünkü bu hedefle yatıp kalkmanın bir sonucudur. Bu hiçbir şekilde bu hissiyatı fark etmeyeceksiniz bu hissiyatla büyümeyeceksiniz ve Ayasofya'nın açılması da size nasip olacak böyle bir şey mümkün değil. O hissiyatı taşımayan insanlar Ayasofya'yı açmayı da zihinlerine bile getirmezler. Müzeye çevrilmiş artık tartışmaya gerek yok şeklinde büyük bir haksızlığa ne yazık ki göz yummaya devam ederler.

Ayasofya açılma sürecinde  aman efendim batıyla aramız açılmasın diyen çatlak sesler çıktı. Bu kafaya dair ne dersiniz?

Bu konu son derece üzücü bir konudur. Müslümanlar haklarını hep bu sebeple kaybetmişlerdir. Batı ile aramıza soğuk mesafeler koymayalım. Batı ile aramızı açmayalım. Aramızda bir takım sorunlar varsa bunları müzakereler yoluyla aşalım şeklindeki anlayışlar bizim haklarımızı batı nasıl istiyorsa onlara tebliğ edelim haklarımızdan vazgeçelim şeklindeki bir ifadenin sonucudur. Bir bakıma ya da başka bir açıklamasıdır bu. Dikkat edin lütfen Tanzimat'tan beri batı ile aramızda aman sorun olmasın mantıyla yaklaşarak birçok hakkımızı feda ettik.

Neler feda edildi bu mantıkla. Örnek verebilir misiniz?

Birçok şeyi sıralayabiliriz.  Sırbistan'ın başkenti Belgrad'ın savaşsız teslimi böyle bir şeydir. Romanya'nın kurulmasının önünün açılması böyle bir şeydir. Bunlar hep bizim topraklarımızdı. Girit adasının Yunanlılara teslimi süreci böyle bir şeydir. Ülkemizde millet-i sadıka denilen Ermenileri Türklere düşman eden yabancı okulların  açılması taviz verilmesi yine böyle bir şeydir. Ülkemizde ırkçılık fikirlerinin sokulması yine böyle bir şeydir. Hep aman batı ile aramıza mesafe koymayalım, Batı zaten müzakere yaparak aramızdaki sorunları çözmeye yönlü hareket ediyor Biz de müzakere  edelim müzakerelere önem verelim. Savaşsız aramızdaki sorunları çözelim şeklindeki yaklaşımlarla hep kaybettik.

Tanzimattan beri taviz vermeye devam ediyoruz. Taviz vererek herhangi bir sorunumuz çözüldü mü?

Tanzimat'tan beri yüzlerce yıldır sürekli taviz veren taraf biz olduk. Fakat bakın hiçbir sorunumuz çözülmedi. Milyonlarca kilometrekare toprağımız parça parça oldu. Batı ile sorunlarımız çözülmüş olsa belki şunu  söyleyebilirsiniz. Yani evet zaman zaman bize Batı haksızlık yapsa da aramızdaki sorunlar bizim de istediğimiz şekilde çözümleniyor şeklinde bir sonuca ulaşabilirdik belki ama bizim istediğimiz şekilde hiçbir sonuca ulaşmadık. Aramızdaki meseleler hep batının istediği gibi sonuçlandı. 1839'da Tanzimat'ı ilan ettiğimizde hala milyonlarca kilometrekare toprağa sahiptik. Aramızdaki her şey müzakere ile çözümlenecek batıyı küstürmeyeceğiz. Madem böyle olacaktı milyonlarca kilometrekare toprağımız neden gitti o zaman. Şöyle düşünün Milyonlarca kilometrekare toprağımız var batıyla da sorunumuz var. Tamam topraklarımız gitmesin Müslümanlar zarar görmesin Biz batıyla çatışmayalım. Tamam müzakere yapalım müzakere yoluyla sorunlarımızı çözelim. İyi tamam bakın Batı ile sorunlarımız var dedik 1839'da onu bir milat alalım sembolik olarak söylüyorum ve batıda sorunlarımızı çözme yönlü harekete geçtik diyelim hangi usulle harekete geçtiğimizi bir an düşünmeyelim. 1839'dan direkt 2020'ye gelelim 1839'da milyonlarca kilometrekare toprağımız vardı 2020'de 780000 kilometrekareye sıkıştırıldık.

Müzakere yolu ilişkiler topraklarını kaybetmenin ilk adımıdır. Tabii ki ben burada sakın müzakere etmeyelim demiyorum.   Batı sizle müzakere yapıyormuş gibi görünerek sizin elinizdeki bütün varlıklara el koyuyor. Onları alıyor işgal ediyor topraklarınızı. Bakın tarihe sanki savaşmış gibi sanki çatışmış gibi topraklarımızı yine kaybettik. İyi peki o zaman biz niye müzakere ettik batıyla niye Tanzimat Fermanı ilan ettik niye Islahat Fermanı denilen fermanları ilan ettik topraklarımız muhafaza olsun diye. Yine kayboldu yine elimizden çıktı. Tanzimat'tan beri müzakere yapalım adı altında verilen tavizler bizİ 780000 kilometre kareye sıkıştırmıştır. Bunun hiçbir faydası yok. Artık şunu görmemiz gerekiyor. Taviz vermek yerine onurlu taraf olarak çıkarlarımızı haklarımızı koruyarak yürümeliyiz. İşte Ayasofya da bunun bir örneğidir.

Aslında Türkiye Erdoğan liderliğinde onurlu bir siyaset yürüterek haklarında ısrarlı olduğunu gösterdi. Bu duruşun sonuçları nasıl oldu?

Suriye'de PYD ile mücadele bunun örneğidir Afrin'e girdik Fırat kalkanı ile Cerablus'a kadar El-Bab'a kadar indik Tel Abyad Ayn el Araba kadar girdik. Başkalarının topraklarını elimize geçirdik manasında bunları söylemiyorum. Biz bunları yaptık ve hiç ses çıkaramadılar. Niye haklıydık çünkü.

Libya'da savaş baronu darbeci Generale karşı gerekeni yaptık. Fransa ile karşı karşıya geldik. Bunlar batıcıların ödünü patlatacak şeylerdi.  Bakın bize hala hiçbir şey yapamadılar. Şunun altını çizerek söylüyorum. Burası çok önemli. Güce orantılı cesaret göstermemiz gerekirdi bunu gösterdik. Tekrar söylüyorum güce orantılı cesaret gücünün üstünde bir cesaret değil. Gücün üstünde cesaret cesaret değildir. Mesela minareden atlamak aptallıktır.  Ayasofya ile ilgili batı şunu yapar bunu yapar dediler. Ne oldu Hiçbir şey olmadı. Bundan sonra Batıya karşı tavırlarımızı da aynı şekilde alacağız ve İnşallah hiçbir şey olmadığını göreceğiz.

Ayasofya'nın açılmasıyla Fatih'in bedduasından kurtulduk. Bu hususta  ne dersiniz?

Fatih'in bedduasından kurtulmayı bir kul hakkı denilen sorumluluktan kurtulmakla eşdeğer görüyorum. Fatih Sultan Mehmet sadece Türk tarihinin ya da İslam tarihinin değil dünya savaş tarihinin çok büyük bir komutanıdır.  Fatih dünya savaş tarihinin en büyük taktisyeni en büyük komutanıdır.

 Devleti'ni büyütmüş büyük bir padişahtır. Ayasofya şahsi mülküdür. Ne demek şahsi mülkü. Siz bir cami Derneği kurarsınız. Cami derneğine vatandaşlardan para toplarsınız ve cami yaparsınız. O Dernek caminin sahibidir. Yani manevi yönünün değil neyinin sahibidir binanın sahibidir. Çünkü binayı o yaptırmıştır. Bu da böyle bir şeydir. Padişahların şahsi mülkü olamaz mı şahsi serveti olamaz mı? Ülke tamamıyla onun tamam ama kendi özel şahsi mülkü yok mudur. Padişahların vardır. Vakfa çevirmiştir şahsi mülkünü ve Ayasofya'yı da o vakfa bağlamıştır. Dolayısıyla bu şahsi mülk haline gelir binası manevi yapısı değil. Buna kimse dokunamaz dokunmamalı. Uluslararası  hukukta da böyledir. İşgalciler giderler birtakım bölgeleri ele geçirirler oradaki kamu binalarına el koyarlar bu savaş hukukudur.

Efendim kılıç hakkıdır bu anlaşılabilir ama hangi devlet olursa olsun daha doğrusu hangi Adil devlet olursa olsun bir bölgeyi ele geçirdiğinde oradaki özel hukuka dokunamazlar.  Mesela sizin evinizi herhangi biri Allah korusun işgal durumunda işgalciler gelip alamaz alıkoyamaz. O sizin şahsi mülkünüzdür. Vakıflar da böyledir. Kimse vakfa el koyamaz. Vakfın aslının dışında icrasına sebep olamaz olmamalı. Dünya savaş tarihinin en kudretli komutanı bir miras bırakıyor ona bile uyulmuyor. Hem kul hakkıdır hem Fatih'e yapılmış çok büyük bir saygısızlıktır. Yazıktır yani bir de İstanbul'u hediye etmiş bir komutana böyle  mi yapılır.

Hem de ısrarla vurgulamasına rağmen sakın demesine rağmen Fatih'e yapılmış çok büyük bir saygısızlıktır. Kıyamet günü onun kul hakkından kurtulamayacaklar bunu yapanlar. Allahu Teala biliyorsunuz kul hakkına karışmıyor. Bu mirasyedi gibi kendi ecdadına dünya savaş tarihinin en kudretli komutanına bizzat kendilerinin yapmış olduğu bir saygısızlıktır. Şükür ki bu ayıp bu haksızlık bu saygısızlık giderilmiştir.

Ayasofya Camiiyle ilgili milletimizin net duruşunu haklı taleplerindeki kararlılığını nasıl yorumluyorsunuz?

Ayasofya Camii'nin açılması meselesinde Sayın Cumhurbaşkanımızın dahili gayreti çok önemlidir bir o kadar önemli olan mesele de milletin bu konudaki beklentisi ve beklentiden vazgeçmemesidir. Sayın Cumhurbaşkanımız da bunun üzerine dayanarak Ayasofya'nın açılmasını hızlandırmış ve açmıştır. Milletin beklentisi üzerine bundan sonraki bütün haksızlıkların giderilmesi de bu temelli bu merkezde olmalıdır. Yani devlet adamlarının siyasetçilerin tek başına yapabileceği bir şey yoktur. Bu bağlamda eğer milletin bir beklentisi yoksa milletin bir gayreti yoksa sonuç almak zorlaşır. Millet kendi gayretiyle ısrarıyla haklı olduğu konuda arayışını isteğini taleplerini sürdürürse devlet adamları bunu isteyen devlet adamları milletin bu talebi üzerinden bu haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışır. Yaşamış olduğu haksızlıkları maruz kaldığı zulümleri eğer millet dile getirmezse siyasetçi de ortadan kaldırmanın zeminini bulamaz.Her iki tarafın eş zamanlı olarak büyük gayretler göstermesi gerekir.

Türkiye Ayasofya'yı açarak bir anlamda dünyaya hangi mesajları vermiştir. Bundan sonraki süreçte hangi hamleleri yapacağının işaretini vermiştir?

Türkiye Ayasofya'yı açarak bundan sonra bize yaptığınız her türlü gayri hukuki süreçleri de bu şekilde ortadan kaldıracağız mesajını vermiştir. Bu bir cevaptır.

PYD ile mücadele çerçevesinde terör örgütü ile mücadele çerçevesinde Suriye'ye girdik terör örgütünün yuvalarını dağıttık. Bu bağlamda yine Irak'ın kuzeyine operasyon yaptık buradaki terör yuvalarını dağıttık. Bu da bir cevaptır ve bize yaptığınız her türlü hainliğin  karşılığını vereceğiz demektir.  Gayri hukuki şekilde saldırgan olacağız manasında söylemiyorum gayri hukuki her hamleye karşılık vereceğimizi gösterdiğimizi söylüyorum.  Şimdi bu bağlamda Ege Adalarında Yunanlıların yapmış olduğu işgallere karşı Türkiye bir hazırlık içerisindedir. En azından Lozan'da silahsızlandırılması gereken adaların silahsızlandırılmadığını biliyoruz. Bu bağlamda Türkiye böyle bir hareket başlatacaktır. Bunun devamında mesela Batı Trakya'daki müslümanlar kendi müftülerini seçememektedir. Halbuki Lozan'da bu hak onlara verilmişti. Türkiye bununda arkasına düşecektir. Misak-ı Millî de çizilmiş olan yerlerin bir kısmı bizim sınırlarımız içerisinde değildir. Türkiye bunların da hakkını arayacaktır ve  Mehmet Akif'in ifadesi ile vurulmuş zincirleri birbir kırarak vatandaşının haklarını daha fazla genişletecektir. Yani bunu şu şekilde tekrar ifade edeyim saldırgan bir dış politika takip edelim manasında bunu tabii ki söylemiyorum sadece haklarımızı alalım ve haklarımızın yenilmesine asla müsaade etmeyelim kastettiğimiz şey budur. Türkiye bunun arkasından da gidecektir. Arkasından gittiğinde nasıl sonuç alındığını bütün dünyaya göstermiştir. Mesela bu bağlamda 1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı 1959 ve 1960 Londra Zürih anlaşmalarından kaynaklı haklarımızın ihlal üzerine Türkiye oraya askeri müdahalede bulunmuştur ve bu adaletsizliği bu haksızlığa bu katliama bu zulme de son vermiştir. Bizi hiçbir güç Kıbrıs'a girdiğimiz yerden 1 santim geri itememiştir. Niye çünkü haklıyız. Garantör bir devletiz. Anlaşmalar çerçevesinde garantörlükten doğan hakkımızı kullandık.  Hem haklı olup hem de sesini çıkarmamak bundan sonra daha fazla haksızlıklara maruz kalmakta eşdeğer bir şeydir. O yüzden Ayasofya bir örnekti. Bundan önce Suriye operasyonları  bir örnekti. Kıbrıs Barış Harekatı bir örnekti.  Bundan sonra da Türkiye kendisine dayatılan haksızlıklara karşı çıkacak bunların iadesini İnşallah sağlayacaktır.

Milletimiz Ayasofya'nın açılmasıyla yaşadığı sevinci İstanbul Sözleşmesi'nin iptal edilmesiyle de yaşamak istiyor. İstanbul Sözleşmesi iptal edilir mi?

İstanbul sözleşmesi nesilleri bozan bir sözleşmedir. Bu konuda uzun uzun konuşmak  mümkün ama sadece şu kadarını söyleyelim. İstanbul sözleşmesinin kendi içinde bile kadına şiddeti çözme yönlü irade güçlü değildir. Evet aynen söylediğim gibi İstanbul Sözleşmesi'nin kendi metninde bile birinci hedef kadına şiddeti ortadan kaldırmak değildir. Birinci hedef toplumsal cinsiyet kavramını yerleştirmektir. Ben o sözleşmeyi sonuna kadar okudum ve kelime kelime hepsini saydım. Kadına şiddet kavramı İstanbul Sözleşmesi'nin içinde 22 yerde geçerken toplumsal cinsiyet kelimesi 23 yerde geçmektedir. Evet kadına şiddet kavramı geçmektedir doğru ama kadına şiddet kavramı İstanbul sözleşmesinde bütün kavramların hepsinin üstünde bir yer bulmalıydı. Tam tersine ikinci sırada yer buluyor ve 1. Sıradaki ifade toplumsal cinsiyet.  Bakın toplumsal cinsiyet ve kadına şiddetin doğrudan hiçbir alakası yoktur. Toplumsal cinsiyet nedir biyolojik cinsiyetin zıddıdır. Allah-u Teala'nın yarattığı kadın-erkek diye tanımladığımız biyolojik cinsiyetin zıttıdır. Cinsiyetlerin değiştirilmesini hedefler. Okuyucular  bu konuda yazılı metinleri görebilirler bakın bir kitap var internette. Bu kitabı bulabilirsiniz. Şimdi ismini söyleyeyim bakın iletişimde toplumsal cinsiyet eşitliği rehberi PDF olarak kitap var açsınlar baksınlar toplumsal Cinsiyetin ne olduğunu görsünler.

Orada toplumsal cinsiyeti 5 maddede değerlendiriyor.  Bu bahsettiğim kitaba göre en önemli yönü değiştirilebilir olmasıdır. Bakın şimdi cinsiyetleri değiştirmenin kadına şiddetle nasıl bir alakası vardır alaka kurabilir misiniz. Toplumsal cinsiyet denilen bu kavram kadına şiddet denilen bu ve şiddeti önlemek için yazılan bu metinde neden yer bulsun. Amaç kadına şiddeti önlemek değil amaç cinsiyetleri değiştirme sürecini teşvik etmek ve nesilleri bozmak. İstanbul sözleşmesi bu kadar lanet bir metin lanet bir sözleşmedir. 2011'de imzalandıktan bu yana yani 2020'ye kadar kadına şiddet durmadı aksine sürekli arttı. Belki bir sene durdu. Onun dışında sürekli arttı. Bazı seneler 2 misline yakın arttı. Yani bir karar alırsınız pilot uygulama yaparsınız bakarsınız sahaya uymuyor. Bu kararı hemen değiştirirsiniz ve görüyorsunuz İstanbul sözleşmesi kadınların hayatlarına sebep oluyor kadınların sokak ortalarında ölmelerine neden oluyor. Evet bunları öldüren erkeklerin bu tutumları asla kabul edilemez ve cezalandırılmaları gerekir. Burası kesin burayı konuşmuyoruz zaten.  Özetle İstanbul sözleşmesi'nin kadına şiddeti önleme yolunda bir sözleşme  olmadığını gördük.

işte bu bağlamda Tıpkı Ayasofya'nın camiye çevrilmesi gibi toplumsal cinsiyet eşitliği merkezde hareket edilen bu kanlı sözleşmenin derhal kaldırılması gerekir. Milletin beklentileri talepleri ısrarlı açıklamaları siyasetçileri de bu yönde hareket etmeye zorlayacaktır.  İstanbul sözleşmesi toplumun lehine bir sözleşme değil.

Toplumun aleyhine bir sözleşme ve milletin de artık seslerini demokratik bir şekilde dile getirmesi yükseltmesi gerekir. Bu işin sadece siyasetçiye yüklenecek bir tarafı yok. Israrlı talepler sonucunda İstanbul sözleşmesinin de rahatlıkla kaldırılacağını düşünüyorum ve bunun da gerçekleşmesini bekliyorum. Zaten bu konuda da oldukça faydalı mesafelerde alınmış durumdadır ve kısa süre içerisinde bu sözleşmeden de çıkılacağını göstermektedir.

Bu yazı toplam 94 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim