• İstanbul 11 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 15 °C
  • Konya 6 °C
  • Sakarya 15 °C
  • Şanlıurfa 10 °C
  • Trabzon 14 °C
  • Gaziantep 9 °C
  • Bolu 11 °C
  • Bursa 13 °C

Yazar Necati Mert’in 1.Vefat Yıldönümü

Yazar Necati Mert’in 1.Vefat Yıldönümü
Vefa Programındaki konuşmalar Organizasyon: Fahri Tuna (Mekân: Adapazarı SBB Fay

Lise-Üniversite Arkadaşı Hamdi Özarutan (Organizatör):                                                                                        Son İmza Gününde Necati Mert’in Yanında Bir Tek Ben Vardım.                                   Adapazarı Kadir Kıymet Bilmiyor

Necati Mert benim gençlik yıllarımdan beri arkadaşım. Adapazarı Lisesi’nde tanıdığım birçok arkadaşım var benim. Çünkü altı yıllık orta-okul liseyi ben dokuz yılda bitirdim. Necati ile ben aynı bir merak, tiyatro sevdalısıydık. Bir oda tiyatrosu kurduk. Adapazarı'nda. Necati’yi de orada tanıdım. Rahmetli Orhan Severcan (edebiyat öğretmeni), Salih Kalyon… Bir grup arkadaş tiyatro yapmaya başladık.

Bu oyunumuzu gören Şeker Fabrikası müdürü Ahmet Bey, çağırdı beni, dedi ki, grubunuzdaki sekiz-on arkadaşı işe alayım. Salonumuz müsait. Gelin bizde tiyatro yapın, dedi. Necati de dahil orada biz beraber tiyatro yaptık. Adapazarı Şeker fabrikasında her yaz üç-dört ay, tiyatro yapıyoruz, oynuyoruz ama bir kuruş maaş alamıyoruz. Çünkü şehirden bütün dostlarımızı davet ediyoruz. Geliyorlar, restoranda yiyoruz, içiyoruz ve maaşta ödeyeceğiz diye bir evrağa imza, bir imza… ay sonunda maaş almaya gidiyoruz. Diyorlar ki maaşınızı yemekle bitirmişsiniz. Necati de ben de para alamadık, alamıyoruz yani. İkramlardan. Böyle güzel günlerimiz oldu. Pusuda, Yağmurda adlı oyunları orada sahnelediğimizi hatırlıyorum mesela. Sene 1961-62-63.

1a.necati-mert-anma-programi-hamdi-ozarutan-adapazari-faik-baysal-kutuphanesi-17.11.2025.jpeg

Lisede de bazı oyunlar sahneledik birlikte. Adapazarı Lisesi’nde Gülçin Devrim edebiyat öğretmenimizdi, Mustafa Karaahmetoğlu müzik öğretmenimizdi; onların öncülüğünde birçok tiyatro oyununu sahneye koyduk. Liselerde genelde uğraşır uğraşırsın, oyun çıkarırsın; bir gece oynarsın. Biz iyi oyun çıkarıyorduk, oyunlar iyi çıkınca da millet geliyordu. Dışarıdan da insanlar gelmeye başladı. Çok ilgi gördü.

Lisede de Ankara Üniversitesi’nde de Birlikte Okuduk. Ankara’da Tiyatroda Profesyonellik Teklifi Almıştı

Sonra lise bitti, bir baktım Necati, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Edebiyat bölümünde. Ben de aynı fakültedeyim. O Edebiyat bölümünde, ben Coğrafya bölümündeyim. Ayrı ayrı bölümlerdeydik ama burada başlayan dostluğumuz, orada da devam etti. Aynı yurda gittik, aynı yurtta kalıyoruz. Altlı üstlü ranzalarda kaldık. Çok güzel bir dostluk bir muhabbetti bizimkisi. Bir günden bir güne birbirimizi hiç kırmadık. Hiç üzmedik birbirimizi. Zaten onun da benim de yapımız hiç bunlara müsait değildi.

Necati, Ankara’da Duvarların Ötesi’nde, Şair Evlenmesi’nde oynadı. Ankara Meydan Sahnesinde Macbeth-63 diye bir oyunda, Yılmaz Gruda, Ayşen Gruda, Çetin Köroğlu, Mediha Köroğlu, şimdi Kerem Yılmazer, o zamanki adı Muhittin Yılmazer, Zihni Göktay ile birlikte oynadı, sene 1968. ABD Başkanı Kenedy’in öldürülmesini parodi haline getirmiş bir oyundu. Ben ise oynamaktan ziyade tiyatro organize ediyordum, daha çok, Ankara yıllarımda. Profesyonel olma teklifi de aldı ama kabul etmedi Necati.

Sonra öğretmen oldu geldi, öğretmenlik yaptı. Hendek’te, Adapazarı'nda, bazı yerlerde. Biraz da siyasi hikâyelere bulaştı. Ufak tefek tutuklanmaları oldu. Havuzlu Çarşı’daki kitapçı dükkanını hep ziyaret ederdim, muhabbet eder, anlatırdık. Birbirimizi bir ömür hiç kırmadık.

