Türk dünyasının ihtiyacı ikisinden birini seçmek değil, mefkûreyi gerçekliğe ve gerçekliği kalıcı müesseselere dönüştürebilmektir. Bu yüzden Gökalp'ten bugüne kalan en özlü yol haritasına ilişkin üç kelimeye odaklanabiliriz. Bunlar,hâfıza, mefkûre ve müessese olarak karşımıza çıkar.
Muhammet Enes Kala
Bir soru sorup Gökalp'in külliyatından hareketle bu soruya Türk Devletleri Teşkilatının büyük ivme kazandığı, Büyük Türkistan'ın ehemmiyetinin çok daha bariz hâle geldiği bugünlerde cevap bulmayı deneyebiliriz. Gökalp'ten hareketle bugün güçlenmekte olan Türk dünyası için neler söyleyebiliriz? Gökalp'in fikriyatından temelde üç hususun ve meselenin günümüz için öne çıkarılabileceğini dile getirmek mümkün görünür. İlki hâfızadır ve bu eksende meselemiz şudur; Türk dünyası için ortak hâfızanın sahih ve güvenilir şekilde nasıl ortaya konabileceği ve bu hâfızanın muhafaza edebileceğidir. İkincisi mefkûredir, bu itibarla meselemiz, Türk halklarını hangi müşterek idealler ve değerler manzûmesi ekseninde bir araya getirebileceğidir. Üçüncüsü ise müessesedir, meselemiz bu noktada, hangi müesseselerin kısa-orta-uzun vadede inşâ edilmesi gerektiği ve buradan hareketle, geçmiş kurucu ortak hâfızanın tespit edilip, korunması ve tüm kazanımların korunabilmesi-geliştirilebilmesi için müşterek geleceğin hangi temeller üzerinden bina edilebileceğidir. Bu temel meseleler günümüz için çok daha anlamlı görünmektedir
Gökalp'in dil, hars, medeniyet, ilim, iktisat, hukuk ve mefkûre kavramları işaret ettiğimiz eksende bugün yeniden anlam kazanır. Ancak burada yapılması gereken kuşkusuz Gökalp'i bugünün Türk Devletleri Teşkilatı'nın doğrudan fikrî kurucusu ilan etmek olmamalıdır. Daha ziyade onun kavramlarıyla günümüzün ihtiyaçları arasında dikkatli bir fikrî okuma ve yorumlama çabasını önemsemeliyiz. Bugün Gökalp'ten alınabilecek en değerli miras, hazır bir siyasî proje değil, bilâkis kimlik ile evrensellik, birlik ile çoğulluk, mefkûre ile gerçeklik ve kültür ile kurum arasında denge kurmayı mümkün kılan bir düşünme biçimini kendisinden hareketle keşfedebilmektir.
Lisanda, edebiyatta, harsta birleşme
Gökalp'in bu çerçevede en çok hatırlanan ancak aynı zamanda yanlış anlaşılan kavramlarından birisi kuşkusuz Turan ve Büyük Türkistan fikridir. Gökalp, Türkçülüğün Esasları'nda açık biçimde, "Turan kelimesini bütün Türk şubelerini ihtiva eden büyük Türkistan'a hasretmemiz lazım gelir" der. Bu cümlenin hemen arkasından Turan idealinin mahiyetini açıklarken Oğuzların, Tatarların, Kırgızların, Özbeklerin ve Yakutların "lisanda, edebiyatta, harsta" birleşmesinden söz eder. Bununla birlikte yakın Oğuz birliği hakkında "siyasi bir ittihat mı?" diye sorar ve cevabını bizzat kendisi verir: "Şimdilik, hayır!" Bu ayrım çok önemlidir, çünkü Gökalp'in metninde ilk hedef sınırları kaldırmak veya bütün Türk topluluklarını tek bir siyasî otorite altında toplamaktan öte ve önce ortak kültür ve anlam alanı oluşturmaktır. Marco Polo'nun Seyahatnâmesine baktığımızda, Polo'nun günümüzde Türk Devletlerinin birlikte bulunduğu coğrafyaya Büyük Türkiye/Türkistan, Anadolu coğrafyasına ise Türkiye dediğini görebiliriz. Kuşkusuz Polo, Osmanlı Devletinin yükselişine ve Balkanlardaki hâkimiyetine şahit olsaydı, önemli seyyah Ami Boue, elçi Ogier Ghiselin Busbek ve bilim adamı Antoine Oliver'in dediği gibi Balkan coğrafyasına Avrupa'daki Türkiye diyecek ve Büyük Türkistan'a belki de Balkanları da dâhil edecekti.
Müşterek bir medeniyet alanı
Gökalp'ten hareketle Büyük Türkistan/Turan'ı, yayılmacı bir siyasal slogan olarak okumak doğru görünmemektir. Gökalp'ten hareketle sanki daha doğru ve verimli olan Büyük Türkistan'ı Türk halklarının birbirinin diline, edebiyatına, kültürüne, üniversitelerine, bilimsel üretimine ve ekonomik imkânlarına daha fazla ve hızlıca erişebildiği müşterek bir medeniyet alanı ve havzası olarak anlamlandırmaktır. O hâlde yirmi birinci yüzyılda Turan'dan söz edeceksek onu bir hâkimiyet coğrafyasından öte müşterek hâfızayı ve müşterek geleceği büyüten güçlü bir birliktelik ve irtibat coğrafyası olarak düşünmek gerekir.
Bu noktada birlikten ve farklılıklardan zenginlik devşirebilmekten de ayrıca söz edebiliriz. Türk devletleri aynılaşmadan bütünleşebilir. Kazakistan'ın, Kırgızistan'ın, Özbekistan'ın, Azerbaycan'ın, Türkmenistan'ın, Tacikistan'ın, Başkurdistan'ın, Doğu Türkistan'ın ve Türkiye'nin kendi tarihî kültürel şahsiyetini ve özgünlüğünü koruması müşterek kurumların kurulmasına engel değildir, bilâkis zenginliğin ve gücün remzidir. Ortak alfabe, ortak terminoloji, ortak üniversite ağları, diploma tanıma sistemleri, bilimsel araştırma fonları, ulaştırma koridorları, ortak güçlü atıf sistemleri, indeksleri, teknik standartlar, yatırım mekanizmaları ve dijital altyapılar bu anlayışın bugünkü karşılıkları olarak düşünülebilir. Türk dünyasının tarihî ve kültürel yakınlığı kuşkusuz çok güçlü duygusal bir sermayedir. Yalnız bu sermaye ancak ve ancak kurumlara dönüştüğünde kalıcı bir güç hâline gelebilir. Başka bir ifadeyle, Türk dünyasının geleceğini belirleyecek önemli ve asil bir birlik ilkesine ihtiyacımız varmış gibi görünür. Ancak birliği aynılık olarak değil de farklılıkları ortadan kaldırmadan dahası farklılıklardan güç ve zenginlik devşirebilecek ortak hareket edebilme kapasitesi ve kudreti olarak anlamak daha doğru olacaktır.
Gökalp'in 'Halka Doğru' düşüncesi de bulunduğumuz eşikte bizlere önemli hususları hatırlatabilir. Onun ifadesiyle "halk, millî harsın canlı müzesidir." Bu nedenle Türk dünyasının kültürü yalnızca resmî zirvelerde, kongrelerde, bildirilerde veya devletlerarası protokollerde aranmamalıdır. Ortak hâfızanın keşfedilebileceği ve müşterek istikbâle ilham olabilecek millî hars, destanlarda, türkülerde, ağıtlarda, masallarda, mimaride, mutfakta, kıyafetlerde, halk oyunlarında ve sözlü hâfızada bulunabilir. Ortak neşelerin, sevinçlerin, hüzünlerin ve yasların merkezi bu kaynaklarda tebellür eder. Buradan hareketle Türk dünyasının behemehâl terek ve açık bir Dijital Hâfıza Atlası oluşturması,destanlarını, yazma eserlerini, müziklerini, halk anlatılarını ve sözlü tarih malzemelerini yerel çeşitlilikleriyle dijitalleştirmesi düşünülebilir.
Türk dünyasının kurumsallaşması yalnız liderler zirvelerinden müteşekkil düşünülmemelidir. Bu birliğe muhakkak kültür insanları, üniversiteler, yazar birlikleri, iş dünyası, gençler, bilim adamları, yerel yönetimler ve sivil toplum da dâhil edilmeli ve bunları birbirine organik şekilde bağlayan yatay ağlar üretmelidir. Burada Gökalp'in "Türkçülük siyasî bir fırka değil; ilmî, felsefî, bediî bir mekteptir" sözü üzerinde hususen düşünmek gerekir. Büyük Türkistan'ın üzerinde yaşayan ortak hâfızayı keşfedip muhafaza edebilmek ve müşterek geleceğe güçlü müesseseler inşâ edebilmek isteyen milletler, onları birbirine organik şekilde bağlayan bağları, ilimle, irfanla, felsefeyle ve bediiyyatla ilmek ilmek örebilmekte muvaffak olabilmelidirler. Ancak böylesi bir muvaffakiyet Türklüğü salt romantik söylemden çıkarıp, yaşanmakta olan hayata akan niyete ve eyleme dökebilir.
Son olarak Gökalp'i gerçekten bugüne taşımak istiyorsak onu tekrar etmek ve romantik bir eksende okumak yerine, onun sorduğu soruları çağımızın şartlarında yeniden sorabilmeliyiz. Bunun en çarpıcı alanlarından birisi kuşkusuz yapay zekâ ve dijital gelecek meselesidir. Eğer hars, bir toplumun dilini, hikâyelerini, değerlerini ve müşterek hâfızasını içeriyorsa, bugün harsın önemli bir kısmı aynı zamanda dijital veriye de dönüşmekte, dönüştürülmektedir. Dijital dünyada yeterince temsil edilmeyen bir kültür, geleceğin yapay zekâ sistemlerinde giderek görünmezleşebilir. Bu nedenle Türk dünyasının dil ve kültür politikası artık sadece kitap, kütüphane ve müze politikası düzeyinde kalmamalıdır. Türk Dünyası Büyük Dil Modeli, ortak terminoloji çalışmaları, güvenli veri standartları, kurucu temel kaynakları olduğu gibi muhafaza da edebilecek müşterek dijital arşiv girişimleri bu nedenle kültür meselesinin doğrudan parçası olarak görülebilmelidir. Gökalp'in "halk, millî harsın canlı bir müzesidir" sözünü bugün yeniden ifade edersek, yapay zekâ modellerinin eğitildiği veri havuzlarının geleceğin yeni hâfıza mekânlarından biri hâline geldiğini kabul etmemiz gerekir.Tüm Türk dünyasını devletleriyle ve halklarıyla yapay zekânın karar uzayında özne olabilme bilgisi ve kudretiyle kuşanması gerektiğini dile getirebiliriz.
Ezcümle, Gökalp'ten hareketle rahatlıkla dile getirebileceğimiz bir husus vardır. Mefkûre gerçekle bağını yitirirse boş ve anlamsız hamasete; gerçeklik mefkûreden koparsa yönsüz ve köksüz faydacılığa dönüşür. Türk dünyasının ihtiyacı ikisinden birini seçmek değil, mefkûreyi gerçekliğe ve gerçekliği kalıcı müesseselere dönüştürebilmektir. Bu yüzden Gökalp'ten bugüne kalan en özlü yol haritasına ilişkin üç kelimeye odaklanabiliriz. Bunlar,hâfıza, mefkûre ve müessese olarak karşımıza çıkar. Hâfıza nereden geldiğimizi, mefkûre nereye gitmek istediğimizi, müessese ise oraya en güçlü şekilde nasıl varacağımızı ve orada nasıl kalıcı olabileceğimizi gösterir. Büyük Türkistan ancak bu üçü birleştiğinde geçmişe ait romantik ve boş bir hayal olmaktan çıkıp ilim, irfan, kültür, adalet, üretim ve müşterek refah üretebilen yaşayan bir medeniyet ufkuna dönüşebilir. Bugün Türk Devletleri Teşkilatı'nın güçlü ve canlı olduğu tarihi kesitte, muhakkak dönüşmeli, dönüştürülebilmelidir.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.