• İstanbul 26 °C
  • Ankara 27 °C

Köy Enstitüleri Anadolu İle Barıştırılamaz mıydı?

Fahri TUNA

80. Yılında Köy Enstitüleri Üzerine Bir Değerlendirme

Arifiye!                                                         
Şoför durdu, Enstitü Mektebi, dedi.             
Süleyman Edip bey müdürün adı.               
Bir yol da burada duralım;
Ellerinde nasır, yüzlerinde nur,                     
Yarına ümitle yürüyenlere                             
Bir selam uçuralım.                                                                                                             
 
Orhan Veli

 

Hadi gelin itiraf edelim.

Lafı evirip çevirmeyelim. Tefsire, tevile sığınmayalım.

Kitabın ortasından konuşalım, gelin.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıllık tarihinde iki büyük eğitim cinayeti işlenmiştir. İkisi de köye, köy çocuklarına, köylülere karşıdır.

Biri Köy Enstitülerine (1954) diğeri İmam Hatiplere (1997).

İkisi de köy ve kenar mahallenin aydınlanmasına yönelik okullardı(r). İkisini de şehirliler işle(t)mişlerdir.

 

Yıl 1932. Atatürk Cumhurbaşkanı. İsmet Paşa da Başbakan. 624 Yıllık Osmanlı Devlet Sistemi’nden (İslam esaslı bir hukuk devletinden) sonra yüzünü ‘muasır medeniyete’ / Batıya çevirmiş Genç Türkiye Cumhuriyeti 9. Yılını idrak etmektedir. Ülkemizde Anayasa, muhakeme usulü, ceza yasaları, medeni hukuk devrimi başta olmak üzere harf devrimi, kılık kıyafet devrimi, ölçü / tartı devrimi gerçekleştirilmiş, bu yönde bir kültürel değişim yaşanmaktadır.

Bu devrimleri geniş kitlelere benimsetecek iki araca, iki ögeye, iki parametreye ihtiyaç vardır: Kültür ve eğitim reformu. Devrimlerin kökleşmesine zemin hazırlayacak bir ruh iklimini sağlamak gerekmektedir, acilen, zira.

Düşünülür taşınılır.

Tam da Atatürk’ün ‘Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür’ dediği günlerden geçilmektedir.

Genç Türkiye Cumhuriyeti, içinde dil ve tarihten edebiyata, temsil (tiyatro) kolundan sinemasına, konserden spora, sosyal yardımdan kütüphane - müzeciliğe… dokuz dalda eğitim verecek Halkevlerini 1932 (19 Şubat) tarihinde faaliyete başlatacak, iki yıl içerisinde 55 ilde Halkevleri kurulacak, söz konusu alanlarda harıl harıl etkinlikler gerçekleştirilecektir. (Bu tarz bir oluşumda Atatürk ve günün ileri gelenlerinin Vildan Aşir Savaşır’dan Çekoslovakya’daki sokol kurumunu dinlemelerinin de katkıları olduğu bilinmektedir.)

Halkevleri sayesinde şehirler Batılı bir ruhla (!) hızla aydınlatılmaktadır artık.

 

Ya köyler? Her yüz Türk vatandaşından sekseninin köylerde yaşadığı ülkemizde, köylümüz nasıl aydınlatılacak, o günlerin ünlü söylemiyle ‘muasır medeniyetin (çağdaş uygarlığın) üzerine’ nasıl çıkartılacaktır.

Atatürk’ün ‘Köylü milletin efendisidir’ dediği günlerden geçilmektedir.

Düşünülür taşınılır.

Atatürk ve İsmet Paşa ikilisi (biri cumhurbaşkanı diğeri başbakandır) 1937 yılında bir eğitim reformuna imza atacaklardır: Köy Enstitüleri.

Herkes Köy Enstitülerinin 1940’ta kurulduğunu sanır. Elhak o tarih de doğrudur amma, işin aslı başkadır. Başta Kastamonu ve Arifiye (Kocaeli Vilayetine bağlı köydür o tarihte) olmak üzere dört ilimizde devletimiz Eğitmen Kursu adıyla bu temeli atmıştır bile.

17 Nisan 1940 işin resmi miladı olur: Hasan Âli Yücel - Hani ben hayatta en çok babamı sevdim dizelerinin sahibi Can Yücel’in babası – Milli Eğitim Bakanı, Bulgaristan Tuna boylarından göçmüş çalışkan eğitimci İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürü’dür; kafa kafaya verip birlikte yön verirler Köy Enstitülerine.

Tabii ki kurun talimatını verip gelişmeleri adım adım izleyen de Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’dür.

 

Özgün bir proje midir tümüyle. Bilemem. Olabilir. 1940 öncesi Meksika ve Bulgaristan’ında benzeri uygulamalar olduğu biliniyor. Oradan geliştirilmiş de olabilir.

Nitekim Köy Enstitüleri Kanunu çıkartılırken, benzeri eleştirilere Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, TBBM’deki konuşmasında şöyle cevap veriyor:

‘Arkadaşlar; bu kanunla bizim yaptığımız şey, bir kopya değildir. Fakat indî, uydurma bir iş de değildir. Bizim yaptığımız bu işi Bulgaristan’da başka mahiyette görürsünüz, Meksika’da başka şekilde bulursunuz. İlköğretim meselesini bundan bir asır evvel halletmiş memleketlerde de başka şekillere tesadüf edersiniz. Biz hiçbir memleketin ilk tahsil meselesini hallederken aldığı tedbirleri aynen almadık. Hepsinin tarihini biliyoruz, cahili değiliz. Bunları kendi memleketimizin fiilî hakikatine ve içtimaî realitesine (sosyal gerçeklerine) uyarak yapmış bulunuyoruz. Bu, bizimdir, kimseden almadık; başkaları bizden alsınlar (alkışlar).’

Elhak, merhum Yücel’in sözlerini doğru kabul edebiliriz.

Kısa sürede Fikirtepe, Savaştepe, Kepirtepe başta olmak üzere 16 Köy Enstitüsü kurulur, Kırklareli’nden Kars’a. İyi de edilir.

 

Temel ilke ve amaç nedir peki?

Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Süleyman Edip Balkır’ın (14 Mayıs 1941) Ankara Radyosu’nda söz konusu okullarla ilgili konuşmasına kulak kesilelim: “Haydi enstitüler işbaşına! Enstitüler, toprakları ziraata elverişli yerlerde, maarif Vekilliği tarafından açılmışlardır. Buralara, köyün ilkokulunu bitirmiş, halis muhlis köy çocukları alınıyor. Beş sene okuyacaklar. Biz, köy için köyden diyoruz. Enstitüde piştikten sonra mezun olacak çocuklar, Maarif Vekilliğinin gösterdiği köylerde 20 yıl hizmeti kabul ediyorlar. Her çeşit işte fennin dediğine gidecek ve böylece köylüye en hayırlı ve özlü kılavuzluğu yapacaklardır.’

 

‘HER İŞİMİZİ KENDİMİZ YAPIYORUZ ‘

 

‘16 Köy Enstitüsüne kuruldukları ilk yılda tam 5.000 köy çocuğu alındı. Bizim Arifiye muhiti daha ziyade ipekböcekliğine, meyveciliğe, sebzeciliğe elverişli… yaylalarımızda köylünün ‘Peygamber üzümü’ diye ad taktığı ağaçların yaprakları, köylerde çay diye kullanılıyor. Şimdi 100 çocuk Soğuksu Yaylasında harıl harıl çay topluyor. Her işi kendimiz yapıyoruz. Taşı çocuk taşıyor, tuğlayı o kesiyor, temeli o açıyor, mala ile o çalışıyor, çatıyı o kuruyor. Velhasıl ne yapılıyorsa onun eseridir. Düşünen, kuran, yapan, en güç işler karşısında irkilmeyen, daima yeniye, iyiye; çoğa, hamleye koşan; canlı, diri; becerikli, kuvvetli, kahraman bir nesille iş görüyoruz.’

 

Altı yıl gibi kısacık bir sürede (1940-46) köprülerin altından ne çok su geçiyor, ya Rabbim!

1972 yılında bir konuşmasında ‘Benim iki büyük eserim Köy Enstitüleri ve Çok Partili hayata geçişi sağlamamdır’ diyecek olan İsmet Paşa (İnönü), II. Dünya Savaşı sonrasının demokrasi rüzgârları ve ABD’nin Truman Yardımı etkisiyle Hasan Âli Yücel’i Milli Eğitim Bakanlığı görevinden alacak, Köy Enstitülerinin müdür ve öğretmenlerini tarümar edecek; kısa sürede bu güzide eğitim kurumlarının içi boşaltılmaya başlanacaktır.

Ne acıdır ki zalim düzen, Köy Enstitülerinin içini kurana boşalttıracaktır.

Köylerdeki ağalık ve şeyhlik düzenini sarsmaya başlayan genç ve idealist öğretmenlerden rahatsız olan yapı da ‘Bu okullarda Komünist yetiştiriliyor’ yaygarasıyla Köy Enstitülerini Menderes’e 1954’te (27 Ocak) tümüyle kapattıracaktır.

 

Peki, bu okullarda Komünist mi yetiştirilmiştir? Bilemeyiz. En azından kurgusunda yoktur böyle bir amaç.

Mezunları arasından Sosyalist eğilimliler var mıdır? Elbette vardır. Şahidiz, tanıdık gördük. II. Bülent Ecevit Kabinesi (1977, 30 günlük) Sosyal Güvenlik Bakanı Hayrettin Uysal, sosyalist eğilimlilerden birisidir mesela.

Ama bu okulların kuruluş misyonu Cumhuriyet Anayasasının temelini oluşturan ‘Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı öğretmenler eliyle kırsal kalkınmayı ve aydınlanma’yı sağlamaktır.

Peki bu amaca ulaşılmış mıdır?

Kırsal kalkınma bölümüne olmasa da İnkılaplara bağlı nesiller yetiştirme amacına kesinlikle ulaşılmıştır. Tanıdığım sohbetinde bulunduğum söyleşiler yaptığım bütün Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerin iki ortak vasfı vardı: Koyu Atatürkçülükleri, bir. İnönüperest denilecek kadar İsmet Paşa âşığı olmaları, iki. Kurgu bunu gerektirmektedir zaten.

Diğerleri teferruattır. Yaygaradır.

 

 

1996 yılı. Lâik-antilâik tartışmalarının alevlen(diril)diği günler yine.

Bizim şehrin selatin camisi olan Orhan Camii’nin yanında özel otomobilimle otuz kilometre hızla yol alırken, şehir Köy Enstütülülerin en tanınmışlarından, yaşı yetmişlerine varmış, emekli öğretmen - aynı gazetede birlikte yazdığımız köşe yazarı Abdulah Çelik’e arkadan hızla yaklaşık birden durdum, hoca çiğnenmek korkusunda zıpladı afalladı, şakamı yapıştırdım: ‘Bir Köy Enstitülü çiğneyen Cennete gider’ diye bir atasözü var da memleketimizde, o nedenle çiğnemek istedim seni hocam.’

Abdullah Hoca gülmeye başladı; ‘o biraz zor’ diye cevapladı, ekledi ‘ama ben Ormanköy’de yeni öğretmen iken köy çocuklarına namaz kılmayı da öğretmiştim.’ 

Zira din yoktur o okulların kurgusunda. 624 yıllık İslâm hukuku/şeriat hukuku geçmişine karşı bir kurgudur zira o okulların kurgusu.

 

İmdi.

İlk altı yılında teknik manada olumlu fonksiyon gören ve yarım asır uygulanabilseydi eğer, Türk köylüsünün teknik/maddi kalkınmasına katkı sunacağına inandığımız bu romantik / aynı oranda gerçekçi projenin hata ve eksikleri yok muydu derseniz, her projede ve uygulamada olduğu gibi vardı elbette diyebiliriz.

İmam Hatiplerde de bin bir yanlışlık eksiklik olduğu gibi.

Ruhen  bin yıllık gelenek ve inanç köklerinden kopuk, hatta karşı bir öğretici ordusu olsun istenmişti. Olmuştu da.

Bir tanesini hemen söyleyelim: Bu okulların kurucusu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Arifiye Köy Enstitüsü’nü ziyaret ediyor. Karşılama törenini okulun müdürü Süleyman Edip Balkır’ın bizzat kendi kitabından kendi sözleriyle nakledelim: “1942 güzünde (Cumhurbaşkanı) İnönü, rahmetli (Maarif Vekili/Milli Eğitim Bakanı) Hasan Âli Yücel’le Arifiye’ye (enstitümüze) geldikleri zaman çeşitli ders, tarım, yapı ve atelye işleri görüldükten sonra bizim orkestra ve koromuz bir konser verdi: İstiklâl Marşı dört sesle söylendi, arkadan Gounad’dan sabah, Beethoven’den neş’eye şarkı eserleri dört sesli olarak koroda söylendi. Yalnız orkestra ile yine Beethoven’den (Die Ehre…) adlı eser dört partisyon üzerine çalındı. Çocukların bu başarısı büyük övgülerle kutlandı.’

Müdür Balkır, öğrencilerin sadece Gounad ve Beethoven’in değil, Schubert, Schumann, Haendel, Offenbach, Modzart, Verdi, Puceini’nin eserlerini de büyük bir başarıyla icra ettiklerinden övgü ile söz etmektedir.

Köy Enstitülerinde neredeyse Türk Müziği unutulmuştur. Âşık Veysel’in her enstitüye bir aylığına saz eğitimi vermeye görevlendirilmesi, Bakan Yücel’in Âşık Veysel’e maddî himmeti ve okullardaki Türk Müziği yokluğu karşısında bir nevi günah çıkartma kabul edilmelidir.

Evet; Köy Enstitülerini kurgulayanlar, köy öğretmenleri Ferdi değil Verdi dinleyen / dinleten öğretmenler olsun istiyorlardı.

Olmadı. Olamadı. Olamazdı.

Teknik anlamda ne kadar ileriyse, ruhen köksüz ve öksüzdü Köy Enstitüleri eğitimi.

 

Köy Enstitüleri devlet eliyle ruhen bir Batılılaşma projesidir. Batılı bir yüzü vardır. Enstitülerden mezun olan öğretmenler, görev yaptığı köylerinde fiziki bazı olumlu değişimlere imza atmışlarsa da, 1950li ve 60 yılların gerçekliğinde pek sevilmemişlerdir. Hâlâ da sevilmez ve pek hayırla anılmazlar. Namaz kılan aile yakınlarına ‘siz idman yapıyorsunuz’ yakıştırmaları, camiye soğuk hatta karşı hâlleri, sağ partilere oy verenlere aşırı tepki göstermeleri, sevilmeme ve kabul edilmemelerindeki bariz nedenlerden sadece ikisidir.

Görev yaptıkları köylerin halkı bin yıllık gelenekle bezenmişken onlar, 6 yıllık eğitimleri neticesinde, adeta köylerine uzaydan gelmişçesine yabancılaş(tırıl)mışlardır.

Onların kapatılmasından sadece iki sene sonra 1956’da kurulan İmam-Hatip Liseleri (bazı eksik ve yanlışlarına rağmen), halkın el yordamıyla ve hissiyatıyla destek verdiği, Devlet eliyle yabancılaşmaya karşı bir çözüm yolu, halkın bir karşı duruş ve ihtiyacı kabul edilebilir.

Edilmelidir.

 

Çözüm kapatmak mıydı? Hayır! Kesinlikle hayır.

Aynen, İmam Hatipleri kapatmanın da çözüm olmadığı gibi.

Devlet kendi okullarını - varsa yanlışları - tedavi etmeliydi.  Müfredat değişikliğiyle sağlanabilecek şeylerdi bunlar. Anadolu ile barıştırılabilirdi bu okullar kanaatindeyiz.

Olmadı, olamadı.

Siyasiler eliyle eğitim cinayeti işlendi Köy Enstitülerine. (Açılması da kapatılması da.)

Kuruluşlarının 80. Yıldönümünde, seksen kez durmadan usanmadan söylenecek sözümüz budur:

Yazık edildi Köy Enstitülerine!

Kapatmak yerine Anadolu ile Barıştırılamaz mıydı sanki.

Şehirliler yine köylüleri köylerine gönderdi.

arifiye-koy-enstitusu-ogrencileri-1943-atilla-oral-arsivi.jpg

suleyman-edip-balkir1.jpgismail-hakki-tonguc.jpghasan-ali-yucel.jpgismet-inonu.jpg

Bu yazı toplam 212 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim