Tarihsiz şehir ne kadar talihsizdir!

Tarihsiz şehir ne kadar talihsizdir!
TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan’ın “Tarihi yaşatmak şehri yaşatmak” bilgi şölenini açış konuşması

“Tarihi yaşatmak, şehri yaşatmak” başlıklı bir faaliyet yapılmak istendiğinde ilk akla gelen şehirlerden biri Kayseri olmalıdır. Şehrin tarihi geçmişi ve bu geçmişten kalan izler bizi kolaylıkla bu fikre götürür. Fakat bizim için aynı ölçüde mühim bir saik daha vardır: Kayseri’nin Mimar Koca Sinan’ın memleketi olması. Mimarlık tarihi açısından Erciyes gibi yüce bir şahsiyetten söz ediyoruz. “Tarihi yaşatmak, şehri yaşatmak” bilgi şölenimizi bu büyük mimarlık dehasının aziz hatırasına adıyoruz.

“Tarihi yaşatmak, şehri yaşatmak” son zamanlarda yaptığımız şehir ve medeniyet merkezli faaliyetlerden. Daha yakın zamanda Elaziz’de Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’nin 6.sını icra ettik. “Şehir Kültürlü Kültürlü Şehir” yine bu zeminde yaptığımız faaliyetlerden bir diğeridir. “Tarihi yaşatmak, şehri yaşatmak” bilgi şölenlerimizin ilkini 2018’de Türk Dünyası Kültü Başkante olan Kastamonu’da yapmıştık. Araya o menhus salgın girdi, ikincisini 4 yıl sonra Kayseri’de yapıyoruz. Böylece gelenekli faaliyetlerimiz arasına “Tarihi yaşatmak, şehri yaşatmak” da girmiş oluyor.

İki gün boyunca burada mimariden ve şehirden konuşacağız, insanlığın tarihi şehirlerde yazıldı; bu demektir ki tarihten konuşacağız. Şehirden konuşmak medeniyetten konuşmaktır, kültürden konuşmaktır. İnsanoğlu şehirler kurdu ve dünyayı böylece şekillendirdi…

“Şehir kurmak” denilince, İstanbul Fatihi’ni, Sultan Mehmed’i anmamak olmaz. Dünya tarihinde eşi benzeri olmayan o bilge hükümdar ne diyor bakın:

Hüner bir şehir bünyâd etmektir

Reaya kalbini abâd etmektir

Hüner bir şehir kurmaktır, böylece halkın kalbini yapmaktır!

Daha netleştirelim: Halkın kalbini kazanacak bir şehir kurmak gerekir! Fatih’in en imarcı Osmanlı hükümdarlarından biri olduğundan şüphe yok. İstanbul’un fethinden sonra Müslüman İstanbul’un da kurucusu olmuştur. Fatih Külliyesi başlıbaşına muazzam bir şehir merkezi olarak tasarlanmıştır. Cami merkezli külliyede en geniş alan eğitim ve öğretime ayrılmıştır. 16 adet medrese yanında darüşşifa, tabhane, imaret, kütüphane, hamam ve çarşı…İstanbul’a Anadolu’nun muhtelif yerlerinden göçürülen halk şehirde böylece yeni bir hayatın inşasını sağlamıştır. Fatih İstanbul’da ilmin merkezini kurduğu gibi, ticaretin merkezini de kurmuştur. Kapalı çarşı ve bedesten işte o merkezin bugüne gelen yapılarıdır. Yönetim Merkezi olarak Topkapı Sarayı yine onun eseri olarak kurulmaya başlanmıştır.

Bazıları güzel sözler söyler, bazıları güzel şeyler yapar. Fatih Sultan Mehmed güzel şeyler söylemekle kalmamış, yapmıştır!

Şehir yapmak hem de güzelini yapmak!

Şu hadis her türlü sanat ehli için yol göstericidir: Allah güzeldir, güzeli sever…Bu sebeple insanın güzeli arayışı varlık sebebidir. İnsan yaratılışın güzelliğini müşahede eder ve bu güzele/güzelliğe ulaşmak ister. Bu insanın mutlakı, mükemmeli arayışıdır. Sanatın esası bir hissin, hayâlin güzel şekilde ve ustalıkla, maharetle tesirli bir biçimde ifade edilmesidir. Bu çeşitli şekillerde icra edilir. Sese ve söze dayanan sanatlar yanında maddî malzemeyi kullanarak icra edilen sanatlar da vardır.

Güzelliğe erişmek insana Allah’ın ihsanıdır, bağışıdır. Varolmak, yaşamak için yapmak ve sürdürmektir. Bu insanın şükrünün ifadesidir. İnsanın yapıcılığı mimarî şeklinde tecessüm eder. Şehirler mimarlığın ete kemiğe büründüğü mekânlardır. Mimarî, bir yapıyı sanat ve teknik bakımdan kullanışlı ve güzel şekilde inşa etme sanatıdır, bu itibarla mimarî insanın hayatı idraki ile yakından ilgilidir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Cedlerimiz, inşa etmiyorlar, ibâdet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş, ellerinde canlanıyor, bir ruh parçası kesiliyordu..." sözü tam da bu halin ifadesidir.

İnsan eseridir, eserindedir. Bizim yapıcılığımız helak edilen Ad kavminin hükümdarı Şeddad gibi mimariyi güç gösterisine dönüştürmemek, sadelik, kullanışlılık, faydalılık ve güzellik ilkeleri üzerine bina etmek esasına dayanır. Yapıcılığımızın yüzyıllar boyunca tecellisi bu çerçevede olmuştur. Ne zaman ki idrakimiz körelmiş, işte o zaman yapıcılığımız da esasını, özünü kaybetmiştir.

Barınma mekanlarının bir uç örnek olan ve yönetim merkezi fonksiyonları da taşıyan saraylar hariç kullanışlı, sade, tabii malzeme ile inşası esas olmuştur. Asıl kalıcı ve abidevi mimarî eserler ibadete, maarife, sağlığa mahsus olanlarla, iktisadî hayatın icabı olan kervansaray, han, bedesten gibi yapılardır. Bunlara beşerin kalıcı olmak, ebedileşmek ihtirasının eserleri olan ölüm mimarisini eklemek lâzımdır. Necip Fâzıl, “Ehramlarda zamana mukavemet mimarisi okunur” diyor. İşte insanlığın tarihini bu kalıcı eserler üzerinden, medeniyet tarihi olarak okuyabiliriz.

Kayseri tarihi geçmişiyle, medeniyet tarihimizi okuyabileceğimiz şehirlerden biridir. Fakat ne yazık ki, bilhassa yakın dönem, Osmanlı medeniyet mirasını şehirlerimizde yeterince muhafaza edemedik. Zihnimize vurulan prangalar, cumhuriyetin ilk dönemindeki keskin Osmanlı düşmanlığı bu sonuçta müessir oldu. Bu konudaki zihni birikimimiz de kesintiye uğradı. Bu dilimize ve kültürel varlığımıza müdahalelerin bir sonucudur.

“Şehir” bizim medeniyetimizin kelimesidir. Yüzyıllar boyunca şehirler kurduk ve yaşattık. Fethettiğimiz şehirleri harabeye çevirmedik, belli başlı mimari mirasını muhafaza ettik. “Şehir”le “medeniyet” kelimesi arasında bir yakınlık, bir müşabehet, bir iç içelik var. Farsça “şehir” yerine arapça “medine”yi koyarsak bu yakınlık için şahit, delil, isbat aramaya gerek kalmaz.

Medeniyet “medine”de yani şehirde teşekkül eder…

Son zamanlarda bize dayatılan bir kelime daha var: Kent. Bu kelime ne “şehir”in yerini tutar, ne de “medine”nin. Üstelik iddia edildiği gibi türkçe de değildir. Sogdcadır; farsça üzerinden dilimize geçmiştir. Yakın zamana kadar Türkiye türkçesinde ve halen Azerbaycan lehçesinde köy karşılığı olarak kullanılır. Köylü-kentli denilince “köylü-şehirli” denilmiş olmaz. Dilde eski ve yeni kullanılan iki eş anlamlı kelime ard arda getirilmiş olur. Tıpkı yazık-günah gibi.

“Kent” zihnimizle nasıl oynandığını gösteren kelimelerden biridir. Bin yıllık yerleşik kelimemiz “şehir”di, şehrin zihin dünyamızdaki yeri muhkemdi, bizim medeniyetimizin kelimesi idi.

Biz şehir kelimesini benimseyene kadar “balık” kelimesini kullanmışız, eski türkçede “ordu” ve “uluş” kelimeleri de var. Balık, balçık aynı kökten geliyor. Ortaasya’da, Türkistan’da taş kıt olduğu için, kaleler çamurdan, kerpiçten yapılıyor. Muhtemelen ondan böyle demişiz. Ordu, karargâh… Göçebe bir topluluk olduğumuz için ancak ordu olduğumuzda, yani karargâh kurduğumuzda sabitleşmişiz. Arapça “Medine” kelimesi din dünyamıza ait bir yer adı olduğundan, farsça şehir kelimesini benimsemişiz.

Medeniyet yerleşikliktir, şehirliliktir. Dilimizi medeniyet dili olmaktan çıkarmak için “şehir” kelimesini silmek istediler. 1935’te Türkçeden Osmanlıcaya Karşılıklar Kılavuzu’nda “kent”in karşılığı verilirken “kasaba” yazdılar. Yani doğrudan kend/kent’e “şehir” diyemediler. Kend’in soğdcadan farsçaya ve Uygur türkçesine geçtiği anlaşılıyor. 19. yüzyılın meşhur lügatçisi Mütercim Asım’ın Kamus Tercümesi’nde “kend” için “Türkîde karyeye denir” diyor. Karye, yani “köy”!

Divanü Lügati’t-Türk’de, “kend”in şehir, kasaba, kale mânaları olduğu, fakat Oğuzlarca ve onlara uyanlarca köye “kend” denildiği belirtilmektedir. TDK sözlüğünde Kent’e 1945’te “şehir, kasaba” denildi. Yani birinci hamlede kasaba denilmişti, ikinci hamlede şehre terfi ettirildi; kasaba da ihmal edilmedi. Üçüncü hamle, Sözlük’ün 2. baskısında, 1955’te yapıldı. Kent’in karşısında sadece “şehir” yazıldı. Bu baskıda olduğu gibi, 3. baskıda da (1959) henüz “kent”ten türetilmiş hiçbir kelime yoktu.

7. baskıda (1983) ise artık, “şehir”den “kent”e atıfta bulunuluyor ve açıklama “kent”te yapılıyor. Yeni türetilmiş kentçi, kentçilik, kentlerarası, kentleşme, kentli, kentsel, kentsoylu kelimeleri sözlüğe ithal ediliyor. 11 baskıda, yani 2011’de, türetmelerde artış sürüyor: Kentlilik, kentsellik, kenttaş ve kenttaşlık gibi yeni uydurmalarla sözlük acayip “zenginleştiriliyor”...

Kent konseyi, kent meydanı, kent müzesi, kent ormanı...Bir de “kentsel dönüşüm var ki, o ayrı bir felaket. Bunlar günümüzde belediyelerin tabelalarında yer alıyor. Fakat onlar hâlâ şehri yönetiyorlar! Bu arada da “bu şehir-kent farkı nedir?” diye düşünmüyorlar.

“Kent”i ayakta tutan, “başkent” kelimesidir diyebiliriz. Ankara “başkent” yapıldığında kullanılan tâbir “makarrı-ı idare”dir. Yani, idare merkezi... Saltanat ilga edildiğinden o sıralar “payitaht/taht şehri” denilemezdi. Bir süre başşehir (Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu, 1935, Türkçe Sözlük 1945) denildi. Türkçe Sözlük’ün 2. baskısında (1955) ilk defa “başkent” kullanıldı. Muhtemelen başkent “başşehir”den bir hece kısa olduğundan ve telaffuz kolaylığından daha fazla revaç buldu…

Kent “köy”ken 1930’larda kasabalaştırılmış, 1960’lardan sonra şehirleşme aşamasında! Doğumuzda ise hâlâ köy...

Batı türkçesinin bir kolu Azerbaycan türkçesi. “Azerbaycan dili”nin 4 ciltlik “izahlı lügati”nde (2006) kend (kənd, “ə” e ile a arası bir ses, kapalı e) şöyle tarif ediliyor: “Ahalisi esasen kend tasarrüfatı ile meşgul olan yaşayış mıntıkası: Büyük kend, kiçik kend.” Türkiye’de de tanınan ünlü şair Bahtiyar Vahabzade’den bir beyitle örneklemişler tarifi: Yeddi kend üç şeher görürem ancak/Bu dağın başında bir bakışla ben. Hatta “şeherle kend arasındaki zıddiyeti aradan kaldırmak”tan da söz ediliyor. “Kend tasarrüfatı”, yani “kendde yapılan işler”in açıklaması, bu yerleşimin köy olduğunu apaçık ortaya koyuyor: “Halk tasarrüfatının ekinçilik (tarım), hayvandarlık (hayvancılık) ve meşeçiliği (ormancılık) ihata eden sahası.”

Okumaya devam edelim: “Kend salmak: Yaşayış yeri düzeltmek, yeni kend bina etmek. Bir sıra Türk dillerinde mürekkep kend, gasaba vs. yaşayış mıntıkaları adlarının ikinci terkip hissesi mes. hacıkend, daşkend, yarkend, kasımkend, konakkend.

Sözlükde “kend”le yapılan kelimeler de var: Kendarası, köyler arası demek. Kendaşırı: Kendleri geçerek. Kendbekend: Bir kendden o biri kende. Kendcik: Kiçik (küçük) kend. Kendçi: Kendli. Kendçilik: Kendlilik. Kendistan: Kend yeri. Kendistanlı: Kendli. Kend kesek: Kend ve ona bitişik yer...

Kendli’nin köylü, kendliliğin köylülük demek olduğunu bu Lügat’te tereddüte mahal bırakmayacak şekilde görebiliyoruz. Köy kelimesinin sözlükteki açıklaması bunu pekiştiriyor: Köy: Kend.

19. asır sonunda Ahmed Vefik Paşa “kend”i şöyle açıklıyor: “Faris-i kadimden ta’ribi kand, cend.” Vefik Paşa “eski farsçadan arapçalaştırılmış” olduğunu belirtiyor ve Ahsıkend, Semerkand, Taşkend, Hokand (TDK’nin yayınladığı Latin harfli baskıda “Havkand” olarak aktarılmış), Hocend, Yarkend örneklerini veriyor. (Lehçe-i Osmanî, tab’ı cedid 1307/1890)

Hüseyin Kâzım Kadri’nin Türk lehçeleri sözlüğü mahiyetindeki Türk Lügati’nde “garp” yani batı türkçesi ile ilgili bir açıklama yok. Azerî lehçesindeki mânası, kelimenin farsçadan geçtiği belirtilerek veriliyor: Köy, karye!

Kent’in Uygur türkçesinde şehir karşılığı kullanıldığını DLT’den aktarmıştık. Peki bugün durum ne? Hazırki Zaman Uygur Tilinin İzahlı Lügati’ne bakalım (Şincan Halk Neşriyatı, 2011): “1.Malûm hususiyetleri bilen şeher hem de kışlaklardan perklenip turduğan ehali yaşaydagan cay. 2. Dehkânlar toplaşub olturaklaşkan yezadan kiçik mamuri barlık.”

Açıklanmadan önce kelimenin köne/köhne “eskimiş” olduğu belirtiliyor. 1. Bazı özellikler açısından şehir ve kışlaklardan farklı olan, halkın bir arada yaşadığı yer. 2. Çiftçilerin bir arada yaşadığı kasabadan küçük yerleşim birimi...

Kışlak/kışla kelimesinin Türkistan coğrafyasında, kış geçirilen yer, köy mânasına geldiğini de hatırlatalım.

Uygur ülkesinde hâlâ “Yarkend” var...16 asırda Yarkend Hanlığı’nın merkezi. Şimdi ise Kaşgar vilayetine bağlı bir nahiye, yani bucak. Yarkend’in Kaşgar’dan sonra ikinci büyük şehir olduğu söyleniyor. Fakat farklı bir “şehir”le karşı karşıyayız: Yarkend, Taklamakan çölünün batı ucunda, birbirinden hayli uzak mahallerden meydana gelen bir vaha şehirmiş...

Ezcümle: Medeniyetimizin kelimesi şehirdir. Yûnus Emre asırlar ötesinden “Kasdum budur şehre girem feryad ü figan koparam” diyor. Bazen hece uzatılarak “şâr” denildiği oluyor. “Bu dünyanın meseli bir ulu şâra benzer.” Hacı Bayram Veli de “Nâgehan ol şâra vardım” diyor…

Şehir varken kent demek, bin yıllık medeniyet birikimini inkâr etmek demek! Türkçe açısından asla gerçek bir izahı olmayan, sadece Uygurları çağrıştırdığı söylenen uydurma “uygarlık” kelimesinin, şehir-medeniyet ilişkisini kavramamızı imkânsız kıldığını belirtmeden geçemeyeceğim.

Medeniyetler şehirlerde teşekkül etti, medeniyetler şehirlerle anıldı. Tarih boyunca medeniyet merkezi olan şehirlerden her birinin adı anıldığında, tarihin, insanlık maceramızın muhtelif safhaları hatırlanmış olur.

Her bir kelime, her bir isim tarihin derinliklerinden bugüne nice manalar taşır. Nice efsaneler, nice hakikatler anlatır. Yaşananların, yaşanmakta olanların zihnimizdeki aksi insan olarak varlığımızın en yüksekten en alçağa gel-gitleridir.

“Tarihi yaşatmak şehri yaşatmak” bahsi, elbette “restorasyon” kavramını öne çıkarıyor. Latince kökenli bu kelimenin türkçesi var mı? “Onarım” veya “tamirat” diyebilirdik mesela. Restorasyona bunları aşan bir anlam izafe ettik. Fransızcadan türkçeye, ingilizceden türkçeye eski sözlüklerimize baktım, “eski haline koyma, tamir, tecdid (yenileme), termim, ıslah, ihya” karşılıklarına rastladım. “Termim”de tamir yanında “iyileştirme” anlamı da var. Bir de restitüsyon kelimesi var, konumuzla ilgili. Bu kelime de “iade, irca, istirdat olarak” karşılanıyor.

Son yıllarda ülkemizin neredeyse her köşesinde daha önce benzeri görülmemiş bir restorasyon hareketliliği var. Türkiye’nin her tarafında tarihî yapılar ayağa kaldırılıyor, onarılıyor; tekrar kullanılabilir hâle getiriliyor. Bu yaygın onarım faaliyeti şehirlerimizin görünür yüzünü de etkiliyor. Tarih sûreta canlanıyor.

Bu gözle görülür inşa faaliyeti sonucunda yenilenmiş binalara mı sahib oluyoruz, yoksa tarihî yapının muhtevasına uygun, en azından saygılı, bir onarım mı yapıyoruz?

Türkiye’de modern anlamda restorasyon amaçlı faaliyetler yeni değil, en az yüz yıllık geçmişi var. Geçmişte ata yadigârı büyük ve çok bilinen eserleri ayakta tutmak için gösterilen çabalar günümüzde daha geniş bir çerçeve içinde ele alınıyor.

Yahya Kemal, 1921’de Payitaht gazetesinde yayınlanan “Kör Kazma” başlıklı yazısında hem tarihî eserleri nasıl tahrib ettiğimizden yakınıyor, hem de 1. Dünya Harbi sırasında Türkiye’ye gelen Zürher isimli bir mimarın Rumeli Hisarı’nın restorasyonu, “tekrar abadan etme” diyor Yahya Kemal, konusundaki görüşlerini aktarıyor. Zürher Hisarı düzeltmek değil, ancak takviye etmek sûretiyle ihya edebileceğini söylemiş. Hisar içindeki büyük sofalı kâr-ı kadim (eski tarz) evi tekrar kurmayı düşünmüş. Yahya Kemal, eğer bu iş bizim mimarlardan birine havale edilse idi, eseri cilâlar, zamanın bu taşlara sinmiş ruhunu yok ederek yepyeni bir hale koyarlardı, diyor. Nitekim daha sonra öyle yapılmış, Hisar’ın içindeki güzelim evler de yıkılmıştır. Yahya Kemal “cedlerimizden kalan binaları koruyabilirsek, çok kâfi bir medeniyet gayreti göstermiş oluruz” diyor.

Bu “medeniyet gayreti”nin neresindeyiz? Rumeli Hisarı’nın karşısında, ondan yaklaşık elli sene önce yapılan Anadolu Hisarı’nın bir bölümünün yol geçirmek maksadıyla yıkıldığını, bunun da böyle eski ve geri bir şeyin yıkılmasının tabiî bir şey olduğu şeklinde savunulduğunu hatırlamak yeterli olabilir sanırım!

Büyük bir bölümü heba edilmiş, ranta kurban verilmiş sivil mimarî yapıları ancak son yıllarda dikkate alınır hâle geldi. Birçok şehrimizde ciddi kaynaklar kullanılarak onarım-restorasyon faaliyetleri yapıldı. Bazı sokaklar, küçük çaplı mahalleler gün yüzüne çıkarıldı. Binalar turizm amaçlı, kültür amaçlı kullanılan yapılar haline dönüştürüldü.

Belediyeler de eskisine göre daha dikkatli tarihî yapılar hususunda. Bir zamanlar eski güzelleri yıkıp yeni çirkinleri dikmek marifet sayılırdı. Dünya kültür mirası olan yapıların, şehri çirkinleştirdiği için yıkılmak istendiği zamanlardan geçtik. Erzurum’da bugün şehir kimliğinin en görünür yapılarından olan Çifte Minareli Medrese’nin 1930’larda Belediye Meclisi tarafından yıkılmasının kararlaştırıldığını, bu yanlıştan halkın tepkileri üzerine dönüldüğünü hatırlamakta fayda var.

Son yıllarda güçlenen hassasiyete rağmen, restorasyon faaliyetlerinin tarihî muhtevaya uygunluğu noktasında ciddi tereddütler var. Bu tereddütü besleyen esas itibarıyla göz önünde olan kötü örnekler. Bir bakıyorsunuz harabeye yüz tutmuş bir ev, yıkılıp eski halini hatırlatır şekilde betondan yeniden yapılıvermiş. Gerçek bir tarihî eser onarılırken, dönemine yakışmayan unsurlar eklenmiş. Bugün kullanılan tarihi yapılara günümüzün yapı malzemeleri ile eklentiler yapılmış.

Doğduğum yer, Kalecik, Ankara-Çankırı, Kastamonu yolu üzerinde tarihi bir kasaba. İsminden anlaşılacağı gibi kalesi olan bir şehir. Bölgede Ankara ile Çankırı arasında kalesi olan başka kasaba yok. Bundan yedi sekiz yıl önce bir süredir yol uğratmadığımız şehrimize gittiğimizde yepyeni ve betondan bir kale ile karşılaşmış ve neye uğradığımı şaşırmıştım!

Gazetelere birkaç yıl önce yansıyan bir örnek var, Anamur’daki Mamure kalesi ile ilgili. Geçmişi antik döneme giden kaleye Karamanoğullarının ve Osmanlıların da eli değmiştir. Gazetelere yansıyan haberlere göre, 2012’de UNESCO dünya geçici miras listesine alınan kalenin restorasyonunda gereken hassasiyet gösterilmemiş, beton sıva, PVC pencere gibi unsurlarla tarihî kimliğine zarar verilmiştir.  

Restorasyonda esas, yapının tarihî niteliğini korumak, orijinal malzeme ile yapıyı ayağa kaldırmaktır. Bu toplantıda bu konular ele alınacaktır elbette.

Avrupa şehirlerini görenler bu şehirlerde tarihî görünümün titizlikle korunduğuna şahid olurlar. Biz maalesef tarihî şehirlerimizi koruyamadık. Başta İstanbul ve Bursa olmak üzere tarihî medeniyet merkezlerimiz ciddi tahribata maruz kaldı. Elde kalan yapıları korumak, etrafını tarihî görünüme halel getirecek binalardan temizlemek, şehrin tarihî dokusunu iyi kötü koruyan bölgelerini sağlıklılaştırmak ciddi bir mesele olarak önümüzde duruyor.

1950’lere kadar şehirlerimiz, çehresi fazla değişmemiş şekilde bize intikal etti. 1950’den sonra Demokrat Parti devrinden seksenlere hayli değişme oldu şehirlerimizde. Ama Turgut Özal’dan sonra ve bilhassa 1990’lardan itibaren ve nihayet 2000’lerde şehirlerin çehresi çok değişti.

Bu değişmeyi iyiye mi yormalıyız kötüye mi? O gerçekten de üzerinde konuşulması gereken bir husus. Biz ne belediye başkanıyız ne de devlet yöneticisiyiz. Biz şehirlere başka türlü bakıyor ve diyoruz ki “şehirleri yenilerken baltayı ayağımıza vurduk, taşa değil”.

Ayağımızı kestik, şehirlerimizi tahrip ettik. Yenisini de doğru dürüst kuramadık. Yani yeni daha güzel şehirler kurma konusunda da çok başarılı olamadık.

Tarih kitaplardan okunur elbette. Fakat tarihe şahidlik eden yapılardan hissederek okumak da mühimsenmeli. Şehirlerimizi tarihi yapılardan arıtarak ve devasa beton binalarla donatarak birbirinin benzeri kişiliksiz yerler haline getirdik. Bu tür yapılaşmanın aynı zamanda kültürel-manevî arkaplanı tahrib ettiğini dikkate almadık.

Tarihsiz şehir ne kadar talihsizdir!

Tarihî yapıların bakımı, onarımı ve kullanılması hassasiyet ister. Burada yeri gelmişken Bursa’da yaşayan bir örnek şahsiyetten söz etmek istiyorum. Bursa’da 18.yüzyıldan kalma Numaniye dergâhını ata yadigârı olarak ayakta tutan Safiyüddin Erhan Bey, şehirde son yıllarda görülen taribattan bilhassa müşteki. Numaniye tekkesinin onarımını bizzat yöneten Safiyüddin beyin menkıbe addedilecek bir tasarrufundan söz edilir. Bursa’nın şiddetli lodosunun kırdığı tekke camının parçalarını eliyle tek tek toplamış, tavada erittirmiş, cam haline getirtmiş ve binadaki yerine taktırmış. Onu şu sorulmuş: “Bunun için harcadığınız paraya kaç katı cam alabilirdiniz, bu masrafa ve zahmete neden girdiniz?” Cevap şuymuş: “O cam yıllardır buraya hizmet ediyor. Bu hizmeti görmezlikten gelmemek lâzım.”

Buna eşyaya da hakkını teslim etmek denir herhalde!

Onarılan tarihî binalara da hakkını vermek zorundayız. Restore edilen tarihî binalar ne yapılıyor? Bazıları ticarî amaçlı kiraya veriliyor. Bir kısmı da kurumlara, dinî yapılara, cemaatlere veriliyor/tahsis ediliyor. Onların çoğu da tabelalarını asıp kapısına kilit vuruyorlar!

Binaların maddesi onarılıyor da ruhu ne âlemde?

Vaktiyle bu binalarda ne yapılırdı? Şimdi ne yapılıyor veya yapılmıyor?

Geçmişimizin maddesini ayağa kaldırmak için onarım önemli. Bu şöyle veya böyle yapılıyor. Maddî onarımdan sonra manevî ve ruhî bir onarıma da ihtiyaç var. Bu da onarım görmüş tarihî yapının amacına uygun şekilde kullanılması ile olur.

Mimarlık, şehircilik, mimarî mirasın korunması bahsi açıldığında rahmetli Turgut Cansever’i anmamak olmaz. O bilge mimarın hayatının son demlerinde bu konularla ilgili yapılması gerekenleri her vasatta anlatma çabalarının şahitlerindenim. Turgut Bey’in, Müslüman-Osmanlı yapıcılığını izah sadedinde ortaya koyduğu görüşler, bir mimarlık felsefesi yaklaşımı olarak da büyük ehemmiyet  taşımaktadır.  Ondan bazı cümleler aktarmak istiyorum:

“Mimari, hayatın bütün alanlarını kapsayan bir hazinedir” 

“Mimari, insan ile varlık arasındaki ilişkiyi düzenleyen disiplindir” 

“Varlığın bütününü görememek, şirke açılan bir kapıdır.” “Rönesans, varlığın bütünlüğünü gözden kaçırmıştır.” 

“İnsanlar çevreyle aralarına sun’i sınırlar getiriyor.” 

“Mimarın görevi dünyayı güzelleştirmektir” 

“Mesken meselesini çözmek, ancak toplumsal bir mutabakatla mümkündür.” 

 “Sadelik İslâm kültürünün temel özelliğidir”,

“İslâm bir şehir dinidir, İslâm şehri insanlık tarihinin en müstesna ürünüdür”

 “Osmanlı şehirleri güzelliğin yaşandığı yerlerdir”

 “İstanbul’un fethi, mimarî fetih ile tamamlandı.”

“İnsanlık tarihinin en yüksek çözümlemesini yok ettik”.

“Cumhuriyet, cami mimarlığını ihmal ederek marazileştirdi.”

“Mimaride yeni yönelişleri ortaya koyabilecek tek ülke Türkiye’dir.”

*

Kayseri Büyükşehir Belediyesi ülkemizin kitap, hatta dergi yayınlayan belediyelerinden. Kayseri Ansiklopedisi’nin tamamlanmış olduğunu sanıyorum. Akla şu soru gelebilir: Konya salnameleri yayınladı, Kayseri neden bunu yapmasın?

Kayseri’nin yüz-yüz elli yıl öncesi için Ankara vilayeti salnamelerine müracaat etmek icab ediyor. Çünkü Kayseri, Ankara vilayetinin sancaklarından biri. Tıpkı Çorum, Yozgat ve Kırşehir gibi. O zaman şimdiki gibi çok vilayet-il yok. “Sancak” veya “mutasarrıflık” denilen birimler ve onların altında kazalar-ilçeler var.

1907 Ankara Salnamesi’ne bakmak epey öğretici ve eğlenceli oldu benim için. Mesela Ankara’da bir “Numune Tarlası ve Çoban Mektebi” olduğunu bu salnamede gördüm. Meğer çobanlığın da mektebi varmış, o zamanlar!

1907 Ankara salnamesinde Kayseri için kullanılan ifadeler, bugün de geçerli: “Şehir mâmur ve abadan ve ticaretgâhdır. Geniş sokakları, çarşıları ve muntazam devair-i resmiye-i hükümeti…vardır.”

(İmar edilmiş, bakımlı ve ticaret merkezi. Geniş sokakları, çarşıları ve muntazam hükümet daireleri…) Kayseri yüz yıl sonra belki ticaret şehri olmak yanında, sanayi şehri, üniversite şehri olarak da tanımlanabilir.

Türkiye 21. Yüzyılın başında yeni bir oluşumun sancılarını çekiyor. Bu oluşumun tarihi şehirlerimizde yazılıyor. Kayseri merkezi ilk ziyaretimiz sırasında 1977’de, 200 bin civarında nüfusa sahipti. Bugün ise şehir merkezinin nüfusu bir milyonun üstünde. 1950’den beri şehirlerimizin nüfusu sürekli artıyor. Nüfusu 10, hatta 20 katına çıkan şehirlerimiz var. Ülke nüfusunun büyük bir bölümü iç göçle yer değiştirmiş.  Şehrin büyümesi, sürekli nüfus kazanması en çok belediyeleri etkiliyor. Şehrin alanı genişliyor, her şeyin yeniden düşünülmesi gerekiyor. Ankara için 1930’lu yıllarda yapılan planlarda en çok 150-200 bin nüfusa ulaşılacağı tahmin edilmiş. Başkent’in nüfusu 1950’lerde yarım milyonu geçti, şimdi ise 5 milyondan fazla.

Şehir büyüdükçe nüfusun rahat yaşaması için ona göre imar, altyapı ve ulaşım planlaması gerekiyor. İki binli yıllarda şehirlerimiz fizikî büyümenin sınırına yaklaşmış gibi görünüyor. Ülke nüfusu da eskisi kadar artmıyor, hatta durağanlığa doğru bir eğilim var.

Belediyeciliğimiz 1980 sonrasında büyük değişim geçirdi. ANAP-Refah-AK Parti çizgisindeki belediyelerde altyapı meseleleri büyük ölçüde halledildi. Altyapı belediyeciliğinden sosyal belediyeciliğe geçildi. Şimdi kültürel belediyecilik zamanı.

Kayseri’nin bu safhayı idrak eden bir belediyecilik anlayışı içinde olduğu görülebiliyor. Önümüzdeki dönemde belediyelerimiz altyapı çalışmaları ile değil, yollarla, binalarla değil, kültürel çalışmalarıyla anılacak.

Kayseri, sivil mimari mirasını birçok şehrimiz gibi yeterince koruyamadı, fakat tarihi değeri olan büyük yapılar ayakta kaldı, onarıldı ve bazı maksatlarla kullanılmaya devam ediyor. Gevher Nesibe Gıyasiye Medresesi ve Şifahanesi. 1205-1210 yıllarında inşaa edilen bir yapı. Bugünün söyleyişiyle “tıp fakültesi ve uygulama hastahanesi”. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından genç yaşta vefat eden bacısı adına yaptırılmış.

Tam sekiz asır önce yapılmış olan bina, ciddi bir onarımdan geçirilmiş ve Belediye tarafından müze olarak açılmış. Kayseri’nin “Selçuklu Medeniyeti Müzesi” burası. İsimde “uygarlık” kelimesinin bulunması sizi yanıltmasın, Selçuklu medeniyetinin tecessüm ettiği bir yapı.  Binanın kendisi müze. Sergilenen Selçuklu eserleri ve tıp tarihi ile ilgili malzeme yapıyı âdeta hayata döndürüyor. Kayseri’ye de “ben Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti olan şehirlerdenim” deme hakkını kazandırıyor.

Müze ziyaretçilerin büyük çoğunluğunun öğrenciler olduğu düşünülürse çocuklara cazip gelecek düzenlemeler yapılması kaçınılmaz. Bugün Selçuklu Medeniyeti’nden söz ediyorsak, sekiz asrı aşıp bugüne ulaşan yapılarından, kültür unsurlarından ötürüdür. Böyle süreklilik gerektiren işlerde, uygarlık gibi, kent veya yaşam gibi uydurma kelimelerin kullanılması işin ruhuna aykırı.

Kayseri, Danişmentli, Selçuklu ve Osmanlı geçmişini arkasına alarak yeni şehir kimliğini oluşturuyor. Sağlıklı olan, kalıcı olan da bu.

Maddî-fizikî gelişmenin ötesine geçmek, insana, manevî-kültürel alana yönelmek şehirlerimizin bundan böyle ilk gündem maddesi olmak zorunda.

Sözlerimi 19. Yüzyılımızın büyük âşıklarından, ele avuca sığmaz hikemi şairi Seyrani’nin mısraları ile tamamlamak istiyorum:

Âlemde bir devir dönüyor amma
Devr-i İngiliz mi Frenk mi bilmem
Halli kolay değil, pek güç muamma
Zâlim zulmü göğe direk mi bilmem

Üzerimden güneş doğup aşıyor
Eriyip kar gibi bahtım üşüyor
Gönül tandırında bir aş pişiyor
Yanan ciğer midir, yürek mi bilmem

Aşkımın sönmüyor, eyvah közleri
Ne gecesi belli ne gündüzleri
Dinleyene Seyranî'nin sözleri
Gerek değil midir, gerek mi bilmem

Bitirirken, bu mevzulara kafa yormuş Kayseri’nin iki müstesna evladını da yâd etmeden geçemeyeceğim: Mustafa Miyasoğlu ve Âkif Emre.  Bu iki değerli şahsiyetin Kayseri’nin şehir hafızasında yaşatılması bilhassa mühimdir.

 

Bu haber toplam 410 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim