• İstanbul 14 °C
  • Ankara 10 °C

Taceddin Camii kürsüsünden konuşma

Taceddin Camii kürsüsünden konuşma
TYB Vakfı D. Mehmet Doğan, İstiklâl Marşının kabulünün 100. Yıldönümü münasebetiyle 12 Mart 2021 Cuma günü Taceddin Veli Camii kürsüsünde bir konuşma yaptı. O konuşmayı ve görüntü kaydını sunuyoruz.

 

Allah’a hamd, Peygamberine salat ve selâm olsun!

Mübarek cuma günündeyiz, cuma müminlerin bayramıdır. Bu cuma bir bayramı daha kutluyoruz. 12 Mart 1921’de Meclisimiz tarafından İstiklâl Marşı millî marşımız olarak kabul edildi. Tam da bugün yüzüncü yıldönümü günündeyiz. Hepimize kutlu olsun!

Aziz cemaat, Ankaralıyız, Taceddin camiinde çok namaz kılmışlığımız var, bazı cumaları da bu camide eda ettik, kıymetli hocalarımızın bir hayli vaazını dinledik. Yerimizden, yani Taceddin camii cemaatinden olmaktan memnunduk. Fakat bugün bir yer değişikliği oldu, bir vazife üstlendik, dinleyici mevkiinden konuşmacı mevkiine geçtik.

Bu kürsü, vaaz kürsüsü. Vaaz veya mev’iza; öğüt, nasihat demek. Asıl nâsıh, yani öğüt veren cenabı Allah’tır, Kur’an-ı Kerim ise bir öğüt kitabı. Bakara ve Ali İmran sûrelerinde Kur’an’dan “mev’ize” olarak söz ediliyor. Merhum Nureddin Topçu 1970’lerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Bolu’da düzenlediği vaizler seminerinde, İslâm’da din adamı denildiğinde vaiz’in anlaşılması gerektiğini söyler. Çünkü onların işi nasihattır, tebliğdir.

Elbette biz bu kürsüde vaiz olarak bulunmuyoruz. Bu kürsüde bulunuşumuzun sebebi, “Camideki Şair” olarak andığımız, büyük şairimiz Mehmed Âkif’i ve onun milletimize en büyük armağanı İstiklâl Marşı’nın kabul edildiği günü yâd etmektir.

Mehmed Âkif meslek olarak baytardır, fakat 1908’den sonra yayınladığı şiirlerle şair olarak büyük şöhret kazanmıştır, “İslâm şairi” olarak ayrıca milletin gönlünde farklı bir yere sahip olmuştur.

Mehmed Âkif şairdir, ama 1912’den itibaren İstanbul’un selâtin camilerinde vaaz etmiştir. Camiye yolu uğrayan şair çoktur, fakat Âkif gibi cami kürsüsüne çıkan, oradan konuşan pek yoktur.

İlk olarak Bayezit camii kürsüsüne çıkan Âkif, bunu bir vazife olarak yapmıştır. Balkan Harbi’nin milletimizin maneviyatı üzerindeki yıkıcı tesirlerini hafifletmek için şair Âkif bu vazifeyi üstlenmiştir.

Bilindiği gibi Mehmed Âkif’in iki şiir kitabı vaaz şeklindedir. Süleymaniye Kürsüsünde ve Fatih Kürsüsünde. Bu kitapların, İstanbul camilerindeki bu konuşmaların mahsulü olduğu söylenebilir.

Âkif, Süleymaniye Kürsüsünde şiirinde Abdürreşid İbrahim’in dilinden konuşur:

-Beni kürsîde görüp, va’zedecek sanmayınız;

Ulemâdan değilim, şeklime aldanmayınız!

Dînin ahkâmını zaten fukahânız söyler,

Anlatırlar size bir müşkiliniz varsa eğer,

Bana siz âlem-i İslâm’ı sorun, söyleyeyim

Abdürreşid İbrahim, şimal Türklerindendir, kuzey müslümanlarındandır. Tataristan’da yayıncılık yapmış, gazete çıkarmıştır. Şiirin bir yerinde,

Bir cerîdeyle hemen başlayıverdim va’za.

Zâten en başlıca yol halkı budur ikaza.

der.

Halkı ikaz etmek, uyandırmak için başlıca yol, onun için bir gazete ile vaaz etmektir! Yani modern bir haberleşme aracının insanları doğru yola iletmek için kullanılması sözkonusudur.

Abdürreşid İbrahim Çarlık idaresinin baskıları karşısında memleketini terk etmek zorunda kalmış. Türkistan’ı, Hindistan’ı, Uzak doğu ülkelerini görmüş, Japonya’ya kadar gitmiştir. Osmanlının meşrutiyet ilan ettiğini duyunca İstanbul’un yolunu tutmuş. Arabistan’ı gezmiş. Hac farizasını yerine getirmiştir. Âlem-i İslâm isimli kitabında bunlardan bahseder. Mehmed Âkif onun dilinden İslâm dünyasının içinde bulunduğu acıklı durumu anlatır. Hal çarelerinden söz eder.

Mehmed Âkif aslında onun dilinden söylerken, cami kürsülerindeki kendi durumu için de konuşmaktadır. Fakat şunu unutmayalım ki, Mehmed Âkif’in islâmî ilimlerdeki bilgisi sıradan malûmatın ötesindedir. Şeyhülislamlığın bir nevi din akademisi olan Darülhikmeti’l- İslâmiye’ye seçilmesi, boşuna değildir. Babası Fatih medresesi müderrislerindendir, Âkif onun için “hem babam hem hocamdır” der. Mehmed Âkif babasından öğrendiklerini babasının arkadaşı mevkiindeki hocaların derslerine devam ederek ve temel metinleri okuyarak geliştirmiştir. Hâfızdır, hatta demir hafız olmuştur; Arapçası mükemmeldir. İşte o yüzden Kur’an meali hazırlanması sözkonusu olduğunda ilk akla gelen o dur.

Kısacası, merhum Âkif tevazuundan böyle konuşmaktadır.

Mehmed Âkif’in cami kürsülerindeki vazifesi neredeyse 10 yıl sürmüştür. 1920 nisanında “İslâm şairi” olarak Ankara’ya davet edildiğinde, daveti kabul etmiş Ankara’ya geldikten sonra, başta bu şehrimiz olmak üzere, Anadolu’da belli başlı şehirlerin, hatta bazı kasabalarının camilerinde konuşmuştur. Bunların içinde bilhassa Balıkesir Zağanos Paşa Camii ile Kastamonu Nasrullah Camii kürsüsündeki konuşmaları meşhurdur. Öyle ki, 19 Kasım 1920’de verilen Nasrullah vaazı, önce Sebilürreşad’da yayınlanmış, dergi tükendiği için birkaç kere basılmış, sonra bir kitapçık olarak neşredilmiştir. İşte bu vaaz metni Anadolu’nun bütün camilerinde hocalar tarafından cemaate okunmuş, cami dışında yine kalabalık yerlerde yine yüksek sesle okutulmuştur.

Mehmed Âkif, Anadolu’daki irşad faaliyetleri ile cami ile cepheyi birleştirmiştir. Cami ile cephenin bir olması demek, zafere doğru yürümek demektir. Millî Mücadele’de camilerimiz harekât merkezi gibi çalışmışlardır.

Mehmed Âkif, Ankara’da olduğu günlerde, arkadaşlarıyla birlikte bugün Taceddin Dergâhı dediğimiz, bu camiinin hemen yanındaki Taceddin şeyhinin selâmlık dairesinde ikamet etmiştir.

Mehmed Âkif’in işte bu mekândan yaydığı ilk söz: Ümitsizliğe düşen Müslüman değildir!

Eşref Edib’le Mehmed Âkif’in birlikte çıkardıkları Sebilürreşad dergisinin Ankara’da yayınlanan ilk sayısının manşetidir bu: “Ye’se düşen Müslüman değildir!” (3 Şubat 1921)

Kastamonu’dan Ankara’ya dönmüşler, Ankara’da Sebilürreşad’ın Büyük Millet Meclisi’nin desteği ile yayınlanması kararlaştırılmış ve işte ilk sayı, Ankara’nın o soğuk kış günlerinde çıkmış ve kanları tutuşturan bir tesir uyandırmıştır.

“Ümitsizliğe kapılan Müslüman değildir.” Ye’se düşmek, bir korku, karamsarlık halidir. Sebilürreşad’ın bu sayısında Mehmed Âkif’in Kastamonu havalisinde verdiği vaazların hülasası yayınlanmıştır. Âkif konuşmanın başında okuduğu âyetlerin mânasını şöyle açıklıyor:

“Ey cemaat-ı müslimîn! Bu okuduğum âyat-ı celîlenin (yüce âyetlerin) birincisi Sûre-i Yûsuf’da, ikincisi Sûre-i Hicr’de, üçüncüsü Sûre-i Zümer’de, dördüncüsü de Sûre-i Secde’dedir. Dördü de ye’si, Allah’ın rahmetinden, inâyetinden, nusretinden ümîdi kesmeyi, sûret-i kat’iyyede (kesin olarak) nehy ediyor (yasaklıyor). Bunun neûzübillâh (Allah’a sığınırım) küfür olduğunu, dalâl (sapkınlık) olduğunu açıktan açığa ümmete bildiriyor. Evet âyât-ı kerîme sarihtir (açıktır). Hiç te’vil götürür yeri yoktur.”

Aziz cemaat, muhterem kardeşlerim!

Mehmed Âkif, Millî Mücadele’nin manevî cephesinin mimarıdır. Bunu vaazlarıyla yapmıştır, İrşad heyetiyle yapmıştır, milletvekili olarak yapmıştır.

Bütün bunların üstünde İstiklâl Marşı’nı yazarak yaptığı emsalsiz bir hizmet vardır.

Milletimizin bayrağımızla birlikte ses bayrağımız olarak benimsediği İstiklâl Marşı onun bize muazzam bir hediyesidir. İstiklâl Marşı bir mutabakat metni olarak ortaya çıkmıştır. İlk mutabakat, büyük şair Mehmed Âkif üzerinde sağlanmıştır. Ankara’nın üst kademe yönetimi yukarıdan aşağıya “bunu ancak Âkif yazar” demiştir. İşte o yüzden konunun asıl sahibi Maarif Vekili Hamdullah Subhi Bey Mehmet Âkif’e müracaat etmiştir.

Onun millî konularda para mükâfatını kabul etmeme prensibi meseleyi güçleştirmekle beraber, bir vazife ve mes’uliyet adamı olan Mehmed Âkif İstiklâl Marşı yazmayı kabul etmiştir. Çünkü bunun ona düşen bir vazife olduğunu anlamıştır.

Bunun için Maarif Vekili Hamdullah Subhi’nin Âkif’e yazdığı tezkere dikkat çekicidir. Bu kısa yazıda Hamdullah Bey, iki nokta üzerinde durmaktadır.

Birincisi, şairin hassasiyetinin dikkate alınması, yani para mükafatı meselesinin halledileceği, ikincisi ise maksada ulaşılması için onun üstad kişiliğinin beklenen şiiri yazmasının son çare olduğudur. 

Âkif, Taceddin Dergâhı’nda beraber kaldıkları Hasan Basri Çantay’ın da ısrarlarıyla İstiklâl Marşı’nı yazmayı kabul etmiştir.

Kanaatimizce, Mehmed Âkif en az on yıldır zihninde böyle bir şiir yazmaktadır. Balkan Harbi sırasında yazdığı Cenk Şarkısı’nda daha sonra İstiklâl Marşı’nda geliştirerek kullanacağı bazı fikirler, imajlar vardır. Başka şiirlerinde de parça bölük İstiklâl Marşı’nı hatırlatan mısralar mevcuttur. Hatta Berlin Hatıraları şiirinin bir bölümü, İstiklâl Marşı’ndaki gibi “-Korkma!” hitabıyla başlar.

Zor yazan bir şair olan Mehmed Âkif işte bu yüzden İstiklâl Marşı’nı iki günde yazarak ilgili makama teslim etmiştir.

İşte o andan itibaren onun yazdığı şiir millî marşımız olmuştur! İstiklâl Marşı TBMM’nin bütçesi ile yayınlanan ve onun yarı resmi yayın organı olan Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 17 şubat tarihli nüshasının 1. sayfasında yayınlanmıştır.

Mehmed Âkif üzerinde sağlanan mutabakat, Büyük Millet Meclisi tarafından şiiri üzerinde de teyid edilmiştir. Öyle ki, Meclis, diğer altı şiirin oylanmasına bile ihtiyaç duymamıştır.

İstiklâl Marşı Meclis’in mutabakatından sonra milletin mutabakat metni olmuştur. Onun bin yıllık tarihimizin özünü anlatan bir şiir olduğunu söyleyebiliriz. Biz kimiz, bizi ayakta tutan, yaşatan gücümüze güç katan değerler nelerdir, İstiklâl Marşı bize bunları anlatır. Bu topraklardaki süreklileşen varlığımızın kaynaklarını ortaya koyar.

Milletimiz özü sözü bir Mehmed Âkif’i çok sevdiği gibi, onun yazdığı İstiklâl Marşı’nı da aynı şekilde benimsemiştir. Âkif de eserinin bu millete mal oluşunun farkında olarak, onu milletinin malı saymış, kendi kitabına almamıştır.

Millet’in bir ferdi olarak milletinin hissiyatını onun diliyle en güçlü şekilde ifade etmiştir.

Taceddin Camii, dergâhı, Ankara’nın güneyinde beş asırlık bir maneviyat merkezidir, Hacı Bayram-ı Veli külliyesi ise şehrin kuzeyinde asırlık güçlü bir maneviyat merkezidir. İşte Ankara bu iki güçlü maneviyat merkezinin varlığı ile bugüne gelmiştir. Mehmed Âkif Ankara’ya geldiğinde, ilk vaazını Hacı Bayram camiinde vermiştir. Öyle sanıyoruz ki, zaman zaman bu Taceddin kürsüsünden de seslenmiştir.

Bu kürsüdeki sözlerimize Mehmed Âkif’in Nasrullah vaazının sonundan birkaç cümle aktararak ve onun duasını tekrarlıyarak bitirmek istiyoruz:

“Ey cemaat-i müslimin! Ta âlem-i ervahda ikrar verdiğimiz bu din-i mübin izzet dinidir, azamet dinidir saadet dinidir. Zillet dini değildir. Meskenet dini değildir. Sefalet dini değildir. Kelimetullahı i’la için dünyanın şarkına, garbına şimaline, cenubuna koşan, önüne dikilmek isteyen türlü türlü manileri, mezahimleri yıkıp geçen acdadımızdan olsun sıkılmaz mıyız?”

……

“Geliniz, Allahın inayetinden ye’se düşmek sûretiyle bilerek, bilmeyerek daldığımız dalâlat girdabından silkinip çıkalım. Cenab-ı Hakk’ın kudretine, azametine va’di-i ilahisinin hulf (yerine gelmeme) şaibesinden beraatine olan imanımızı tecdid edelim. Bargâh-ı merhametine sığınalım. Yüzlerce seneden beri kahrından, celâlinden başka bir tecellisini görmediği için hüsran bucaklarında kalan haybet (hayal kırıklığı) ve hirman (mahrumluk) karanlıklarında bunalan şu dört yüz milyon felaketzedeye artık nur-i cemaliyle tecelli etmesini Hak’dan niyaz edelim.

O nuru gönder, ilahî, asırlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin âfakı, bir sabah ister.

İnayetinle halâs et ki dalga dalga zalâm

İçinde kaynamasın çırpınıp duran İslâm!

Bu secdegâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryad olan şu mahşer için;

Harîm-i Kâben için, en büyük Kitab’ın için;

Avalimdeki âyat-ı bîhesabın için;

Nasib-i daimi hüsran kesilmiş ümmet için;

O bîkes ümmete va’d ettiğin saadet için;

Yegâne bezmine mahrem sirac-ı sermed için (ebediyet ışığı)

Resul-i muhteremin, sevgilin Muhammed için;

Biraz ufukları gülsün cihan-ı İslâmın!

Hududu yok mu bu bitmez tükenmez âlâmın?

O bir zamanlar, ilahî, zemine hâkim iken,

Nedense gitgide mahrum olunca azminden,

Esaretin ne kadar şekli varsa katlandı…

Vatanlarında garip oldu kendi evlâdı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan (yayılsın)

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can

O ruhu ver ki, ilahî kıyam edip dinin,

Zemine feyzini yaysın hayat-ı mâzinin.

Bu haber toplam 789 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim