• İstanbul 14 °C
  • Ankara 10 °C

Hasan Aksay ile röportaj

Fatma Gülşen KOÇAK

Türk siyasetinin duayen isimlerinden Hasan Aksay ile gündemin yoğunluğundan biraz uzaklaşarak geçmişin güzel günlerini konuştuk. Aksay bizimle hem birikimlerini hem de değerli fikirlerini paylaştı. Kendisiyle yaptığımız uzun söyleşinin bir kısmını siz değerli okuyucularımızla paylaşıyoruz.

Hayatınıza baktığımızda daha ilk gençlik yıllarınızdan itibaren Müslümanları ilgilendiren meselelere duyarlı olduğunuzu görüyoruz. Bu duyarlılığı nasıl kazandınız?

Çocukluğumdan beri, babam milletin derdiyle dertlenmek gerektiğini, insanın insan olabilmesi için mutlaka kardeşlerinin derdini duyması, toplumun derdini duyması gerektiğini  söylerdi. Bizim aile tamamen okumuş, babam okumuş annem zaten babamın medreseden hocasının müderris kızıdır. Onun için çocuklar da hep okumuş.

Çocukken orada köy enstitüsü kurulmuştu. Millete sürekli hakaret ederler. Müsamere yaparlar, eşeğin başına sarık falan sararlardı. İnsan olarak Müslüman olarak bunların taarruzundan sıkıntı duyan bir kesim vardı. Biz de tepkiliydi. Evimize  Sebilürreşad gelir, Büyük Doğu gelir, Serdengeçti mecmuaları gelir onları satır satır okurdum. Müslümanların dertlerini dert edinip bunları gündeme getirmeye gayret ettim. Bu bakımdan da lisedeyken Maraş’taki “Demokrasiye Hizmet” gazetelerinde yazı yazmaya başladım.

İnancınızdan dolayı mağduriyet yaşadınız mı?

Fakülteyi bitirdiğim sene yurtdışı imtihanlarına girdim. Onu çok iyi derece ile kazandım. Hocalarım da çok ilgilendiler. Özellikle Cemil Meriç’in ağabeyi Rıfkı Melûl Meriç bizim sanat tarihi derslerimize geliyordu, Ankara’ya. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinin profesörüydü, Ankara’ya geliyordu. O bu meseleyle  çok ilgilendi maarif bakanlığına gitti, bakanlıkta yetkililerle görüştü. Fakat sonunda gideceğimiz tarih gelince ilahiyatçıya gerek yok dediler. “ilahiyatçının yurtdışında eğitim almasına ihtiyaç yoktur, bunun için sizin işiniz iptal edilmiştir” dediler. Politika böyle bir takım engellerle, asistan olacaktık olamadık, yurtdışına gidecektik gidemedik.

Gençlik yıllarınızda devletlileri yakından tanıma fırsatı bulmuşsunuz paylaşır mısınız?

Ben fakülteye girdiğim sene fakülte talebe cemiyeti genel sekreteri oldum. Daha sonra 3 sene bizim fakültede başkanlık yaptım. Bir sene Ankara Üniversitesi Talebe birliğinde kültür kolu başkanlığı, bir sene de yönetim kurulundaydım. Ondan sonra hem bizim cemiyet başkanı hem Ankara Üniversitesi Talebe Birliğinde hem de Türkiye Milli Talebe Federasyonunda ayda bir İstanbul’a gidiyorduk. Böylece de bu talebe cemiyetlerindeyken politika ile çok sıkı münasebetimiz oluyordu. Celal Bayar bu işle çok ilgileniyordu. O zaman İstanbul Ankara vesaire hem vali hem belediye reisi oluyordu. İstanbul’da Fahrettin Kerim vali idi. Fahrettin Kerim yaz aylarında bile cumhurbaşkanı Florya Köşkünde olduğu zaman, biz öğlen yemeklerine oraya gidiyorduk. Orada cumhurbaşkanı bir takım telkinler yapıyor.

Bir de arada ilahiyatçıyız diye gece yarıları Menderes bizi kabul ederdi. Tevfik İleri, ilahiyat cemiyet başkanı olarak evine kabul ederdi. Böylece o taraftan da ilişkimiz var, Celal Bayar ile de bu taraftan ilişkimiz var.

 

Celal Bayar ile görüşmüş müydünüz o zaman?

Birinde Talebe Federasyonu olarak, bir hediye de biz götürelim Celal Bayar’a dedik. Ne götürelim diye düşünürken, buna en iyi hediye mehter takımıdır diye düşünüldü. Biz de size hediye getirdik, mehter takımı kurmak istiyoruz diyelim diye düşündük. Birinde Ankara’ya davetliyiz. Davet edildiği zaman erkenden Çankaya’ya gidiyoruz, orada pasta çay falan oluyordu. Sonra yemek vakti geldiği zaman yemekten önce Cumhurbaşkanı geliyor, onunla sohbet ediyorduk. Karşılıklı sorular soruyorduk ve ondan sonra da yemeğe geçiyoruz. Bu sefer cumhurbaşkanı gelince arkadaş kalktı, “efendim bizim de size bir hediyemiz var” dedi. Duyunca çok memnun oldu cumhurbaşkanı. Sonra dedi, “efendim mehter takımı kurmak istiyoruz”. Adam bir öfkelendi, bir öfkelendi. Bir o tarafa gidiyor bir bu tarafa gidiyor. Sonunda dedi ki, “beş yüz sene öncede ne arıyorsunuz, biz sizi Atatürk nesli zannediyorduk” bağırdı çağırdı ve gitti. Yaver geldi, toplantı bitmiştir dedi.

 

O yıllarda Devlet değerlere mesafeli duruyor değil mi?

Evet. Mesela ben Ankara Üniversitesi Talebe Birliği Kültür Kolu Başkanı iken, Mareşal Fevzi Çakmak için Dil Tarih Coğrafya fakültesinin salonunda bir gün yapmak istedim. Halk orayı doldurdu ve sokağa taştı. Ama devlet erkanı bu işten hiç memnun olmadı.

 

 Türk Ocakları’nda da görev almışsınız. Neler yaptınız Türk Ocaklarında?

Ben o zaman 22 tane şube kurdum. Bir Ankara bir de İstanbul vardı. Mecmua çıkardık, Türk Ocakları Mecmuasını çıkardık. Ama mecmuayı saf milliyetçiler bizim gibi İslamcı milliyetçilerden hiç memnun değillerdi. Bizi istemezler. Onlar bizi istemiyorlardı, mecmuayı onlara verdik. Onlar çıkardılar. Bir çok yerde şube kurduk, hepsi beş vakit namazlı arkadaşlar ile kurduk.

 

Birçok kurumda yöneticilik yaptım. Benim üzerimde Türk Ocakları var, İlahiyat mezunları Cemiyeti var, Türkiye İlahiyat ve yüksek İslam Enstitüleri federasyonu kuruldu onun genel başkanlığını bana verdiler, Yeşilay başkanıydım. Türk Ocaklarında bütün Müslümanların konferans vermelerine kapı  açtık.

Hamdullah Suphi ölünceye kadar ben orada genel sekreterlik yaptım. O ölünce Osman Turan dedi ki “Hasan beni seçeceksin” dedi. Saadettin Bilgiç’in ağabeyi var, Emin Bilgiç o da dedi ki “Hasan beni seçeceksin”. Ben sizi seçtiremiyorum desem kimse inanmaz. Onun için bana başka çare kalmadı, o gün istifa ettim. Öğleden sonra istifa ettim, akşamüzeri Demirel oraya el koydu. Polisler girdiler her şeyi teslim aldılar.

Necip Fazıl’ın sizin dünyanızda özel bir yeri var. Bahseder misiniz?

Onunla senelerce aynı suçtan mahkemeye gittik. Milli Gazeteyi kurduğum zaman ben birinci sayfada başyazı yazdım, o birinci sayfada çerçeveyi yazdı.

Bir ara Ankara Ulucanlar Hapishanesi’ne konulmuştu. Üstad’ı hem hapishanede ziyaret ediyorduk, hem de mahkemesi olduğu zaman duruşmaları izliyorduk Hapishaneden çıktıktan sonra Ankara’ya geldiğinde devamlı kendisini ziyarete giderdik. Üstad’ın yazılarını ortaokulda okumaya başladım. 51’de fakülteye girdim. 1961’de milletvekili olduktan sonra Üstad’ın her Ankara’ya gelişinde Üstad’ın şoförlüğünü yapardım. Bağlum’a götürürdüm.

Siz Gazetedeyken Üstadın yazılarına müdahale ettiğiniz olur muydu?

Üstad’ın yazılarına asla müdahele ettirmezdi.  Ancak bir yazısına müdahale ettiğimi hatırlıyorum. Muhammed Hamidullah’ın aleyhinde bir yazıydı. Yazıyı sayfadan çıkardık. Yerine “Yazarımızın yazısı elimize ulaşmadığından yayınlayamıyoruz. Okuyucularımızdan özür dileriz” yazısını koyduk.

Kıyameti kopardı. Herkesi sözleriyle haşladı. Ankara’dan yeni geldiğimi ve Seyyid Abdülhakim Arvasi’nin Bağlum’daki kabrini ziyaret ettiğimi söyledim. “Benim selamımı da söyledin mi?” dedi. “Evet” deyince Üstad yelkenleri indirdi. Gözleri yaşardı. Her şeyi unuttu. Krizi böylece önlemiş olduk.

Vefatından 3-4 gün önce bana telefon etti. Neredesiniz, gelmiyorsunuz demişti onu hiç unutmam.

 

İki lideri de yakından tanıyorsunuz. Erdoğan ve Erbakan’ın karşılaştırmasını yapmanızı istesek ne söylersiniz?

Hem farklı tarafları var hem de özde fark yok. Ama ikisinin de zamanları imkanları ayrı idi. Dönemlerine ve ve dönemlerinin hakikatlerine göre değerlendirme yapmak gerekir. Erbakan’ın başladığı yer ile bitirdiği yer arasındaki şartlar da farklı idi. Şartlarına göre ikisi de bizim davamızın gerçek adamlarıdır. Allah’ın nasibi ile halifeliğini ilan ettiği zaman tamam diyeceğim, Müslümanların seçimi ile beraber halife gibi hizmet edeceğine inanıyorum.

Sizce Abdülhamid Hanın liderlik sırrı nedir?

Abdulhamit’i en iyi özetleyen söz Bismark’a aittir. Bismark Almanya’nın en büyük devlet adamıdır. Şöyle der: “Dünya diplomasi zekasının yüzde doksanı Abdülhamid Han’ın, yüzde beşi benim, kalan yüzde beşi de diğer siyasilerindir.”

Bu yakıştırmaysa gene de güzel bir yakıştırma. Bu söz hakkaniyetli bir sözdür. Benim çok hoşuma gider. Abdülhamid’i anlatmak bakımından bana çok güzel bir ifade olarak gelir bana. Abdülhamid meselesi günümüzü anlamak açısından da bize önemli kapılar açar.

Muhammed Ali’nin Türkiye ziyaretini siz organize etmişsiniz. Muhammed Ali sizde hangi izler bıraktı?

İslam insanda çok büyük bir değişiklik yapıyor, inanç. Amerikan Konsolosu da havaalanına gelmişti karşılamak için. Koca Yürekli Boksör Konsolosa tarihi bir ders verdi.  'Kabul etmiyorum, elini sıkmıyorum.Bize orada bu kadar zulüm ediyorsunuz buraya gelince bizi karşılıyorsunuz' diye çok fena tersledi..Sultan Ahmet Camii'ne gidiş miting gibi oldu. O meydanda Necmettin Bey konuştu, ben konuştum kendisi konuştu, selamladı. Yani ben mesela onun yumrukları o kadar güçlü olunca eli falan sert olacak diye düşünüyordum, pamuk gibi bir eli hiç kemik yok kadar yumuşak bir eli vardı. Boyuna tokalaşıyorduk çünkü. Asıl Muhammed Ali'nin büyüklüğü Müslüman olmasından sonra başladı. Bütün ümmetin malı olmuş bir insandı. Hakikaten çok güzel bir insandı, çok güzel hatıralar bıraktı.'

Bu yazı toplam 724 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim