• İstanbul 21 °C
  • Ankara 16 °C

Dr. Taner Güçlütürk: Mehmed Âkif Ersoy’un Eserlerinde Balkanlar

Dr. Taner Güçlütürk: Mehmed Âkif Ersoy’un Eserlerinde Balkanlar

Giriş

Türk millî edebiyatının önde gelen isimlerinden Mehmed Âkif Ersoy, ya­şadığı dönem itibarıyla Osmanlı Devleti’nin zor dönemlerine tanıklık eder. Eserlerinde başlıca devletin düştüğü zor durumdan ve halkın içinde bulundu­ğu durumdan nasıl çıkabileceği konusunda dertlenen içli bir insandır. Edebî yaratıcılıkla uğraştığı yıllarda millet yokluk sıkıntısı içerisindedir. İngiltere ve Rusya başta olmak üzere Batı ve Hristiyan dünyası emperyal bir amaçla İslam dünyasına karşı taruza geçer. Müslümanlar ise cehalet, tembellik, bölünmüş veya bölünme sürecine girmişlerdir. Balkan ve I. Dünya Savaşları, Osmanlı Devleti içerisinden altmış dört yeni devlet çıkartacak şekilde sonuçlanır (Yü­rek, 2010: 113).

Âkif, böyle bir devirde toplumu sarsmak, uyandırmak, birlik ve beraber­lik içerisinde yaşama mücadelesine davet eder. Devlet parsel parsel bölünür­ken, İslam’a açıkça yapılan saldırılara kalemiyle, eserleriyle, hem de yürüttüğü çalışmalarla göğüs gerer. Halk da perişan bir durumdayken, Âkif bütün bu yaşananlara karşı kayıtsız kalamaz. Aydın duruşu ve entelektüel refleksiyle ge­lişmelere kalemiyle cevap verecektir.

Türk edebiyatına baktığımızda, çok az sayıda şair ve yazarımız, eserlerin­de Türk tarihinin bu en talihsiz safhası olan Balkan faciasını işlemiştir. Balkan bozgununun sebep ve sonuçları üzerine çığlıklar hâlinde feryat edenlerin ba­şında Mehmed Âkif gelir.

Mehmed Âkif, 1913 yılında kaleme aldığı Hakkın Sesleri adlı eserinde Balkan faciasına çağdaşı olan yazarlar gibi tarihî, sosyal, politik ve ferdî açılar­dan bakar. Ama onlardan ayrıldığı başka bir husus vardır, o da meselenin dinî tarafıdır. Mehmed Âkif’in başta Türkler olmak üzere bütün İslam âleminin o günlerde içinde bulunduğu kötü durumdan kurtulması için gördüğü tek çare, İslamiyet’in özüne dönülmesidir (Uğurcan, 1986: 136-137). İslam birliği ve dayanışmasının pekiştirilmesinin ve güçlendirilmesinin sorunların altından kalkınmasına çözüm olacağını düşünür.

Lakin daha sonra cereyan edecek olaylar ve ortaya çıkacak tablo ile Ba- tı’nın aslında Türklerle ve Türklüğe karşı bir mücadelesi olduğu açıkça görü­lecektir.

Mehmed Âkif Ersoy’un Eserlerinde Balkanlar

Mehmed Âkif Ersoy’un çalışmalarına ve eserlerine o dönem toplumunun birçok diğer hususiyetleri olduğu gibi Balkanların durumu da yansımaktadır. Rumeli’nin bir günde elimizden nasıl çıktığı acı ve isyankâr bir terennümle işlenir. Bugüne kadar yapılan araştırmalarda Âkif, çalışmaları ve eserleri de­ğişik yönleriyle irdelenmiş, lâkin yaptığımız taramalar sonucunda özellikle “Mehmed Âkif Ersoy’un Eserlerinde Balkanlar” konusuna yakından mercek tutulmadığı tespit edilmiştir. Bilim araştırmalarında ilk defa bu konunun ele alındığı makalemizde, Mehmed Âkif’in çalışmalarından, eserlerinden, maka­lelerinden ve anılarından yola çıkarak Balkanlara bakışı incelikleriyle ele alın­mış, o günün Rumeli’sinin hâli ahvaline büyük şairin duygu, düşünce, tespit ve yaklaşımı incelemeye çalışılmıştır. Bu verilerden yola çıkarak Âkif’in eserle­rinde aynı zamanda Balkan tahayyülünün ne şekilde yansıdığı analiz edilmiş, konu değişik yönleriyle incelenmiştir.

Mehmed Âkif Ersoy’un yaşadığı dönem Osmanlı İmparatorluğu’nun bö­lündüğü, 93 Harbi, Trablusgarp Savaşı, Balkan Harbi, I. Dünya Harbi ve Millî Mücadele Savaşlarının yaşandığı ve bunlara şahit olduğu döneme denk gelir.

Âkif’in yaşadığı bu dönemde cereyan eden olaylar arasında birkaç siyasi fikir iç içe ve birbirine karşı karşıyadır. Âkif, özellikle karşı çıktığı fikirlerden birisi milliyetçilik düşüncesidir. Ona göre Osmanlı Devleti’nin Balkan Harbi, Arnavutluk İsyanları, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde yaşa­dığı üzücü gelişmelerin “kavmiyetçilik” düşüncesi ile ilgilidir. İkinci önemli neden ise fırkacılık mücadelesidir. Mehmed Âkif milliyetçilik ve fırkacılık dü­şüncelerinin yıkıcı etkisine karşılık tamamen vatan, birlik beraberlik ve millet menfaatini önceleyen siyasal bir anlayış benimser (Göçer, 2017: 356).

Âkif’in, birlik ve beraberlik doğrultusunda yaptığı toplam dokuz tane va­azı bulunmaktadır. Bu vaazlarının birincisi İttihat ve Terakkinin Şehzadebaşı kulübünde şifahi bir konuşma olarak icra edilmiştir. Diğer sekiz vaazı, İstan­bul’un üç büyük camii olan Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye’de, birisi Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde, dördü ise Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde ve şeh­rin diğer ilçelerinde verilen vaazlardır. Bu vaazların sekiz tanesi kaydedilmiş ve Sebîlürreşâd dergisinde “Hutbe ve Mevâiz” başlığıyla yayımlanmıştır.

Âkif, dönemin güncel sosyal temalarına değinmek için şiirlerini bir araç olarak kullanır. Safahat adlı eserine baktığımız zaman Osmanlı-Türk tarihinin çok önemli bir anını şiirleriyle resmeder. Balkan Harbi başlayınca camilerde verdiği vaazlar ile ülkeyi savunmaya, Millî Mücadele’ye katılmaya, destek ver­meye teşvik etmiş ve halkı millî birlik içerisinde olmaya davet etmiştir.

Safahat’ı Balkan Harbi sırasında yazar. Balkan Harbi, Birinci Cihan Harbi, Çanakkale Zaferi, ardından Millî Mücadele, bütün dramatik safhalarıyla yaşa­nan büyük acılar en derin ifadesini hiç şüphesiz Mehmed Âkif’in Safahat’ın- da bulmuştur. O, vatansever bir aydın olarak, doğduğu toprakların kaybından duyduğu derin acıyı bütün samimiyetiyle mısralara dökmüştür. Balkan traje­disi, Mehmed Âkif olmasaydı, edebiyatımıza hemen hiç yansımamış olacaktı! Bu açıdan Safahat, Osmanlı’nın çöküşü sırasında, günü gününe yazılmış ve tarihe düşülmüş benzersiz notlardan oluşur (Ayvazoğlu, 1998).

Balkan Savaşı çıkınca Âkif, orduya cesaret ve moral vermek için Cenk Şarkısı/Marşı’yla seslenir:

“Yurdunu Allâh’a bırak, çık yola:

“Cenge!” deyip çık ki vatan kurtula.

Böyle müyesser mi gazâ her kula?

Haydi levend asker, uğurlar ola.

“Ey sürüden arkaya kalmış yiğit!

Arkadaşın gitti, yetiş sen de git.

Bak ne diyor, cedd-i şehîdin, işit:

“Durma git evlâdım, uğurlar ola.

“Durma git evlâdım, açıktır yolun...

Cenge sıvansın o bükülmez kolun;

Süngünü tak, ön safa geçmiş bulun

Uğurun açık olsun, uğurlar ola.

“Yerleri yırtan sel olup taşmalı!

Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı!

Sendeki coşkunluğa el şaşmalı!

Haydi git evladım, uğurlar ola.

“Yükselerek kuş gibi Balkanlara,

Öyle satır at ki kuduz Bulgar’a:

Bir daha Osmanlı’ya güç sırtara!

Git de gel evlâdım. uğurlar ola.

“Düşmana çiğnetme bu toprakları;

Haydi kılıçtan geçir alçakları!

Leş gibi yatsın kara bayrakları!

Kahraman evlâdım, uğurlar ola.

“Balkan’ı bildin mi nedir, hemşeri?

Sevgili ecdâdının en son yeri.

Bir sıla isterdin a çoktan beri

Şimdi tamam vakti. uğurlar ola

“Balkan’ın üstünde sızan her pınar

Bir yaradır, durmadan içden kanar!

Hangi taşın kalbini deşsen: mezar!” (Âkif, 2007: 556)

Şiirde görüldüğü üzere Âkif’e göre Balkanlar sevgili ecdadımızın yattığı en son yerdir. O diyarda sızan her pınar bir yara, durmadan içeriden kanar ve hangi ülkenin kalbini deşsen hepsi atalarımızın şehit olarak yattığı birer mezardır. O yüzden askerimizin Balkanları müdafaa etmeleri atalarımıza olan bir vefa borcudur.

Eşref Edip’e göre Hakkın Sesleri’ndeki bu manzumeler Mehmed Âkif’i ta­nınmasına ve şöhretinin artmasına vesile olmuştur:

“Onun şöhretini artıran, milletin bütün tabakalarına onun sesini du­yuran, ruhlarda derin incizâb ve heyecanlar husûle getiren, bilhassa Balkan Harbi şiirleridir. O acı ve ıztıraplı hadiseler karşısında onun feryatları bütün gönüllerde müthiş fırtınalar vücuda getirdi. O elemli kara günlerde yalnız onun şiirleri, feryatları dalga dalga memleketin dört köşesine yayıldı. O acı günlerin ızdırabıyla inleyen hiçbir fert yok­tu ki onun göçmüş milletlerin izmihlâl destanları karşısında müteessir olmasın. Onun heyecanlı sesleri, yalnız matbuat sahifelerinde değil, cami kürsülerinde de geniş halk tabaklarının gönüllerini heyecana ve­riyordu... O, işte hep böyle coşkun feryatlarla, heyecanlı hitaplarla o faciaların matemini terennüm eyledi; gelecek nesillere o kanlı günlerin elîm hatıralarını nakletti.” (Fergan, 1955: 165-166).

Hazin bir şekilde sonuçlanan, Bulgaristan’ın 29 Eylül 1913’te Osmanlı Devleti ile “İstanbul Anlaşması”na imza koymasıyla Balkan Savaşları sona er­miş, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ Osmanlı’dan büyük arazi­ler ve nüfus kazanmışlardı. Bu savaş başta Rumeli Türklüğü’nü ve Osmanlı’yı sevenlerin hafızasında silinmez çok acı izler bırakmış ve bu “bozgunluk” ile ifade edilmiştir.

Âkif, bu acıyı bu bozguna sebep olan İttihatçıları Hakkın Sesleri’ndeki mısralarında şöyle dile getirecekti:

“Üç beyinsiz kafanın derdine, üç milyon halk

Bak, nasıl doğranıyor?.. Kalk baba, kabrinden kalk.

Dedemin sürdüğü, can verdiği toprak gitti.

Öyle bir gitti ki, hem, bir daha gelmez ebedî!..”

Bu dizelerde Âkif sadece İttihatçıları değil, üç milyon halkı boynuna alan Arnavut isyancıları da beyinsiz olarak nitelendirir. Çünkü onlar arasında da ayrılıkçı tutum izleyenler bu durumdan sorumludur. Ki “bir daha gelmez ebe­dî” dediği ata toprakları bir daha Osmanlı-Türk topraklarından kopmuş ve geri dâhil olması gerçekleşmemiştir.

Safahat’ın bir başka yerinde ise Balkan Harbi’ni bir yangın, bu yangına se­bep olanları da “beş altı sefîl” olarak nitelendirir.[1] Çünkü söz konusu savaşlara sebep olanlar hürriyet gerekçesi ardınadaki bölücü emelleri fark edememişler, koskocaman bir imparatorluğun çökmesine sebep olmuşlardır.

“İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurtları!...” şeklindeki Neml suresinin 52. ayetinden ilham alan ikinci manzumesinde Mehmed Âkif, Balkanları artık İslam’ın çiğnenmiş bir diyarı olarak görür ve öyle resmeder (Öztürkçü, 2011: 48). Fırkacılık çatısı altında şahsi menfat gü­derken değişik yolsuzluklara başvuranların akıbeti yurtlarının ıssız ve sahipsiz kalmasıdır.

İslam Birliği’ni kendisine mefkûre edinmiş olan Mehmed Âkif, “Milleti­nin hüsran uyandıran düşüşünü, en çok Hakkın Sesleri ile ayıplamıştır” (Nazif, 1971: 73).

Bu kanlı bozgunun neticesini, en acı şekilde Rumeli’deki Müslüman halk ödemiştir. Âkif’e göre bu savaş sonunda öldürülen Türklerin sayısı altı yüz bini bulmaktadır. Şair onlar hakkında genellikle “masum” sıfatını kullanmaktadır. “Kadın, ihtiyar, çocuk... Bu savunmasız insanlar korkunç şekilde boğazlan­mış, süngülenmiş, yakılmış, parçalanmış, ismetleri çiğnenmiş, açlıktan öldü­rülmüştür. Bu insanların kabahatleri, Müslüman olmak ve yenilmiş bir millete mensup olmaktır! Bu vahşet aslında Avrupa’nın Müslüman kanı dökmekten zevk alan tabiatının bir tezahürüdür. Balkan Savaşı’na bu zaviyeden bakan Âkif, sorumlu bir aydın şuuruyla hareket eder. O, Balkan Harbi’nden çıkarıl­ması gereken birtakım dersler olduğu kanaatini taşımaktadır. Bu yüzden Meh- med Âkif, Hakkın Sesleri’nde Balkan Harbi’nin sosyal ve siyasî havasını realist ve sorumlu bir aydın bir bakış açısıyla eleştirdiği manzumelerinde, meselele­ri sadece sergilemekle kalmamış, çözüm bulmaya da çalışmıştır” (Öztürkçü, 2011: 49).

Aynı realist bakışı ve Âkif’in resmettiği Balkan Faciası’nın bir diğer res­mini de Balkan yakasında bir tek Sırp gazeteci Dimitriye Tusoviç’in anılarında bulmak mümkün olmuştur.

Mehmed Âkif, Balkan Savaşından sonra Müslüman halkın yaşadığı zul­mü ve ıstırabı eserlerinde sık sık dile getirerek Müslüman nüfusun bu faciadan ders almalarını istiyordu. Balkan savaşı sırasında halkı uyandırmak ve ordu­ya yardım sağlamak amacıyla kurulan “Müdafaa-i Millîye Cemiyeti”nin İrşad Heyeti üyesi olarak değişik camilerde vaazlar vermiş ve bu vaazları gazetelerde yayınlanmıştı (Düzdağ, 1988: 186).

Mehmed Âkif’in verdiği vaazlardan birisi “Irkçılığı, Particiliği Bırak: Savaş Var! Düşman Beş Saatlik Mesafede...” başlığını taşımaktaydı.[2] (Ersoy, 1913) Mehmed Âkif birlik ve beraberliğin önemini vurgulayan bir vaaz vermiş, bu vaazda “İslam’ın tayin etmiş olduğu ibadat ile ahkâm, fertler arasında ittihadı temin içindir. Böyle iken maalesef görüyoruz ki: Müslümanlar kadar tefrika içinde kalmış; teşettüt içinde bunalmış başka bir millet yok!”[3] (Ersoy, 1913) diyerek, birlik ve beraberliğin sağlanmasının önemine dikkati çekmiş, bu hu­susta particilik kavgalarının bir yana bırakılması gerektiğini vurgulamıştır.

Âkif, İttihat ve Terakki’nin aktif bir üyesi olarak değil, vatanını, milletini, devletini seven bir aydın olarak duruş sergilemiş, parti çekişmelerine taraf ol­mamış, daima birleştirici olmuş; şiir, yazı ve vaazlarında birlik fikrini ısrarla işlemiştir (Yetiş, 2006: 65).

Özellikle Balkan Harbi’nden sonra toplumda ağırlık kazanan milliyetçilik düşüncesine karşı gelerek, bu konuda toplumun düşüncelerini benimsemedi­ğini ortaya koymuş ve arada din bağı olmadan yaşayamayacağımızı dile getir­miştir (Düzdağ, 1988: 189). Bu düşünceyi bir şiirinde şöyle ifade etmiştir:

Birbirinden sonra müteferrik bu kadar akvamı

Aynı milletin altında tutan İslam’ı

Temelinden yıkacak zelzele, kavmiyettir

Bunu bir lahza unutmak ebedi heybettir...

Arnavutlukla, Araplıkla bu millet yürümez

Son siyasetse bu! Hiç böyle siyaset yürümez![4]

Âkif, bu gayesine ulaşamadan başlayan I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Dev- leti’nin aynı durumda kalmaması için elinden gelen çabayı göstermiş ve im­paratorluk nasıl kurutulur fikri için İttihad-ı İslam fikrini bir çözüm olarak görmüştür (Çarkçı, 2020: 15-29).

Zor durumda kalan Osmanlı Devleti’nin cephe gerilemesinden faydala­nan Arnavutlar da Balkanlarda bağımsızlığını son kazanan millet olur. Âkif, bu meselede Arnavutlar herkese ibret olacakken, onların bu davranışına an­lam veremez. Particiliğin ve kavmiyetçiliğin milleti perişanlığa sürükleyeceği­ni kendisinden örnek göstererek verir:

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum...

Başka bir şey diyemem... İşte perîşan yurdum!... (Safahât, 184)

Balkanları kaybetmenin diğer başlıca sebeplerini; Müslümanların İslam dinini gerektiği gibi anlayamamış ve yaşayamamış olması, fikrikavmiyet, tefri­ka ve particilik, cehalet, ümitsizlik, bin yılık haçlı kini olarak sıralar. Bütün bu yaşananlardan da ders çıkarılmasını ister:

Olmaz ya.Tabi’i.Biri insan, biri hayvan!

Öyleyse, “cehalet” denilen yüz karasından,

Kurtulmaya azmetmeli baştanbaşa millet.

Kâfi mi değil yoksa, bu son ders-i felâket?

Son ders-i felâket neye mâl oldu? Düşünsen:

Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!

“Son ders-i felâket” ne demektir? Şu demektir:

Gelmezse eğer kendine millet, gidecektir!

Zira, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz;

Zira, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz! (Ersoy, 2011: 171).

Âkif, felaketle sonuçlanan bu yıkımdan Osmanlı milletinin kendine gele­rek ders çıkartmasını isterken, yaşanacak yeni bir sarsınıtının ölümle sonuçla­nabileceğini ve bir daha bu uykudan uyanılamayacağını vurgular.

Balkan mezalimi dehşet sürgünlere de sahne olur. Belgrat, Niş, Leskovac, Vranye gibi şehir ve köyler Arnavutlardan boşaltılır ve onların yerine Sırp ve Karadağlılar yerleştirilir. Oradan kaçan Arnavutlar, bir kısmı Kosova, Make­donya ve Arnavutluk, bir kısmı ise Türkiye’ye göç ederler. Bunu Âkif şu iki cümle ile açıklar:

O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!

O ne tufan ki: Yakıp yıktı bütün vadiyi! (Ersoy, 2007:190)

Öte yandan 1878 yılında Arnavutların Osmanlı’dan Rumeli’de dört vila­yeti birleştirerek başında bir Arnavut valinin bulunacağı Arnavut vilayeti ta­lep etmeleri ve bu talepten doğan ayrılıkçı hareketleri avantaja dönüştürmeye çalışan Sırp ve Karadağ orduları Arnavutluk’u kuşatır. Kosova işgal altındadır. Sırp ve Karadağ orduları Kosova’da, Karadağ’da, Sırbistan’da ve Makedonya’da Türk, Arnavut, Boşnak ayırt etmeksizin Müslüman halk üzerinde katliamlar yaparken, Âkif baba topraklarında yaşanan insanlık dramına kayıtsız kalamaz. Bu dramı şiirlerinde şöyle resmeder:

“Kalk, baba, mezarından kalk!

Diriler koşmadı yardımına, sen bari yetiş

Arnavutluk yanıyor...

Hem bu sefer pek müthiş!” (Ersoy, 2007:189)

Âkif, sadece Osmanlı Devleti yöneticilerine değil, Balkan Savaşı faciası devam ederken, aynı Balkanlardaki en önemli Müslüman unsurlardan biri olan Arnavutların ve Arnavut yöneticilerin de bölücülük girdabına sürüklen­meleri, başlarındaki “Başkim”ci liderlere uyup ayrılık, gayrılık davasına kalkış­maları, Osmanlı’ya isyan ederek 28 Kasım 1912’de bağımsızlıklarını ilan etme­leri Mehmed Âkif’i çok üzmüş ve derinden sarsmıştı. Âkif, bu ayrılığın onlara felaketten başka bir şey getirmeyeceğini çok iyi biliyor ve görüyordu.

Gerçi çok geçmeden bu gerçeği Arnavutlar da anladı. Lakin çoktan iş işten geçmişti. Arnavutça birlik anlamına gelen “Başkim”ciler ne bütün Arnavutla­rı bir araya getirebildiler ne de bağımsızlıklarını koruyabildiler. Bağımsızlık ilan ettikleri toprakları iki yıl geçmeden, I. Dünya Savaşı sırasında önce komşu devletler tarafından, daha sonra da yedi ayrı ülkenin orduları tarafından iş­gal ve yağma edildi. Arnavutluk toprakları Karadağ, Sırbistan, Makedonya ve Yunanistan tarafından parçalandı. Arnavut hemşehrilerinin, ayrılık gayrlık ve bölücülük fitnesi yüzünden, başlarına gelen ibretlik olayları Âkif şiirlerinde bütün detaylarıyla anlatırken, Osmanlı tebaasındaki diğer milletleri oluşturan diğer unsurların da bundan gereken dersleri çıkarmalarını istiyordu:

“Tek kıvılcım kabarıp öyle cehennem kustu:

Ki hemen kol kol olup sardı bütün bir yurdu.

O ne yangın ki: Ocak kalmadı söndürmediği!

O ne tufan ki: Yakıp yıktı bütün vadiyi!

Tanıdık çehre arandım... O, meğer hiç yokmuş...

Yalnız bir kuru çöl var ki, ne sorsan: Suskun!

Tanıdık çehre de yok, hiç birinin eseri de yok;

Yakılan bunca hayatın, hani, cesetleri de yok!

Yoklasan külleri, altından, eminim, ancak,

Kömür olmuş iki üç parça kemiktir çıkacak!

Baba! En sevgili annen, o senin öz vatanın,

Olacak mıydı feda hırsına üç kaltabanın?

Dedemin sürdüğü, can ektiği toprak gitti...

Hem de bir daha sonsuza dek gelmeyecek şekilde gitti!

Ne olurdun bunu kalkıp da göreydin acaba?

“Meşhed”in beynine haç saplanacak mıydı baba!

Ne felaket: Mescidler ahıra dönüversin,

Hırvat’ın askerî çıkıp üstünde hora tepsin!

Bari bir hatıra kalsaydı şu toprakta diri...

Yer yarılmış, yere geçmiş şehit türbeleri!” (Ersoy, 2007:189)

Mehmed Âkif Ersoy’un bu dizeleri Balkan Savaşı’ndan sonra küle dönü­şen Balkanların ne hâle geldiğini en iyi şekilde gözler önüne serer. Yanan vadi­de tek bir ceset dahi bulmak mümkün değilken, baba ve annesine öz vatanları­nın üç kaltabanın hırsına feda olacak mıydı diye sorgular. Dedesinin sürdüğü topraklar elden gitmiş, Sultan Murad Türbesi’nin tepesine haç geçirilmiş, mes­citler ahıra dönüştürülmüş, Hırvat askerleri çıkıp şehit türbeleri üzerinde hora tepmektedir.

Osmanlı Devleti’ni Balkanların dışında bırakan Berlin Antlaşması (1878) bu topraklar üzerindeki paylaşım mücadelesini durdurmaya yetmez. Bu duru­mu fark eden Mehmed Âkif Ersoy, Balkan Müslümanlarının etnik milliyetçi­likle uğraşmalarını tavsiye etmez, aynı zamanda Arnavutlara da İslam Birliği ile mensup oldukları tebaaya sadık kalmalarını ister. Balkanlardaki Arnavutlar aralarındaki birlikleri de koruyamayarak gayrimüslimlere karşı rezil olmuş, onların himayesi altında kalmışlardır. Onlara aralarındaki bu ayrılıkçı eği­limden vazgeçmelerini, Arnavut önderlerinin ayrılıkçı politikalarını, izlediği yolları sert bir dille eleştirir. Arnavutların başına gelen bu hadiselerin de Ana­dolu’da ve İslam diyarlarındaki diğer tebaaya ders olmasını şöyle ister:

“Hani, millîyyetin İslam idi ... Kavmiyyet ne!

Sanlıp sımsıkı dursaydın a millîyyetine.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı Şeriat’te yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

Arabın Türke; Lazın Çerkese, yilhud Kürde;

Acemin Çinliye rüchiinı mı varmış? Nerde!

Müslümanlık’ta “anasır” mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın;

Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanını

Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?

Artık ey millet-i merhG.me, sabah oldu uyan!

Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan?

Ne Araplık, ne de Türklük kalacak, aç gözünü!

Dinle Peygamber-i Zişan ‘ın İlahi sözünü.

Türk Arabsız yaşamaz. Kim ki “yaşar” der, delidir!

Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

Veriniz başbaşa... Zira sonu büsran-ı mübin:

Ne Hilafet kalıyor ortada billâhi, ne din!

“Medeniyyet!” size çoktan beridir diş biliyor;

Evvela parçalamak, sonra da yutmak diliyor,

Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,

Ne bu şûride siyaset, ne bu fasid da’va?

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım, çoğunuz...

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki, evet, Arnavudum...

Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!... (Ersoy, 2007: 192-193).

Mehmed Âkif şiirlerinde, Balkanlı bütün Müslümanlara ve Arnavutlara karşı yapılan soykırım, yerlerinden sürme, adaletsizlikleri cesurca dile getirir. Arnavut aydınlar tarafından yapılan yanlışları eleştirir. Âkif için Kosova, de­desi ve babasının doğduğu ata topraklarıydı. Sultan Murad’ın şehit düştüğü bu toprakların onun için hem manevi hem de aziz hatırası vardı. Müslüman Kosova topraklarının da elden çıkması Âkif için büyük bir hüsrandır:

“...Nerde olsam çıkıyor karşıma bir kanlı ova...

Sen misin, yoksa hayalin mi? Vefasız Kosova!

Hani binlerce kıvanç verici hâdiseydi senin her adımın?

Hani koynunda yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın? Hani asker?

Hani kalbinde yatan Şah-ı Şehid?

Ah o zafer kurbanı nerde bugün?

Nerde o bayram? Söyle, Meşhed, öpeyim secde edip toprağını: Yok mudur sende Murad’ın iki üç damla kanı?

Ah Meşhed! O ne? Üstündeki meyhane midir? Görmüyorum, kandilin nerede?

Şu kadeh midir? Ya içinde yatan şapkalı sarhoşlar kim? Yoksa yanlış mı? Hayır, söyleme, bildim...

Bildim! Basacak mıydı, fakat, göğsüne Sırp’ın çarığı?

Serilip yerlere binlerce şehidin sarığı, Silecek miydi en alçak askerîn çizmesini? Dürtecek miydi geçen, leş gibi her parçasını? Ya şu üç parçalı bayrak dikilirken tepene, Niye indirmedi, kim çıktı bu halkın önüne? Nedir uzakta numayan olan su ıssız ova? Ki pek hazin duruyor?

-Bilmiyor musun? Kosova!

Nasıl bilirdin! Evet, bilmesen de hakkın var: Bırakmamış ki taş üstünde taş, kuduz canavar! Yol uğratıp da bu sahradan önce geçmişsen, Görür müsün bakalım, bir nişane geçmişten? Ne olmuş onca mefahir? Ne olmuş onca diyar? Nasıl da bitmiş o saymakla bitmeyen asar? O Yıldırım gibi sahib-kıranların, ebedi Sada-yı kahri fezasında çınlayan vadi, Bir inkılab ile, ya Rab, nasıl harab olmuş? Ki çırpınıp duruyor her taşında bin baykuş! Murad-ı Evvel’i koynunda saklayan toprak, Kimin ayakları altında inliyor, hele bak! Kimin elinde bıraktık kimin emanetini!

O padişah-i şehidin huzur-i heybetini

Sonunda çiğneyecek miydi Sırb’ın orduları,

İçip içip gelerek önlerinde bandoları?

Sen, ey şehid muayyam ki ruh feyyazın...” (Ersoy, 2007: 190, 271-272)

Balkanlar söz konusu olunca, Müslüman çoğunluk nüfuslu Arnavutluk ve Kosova’nın Âkif’te önemli bir yeri vardı. Tanınmaz hâle gelen Kosova için duyduğu acı hüzünlüdür. Çünkü Balkan soykırımından sonra Kosova Ovası hazin ve kendisini tanımayacak kadar perişandır:

“- Nedir uzakta nümayan olan şu ıssız ova,

Ki pek hazin duruyor?

-Bilmiyor musun? Kosova!

Nasıl bilirdin! Evet, bilmesen de hakkın var:

Bırakmamış ki taş üstünde taş, kuduz canavar!

Yol uğratıp da bu salıradan önce geçmişsen;

Görür müsün, bakalım, bir nişane geçmişten?

Ne olmuş onca mefahir? Ne olmuş onca diyar?

Nasıl da bitmiş o saymakla bitmeyen asar!

O, Yıldırım gibi sahib kıranların, ebedi

Sada-yı kahrı fezasında çınlayan vadi,

Bir inkılab ile, ya Rab, nasıl harab olmuş?

Ki çırpınıp duruyor her taşında bin baykuş!

Murad-ı Evvel’i koynunda saklayan toprak,

Kimin ayakları altında inliyor hele bak!

Kimin elinde bıraktık..... Kimin emanetini!

O Padişah-ı Şehid’in huzur-i heybetini,

Sonunda çiğneyecek miydi Sırb’ın orduları,

içip içip gelerek önlerinde bandoları?

Sen, ey Şehid-i muazzam ki ruhi feyyazın

Duyar, neler çekiyor yerde kalmış enkazın!

o ruhtan bize bir nefha olsun indiriver... Ki başka türlü uyanmaz bu gördüğün ölüler!.. -Nedir şu karşıda birçok karaltılar yürüyor? - Muzaffer ordu ahaliyi şimdi öldürüyor. Nüfus-i müslime çokmuş da gayr-ı müslimeden, İdare müşkil olurmuş tevazün eylemeden. Demek tevazün içindir bu müslüman kesmek; O hasıl oldu mu artık adam kesilmeyecek! Tevazün olmadı besbelli: Her taraf yanıyor; Odun kıyar gibi binlerce sine doğranıyor! Ne reng-i muzlime girmiş o yemyeşil Kosova! Şimale doğru bütün Pirzerin, İpek, Yakova, Feza-yı mahşere dönmüş gıriv-i matemden................................................................................

Hem öyle arsa-i mahşer ki: Yok şefa’at eden! Ne bir yaşındaki ma’sum için beşikte hayat; Ne seksenindeki mazlum için eşikte necat; O, baltatarla kesiktir; bu, süngülerle delik... Öbek öbek duruyor pıhtı pıhtı kanla kemik. Bütün yıkılmış ocak, başka şey değil görünen; Yüz elli bin bu kadar hanümanı buldu sönen! Siz, ey bu yangını ihzar eden beş altı sefil, Ki ettiniz bizi Hırvat’la Sırb’a karşı rezil! Neden Halife’ye Kur’an’la bağlı Arnavud’u Ayırdınız da harab ettiniz bütün yurdu? Nasılmış, anlayınız iddia-yı kavmiyyet?

Ne yolda mahvoluyormuş bakın ki bir millet! Siz, ey bu zehri en evvel kusan beyinsizler Kaçıp da kurtuluruz sandınız ... Fakat, ne gezer! Bugün belanızı bulmuş değilseniz, mutlak, Yarınki saikalar beyninizde patlayacak!

Şişip şişip gidiyorsun, değil mi, ey Vardar? Ya boğduğun kadının, erkeğin hesabı mı var! Mezar olmuş iken bunca na’ş-ı mevvacın, Cenaze yutmaya hala mı doymaz emvacın? Ne oldu yadına her gün hutfir eden o nukuş? Nedir bu göğsüne çökmüş sevad-ı cuşacuş? Neden kısıldı muhitinde çağlayan nagamat? Bir aşina sesi duysaydım ölmeden ... Heyhat! O kanlı canlı yiğitler ki: Zıll-i bidarı, Koşar gezerdi senin duş-i imtinanında;

O anlı şanlı gelinler ki: Nur-i didarı, Uyurdu naz ile aguş-i mihribanında; O kahraman babalar, anneler ki: Sahilini Dönerdi, her biri evladının tutup elini... O gölgelerle beraber birer hayal-i tebah, Birer hayal-i defin oldu şimdi ... Öyle mi? Ah! Selanik’in, Siroz’un, bak, o namdar ovası, Kimin elinde bugün, hangi haydudun yuvası? Zemini öyle boyanmış ki, hun-i İslam’a: Kızıl kesafeti çökmüş cebin-i eyyama! Kızıl ufukların altında kıpkızıl yer yer... Kızardı, baksana, dağlar, kızardı vadiler; Kızardı çehre-i dünya; kızardı ruy-i sema; Fakat şu mavili bayrak kızarmıyar hala! Onun salındığı yerlerde bir kızıl tufan, Ne can bıraktı, ne iman, ne boğmadık vicdan! Minareler serilip hake, sustu ma’bedler;

Yıkıldı medreseler; dümdüz oldu merkadler.

Mesacidin çoğu meydanda yok, kalanlar ise, Ya gördüğün gibi meybanedir, ya bir kilise. Şehirde evlere baskın; kazada katl-i nüfus; Kurada kalmadı telvis olunmadık namus! Yapan da kim? Adı Osmanlı, ruhu Yunanlı, Bu işde en mütehassıs bölük bölük kanlı! “Mukaddes ordu”yu te ‘yid eden bu azgınlar Saçıp savurdular etrafa öyle yangınlar: Ki uğradıklan yerlerde tütmüyor bir ocak... Kıyam-ı haşre kadar, belki tütmeyip duracak! Adım başında şekavet, adım başında kıtal; Şena’atin ne kadar kanlı şekli varsa: Helal! Şu, haç kazılmak için alnı parça parça olan; Şu, vaftiz etmek için buzlu gölde dondurolan Zavallılarla soğuklarda titreşen eytam;

Şu, süngülerle aranmış delik deşik erham;

Şu, na’şı kanlı çanklarla çiğnenen kızlar;

Şu, hanedam sönenler; şu hanümansızlar;

Şu, ümmehat-ı perişan; şu derbeder evlad;

Şu, saç yolan ninecikler; şu inleyen ecdad; Şu, bombalarla çöken kubbeler derunundan, Kemik sütunları halinde fışkıran ecsad;

Şu kül yığınları altında saklı gövdeleri

Tavaf eden, o yürekler dayanmayan feryad (Ersoy, 2007: 271-275)

Sonuç

Sonuç olarak, Âkif’in eserlerinde önemli bir yeri kapsayan Balkanlar, o dönemin siyasi ve toplumsal koşullarıyla beraber yer yer bölgedeki durumun tasviri, bu duruma Âkif’in siyasi fikirlerini içeren çözüm önerileri, Balkan sorununa çözüm bulamayan yöneticilere ve yöredeki halkların ayrılıkçı ha­reketlere isyanı ve sitemini, bu yaşananların neticelerinin Anadolu insanı ve İslam dünyasına ibret olması bakımından didaktik bir yaklaşımla ele alır. Bal­kanların elimizden çıkmasına büyük bir hüsran ve acı duyar, yaşananları bir türlü kabullenemez, büyük bozgun ve kayıpla hayal kırıklığına uğrar. Lakin içli insan Âkif, bu hüsranla içine kapanıp kalmaz, Rumeli’nin Osmanlı idare­sinden çıkmasının sebeplerini en ince ayrıntılarıyla irdeleyerek kafa yorar, ya­şananların sebeplerini tespit eder, onlardan ders çıkartır. Devlet ve toplum en zor dönemlerini yaşarken bile onun bu davranışı kaybın ortasında dahi kurtu­luşun arayışçısı, fikir adamı, çaresizlikler içerisinde çare ve yol gösteren aydını, büyük bir dava insanı olarak karşımıza çıkar. Öyle ki Âkif Balkanlar’daki bu durumu sadece bir şair olarak tasvir etmekle kalmaz, tenkid, tespit ve çözüm yollarına da baş vurarak aynı zamanda bir siyasetçi, düşünür ve bir toplumcu olarak karşımızdadır. İstanbul’da dünyaya gelse de baba ve ata topraklarının basiretsiz bir şekilde devletin elinden kaybını, Arnavut soydaşlarının kavmi- yetçi taleplerle devlete sırt çevirmelerini ve beş yüz yıllık aziz tarihin hatırasını yaşatan topraklara gayrimüslimlerin işkence yaparak ayak basmasını kabulle- nememiştir. Eserleri bunun en iyi göstergesidir. Onun memleketine ve ideal­lerine sımsıkı bağlı kalışı, yüz yıl sonra dahi Kosova ve Rumeli’deki soydaşları tarafından da unutulmamış, üstad önemli yıl dönümlerinde rahmet ve min­netle anılmış, anılmaya devam etmektedir.

 

KAYNAKÇA

Ayvazoğlu, B. (1998), Kosova ve Mehmed Âkif, Zaman Gazetesi.

Bayyiğit, M. (2011). Hakikat Adamı Mehmed Âkif’e Armağan. Konya.

Çarkçı, A. (2020). Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Mehmed Âkif Ersoy’un Siyasi Faaliyetleri ve Düşünsel

Biyografisinde Yer Alan Siyasal Kavramlar. Mevzu Sosyal Bilimler Dergisi, Mart, ss.9-43.

Düzdağ, M. E. (1988). Mehmed Âkif Ersoy. Kültür Bakanlığı Yayınları. Ankara.

Ersoy, M. A. (2011). Safahat. (Hz. M. Ertuğrul Düzdağ). İnkılâp Kitabevi. İstanbul.

Ersoy, M. A. (2008). Milletimizin, Dilimizin ve İstiklâlimizin Şairi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Yayınları. Ankara.

Fergan, E. E. (Aralık 1955). Mehmed Âkif. Sebîlürreşâd, C.IX, S.211.

Göçer, G. (2017). Mehmed Âkif Ersoy’un Siyasal Kimliği ve İttihat ve Terakki Cemiyeti İle Olan İlişkisi. Türkiye, Mehmed Âkif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Haziran, 354-367.

Hoxha, M. (2006). MehmedÂkif'Ersoy — Fletet. Logos A Yayınları. Üsküp, İstanbul.

Kabaklı, A. (2006). Mehmed Âkif. Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları. İstanbul.

Kuntay, M. C. (2012). Mehmed Âkif Hayatı-Seciyesi-Sanatı. Timaş Yayınları. İstanbul.

Nazif, S. (1971). Mehmed Âkif. Millî Hareket Yayınları. İstanbul.

Öztürkçü, İ. (2011). Hakkın Sesleri veya Mehmed Âkif’e Göre Balkan Harbi’nin Sebep ve Sonuçları, “Uluslararası Mehmed Âkif Ersoy Millî Birlik ve Bütünlük Sempozyumu” Bildirileri Kitabı.

Özalp, Ö. H. (2011). Mehmed Âkif Ersoy — Firaklı Nameler—Âkif’in Gurbet Mektupları. Timaş Yayınları.

İstanbul.

Uğurcan, S. (1986). Mehmed Âkif’in Şiirlerinde Savaş. Ölümünün 50. Yılında Mehmed Âkif Ersoy. Mar­mara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Yayınları. İstanbul.

Yetiş, K. (2006). Bir Mustarip Mehmed ÂkifErsoy. Akçağ Yayınları. Ankara.

Yürek, H. (2010). “Mehmed Âkif Ersoy’un Safahat Adlı Eserinde Geri Kalmışlığın Sebepleri ve Çözüm Önerileri”, Uluslararası Mehmed Âkif Ersoy Millî Birlik ve Bütünlük Sempozyumu Bildiriler Kitabı.


[1] Siz, ey bu yangını ihzâr eden beş altı sefîl / Ki ettiniz bizi Hırvat’la Sırb’a karşı rezîl!

[2] Mehmed Âkif’in 7 Şubat 1913 tarihinde yapmış olduğu Fatih Camii Vaazı, Sebilürreşad Dergisi’nin 13 Şubat 1913 tarihli nüshasında yayınlanmıştır.

[3] Mehmed Âkif’in Sebilürreşad Dergisinin 13 Şubat 1913 tarihli nüshasında yayınlanan 7 Şubat 1913 tarihli Fatih Camii Vaazinden.

 

[4] Safahat’ın Süleymaniye Kürsüsünden bölümünde yer almaktadır. s. 168

100. Yılında İstiklâl Marşı Büyük Bilgi Şöleni
12 Mart 2021 - TBMM
100. Yılında İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif Kitabı
Bu haber toplam 163 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim