On yıl önceydi, Kâbe’de tavafını yapmış, oteline doğru istirahate giden bir vatandaşımız şöyle isyan ediyordu: “Yahu bu Araplar ne biçim Müslüman? Ezanı, Kaameti, Fatiha’yı bizim gibi Türkçe okuyor, ayetlere gelince Arapça okuyorlar.”
İster gülün ister ağlayın. Hacı efendiye göre Fatiha Suresi ve ezbere bildiği zammı sureler Türkçe, bilmedikleri Arapça’ydı.
¥
Abant toplantılarının önemli tartışmalarından birisi de “Ana dilde eğitim” meselesiydi. Zerdüşi Kürtler, Ermeniler ve Rumlar, ana dillerinde eğitim istiyorlardı. Sanki uzaydan yeni ışınlanmışlar da hak arıyorlardı, “şimdiye kadar neredeydiniz” sorusu, herkesin aklından geçti.
Benim ana dilim Türkçe ama harf devriminden sonra dilime ekilen uyduruk kelimeler yüzünden, Türkçe sözlükteki kelime sayısı yüzbini aştı. Demek ki yüzbin kelimemiz gitmiş.
Çocuklarıma hâlâ Akif’in Safahat’ını tercüme etmek durumunda kalıyorum. Sadece Akif olsa iyi, o dönemin tüm klasiklerine tercümanlık ediyorum.
Bu nasıl ana dil ve Türkçe peki? Oysa harf devriminden önceki ana dilim ile din dilimin arasında bir problem yokmuş. Birbirine kolay geçiş yapabiliyormuş pekâla.
¥
Velhasıl isteyen herkese ana diliyle eğitim ve öğretim hakkı verilmeli. Ama yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir toplumun; “Din dili olan Arapça,” ilkokuldan üniversiteye kadar okutulmalı.
Bugün “Elhamdülillah Müslümanım” diyen hangi evin kapısını çalsanız, o evde “seccade ve Kur’an-ı Kerim” bulursunuz. Yukarlarda ve duvarlarda sakladığımız, hürmette kusur etmediğimiz kitabımız Kur’an bize ne diyor bilmiyoruz. Kitabımızın ne dediğini bilmek hakkımız değil mi?
- “Meal oku be adam sende...” Meal okuduğumuz için mi güllük gülistanlık içinde yaşıyoruz. Kitabımızı anladığımız için mi ayrılıklarda ve gayrılıklardayız?
16.03.2012 Yeni Akit































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.