Mezarlıklar arasından yokuşa vuruyorum kendimi. Sağda solda yıkılmış kavuklu, güzelim yazıları ile Osmanlı’dan kalma mezar taşları. Geçmiş hayatımızın ölümle noktalanan bütünlüğünü o nesih, o sülüs, o talik yazılardan görmek, okumak mümkün. Hayata gösterilen itina ölüme de gösterilmiş.
Ya şimdi...
Şimdiki mezarlar garabet arz eden hayatımızın bir aynası. Kaba, gösterişli, özensiz ve sıradan. Bir mezar taşına işlenen şiirin ilk mısraı şöyle: “Geçti ömrüm hicranlı bir rüyada”... İnsanı nereye alıp götürüyor bu sade dilli mısra...
Yol boyunca tanıdık simaların mezarları da var. Cihan Pehlivanı Kara Ahmed, ünlü bestekâr Zekaî Dede vb. gibi.
Bu mezar taşlarına gerekli itina gösterilemez mi? Hayatımızın güzelliği, dengesi, kıymeti ölüme yansıyamaz mı? Belli ki yok böyle bir şey. Olsa idi örneği yanı başımızda duruyor. İnsan o her biri bir sanat şaheseri olan mezar taşlarından biraz ilham alır.
Geçmişte kalan hayatımızın çizgisi dünya ile âhıreti birleştirmiş, ölümü ve mezarı bir menzil, bir dinlenme yeri olarak anlamıştı.
Ölüm ve mezarlık korkulacak şeyler değildi. Bu yüzden güzeldiler, güzel kaldılar. Şimdi yaşanan hayat dünya ile âhıreti giderek birbirlerinden koparıyor. Âhıreti yaşarken hatırlamayanların mezarı pek tabii bu kadar kaba saba olur.
Mezar taşlarındaki bu bariz fark mimaride de gözükmüyor mu? Eski mimarimizden ufacık bir nasip alsa idi mimarlarımız, Koca Sinan’ın kemiklerini sızlatacak karakoncolos binaları her köşe başına dikebilirler miydi?
Devamı:https://www.yenisafak.com/yazarlar/mustafa-kutlu/gecti-omrum-hicranli-bir-ruyada-4823460































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.