• İstanbul 5 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 12 °C
  • Konya 4 °C
  • Sakarya 6 °C
  • Şanlıurfa 8 °C
  • Trabzon 5 °C
  • Gaziantep 5 °C
  • Bolu 4 °C
  • Bursa 7 °C

İhsan Yalçınkaya: Veresiye Defteri

İhsan Yalçınkaya: Veresiye Defteri
Yoksulluk, Anadolu’nun tozlu sokaklarında kapıyı çalmadan içeri giren bir misafir gibidir. Evlerin çoğunda tencere kaynamaz, yemek ancak belli günlerde yapılır.

O gün kazan kaynarsa yemeğin kokusu evdekilerin yüreğinde sıcak bir avuntuya dönüşür. Çocuklar dizlerini karınlarına çekip ocağın başında, annelerinin elindeki çömçeye bakar. Anne, tavayı sacayağından alıp sininin yanına koyduğunda açlığın hüznü yerini sofradaki sevince bırakır.

Paranın zor kazanıldığı zamanlarda mutfaktan çıkan buharla veresiye defterinin durgun sayfaları yan yanadır, hayatın yükünü birlikte taşır. Ceplerin boş, ihtiyaçların çok olduğu günlerde veresiye defteri en büyük çaredir.

Veresiye defterinin sararmış yapraklarının arasında alacak verecekten çok mahcubiyet birikse de kimse borcundan utanmaz. Utanılacak olan merhametsizliktir. Veresiye defterine düşen her isim, bir akşam sofraya konamayan yemeğin, ertelenmiş umudun, “Yarın öderiz!” diye teskin edilen bir onurun tanığıdır.

Veresiye defteri tezgâhın altında durur. Kapağı solmuş, köşeleri kırışmış, sayfaları buruşmuştur. İlk sayfasında “Allah bereket versin.” yazılıdır. İçindeki isimler fihriste göre dizilir. Veresiye defteri herkese gösterilmez. O bir sır, bakkal ise sırdaştır. Kimi bakkal iki defter tutar. Defterin biri kendisinde, diğeri müşteride bulunur. İtiraz eden olursa defter konuşur. İtiraz çoğu zaman müşterinin aleyhine sonuçlanır. “Bunların hepsi benim mi?” diyenler çıkar, “Bunu da mı ben almışım?” diye soranlar olur.

Veresiye vermek hesaptan çok ahittir. Borçlar veresiye defterine yazılırken söz senet yerine geçer. Veresiyeyi en çok işsizler, yevmiyeyle çalışanlar, asgari ücretle geçinenler yazdırır. Tek maaşlı kalabalık aileler, emekliler, kimsesizler, sevinci çalınanlar, ağzının tadı bozulanlar da defterin tanıdık isimleridir. Bakkallar veresiye vermekten kaçınmaz. Düzenli geliri olanlar bakkalın en kadim müşterisidir.

Bakkalda raflar kısım kısımdır: Önde tezgâh bulunur, tezgâhın üstüne yerleştirilen kolonyalar cam kavanozların içindedir. Ucuz kolonyalar renksizdir. Yalnızca bayramlarda sarı renkli kolonyalar piyasaya çıkar, yumurtaya benzer pompalı fıs fıs ile şişelere doldurulur. Şeffaf kapların içine akide şekeri, kırık leblebi, kabuklu fıstık konulur. Rafların arkasında tavandan sarkan irişkil, açık çuvallarda kuru gıdalar, teneke kutularda bisküvi, şeker, çay kolileri bulunur. Çakmak, ispirto, tıraş bıçağı üst raflara; pekmez, tahin, lokum, şeker sucuğu ise müşterinin görebileceği şekilde ön kısımlara dizilir.

Sakız, şişirik, çıtçıtlı toka gibi ucuz mamullerle tütün, sigara gibi keyif veren ürünler veresiye verilmez; bu konuda ısrar edenlere “Keyfin veresiyesi olmaz.” denir. Dilli terazi, tezgâhın ucunda durur. Duvarda maarif takvimi çivilidir. Takvimden her gün bir yaprak koparılıp yaprağın önü, arkası okunur. Kapı açılınca kapının arkasındaki çıngıraktan yüksek bir ses çıkar. Müşteriler dükkâna girdiklerinde cızırtılı radyodan sanki borcu çok olanlara teselli olsun tevafukuyla bir türkü yükselir: “Eyüp gibi sabır eyle / İmtihandır yara gönül /  Her hâline şükür eyle / Mevla verir çare gönül…”

Bakkal mahallenin delisini de velisini de tanır. Kimin çocuğu askerde, kimin işi durgun, kimin evinde hasta var, bilir. Kimin borcunu zamanında ödeyip ödemeyeceğini gözünden anlar. Ödeyemeyenlerin sözü sabittir: “Çocuk hasta.”, “Bir yerden para gelecek.”, “Elimiz bolalınca veririz.”… Bakkal mazeretlerin darasını aldıktan sonra sattıklarını veresiye defterine yazar.

Çocuklar veresiye defterlerinin satır aralarında büyürler. Veresiye defterinin müşteride olan sayfası bakkala en çok çocuklarla gider gelir. Bakkala giderken cep harçlığı alan muzip çocuklar kâğıt parayı ortadan ikiye bölüp yuvarlayarak yarım kâğıt para uzatır. Çoğu bakkal bunu anlayamaz; farkına varanlar ise anneye, babaya söylemez. Çocuğa kum, çakıl, odun, tezek taşıtır; borcu çocuğun omzuna yükler ama haysiyetini incitmez.

Borçlu, ölürse borcu geride kalanlar öder; ödemezlerse borcun üstü çizilir. Bazı borçlar vardır ki veresiye defterinden silinse de vicdanlardan silinmez. İşte o silinmeyenlerden biri de Şakir amcanın hikâyesinde geçer.

Şakir amca her fırsatta bakkala uğrar, gelen gidenle hasbihâl ederdi. Borcu çoğaldığında ise bakkala seyrek giderdi. Şakir amca bir zaman bakkala uğramadı. Mahallede fısıltılar dolaşmaya başladı: “Hastaneye kaldırmışlar…” Ardından daha soğuk bir cümle geldi: “Vefat etmiş.” Cenazeden birkaç gün sonra bakkal, dükkânı açtı. Sabahın erken saatinde kapının önünde küçük bir çocuk duruyordu, adamın yetim kalan çocuğu. Elinde buruşmuş bir poşet vardı. İçinden birkaç bozuk para çıkardı, yutkunarak “Babamın borcu.” dedi. O an dükkânın içindeki hava ağırlaştı. Bakkal paraları almadı. Yavaşça eğilerek çocuğun başını okşadı ve “Babanın borcu yok.” dedi kısık bir sesle. Çocuğun gözlerinden yanağına yavaşça yaşlar aktı. Çocuğun ağlamasına dayanamayan bakkal arkasını dönüp hıçkırmaya başladı. Bakkal, çocuğa  “O, izzetiyle gitti.” diyebildi. Çocuk paraları avucunda sıktı, paralar ıslandı. Akşam olunca bakkal, veresiye defterinin sayfalarını çevirdi. Kimisi çizilmiş, kimisi kapanmış, kimisi unutulmuştu. İsimleri atlayarak Şakir amcanın isminin olduğu yerde durdu; isminin yanında en son aldığı arap sabunu, sana yağı, kesme şeker yazıyordu. Bakkal kırmızı kalemi kulağının ardından çıkarıp borcun üstünü yavaşça çizdi ve kendi kendine “Bazı borçlar parayla değil sesiz vedalarla ödenir.” diyerek kalemi usulca tezgâhın üzerine bıraktı.

Dükkân tezgâhlarının tam karşısındaki duvarda yan yana asılı, yürek sızlatan iki resim asılıdır. Biri veresiye satan, diğeri peşin satan dükkân sahibidir. Veresiye satan; başını ellerinin arasına almış, kaşları çatık, bakışları yere düşmüş hâlde ve düşüncelidir. Peşin satan ise ayak ayak üstüne atmış, arkasına yaslanmış, göbeği gerilmiş vaziyette ve yüzünde hafif bir tebessüm vardır. Her iki resim de borçlunun yazgısını ibretle anlatır.

Borç her zaman parayla ödenmez. Yumurta, bulgur, buğday, mercimek… elde ne varsa para yerine geçer. Borcuna sadık olanın eline para geçer geçmez bakkala gidip büyük bir gururla “Şu bizim zimem defterini aç bakalım!”  diyerek veresiye borcunu kapatır.

Harman zamanı veresiye defteri hafifler. Bayram öncesi çoğu kişi borcunu kapatır, kapatamayanlara destek olunur. Memur maaş gününü bekler. Borcun yekûnu ne olursa olsun bakkal tutarı yüksek sesle söylemez, borcu yüze vurmaz. Borçlunun yanında birileri varsa veresiye defteri masanın üzerine çıkarılmaz. Nezaket her zaman korunur.

Veresiye defterinin kendine mahsus bir dili vardır. Aynı isimden birden fazla kişinin olduğu durumlarda deftere borçlunun unvanı, nesebi veya lakabı yazılır. Tarihsiz satırların kenarına küçük notlar düşülür, karşısına izah edici cümleler eklenir: Terzi Mehmet: İki kalıp sabun, bir paket tuz, yedi numara lamba aldı. Cuma günü maaşını aldığında ödeyecek. Kahvecinin oğlu Hasan: Bir gofret, bir meysu, bir fırfır; borcunu babası akşam ödeyecek. Sarı Ali: Üç ekmek, beş çakmak taşı, dört misket; yine “Bozuk yok.” dedi. Emine abla: Bir kilo deterjan, iki yüz gram zeytin, üç makarna ; ay başı kesin…

Bakkal, veresiye defterine yazarken ismini bilmediği kişileri sıfatlarına göre kaydeder: “İnce yazmalı kadın”, “haşarı çocuğun annesi”, “sarı evde oturan adam”...  Alelacele gazete ve çekirdek alıp ben dolmuşa yetişeceğim, diye hızla uzaklaşan biri “dolmuşa koşan genç” diye kaydedilir. Adı bilinmese dahi kimse borcunu vermemezlik etmez.

Bakkalların kendine özgü borç hatırlatma yöntemleri de vardır. Mahallede borç da sohbet de başkadır. Borcunu ödemeyen bir müşteri dükkâna girdiğinde bakkal, kişiyi şöyle bir süzer; veresiye defteri kabarıksa teybe bir kaset yerleştirir, teybin düğmesine basar, kaseti geriye sarar ve şarkının nakarat kısmını tekrar tekrar dinletir: “…Yaz tahtaya bir daha / Tut defteri kitabı / Sarı Çizmeli Mehmet Ağa / Bir gün öder hesabı…” Dükkânda muhabbet koyulaşır. Bir masalın kapısından girilir, bir maninin kıyısında durulur. Fıkra anlatılırken kahkahalar birbirine karışır. Eski maçlar anlatılırken maçın heyecanıyla koca mahalle birlik olur, sohbet derinleşir. Ünlü futbolcu Lefter’den bahsedilir. Derken bakkal, veresiye defterini açar gibi yapar. Hem ince bir hatırlatma hem de tatlı bir şakayla ortamı şenlendiren o espriyi patlatır: “Ver Lefter’e, yaz deftere!”

Bakkal çocuklara fazla veresiye vermez. Limit bellidir. Su tabancası, gazoz, boyalı şeker çocukların gözdesi olsa da anne babalar “Haberim olmadan benim çocuğa bir şey verme!” diye bakkalı sıkı sıkı tembihler.

Bakkallar mizaçların da niyetlerin de kefeye konulduğu küçük birer terazidir. Aynı sokakta yan yana duran bakkallar aslında farklı karakterlerin aynası gibidir. Mahalledekiler hangi bakkalın terazisi doğru, kimin sözü eğri hepsini hafızalarına kaydeder. Bakkallar da öyledir. Müşteri parayı uzatırken ürünle birlikte seciyeyi de tartar. Yanlış yapanın adı çıkar, doğru davranan itibar kazanır.

Bakkal Hakkı, adaleti gözettiği için itibarlıdır. Veresiye defteri tapu gibidir. Mizancı Selim’in her dönem bahanesi hazırdır: “Abi her şeye zam geldi.”,  “Rüzgâr esse maliyet artar, yağmur yağsa nakliye pahalanır.” Hesapçı Cemil kalemi tutarken kendi lehine yazar. Her veresiye ödemede münakaşa çıkar. Rıza amca somurtkandır. Selam verirsin; başıyla bile karşılık vermez, kese kâğıdını uzatır, müşteriyle göz teması kurmaz. Gönül terazisi eksiktir. Kilitçi Kadir veresiye defterine yazarken borç kısmını boş bırakır. Ödeme günü geldiğinde geçen zamanı hesaba katar, borcu o günkü fiyattan tahsil eder. Karşı çıkanlara camdaki fiyatları gösterir.

Bir zamanlar bakkalların camında  “Peşin paraya indirim!”, “Veresiye dostluk!”, “Her şey mevcut.”, “Aldatmak haram!” yazardı. Bakkalların kapısının önünde kasalar diziliydi. İçeri girildiğinde sabun kokusu ile taze ekmek kokusu birbirine karışırdı. Bugün büyük marketlerin floresan ışıkları altında her şey daha parlak, daha düzenli, daha sistemli ancak dükkânların camlarına yazılan o eğri büğrü harflerin samimiyeti bambaşkaydı.

Zaman geçti, gün değişti. Fiş çıktı, veresiye defterlerinin çoğu rafa kalktı. Bugünün kredi kartları dünün mahcup selamlarını susturdu. O saman yapraklı defterlerin içinde saklanan hâl hatır soruşlar, “Ay başında öderim.” derken gözlerde parlayan utangaç umut yerini temassız ödemelerin hissizliğine bıraktı. Güvenin yerini kurallar kaideler aldı, insanın insana açtığı kredi ortadan kalktı. Oysa veresiye defteri sadece borcu yazmazdı; komşuluğu, hatırı, zor günün tanıklığını da kayda geçirirdi. Şimdi kasalardan geçen her ürünle birlikte biraz daha eksilen birbirimize duyduğumuz inanç, kapı önlerinde çoğalan sohbet; aynı mahallede, aynı kaderi paylaşmanın sıcaklığı ortadan kalktı.

Vaktiyle insanlar birbirine yaslanarak ayakta durur, muhtaçlık paylaşılacak kader sayılırdı.  Veresiye defteri, darlığın içinden sızan ince bir ışık gibi eksik kalan yerlere yama olurdu. Günümüzde satış kasalarından duyulan “bip” sesleri veresiye defterinin yerini almış görünmesine rağmen hâlâ veresiye defterlerinin kullanıldığı yerler vardır. Gönlü zengin kişiler borcunu ödeyemeyenlerin veresiye defterini gizlice gidip kapatmaktalar. O eski günlerin tadı kalmamış olsa da bu iyilik ehli insanlar “Kalmadı o eski tadım / Darmadağın oldu yarım / Arşa çıkıyor feryadım…” diyenlerin yarasına merhem olmaya devam etmektedirler.

Bu haber toplam 1674 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim