• İstanbul 25 °C
  • Ankara 23 °C

Doç. Dr. Maksut Yiğitbaş: Mehmed Âkif Ersoy ve Lirik Gerçeklik

Doç. Dr. Maksut Yiğitbaş: Mehmed Âkif Ersoy ve Lirik Gerçeklik

Şiirin talebesi veya ustası olmak için emek ve ömür verenlerin yanında sadece şiir yazmakla yetinenlerin ayrımı sürekliğini yitirmeyecektir. Şiir yazdığını zannedenlerin ne yazık ki sayısının çokluğu için, Aziz Nesin’in dile getirdiği matematik paradoksu gü­zel ve yerinde bir mizahtır; “Bizde her üç kişiden dördü şairdir.” (Belge, 2018: 18).Şiiri seven ve çoğu zaman şiir gibi yaşayan milletimiz şiire hayatını vakfedenleri unutmaz ve onları resmî veya gayr-ı resmî yâd ederler. Mehmed Âkif bu ve­faya layık görülenlerdendir. Şiirleri ve çoğu destanlaşan manzumeleriyle Türk halkının kalbinde yer eden millî şairimiz Ersoy şiiri bilen usta bir şairdir; bunu poetik nitelikli düzyazılarından okumak, örneklemelerini Safahat’ta görmek mümkündür. Safahat tema bakımından olduğu kadar zengin tekniklere de sa­hip bir şiir külliyatıdır. Bu eserin tematik ve biçim bakımından çeşitliliğe sahip olması şairinin hayat sergüzeştinden ve şahsiyetinden kaynaklanır. Mehmed Âkif lirik bir insan, idealist bir şairdir. Karakterine ve sanatına özgü bu haslet­ler zaman zaman yer değiştirerek şiirine ve hayatına yansımıştır.

Safahat’ta lirik şiirlerle birlikte didaktik, epik ve yergi niteliğinde pek çok manzume yer alır. Âkif, lirik muhtevalı şiirlerinde sergilediği tavrı ve anlatım biçimini manzum hikâye diyebileceğimiz tahkiyeli anlatımlarında terk eder. Bu defa didaktik bir söyleme başvurur. Bu manzumelerde kişi, mekân, zaman ve mevzu bir kompozisyon içindedirler. Şiirlerinin bu özelliğinden ötürü Or­han Okay, Safahat’ta Âkif’in yer yer hikâyeci ve romancı tavır sergilediğini belirtir: “Devrine kadar, hattâ belki ondan sonra da, Âkif kadar şiiri sokağa kalabalıklar arasına alelâde insanlar arasına sokan bir şair bulunamaz... Âkif, sokaktaki şairidir. lirik şiirlerinin dışında bilhassa manzum hikâyelerinde ve tasvirlerde şair değil, romancı gibi hareket etmiştir.” (Okay, 1989: 60). Meh- med Âkif, tahkiyeli bu manzumelerin çoğunu diyalogla biçimlendirir. Meh- med Âkif şiirlerinde idealist karakteri ile ön plana çıkan söylemlerde bulunur­sa da çoğu yerde lirik şair tavrı ortaya koyar. O, modernistler gibi şiiri dilde değil, hakikatin bizatihi kendisinde inşa eder. Şiirlerini cümle mantığıyla inşa etmiş olması, pek çok şiirini bir kurguya dayalı sunması yazdıklarını şiir kim­liğinden uzaklaştırmaz çünkü bunu çok önemli bir farkla gerçekleştirir; Âkif gerçekliği şiirine sıradan biçimde değil romantik haliyle yansıtır. Bunda tasvir kabiliyetinin rolü gözlem gücü önemli rol oynar. Bu bağlamda Safahat’taki şi­irler etkisini, gücünü ve güzelliğini Mehmed Âkif’in tasvirdeki yetkinliğinden alır (Yetiş, 2006: 111).

Lirik ya da romantik gerçeklik şairin gözleminde, tanıklığını şiire yansıtış biçiminde ortaya çıkar. Romantik duyarlık hayata olduğu kadar eşyaya, hadi­seye bakmada kendini belli eder. Romantikliği alaya alınan bir yazar olarak Joseph Conrad, romantik gerçekçiyi günlük hayatın sıradan gerçeklikle dolu deneyimlerini romantik biçimde gören, bilim adamını realistliğine sahip olsa bile romantik bakış açısıyla insani gerçekliği bizim için en iyi şekilde yeniden üreten kişi olarak tarif eder (Conrad, 1922: 20). Ona göre “Romantik realist, hayatın gerçekliği kadar kurguyu, fiktif dünyayı göz ardı etmez. Tüm insani ilişkilerde romantizm ve reailizm içsel bir meseledir. Dolayısıyla gerçekçi veya ro­mantik olma bir vurgulama biçimi” olarak ortaya çıkar (Conrad, 1922: 21). 19. yüzyılın büyük yazarı, anlatı sahasında büyük eserler ortaya koyan Dostoyevski’nin romantik gerçekliği üzerine yoğunlaşan Donald Fanger, Suç ve Ceza yazarının romantik gerçekliğini yaşadığı asrın sosyal yaşamıyla ilişkilendirir: “Romantik gerçekçi­liğin yükselişi, 19. yüzyılın kent merkezli yaşamı detaya inmeksizin, kendi ger­çekliği kadar sıra dışılığı ancak romantik bir bakış açısıyla gözlemlenebilir. Ro­mantik gerçekçilik, yaşamın yeni alanlarını ciddiyetle sanata açacak ve aslına uygun şekilde tasarlanmış bir vizyon olarak onlarda (yaşamın yeni alanların­da) nelerin bulunabileceğini göstermekti, Dickens’ın dediği gibi: ‘gerçeğin şiiri’ (Fanger, 1998: 65). Fanger’ın 19. yüzyılla ilişkilendirdiği bu romantik gerçek­çiliğe Ahmet Mithat Efendi’nin ve Halit Ziya’nın romanlarında sıkça rastlarız. Uşaklıgil’in İzmir’de yazdığı ilk dönem romanları, Mai ve Siyah pek çok açıdan romantik gerçekliğe sahiptir. Pek çoğu birer manzum hikâye özelliği taşıyan

Mehmed Âkif’in yazdıklarını sıradanlıktan, menkıbevi söylemden uzaklaştı­ran onlardaki romantik gerçekliktir. Bahsi edilen lirik gerçekliğe Ara Güler’in fotoğraf karelerinde sıklıkla rastlanır. Âkif’i manzum hikâyeciden, Güler’in fotoğraflarını sıradanlıktan kurtaran her ikisinin de insanî olan hemen her şeyde romantik olanı, evrensele seslenen duruşu yakalamalarıdır. Mehmed Âkif, 1912’de Sırâtımüstakîm’de yayımladığı ‘Tasvir’ başlıklı yazısında betim­lemeyi eşyayı, bir yönüyle de halde yaşanan gerçekliği dile getirme olarak tarif eder. Gereksiz detaydan kaçınarak söylemek yerine göstermenin esas alınması tavsiyesinde bulunur: “Tasvirin amacı hakikatleri eşyaya söyletmektir.” (Ersoy, 2011: 122). Önemli olana, görülmeye değer olana dikkat çekmektir asıl mesele. Zira “Öyle manzaralar vardır ki kendisi şiirdir, şiirin ta kendisidir. Sanatkârla­rın vazifesi bunu aynen nakledebilmektir.” (Yetiş, 2006: 109). Mehmed Âkif, li­rik olanı görebilmenin yanında nakletmekte de mahirdir. Mezarlık manzume­si onlardan biridir, şairin bu manzumedeki gözleminin benzerini yıllar sonra Ara Güler fotoğraflayacaktır.

Mezarlık

Bakma kabristânın ancak sâha-i medhûşuna, Dur da bir müddet kulak ver nâle-i hâmûşuna! Kalbi hiç benzer mi bak sîmâ-yı heybet-pûşuna? Kim ki dalmıştır hayâtın seyl-i cûşâ-cûşuna, Can atar, bir gün gelir, yorgun düşüp âgûşuna!

Akın akın geçerek pîşgâh-ı izzette,

-Muhît-i havf ü recâdan makam-ı hayrette-

Kıyâm-ı aczini seyreyledim... Ne dehşetmiş

Sücûd-i hilkati görmek huzûr-i kudrette!

Bu herc ü merc-i kıyâmet-nümûna hâkim olan

Hatîb-i âlem-i ulvî nihâyet oldu iyan:

Gözüm, uzaktaki bir medfenin ayak ucuna Çöküp ziyâret eden, bir çocukla bir kadına İlişti. Sonra biraz yaklaşınca, iyiden iyi Tezâhür eyledi: Baktım, çocuk “Tebâreke”yi

Kemâl-i vecd ile ezber tilâvet eylemede;

Yanında annesi gözyaşlarıyle dinlemede.

Zemîne ra’şe verirken neşâid-i melekût, Ne manzaraydı İlâhî o makber-i mebhût? Çocuk hayâta, o makber de mevte bir levha.

Tezâd-ı kudreti gör: Bak şu levh-i zîrûha! (Âkif, 2021: 91- 95)

Ara Güler’in yukarıda, görselde olduğu gibi fotoğrafladığı manzaralarla Mehmed Âkif’in Safahat’a taşıdığı insan manzaraları lirik gerçeklik bağlamın­da benzeşirler. Onlar için hayatın sıradan gerçekliği okuyucu ve gören için bi­rer orijinal manzara hüviyeti taşır; bunu objektife yansıtana veya şiir diliyle anlatana- onlar bu iddiada olmasalar bile- sanatçı denir. 22 Aralık 2013’te bir röportajda, “Fotoğraf niye sanat değildir?” sorusuna Ara Güler’in verdiği ce­vapla Mehmed Âkif’in kendi şiiri için söyledikleri neredeyse aynıdır:

“Çünkü hakikatin parçasını yakalayan bir şeydir.

Hakikat olduğu için fotoğraf mevcuttur.” Mehmed Âkif:

‘‘hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim

inan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim şudur cihanda benim en beğendiğim meslek sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek!”

Safahat gerçek hayat sahnelerini göstermesi bakımından oldukça zengin bir eserdir. Sezai Karakoç, Safahat’ın Osmanlı Devleti’nin devrini tamamlayışı ile Türkiye Cumhuriyeti’nin inşasında yaşanan ferdi ve toplumsal bütün duy­gulanmalara ayna olduğunu dile getirir: “Âkif, ‘şiirle düşünme’yi edebiyatımıza sokan hemen hemen tek şairdir. Bir toplumun, bir ömür başından geçenle­ri anlatması da diyebiliriz Safahat’a. Türk Devleti, Âkif’te, şiir ölçüleri için­de, düşünmüş, ağlamış, haykırmış ve umutsuzluğa batmış, umutla çırpınmış adeta. Şiir, cemiyetle sonuna kadar içli dışlı olmuştur.” (Karakoç, 1987: 42). Tanık olma, değerlendirme ve bir müfekkir olarak öneride bulunma Mehmed Âkif’in karakteristik özelliğidir. Hayal ile alışverişi olmayan ve görmediği­ni yazmadığını dile getiren millî şairimizin bu yönüyle ilgili olarak Mustafa Karabulut şunları kaydeder: “Mehmed Âkif, toplum gerçeklerini anlatırken gözlemlerinden çokça yararlanır. Toplumun yaşamını canlı tablolar halinde vermekte ustadır... Onun gözlemleri, yaşadığı dönemin sosyal yapısının ir- delenmesinde önem taşır.” (Karabulut, 2021: 38). Yüzyılın ilk çeyreğinde ce­miyete dair hemen her şeyi acı ve tatlı, yer yer natüralist ancak çoğu zaman lirik biçimde Safahat’a taşıyan, bu açıdan tarihî bir misyon üstlenen Mehmed Âkif’in gözlem gücü oldukça zengin ve çeşitlidir. Osmanlı Devleti’nin ya da İslam ümmetinin hemen bütün coğrafyaları onun nazarından uzak değildir. Safahat’ta bu bağlamda pek çok manzume vardır, aşağıda onlardan sadece ikisi üzerinde durularak Mehmed Âkif’in romantik bakış açısına dikkat çekilecek­tir. Bu şiirlerden ilki Küfe’dir, Bu manzumede anlatılanlar İstanbul’un fakir bir semtinde (Fâtih’te) yaşanır. Babası aile nafakası için küfeyle hamallık yapan bir çocuğun, babasının ölümüne neden olan küfeyi tekmelemesine şahitlik eden Âkif, bu hadiseyi ve sonrasında gördüklerini şiir diliyle hem edebîleştirir hem de ebedî kılar.

Küfe

Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz; Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz.

Kömürcüler kapısından girince biz, develer Kızın merâkını celbetti, dâima da eder: O yamrı yumru beden, upuzun boyun, o bacak, O arkasındaki püskül ki kuyruğu olacak!

Hakîkaten görecek şey değil mi ya? Derken, Dönünce arkama, baktım: Beş on adım geriden, Belinde enlice bir şal, başında âbâni, Bir orta boylu, güler yüzlü pîr-i nûrânî;

Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak, Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak: Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetîm... Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim: Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...

Bir ince mintanın altında titriyor, donacak! Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer! Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember. Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad; Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.

Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık; On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık! O anda mekteb-i rüşdiyyeden taburla çıkan Bir elliden mütecâviz çocuk ki, muntazaman Geçerken eylediler ihtiyârı vakfe-güzin... Hasan’la karşılaşırken bu sahne oldu hâzin; Evet, bu yavruların hepsi, pür sürûd-i şebâb, Eder dururdu birer âşiyân-ı nûra şitâb. Birazdan oynıyacak hepsi bunların, ne iyi! Fakat Hasan, babasından kalan o pis küfeyi,

-Ki ezmek istedi görmekle reh-güzârında

İlel’ebed çekecek dûş-i ıztırârında!

O, yük değil, kaderin bir cezâsı ma’sûma...

Yazık, günâhı nedir, bilmeyen şu mahkûma! (Âkif, 2021: 75-76)

Diyaloğa dayalı inşa edilen manzumede Hasan’ın küfeye mahkûm haya­tını okuruz. Yazgısı belli olan bu yaşamdan ötürü kaybettiği babasının acısını küfeden çıkarmak isteyen genç adam babası gibi onun altında ömrünü tamam­layacaktır. Manzumenin alıntılanmayan bütününde geçen “Fakat çocuk bana haykırdı ekşitip yüzünü: -Sakallı, yok mu işin?... /Bizim çocuk yaramaz, evde dinlenip durmaz... /Geçende Fâtih’e çıktık ikindi üstü biraz” ifadeleri “Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim/ İnan ki her ne demişsem görüp de söylemi­şim.” diyen şairin ‘sakallı’ (kendisi), ‘çocuk’ (Âkif’in kendi çocuğu, kızı), ‘Fatih’ (doğduğu ve bir süre oturduğu semt) bu manzumenin gerçek kahramanları ve mekânıdırlar.

Etkisini lirik söylem ve nihayetinde yaşanan hayat sahnesinden alan di­ğer manzume Necid Çöllerinden Medine’de yer alır. Osmanlı Devleti’ne isyan eden Arapları teskin ve ikna etme münasebetiyle Teşkilât-ı Mahsusa heyetiyle Arabistan’da bulunan Mehmed Âkif, Hz. Peygamber’in kabrini ziyareti esna­sında şahidi olduğu bir hadiseyi lirik gözlem ve söylem diliyle bu manzumeye aktarır. Hz. Peygamber’e duyduğu özlemle Sudan’dan Medine’ye gelen birinin yakarışını ve nihayetinde teslim-i ruh edişine şahitlik eder:

Necid Çöllerinden Medine’ye

“Henüz duâ ediyordum ki, “Ya Resullallâh!”

Nidâsı kükreyerek, bir kanadlı tayf-ı siyah,

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgeleri,

Süzüldü uçtaki “Bâbü’s- Selâm önünde yere.

Diyordu inleyerek:

Yâ Nebî, şu hâlime bak!

Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!

Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;

Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.

“Tahammül et!” dediler... Hangi bir zamana kadar?

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;

Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak...

Yıkıldı hepsi... Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı, Üç ay “Tihâme!” deyip çiğnedim beyabanı.

Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;

Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;

Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!

İrâdem olduğu gündür senin irâdene ram, Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.

Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhâl ettim;

Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü...

Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?

Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir...

Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?

Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,

Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

Demir nikaabını kaldır mezâr-ı pâkinden;

Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!

Nedir o meş’ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!...

Sükûn içinde bir an geçti, sonra bir kısa “âh!”

Ne gördüm, oh! Serilmiş zemine Sûdanlı...

Başında, ağlıyarak bir zavallı Seylânlı,

Öpüp öpüp kapıyor elleriyle gözlerini.” (Âkif, 2021: 364-365)

Hasret, dua ve serzenişi bir arada olduğu bu manzumede anlatılanlar aş­kın bir bağlılığı, nihayetinde yaşanan gerçek bir mazarayı içerir.

Mehmed Âkif, Sebîlürreşâd’da 11 Eylül 1912 tarihinde kaleme aldığı “Mu­hayyileyi İşlemek” başlıklı yazısında şiir ve hakikat ilişkisine değinirken ken­di manzumelerine yansıttığı gerçekliğin şiir diline dönüşme halini şu şekilde anlatır: “...öyle konular seçmeye çalışmalısınız ki ya vaktiyle kendi başınızdan geçmiş ya da iyice dikkatinizi çekmiş olsun. Böyle yaparsanız o konuyu gö­zünüzün önüne getirmek sizin için pek kolay olur; pek kolay hissedersiniz, genişletilmesi ve tamamlanması için başvuracağınız, kullanacağınız hususlar kendiliğinden gelir” (Ersoy, 2011: 145). ‘Sözüm odun gibi olsun, hakikat ol­sun tek’ diyen şairin şiirlerindeki sözün doğruluğu ile Yunus Emre’nin Taptuk Emre Dergâhına düzgün, doğru odun taşıma psikolojisi benzerdir. Biri haki­kate hizmeti, diğeri odla sadece aşı değil aşkı pişirecektir. Hakka ve hakikate bu kadar âşık olan iki dervişin yaşadıkları asırlar değişse de niyetleri aynıdır. Âkif kendi dergâhında, Sebîlürreşâd’da genç şairlere şiir ve hakikat ilişkisi bağ­lamında şu dersi verir: “Gerçek hayat, gözlem her edebî eserin ana şartların- dandır... Hiç yoktan bir konu icat edeceğimiz zaman bile işe tabiilik vermek için gerçek dayanağımız olmalıdır. Yani gerçek hayattan alınmış olup konumu­zu genişletmeye yardım edebilecek olaylara, durumlara başvurmalıyız. Sonra görmüş olduğumuz çevrelerden, incelediğimiz şahıslardan yararlanmalı, on­larla şahıslar ve hayal ettiğimiz çevreler arasında bir uygunluk oluşturmaya çalışmalıyız.” (Ersoy, 2011: 145). Balkan facialarının yaşandığı ve daha büyük acıların, I. Cihan Harbi ile kapıya geldiği bu yıllarda Âkif, genç şairlere haki­katin şiir diline nasıl dönüştürüleceğini haber vererek onlardan ziyade kendini geleceğe hazırlar gibidir.

Şiir dilinin retorikle ilişkisi şairle birlikte okuyucu ile ilgili bir durumdur. Muhatabına gerçekleri doğrudan ya da lirik düzlemde aktarma kaygısı güden her şair kendini cümle mantığından alamaz. Bu durumda toplumun ve dola­yısıyla da ferdin şiir zevki belirleyici olur. Türk şiir severlerin ekserisi anlamın ötelenmediği lirik edalı şiirleri severler. Toplumun genelinde kabul gören şair­lerin ortak özellikleri anlaşılır olmaları ve duygulara doğrudan seslenmeyi ba­şarmalarıdır. Onlardan biri olan Attila İlhan şiirde duygu, dil ve ifade ilişkisine şu şekilde değinir: “Şiir yalnız bilgiyle yazılmaz, duyguyla yazılır; bilginin duy­guya, duygunun imgeye dönüştürülmesi de, şairin asıl işidir... İmgeyi sadece kelime istifi diye ananlarınsa, çapraz bulmacayla şiiri birbirine karıştırdıkları aşağı yukarı kesindir... Gelenekten kopma mısraı öldürdü, oysa mısra cümleye yozlaştı mı, şiir şiirlikten çıkıyor, etkileme gücü sıfıra iniyor... Sayfalarca ‘şiir’ okuyor, en küçük heyecan duyamıyoruz” (İlhan, 2020: 130).

Birçok Türk okuyucusu için şiirden zevk almanın önemli koşulu anlam­daki lirizmdir. Durum böyle olunca da şairler şiir dilinde cümle mantığından uzaklaşmamaya çalışır. ‘Kendimi milletimin huzurunda gördüğüm günden beri san’attan ziyâde cemiyeti düşünmek istedim.’ diyen Mehmed Âkif şiirle­rinde mesaj retoriğini ihmal etmese dahi onu lirik kılmaktan da kendini ala­maz. Bu hususta Orhan Okay şunları kaydeder: “Şiirin bir mesaj olduğunu ka­bul edenler için Âkif, Türk şiirinden güçlü mesajlardan birinin sahibidir. Şiirle mesajı birbirinden çok uzak iki kutup gibi görenler için söyleyeceğimiz şey, Âkif’in bu çok farklı iki unsuru sanatında birleştiren nadir örneklerin başında geldiğidir. Mehmed Âkif gibi, bilhassa yaşadığı devirde herhangi bir fikri bir ideali terennüm eden pek çok şair vardır. Ancak bunların şiirlerinin çoğunda mesaj ön plandadır, şiir güzelliği, estetik endişeler veya lirizm dediğimiz şey kaybolmuştur. Hâlbuki Âkif’in şiirlerinde, tıpkı realizmle idealizmin yaklaş­ması gibi, mesajla lirizmin birleşmesine şahit oluruz. Hiç şüphesiz her zaman için değil. Onda da yer yer manzum hikâye ve didaktik seviyeyi aşmayan şiirler çoktur. Fakat bunların arasında bile kolayca söylenivermiş zannedilecek, eski­lerin sehl-i mümteni dedikleri, belki hâlis şiir tarzının değil, fakat bir sanatkâr icâzını gösteren mısralar Safahat’ın sayfaları arasından adeta fışkırır.” (Okay, 2015: 36). Şair yaratılışı bu kabiliyetleri kendiliğinden temin eder. Mehmed Âkif saf şiir anlayışını benimsememiş olsa bile bir liriktir. Şiirlerinden esirge­meye çalıştığı lirizmi yaşantısında fazlasıyla gösterir, idealist bir anlayışla ce­miyetin sesi olmaya çalışır. O lirik bir insan, idealist bir şairdir; bu iki haslet şiirlerinde gerçekliğin pek çoğuna sanatsal hususiyet kazandırır. Ancak şu da var ki sanattaki gerçeklik ise çoğu zaman hakikatin kendisinden daha gerçektir (Eagleton, 2005: 10). Zira okuyucu bu gerçekliğe ortak edilir ve hakikat böyle- ce sanatsal düzlemde türetilmiş olur.

Sonuç

Doğru bildiğini, hakikati dile getirme veya hakkın yanında olma nokta­sında edebiyatımızın ender ve önemli şahsiyetleri vardır. Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmed Âkif ve Necip Fazıl onlardan ilk akla gelenlerdir. Bu adlar içinde Mehmed Âkif’in özel bir yeri olduğu bilinen bir gerçektir. Zira o, he­men bütün sanatını ve yaşantısını doğrularına göre düzenlemiştir, hayatı bu gerçekliğin ispatını içeren ve çoğu hasretle dolu örneklerle doludur.

“Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” niyeti ve emeliyle hareket ederek Türk milletinin hayat felsefesini li­rik şekilde şiirlerinde konu edinir. Mehmed Âkif yıkılmakta olan bir devletin cemiyetteki ıstırabını, kurulmakta olan bir devletin heyecanını duyan ve şi­irlerinde bunu dillendiren bir şairdir. Lirik ya da romantik adlandırdığımız hakikatler kendi zamanının ötesinde de geçerliğini koruyacak niteliktedirler. Bu açıdan bakıldığında, “Gerçek şiir, yalnız ifade ettiği, herkesçe paylaşılan fikirler değiştiği zaman değil, şairin büyük bir heyecanla ele aldığı meseleler değerlerini yitirdiği zaman da kalıcıdır.” (Eliot, 1983: 192). Gerçek şiir için bu tarifi T. S. Eliot’un söylemine birebir uyan bir şairdir Mehmed Âkif.

Safahat ne kadar Âkif’se Âkif de o kadar Safahat’tır. Hayatta duruşu ile şiiri örtüşür, bu nedenle dost halkasında yer alan Neyzen Tevfik’ten Baban- zâde Ahmed Naim’e; Abbas Halim Paşa’dan sokaktaki adama değin cemiyetin her katmanından kişilere Safahat’ta rastlanır. Onu şiiri gibi yaşayan şairlerden saymak yerinde olacaktır.

 

KAYNAKÇA

Belge, M. (2018). Şairaneden Şiirsele Türkiye’de Modern Şiir. İletişim Yayınları. İstanbul.
Conrad, J. (1922). His Romantic-Realism. The Four Seas Press. Boston.
Eagleton, T. (2005). The English Novel, An Introduction. Blackwell Publishing. Victoria-Australia.
Eliot, T.S. (1983). Edebiyat Üzerine Düşünceler, Çev. Sevim Kantarcıoğlu. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Ankara.
Ersoy M. A. (2011). Düzyazılar, Makaleler- tefsirler- Vaazlar. Haz. Vahap Akbaş. Beyan Yayınları. İstan­bul.
Ersoy M. A. (2021). Safahat. Haz. D. Mehmet Doğan. Yazar Yayınları. Ankara.
Fanger, D. (1998). Dostoevsky and Romantic Realism. Northwestern University Press. Evanston-Illinois.
İlhan, A. (2020). Elde Var Hüzün. İş Bankası Yayınları. İstanbul.
Karabulut, M. (2019). Üslûpbilim ve Necip Fazıl Kısakürek’in Şiirleri Üzerinde Stilistik Bir İnceleme. Akçağ Yayınları. Ankara.
Karabulut, M. (2021). Mehmed Âkif Ersoy ve İstiklâl Marşı. Hiper Yayın. İstanbul.
Karakoç, S. (1987). Mehmed Âkif. Diriliş Yayınları. İstanbul.
Okay, O. (1989). Mehmed Âkif, Bir Karakter Heykelinin Anatomisi. Akçağ Yayınları. Ankara.
Okay, O. (2008). Mehmed Âkif’in Karakteri ve Sanatı, Hece Dergisi, S. 133. Ankara.
Okay, O. (2015). Mehmed Âkif: Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam. Dergâh Yayınları. İstanbul.
Yetiş, K. (2006). Safahat’ta Tasvirin Gücü. Eğitim Dergisi. MEB Yayınları. Ankara.

 

Bu haber toplam 218 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim