Kendimizi ve geçmişimizi gözden geçirirsek hepimizin bu duyguyu yaşadığımızı fark edebiliriz. Belki itiraf etmek kolay olmaz, ama bilinçaltımıza doğru seyahat ettiğimizde karşımıza çıkacaktır.
Gerçi biz “sevgi eksikliği” yaşayan bir toplumuz, daha çok ani nefretlerimiz ve önyargılarımızdan dolayı sevmeyi unutmuşuz ya da unutturmuşlardır.
Tökezlediğimiz anda canımız yandıysa, “sevgi” nefrete kolaylıkla dönüşüverir. Nefretimiz sürerken; cüzdanımıza ya da nefsimize hoş gelen menfaatlerle karşılaşınca da “nefret” sevgiye dönüşüverir.
Meselâ; herkesin çok fazla sevdiği, kıymet verdiği büyükleri, önderleri, liderleri vardır. Öyle severler ki; çocukluğundan tutun da bugününe kadar bütün hayatlarını bilirler ve kendilerine örnek alırlar. Böylelikle de atalarımızın dediği gibi, “aşırı sevgi hataları örter.” Yani fazlaca sevdiğimiz kişinin yanlışlarını, saçmalamalarını görmezden geliriz.
Bu sevgi, anne-baba sevgisinden, çoluk-çocuk sevgisinden ileridedir. Yalnız, sevenin sevgisinden, sevilenin haberi yoktur, hatta hiç tanımaz bile.
O büyük sevgi yüzünden hayatı paylaştığı insanlar, kendi gibi düşünmüyorsa, yakınlarından nefret eder. Hal böyle olunca, asıl sevgi duyulması gerekenlere karşı nefret meydana gelir.
Veya sevdiğimiz kişiye (bu arkadaş veya grup lideri olabildiği gibi karşı cinsten biri de olabilir), bir sebepten dolayı sevgimiz bittiğinde makyajı dökülmüş gibi bütün hatalarıyla, çirkinlikleriyle nefret edilecek biri karşımıza dikilir.
Severken ölçülü, nefret ederken ölçülü olmak; insanın kendi kendisini geliştirdiğine, toplumla ilişkisinin iyi olduğuna, aile ve yakınları ile iletişim kurabildiğine işarettir.
Devamı: https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/sefa-saygili/sevgide-ve-nefrette-asiriya-kacmamak-40323.html































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.