Son İmza Günü 27.06.2020 Tarihinde Pasaj-2000’ndeydi. Maalesef Tek Kitap İmzalatan Bendim. Ah Adapazarı, Ne Kadar Vefasızsın

Son yüz yüze görüşmeniz 2020 yılında oldu. Bir imza günü vardı, Pasaj 2000’in altında. Bir gün bana telefon açtı. Şu gün şu saatte Pasaj-2000’in altında, yeni kitabımın imza günü var, buyur, beklerim Hamdi, dedi. Türkiye insanının, her şeyi bilen arkadaşların vefasızlığı; ben gittim. Necati’den ve benden başka kimse yok. İmza günü var, yeni kitabı çıkıyor ama ikimizden başka kimsecikler yok. Kitabını orada bana imzaladı, verdi. Başka bir Allah’ın kulu yok. İkimiz. Yani ben aldım. Şurada güzel bir şey yazmış Fincan Fincanla kitabına: Parkinson nedeniyle yazım okunaksız olduğundan kaşe kullanıyorum. Hoşgörünüze sığınıyorum. Sevgi, selam, dostluk ve içtenlikle. Necati Mert. 27. 06. 2020. Son yazdığı kitap, Fincan Fincanla. Evimde okuyorum.

Tiyatro dünyasının ustalarını buraya gösteriye getiriyordum. Salona girdiğimde eşiyle kendisini mutlaka görürdüm. Mutlaka gelirdi. Beraber seyrediyorduk. Ömrü vefa etmedi. Çok genç yaşta, 79 yaşında kendisini kaybettik. Necati yazarlıktan önce tiyatrocuydu. Tiyatroda yönetmeni ve oyuncusuydu. Seyirci ile ilişkileri çok iyi kurardı. Her oynadığı oyunda, bugün çok takdir ettiğimiz büyük oyuncular nasılsa, Necati de öyle iyi bir oyuncuydu. Hatta bir gün Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosuna ben onu transfer edeyim dedim, iş teklif ettim. Dedi, çoluk çocuk, dükkân, dedi. Bilmem ne, dedi, kabul etmedi. 

İyi Bir Dost, İyi Bir Arkadaş, İyi Bir Babaydı

İyi bir dost iyi bir arkadaştı. Babasına, çocuklarına da iyi bir babalık yaptığını düşünüyorum. Katlı Pazar Yeri’nde bir gün eşi Necla Mert’i arabayla gezdirirken gördüm, çok üzüldüm. Çark Caddesi’nde Lisenin karşısında İsmail diye bir kitapçı var. Necati’nin hasta olduğunu duyunca gidelim ziyaret edelim dedik. Rahmetli olmadan bir ay, yirmi gün evvel. Kabul etmiyor dediler. Maalesef son bir kez görmek mümkün olmadı. Gidemedik yani.

Son olarak söyleyeceğim, vallahi biz Adapazarlılar kadir kıymet bilmiyoruz. Çok vefasızız. Çok büyük yazarlarımız yetiştiği halde, Sait Faik, Faik Baysal, Kerim Korcan mesela. Onlarcası. Necati de onlardan bir tanesiydi. Çok değerli biriydi benim için. Başka söyleyecek sözüm yok.

3c.necati-mert-anma-programi-dilek-mert-yagcioglu-adapazari-faik-baysal-kutuphanesi-17.11.2025.jpeg

 

İdeolojik Arkadaşı Komünist Şaban Günel:                                                                                         Yakın Arkadaşım Necati Mert Sosyalistti Ama Örgütsel Faaliyetlere Katılmamıştı

 

Beni bağışlayın da. Ben yani ilkokul mezunu bile değilim, gerçi öğretmenler bana diploma verdiler. Ama çok okumaya meraklıydım. Necati Abiye, Havuzluçarşı’daki dikkânına sürekli kitap almaya giderdim, öyle tanıştık, öyle geliştirdik dostluğumuzu.

Beni bağışlayın, ben Adapazarı’nda en çok okuyan üç kişiden biriyim. Hâlâ da okumaya devam ederim. Onunla tanışmamız benim kitap düşkünlüğümden oldu.

Yani ben evden çıkınca, Küçükhamam sokağında atölyede ayakkabı işçiliği yapıyordum. Sübhaneke Elham Gülhüvallahü okuyor, okuyor gidiyordum. Ama herkes bana dinsiz diyordu. Ya bu üç duanın dışında dua bilmiyordum, onu okuyor okuyor gidiyordum, ya Rabbi sen bunun namaz yerine kabul et diyordum.

Netice itibariyle Necati Abi, 1971 Muhtırasında içeriye alınıyor. Cezaevinden çıktıktan sonra ne yapacağımı düşündüm diyor.  1972‘de zannediyorum, Gelişim Kitabevi‘ni açıyor. Benim tanışmam o zaman işte.

Ayakkabı Atölyesindeki arkadaşlardan bir tanesi o yıllarda, Zaman Gazetesinin okuruydu galiba, hangisini okurdu hatırlamıyorum, bana dedi ki sen dinsiz misin lan? dedi. Ben Allahü ekber, Sübhaneke Elham Gülhüvallahü okuya okuya gidip geliyorum ya. Kendinsin lan dedim. Adam dinsizsin lan sen dedi çıktı abi. Bugün onların ne dediğinin önemi yok benim için ama işte o zaman önemsiyorsun. Ben de bunun üzerine yeraltındaki Komünist Partisi'ne yazıldım o kızgınlıkla.

1974’te Gölcük'te yatan arkadaşlar dışarıya mesaj yolladılar. Dediler ki, Komünist Partisini kur. Ben tabii korkudan çok çarşaf yırttım evde. Adapazarı Orduevinin karşısındaki pasajda Türkiye Birleşik Komünist Partisi'ni kurdum. Anayasa Mahkemesi kapatıncaya kadar il başkanlığını yürüttüm.

Demiştim, Necati Abi ile dostluğumuz benim kitaba düşkünlüğümden başladı. Necati Abiye karşı yapılan suçlamalar yok mu? Yani ben tabii alt tarafı Şaban olduğum için beni suçlayan yok ama Necati Abiye yapılan suçlamalar da bana denk düşüyordu aslında.

Necati Abinin Komünist Partisine bakışı nasıldı? Ben Sosyalist ve Komünist harekete katıldığını görmedim. Sonuç itibariyle okuyordu yazıyordu, okuyordu yazıyordu Necati Abi. Ben her alanda objektif bulurum Necati Abiyi. Mesela Komünizmle de arasında mesafe vardı. Müslümanlıkla arasında mesafe vardı ama reddetmezdi.

Dükkanında Atatürk'ün kalpaklı boy fotoğrafı asılıydı. Necati Abinin Atatürkçülüğü var mıydı? Sonuç itibariyle hiç bağı yok da denilemez. Şöyle söyleyeyim: Atatürk'e haksız suçlama yaptıkları zaman savunurdu, sen onu rafine Atatürkçü sanırsın.

Mesela şunu dediğini, ben kültürel Müslümanım dediğini ondan duymuştum.

 

Kız Kardeşi Sevgi Mert Yağcıoğlu:                                                                                                           Abim Necati Mert, Ketum ve Zor Bir İnsandı

Adım Sevgi Mert Yağcıoğlu. Necati Mert’in kız kardeşiyim. Ben iki erkek kardeşten sonra çok istenilerek, beklenen bir kızmışım. Hasretle bekleniyormuşum. Hani ultrason filan da yok o zaman, şimdiki gibi. Annem hamileyken birçok resimler çektirmişler, Sevgi geliyor, Sevgi geliyor filan. Herkeste bir heyecandır. Beni kucaklamışlar yani. Sene 1961. O zaman Necati Abim lisede öğrenciymiş. Herkese lokum dağıtmış, kardeşim oldu diye ya. Çok beklenen bir kızmışım.

Şeker Fabrikasında tiyatro hazırladıkları vakit beni de peşine takardı. Ben de bisikletle onun yanında giderdim, yürümeyelim diye bisikletle. İlk bisikletimi bana Necati Abim almıştır. İlk maaşıyla. Bana aldığı bisiklete hâlâ da biniyorum, burada, çarşıda filan.  O hâlâ bana onun emaneti gibi geliyor.

Bildiğimiz kadarıyla dedemiz Adapazarı’na Çorum'dan gelme. Yani babamın babası Çorumlu. Dernekkırı İlyaslar Köyüne gelmiş. Orada babaannemle evlenmiş. Sonra da Adapazarı’na yerleşmişler. Eski Hendek Caddesine. Necati Abim, baba tarafındaki dedemi, babaannemi, yerlere göklere sığdıramıyor. O çok mutlu olmuş, çok memnun kalmış Eski Hendek Caddesindeki evde. Necati Abimin küçüğü Hayati Abim de orada doğmuş. Yani Necati Abim de Hayati Abim de Çeşme Meydanında otururlarken doğmuşlar. Orada babaannemin yanında annemler dokuz sene oturmuşlar. Hani geniş bir aile olarak. Tabii orada hâlâ bir oduncu var. Oduncunun karşısında, Hüseyin Çavuş'un Hanı’nın karşısında. Ben orayı hiç bilmiyorum. Ben altı aylıkken dedem öldüğünden. Ben o günleri bilmiyorum yani. O dönem abim için çok kıymetliydi ama.

Necati Abim, Seni Üniversitede Okutacak Gücüm Yok Diyen Babamı, Seni İsmet İnönü’ye Şikâyet Ederim Diyerek İkna Etmişti

İşte gelin-kaynana problemleri. Orada annem çok sıkılmış işte. Eskiden böyle bir tutuculuk varmış; babaannemin kilitli dolapları, kilitli yemekler filan. Böyle hani varlık içinde yokluk yaşanmış. Annem çok üzülüyormuş. Ama Necati Abimin en mutlu olduğu dönemi o dönem. Hani sıkılmış annem. Babamla bir rahat bir dönemi olmamış. Sonra ayrılmaya karar vermişler.

Yeni Camii semtine Kurbanlar Sokağına geliyorlar. Orada da annemin teyzesi var. Ona Teyzeanne diyorum ben. Onun yanında bir odasını kiralamışlar. Yokluğun getirdiği bir dönem. Orada zar zor, sıkıntı içinde yaşarken babam fotoğrafçılığa başlıyor, işte annemle tab ediyorlar. İki kuruşu böyle üst üste koymaya çalışıyorlar. Annem orada evde çorap tamirleri, gömlek tamirleri… bayağı bir sıkıntı yaşamışlar. Necati ve Hayati Abimlerin tam böyle yeni yetişme zamanları. Onlar hareketli, yaramazlık yaptıkça, annemle Teyzeannem birbirlerine giriyorlar filan. Oradan da sıkılıp birkaç ev öteye taşınıyorlar. Gene Kurbanlar Sokakta. Ben o evde doğmuşum. Ve ben çok ufakken de Tığcılar’a taşınıyoruz. Orada Dönergeçit’te oturduk. Böyle iki katlı bahçeli bir evde.

 

Babamın Yenicami’de fotoğrafçı dükkânı vardı. Ve Ramazanları babam annem oruç tutardı ama biz, abimler tutmazdık. Ama her sahurda biz de kalkardık, yemek yerdik. Hani anlamasın babam gibilerinden. Anlasaydı ne yapardı bilmiyorum ama biz hepimiz kalkardık sahurda, yemeğimizi yer oruçlu gibi yatardık. Ama abimler oruç tutmazdı. Ve Ramazan’da da babam öğle yemeğine diye dükkânı kapatıp eve gelirdi. Bu senelerce olmuş ama eve geldiğinde yemek değil annemle tavla oynarlardı. Annem de onu yenerdi, sinirlenir geri giderdi. Ertesi gün gelir yine oynar yine yenilirdi. Biz evlendik işte İsmail'le. İsmail senelerce senin baban oruç tutmuyor dedi. Ya ben bilmiyor muyum, evin içindeki durumu. Ama dükkânı kapatıyor dedi. Vay be dedim ne dedikodu olmuştur babamın hakkında. Ya babam eve geliyordu. Annemle tavla oynuyordu yeniliyordu gidiyordu. Dedim buydu. Eşim anca inandı.

Mahallemizde bir Müzeyyen Hoca vardı. Böyle çok samimi, hoşgörülü ve yaşlıydı. Annem beni oraya Kur’an’a yollardı. Hadi git, yaz, Kur’an öğren, vakit geçer diye. Necati Abim onu duyduğu anda beni geri alırdı. Yollama oraya, öğrenmesin, ne olacak Kur’an’ı öğrenirse filan derdi.

Abimin bana böyle eziyet ederek bir şeyi yaptırdığı çok olmuştur. Mesela sarımsağı çok seviyorum. Babaannemin böyle eski tel dolapları vardı. Sarımsağı böyle ayıklar ayıklar koyar. Masada böyle yemek arası yermiş, ben de sokakta oynuyorum. Herhalde acıkıyorum. Eve gelirdim. Böyle ekmeği biraz koparır, içine de bir iki sarımsak koyar. Ben onu yiye yiye sokakta oynardım. Ondan sonra Necati Abim bunu yapma etme dedi. Ama hoşuma gitti, dedim. Ondan sonra abim, inanın, beni banyoya soktu. Dört baş sarımsağı tıktı ağzıma. Ben yedikçe tıktı ağzıma. Ve ben hâlâ sarımsağı çok seviyorum.

Necati Abim orada otururken işte, üniversiteye gitmek istiyor. Babam benim seni okutacak gücüm yok oğlum, diyor. Abim de sen okutmazsan beni, İsmet İnönü'ye seni şikâyet edeceğim filan diyerek razı ediyor babamları. Yapmak istediğini kabul ettirdi. Ankara’ya üniversiteye böyle gitti.

Annem Necati Abimi Okutmak İçin Evde Örgü Ördü, Çorap ve Elbise Tamir etti Ama O Annemin Cenazesine Bile Gelmedi 

Bunun üzerine annem evde örgü örmeye başlıyor, Necati Abimi okutmak için. Ve Hayati Abim de o arada yetişiyor, anneme destek olmaya çalışıyor. Bunlar gece gündüz, makineler… Ev atölye gibi olmuştu. Ben çocuğum. Ben de ilkokula gidiyorum. Ben onlardan ilgi bekliyorum. Onlar çok meşgul, habire çalışıyorlar. Ben böyle ortada… Hadi çık yukarı diyorlar. İki katlı bir ahşap ev. Hadi çık yukarı ders çalış diyorlar. Kimse benimle ilgilenmiyor. Ben tabii yaşım ilerleyince anlıyorum. Ama çok güzel bir çocukluk yaşadım. Orada mahallede çok güzel arkadaşlıklar vardı. Şimdi çocuğunu dışarı bırakamıyorsun ama biz o zaman sokaklarda büyüdük. Çelikler, ne bileyim ip atlamalar, hepsi içinde. Velhasıl, annemler öyle bir tempoya girdiler ki Necati Abim için. Abim Ankara'da okuyor. Bizimkiler evde hep çalışıyor. Ve annemin abimin üstünde çok büyük emeği var. Çok hakikaten.

Ve işte Ankara'da abim teyzemin kızıyla bir sürtüşme yaşıyor. Orada ona küsüyor, annemi engelliyor, teyzemle görüşmeyeceksin diyor. Bunun üzerine annemler, iki kardeş sekiz sene görüşmediler. O kadar çok sevdikleri hâlde. Hani siz kitap üstüne, abimin yazarlığı üstüne yoğunlaşıyorsunuz ya, bir de onun arka planı var, madalyonun tersi de çok bambaşka bir şey.

Ve ben biliyorum, bizim evde hep onun için, o okusun diye çalışıyorlar. Onu anladım. Artık yorgunluktan, bayram sabahı oluyor. Annem saat gecenin dört buçuğu. Banyo yapıyor, odayı temizliyorlar, işte iplikler şeyler, müşteriler. Hakikaten muazzam çalışıyorlardı. Ve annem banyoda uyuyakalıyor. Yıkanırken uyuyakalıyor. Elinden tas düşüyor ve annem öyle uyanıyor. Uyuduğunu anlıyor. Ben Necati’ye böyle emek verdim, derdi. Böylelikle biz çocukluğumuzu geçirdik.

Abim üniversiteyi bitirdi, evlendi filan derken o arada da ben büyümeye başladım. Öğretmendi artık o lisede. O lisede bize en büyük acı gelen, işte bu nöbette iken sırtını kalorifere dayamış ceza geldi. Töb-der'den Dev-Genç'e para toplanıyor deyip bahaneyle onu sıkıyönetim içeriye aldı. (12 Mart 1971 muhtırası sonrası. F.T.) Bunlar abim Adapazarı Lisesi’nde öğretmenken oluyor. Ve bu sefer Selimiye Günleri başladı abimin. Annemler gidiyorlar, geliyorlar, yiyecekler götürüyorlar filan derken.

Necati Abimi TÖB-DER’den DEV-GENÇ’e Para Aktarıyor Diye Şikâyet Edenin ve Hapse Attıranın MHPli Dayımızın Oğlu Salih Eroğlu’nun Olduğu Ortaya Çıktı

Bir mahkemede ben de gittim. Annem çok fena oldu, ne olduğunu da anlamadım. Meğerse benim öz dayımın oğlum, abimi şikâyet eden oymuş. MHP’liydi? Ondan, hâlâ, oldum olası MHP’den nefret ediyorum yani. O zamanlar Necati Abimi zannederek Hayati Abimi zincirle dövdüler. Eve gelirken mesela. Dükkâna bir sürü mürekkep attılar. Bir sürü zarar ziyan verdiler o zamanlar. Yani o zaman dayımın oğlu da mahkemede açıklanıyor. Salih Eroğlu’ydu şikâyet eden. Annem çok üzülüyor, biz şoke olduk. Yani insan bir dayısının oğlu… yalan. Hâkim de yalan olarak ifade verdiğini orada, mahkemede açıkladı. Yalan söylüyorsun, dedi. Hani böyle bir şey yok, aslı yok iddianın. Ya kanıt yok diye. Abim iki buçuk ay kadar orada tutuklu kaldı. Sonra çıktı dışarı. Tabii bir daha öğretmen olamadı, tutuklandı çıktı diye. Ne yapacaklarını bilemiyorlar. Yengemle ikisi bayağı bir sıkıntı yaşadılar.

4b.necati-mert-anma-programi-dr.mehmet-ozdemir-adapazari-faik-baysal-kutuphanesi-17.11.2025.jpeg

Hatırladığım abim lisede öğretmenken nişanlıydılar.  Sonra abim tutuklandı. Çıktıktan sonra evlendiler. Ben küçüktüm. Öyle hatırlıyorum. 

Fakat tabii abimin işsiz kaldığı dönemlerde çok sıkıntı oldu. Yengemle ikisi arasında sürtüşmeler oldu. Ben ortaokula başladım. Matematikten anlamıyorum. O sene modern matematiğe geçti Türkiye. Kimse bir şey anlamıyor modern matematikten. Annem beni abime yolluyor. Hani azıcık abin bir şey göstersin gibilerinden. Abime ters geliyor. Ben abimden dayak yiyorum orada. Bir daha annem beni göndermiyor. Yani bayağı bir şeyler oldu.

Necati Abim Bana Hiç Toleranslı Olmadı. 21 Sene Annemle ve Benimle Hiç Konuşmadı

Ondan sonra benim gençlik zamanlarımda da hiç böyle toleranslı olmadı, abim. Olmadılar. Böyle anlayışlı da olmadılar. Ve abim beni hep kötü gözle gördü. Açıkça söyleyeyim. Diyorum ya bu madalyonun ters yüzü. Ondan sonra biz eşimle kaçtık. Genç yaşta bir evlilik yaşadık. Bilirsiniz İsmail Yağcıoğlu’nu. (Milli Futbolcu şimdi yorumcu İlker Yağcıoğlu’nun amcası. F.T.)  Ondan sonra anneme öfke duydu Necati Abim. Annemle küstü.

Ve 21 senelik biz evliydik, annemin vefat ettiğinde. 1999 Depreminden sekiz ay sonra. Necati Abim cenazeye filan gelmedi. Önce Hayati abim öldü, Necati Abim ona da gelmedi. Ben çok bekledim, Hayati Abime gelir diye. Gelecek anne, diyorum. Anne bak abim gelecek, sakın sesini çıkarma, sakın kızma. Sakın neredesin bu zamana kadar deme. Kızım diyordu. Sen çok bekliyorsun ama gelmez o. İnatçıdır, bekleme gelmeyecek o diyordu ve gelmedi. Anneciğim haklı çıktı maalesef.

Necati Abimin işte o sevdiği dedesi var ya. Çorumlu. Babasına bir küsüyor dedem. Kırk sene memleketine gitmiyor, tam kırk sene. Yani çok zor bir şey bu inatçılık, bu kincilik. O kadar zor bir şey ki. Hani benim adımı iyi ki Sevgi koymuşlar. Hiç onlara benzeyen bir yapım yok. Ben tamamen değişik bir yapıdayım ve onlara da söylüyordum. Ben insanlarla çok zor küserim. Hani küserim, küsersem bardak taşmıştır. Ondan sonra küserim, yani o da uzun da sürmez, o da beni rahatsız eder.

Ve Necati Abimle bizim yirmi beş senelik bir küslüğümüz oldu. Son yıllarında barıştık artık. Benim on sene çocuğum olmadı. On seneden sonra bir kızım oldu. Sekiz sene sonra da bir oğlum oldu. Tabii kızım annemin üzüntülerini bildiği için Necati Dayısına hiç sıcak bakamadı. Ama oğlum Ali doğduğunda hiç bilmiyor yani bu tür olayları yaşamadığı için. Böyle öfkelenecek bir şeyi olmadı.

Abimle Benim Yirmi Beş Sene Süren Dargınlığımın Ardından Oğlum Ali Dokuz Yanındayken Dayısını Ziyaret Edince Abim Benimle Barıştı

Necati Abimin Pasajının içinde (Havuzluçarşı) iki dükkân ötede Ali vardır. İdeal Tıp vardır, hâlâ da orada onlar. Hep o Hayati Abimin falan, hepsinin çok eski dostlukları vardır. O Ali'yle biz hâlâ görüşürüz. Abi kardeş gibi, eş dost gibi öyle olduk. Hatta Kerpe’ye bile gelirlerdi onlar annemi ziyaret etmeye. Depremden sonra biz oraya kaçmıştık. Hani o zaman annemi ben hiç bırakmadım zaten. 

Biz kaçtıktan sonra babam beni hemen aradı, babam dedi ki, kızım tanıştım aileyle, dayısıyla, abisiyle tanıştım. Hepsi iyi insanlar, otur geçin kızım dedi. Ve ben de babamın sözlerine uydum. Ne kadar sıkıntılı zamanlarım olsa da, çok şükür, beni sahiplendiler, bana kötü davranmadılar. Hâlâ da başımın üstünde yerleri var.

Ama Necati Abim affetmedi beni. Hiç, hiç affetmedi. Ki deprem oldu, annemi aldık, annemi de götürdük Kerpe’ye, yanımıza. Sekiz ay sonra annem vefat etti. Arayalım dediler, aramayın gelmez dedim, yok yok yok arayacağız haberi olsun dediler, etrafımdakiler. Aradılar, siz çoluk çocuk gömersiniz, başınız sağ olsun, demiş Necati Abim. Annesinin cenazesine gelmedi yani.

Dört-beş sene sonraydı. Benim oğlan dokuz yaşına gelince, biz Havuzluçarşı’daki Tıpçı Ali'ye gittik. Benim oğlumun aklına takıldı: Anne dayımın adı neydi, ismi neydi anne; beni çekeliyor, ben onu çekeliyorum. Biz Tıpçı Ali'nin yanına yukarıya çıktık. Ne söyleniyorsunuz dedi Tıpçı Ali. Sorma, dedim, bugün dayısı aklına geldi dedim, hep saçı neydi, adı neydi deyip duruyor. Dedi, git, ben senin yeğeninim de, dedi. Ablanı kandıramadım, seni bari kandırmış olayım dedi. Gidemiyorsan, mektup yaz, ben götüreceğim dayına senin, dedi. Çok böyle hareketliydi benim oğlan. İnmiş, oraya dayısının kitapçı dükkânına gitmiş.

Sonra da bir geldi yanımıza oğlum, Ali'nin yanına sokuluyor. Hani sanki bir hata işledim de ne yaptım? Eyvah dermiş gibi. Ali'nin yanına böyle sokuluyor diye. Ne yaptın sen demeye kalmadı. Bir baktım, merdivenden Necati Abim çıkıyor yukarıya. Biz böyle bir sarıldık, salya sümük ağlamaya başladık. Çünkü çok seviyorduk birbirimizi. Yani bu kadar küslüğü, bu kadar uzatmanın hiçbir anlamı yoktu. Yani herkese yazıktı; anneme de kendisine de yazık bize de yazık. Öyle biz bir daha barıştık abimle.

Ondan sonra burada tiyatrolar olsa tiyatrolara gidiyorduk geliyorduk beraber. Sonra hastalanmaya başladılar işte. Yavaş yavaş hastalıkları ilerledi. Son zamanlarında kim arasa bile, hiç kimseyle konuşmak istemiyordu. Hastalığını anlatmak istemiyordu. Hatta bir ara Şaban Abi (Günel) aramış, Duymadın mı? Ne oldu, sen duymuyor musun diye bir mevzu olmuş da yani niye duymayayım filan diyordu. Hâlâ oturduğun yerde burnu dikti. Hâlâ yani hastayım ben rahatsızım diyemiyordu. İnsanız hepimiz, bugün ayaktayız yarın ne olacağımızı bilemiyoruz. Hiçbirimizin garantisi yok bir şey ama abim böyle sustu. Çok ketum bir insandı. Yani zor bir insandı Necati Abim. Allah rahmet eylesin.

İlahi Adalet Varmış Gerçekten: Annemle 21 Sene Konuşmayan Necati Abimi, Oğlu Emre de Yalnız Bıraktı

Necati Abimin iki oğlu vardı. Büyüğü Korkut, küçüğü Emre. Hani Korkut’un okumama gibi bir ihtimali olamazdı yani. Muhakkak Korkut okuyacak diye tutturdu abim. Bir mevki sahibi, hani iyi bir yerlere gelmesi gerekiyordu. Okudu Korkut, İstanbul’da. Mühendis oldu. Şimdi Dubai’de. Orada evi. Rusya’dan bir kızla, Jena’yla evlendi. İki çocukları var. Abimin küçük oğlu Emre. Eskişehir'de okudu ve sonda bir ders-iki ders bıraktı, okumadı. Hayır yani, inat etti. Devam etmedi, bıraktı okulu, son senesinde. Çok üzüldüler abimle yengem. Ama onda da varmış inat yani bir inatçılık. Damarda var yani. Onlara çekmiş

Ve abim bir gün beni aradı, Sevgi, ne olur, senin etrafın çevren var, bize yardım edecek bir bayan lâzım. Tamam dedim. Bu sefer Necla Yengem karşı çıkıyor, Emre istemiyor. Emre'nin bir tuhaflığı vardı. Bunlar hastalandıklarında Eskişehir'e gitti. Bir de onları o haldebırakıp, hastalıklarını bile bile Emre Eskişehir'e gitti. Ben çok bozuldum. Onun üzerine abim dükkânı kapattı etti filan.

Abim yardımcı var mı etrafında deyip beni arıyor. Emre beni arıyor, Hala, sen nereden buldun? Diye kızıyor. Onlar yapamaz, bırak hala sen onları. Hiçbir kadın madın bulma onlara, diyor. Ama bunlar öyle zor durumda yaşıyorlar ki, ikisi birbirlerinin haplarını içiyorlar yanlışlıkla. Sonra yataktan kalkamıyorlar yani. Etrafı batırıyorlar, düşüyorlar, kafalarını yarıyorlar. Komşular gürültüye geliyor. Yani Necla Yengem Alzheimer, onun kafası tam karışık. Necati Abim Parkinson zaten. Çok yalnız kaldılar. Çok yalnız kaldılar… 

Sonra sonra eleman tutuldu. Özbek eleman. Evet, sonra belediye sahip çıktı. Emrah Durmuş uzun süre sahip çıktı. Yani oğlu Emre yalnız bıraktı. Ne geldi ne gitti ne aradı. Hiç yataktan kalkamıyorlardı yani. Onların istemezdik böyle olmasını. Ve böyle olunca, benim geçmişteki öfkem kırgınlıklarım çok daha ayyuka çıktı. Kapatmıştım ben geçmişteki o kırgınlıkları, küskünlükleri aslında. Çok üzüldüm.

Hani normalde bu dünyada adalet doğru dürüst yok ama ilahi adalet denen bir şey varmış. Hani abim çok yalnız kaldı. Annem yalnız kalmadı, gene ben vardım. Etrafımızda çoluk çocuğumuz vardı, komşular vardı. Ama Necati Abim yapayalnız kaldı, yapayalnız kaldı. Onun için de çok üzgünüm, inşallah orada rahat yatıyordur, inşallah gittiği yerde huzurludur.

 

Edebiyat Doktoru Mehmet Özdemir:                                                                                                                Necati Mert’in Eserlerinin Arka Planında Sosyalizm Var

 

Ben Necati Abiyi 2000’li yıllardan sonra tanıdım. Malatya'da çalıştığım için Adapazarı'na geç geldik. İşte üniversite falan derken 2009’da Yazarlar Birliği Şubesini kurduktan sonra Yerel Kültür Derneği salonuna davet etmiştik. Ben Necati Abi’yi tanıdıkça eserlerini de okudum.

Ben tabii Necati Abi'nin hikâye yazdığını öğrenince önce Hikâyem Adapazarı kitabını okudum. Burada konuştuğumuz, tartıştığımız birçok şeyi Necati Mert Abi, Hikâyem Adapazarı'nda kendi ağzından söylüyor. Hiç yorum yapmaya gerek yok.

Mesela Ankara'ya, Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesine gittik diyor. Kenan Akyüz Hoca, içinizde Allah'a inanmayan var mı? Diye sormuş. İki kişi biz parmak kaldırdık, diye Necati Abi kendisi anlatıyor. Tabii bu duruma nasıl geldiğini de gene Hikâyem Adapazarı'nda görüyoruz. İki isim: Parmaksız Nihat ve Murat Abi. Ben diyor komünizmi, sosyalizmi ondan öğrendim. İlk defa komünizm demeyi ondan öğrendim diyor ve sosyalizmi ondan duydum, diyor Hikâyem Adapazarı’nda.

Şimdi tabii bu süreci anlamak için yakın siyasi tarihimizi de dikkatli bir şekilde bilmek gerekiyor. Mesela Atatürk'ten sonra siyasi tarihimize baktığımızda, on senede bir sanki böyle ayarlanmış gibi değişiklikler var. Diyelim ki 1938’de Atatürk rahmetli oluyor. 40-50 arası İnönü’nün tek parti dönemi. 50-60 arası Menderes dönemi. 60-70 arası Barajlar Kralı Süleyman Demirel, 70-80 arası karanlık dönem. Tam Necati Abi'nin üniversitede bulunduğu yıllar. Biz de o yıllarda işte üniversitede öğrenciydik. 80-90 arası işte Özal'lı yıllar. Sonraki dönemleri biliyoruz. O süreçte gençler, insanımız ve o ideolojiler arasında bir yerde durmak zorunda kaldı. Necati Abi'nin ben o dönemde işte böyle fikirsel bir tercih yaptığını gördüm. Ve kendisi de bunlardan bahsediyordu tanıştıktan sonra.

Ben de kendisini Müslüman Türk milliyetçisi olarak gören bir insanım. Fikir olarak Müslüman Türk milliyetçisi. Evet böyle gören bir insanım ve bu konuda da sadece söylemekle değil, hayatım olarak da bunu yaşamaya çalışıyorum. Sadece fikir olarak değil yani.

Necati Abi Bir Gün Bana, Adapazarı Kapitalist Olamaz Dedi. Ben de İşte Adapazarı Bunun İçin Komünist Hiç Olamaz Dedim

Necati Abi ile 2009’da tanıştıktan sonra bu meseleleri konuşmaya başladık. İnanın çok iyi anlaştık. Mesela kendisi anlatıyor Aynalık Kavak Çarşısı’nı. Oraya köylüler taslarıyla, bakraçlarıyla yoğurt getirirlerdi. Satamadığını ağacın dalına asarlardı. İki-üç gün sonra gelir içindeki parayla beraber bakraçlarını alırlardı, diyor. Adapazarı'nın ticaret konusunda bu kadar dürüst olduğundan bahsettikten sonra da işte Adapazarı bunun için kapitalist olamaz demişti. Ve ben de dedim ki, Necati Abi, Adapazarı komünist hiç olamaz. Tabii bunlar böyle bir hoş sohbetler olarak kaldı.

İnanın son anına kadar da ben üniversitedeki öğrencilerimi kitap konusunda yönlendirdim oraya. Gidip kitap almışlardı, onunla tanışmışlardı, vesaire.

Ve tanıdıkça baktım ki ortak taraftarımız çıkmaya başladı ortaya. Eski Hendek Caddesinde Sami Abi vardı, kahveci. Onun amcasının oğlu. Öbür amca oğlu öğretmen Mesut Bey. Onları ben tanıyorum mesela. Babamın berber dükkânı vardı. Ali Kuzu Camiinin tam karşısında. Sami Abi oraya çay getirirdi. Mesela Hüseyin Çavuş'un Hanı’ndan bahsetti, yan tarafta bir bakkal dükkânı vardı, ondan biz çocukken alışveriş yapardık. Yani konuştukça ortak taraftarımız çıktı. İkimiz de Eski Hendek Caddesinde büyümüşüz.

Sonra hayatını okudum, derken tabii alanımızla ilgili de bir hikâyesini inceleyeyim dedim. Mustafa'nın Karesi diye ilk hikâyesi var. Hayatına baktım. Hikâyede sanki kendi babasını anlatıyor. Ve bizim hikâye inceleme yöntemi olarak olay çizgisi odaklı bir metni anlamak için önce eserden hareket etmek gerekiyor. Eserden sonra yazarın hayatına, ondan sonra da yaşadığı döneme. Bunları bir araya getiremezseniz, yani bu üçgeni kuramazsanız metin anlaşılmıyor ama bu üçgeni kurarsanız metin kendiliğinden çözülüyor.

Necati Mert, İlk Hikâyesi Mustafa’nın Karesi‘nde Kendisini ve Ailesini Anlatıyor. Bir de Sosyalizmi

Ve ben bu açıdan baktığımda yani o Mustafa'nın Karesi’nde Necati Abi kendisini ve ailesini anlatıyor. Her şeyiyle ama: İşte Sigorta Hastanesi - Erenler arasındaki üzüm bağlarından bahsediyor. Orada Mustafa dedesiyle oraya gidiyor. Giderken yoldaki konuşmalarını anlatıyor. Dede diyor. Sırtındaki o yük ağır değil mi? Diyor. Yok, yeftin diyor dedesi. Şimdi bu yeftin kelimesini duyduk mu? Dolayısıyla dedesinden birçok yeni kelime öğrendiğini söylüyor. Mesela diyor evdekilere selam söyle dersiniz diyor olsun derler diyor. Gerçekten bunlar bu yörenin kelimeleri. Biraz önce hocamız da bahsetti, yani ailede, dedesinden öğrendiği birçok şey var. Daha diğerlerini tanımadan mesela Ravzai mutahhara diyor, Kabe'yi muazzama diyor, bunları ben dedemden öğrendim diyor. 

Bu hikâye ve hayatını karşılaştırdığımızda, Necati Mert ve ailesi çıkıyor ortaya ve tabii arka planda da sosyalizm.

Şimdi Necati Mert’in kız kardeşi Sevgi Hanım, anlatırken o kendilerine ve Necati Abi’ye yapılanları söyledi. Ben de bana yapılanları düşündüm. 12 Eylül sabahı beni evden alıp götürdüler. Komşumuz sosyalist bir adam beni şikâyet etmiş. Yani şimdi o süreç apayrı değerlendirilmesi lazım gelen bir süreç. Benim Sosyalizmi eleştirmek için ilk okuduğum kitaplardan birisi Marx'ın Kapital’i. Yani öğrenelim ki eleştirelim diye. Yani beri taraftan üniversitede arkadaşlarımızla o yıllarda tartışırdık. Konuşurduk. Bizi Amerikancı olmakla suçluyorlardı. Ama biz okulun karşısındaki duvara, Ne Amerika, Ne Rusya, Ne Çin / Her Her Şey Milliyetçi Türkiye İçin yazısını yazan insanlardık. Hadi diyordum, siz de Amerika’ya madem Rusya'ya karşısınız, Çin'e karşısınız, siz de yazın da görelim. Yani o süreci apayrı değerlendirmemiz lazım.

Necati Abi’nin o Mustafa'nın Karesi hikâyesinde. Ben bu ideolojik düşüncelerin de arka planını görüyorum. Babası mesela fotoğrafını çekiyor. Evden gitmelerine sebep babası aynı gerçek hayatta olduğu gibi, hikâyedeki kahramanın da evden ayrılmalarına sebep baba. Sebebini de şöyle izah ediyor: ben diyor, evde kahvaltı yaparken bir zeytinin yanında bir de peynir ağzımı atmışım. Vay sen nasıl böyle yaparsın diye azarlandığını söylüyor. Yani böyle bir fakirliğin içinden geliyorlar.

İşte dede ayakkabıcılık yapıyor değil mi. Mustafa'nın Karesi hikâyedeki Mustafa'nın babası da aynı şekilde. Sonra bakıyorum, Mustafa babasının evinden ayrıldıktan sonra bir fotoğrafçıyla tanışıyor, fotoğraf makinesi alıyor, fotoğraf çekmeye başlıyor. Aynı şey Necati Abi'nin babası için geçerli.  Dolayısıyla şimdi edebi metni anlamak için mutlaka yazanın hayatını ayrıntılı bir şekilde bilmeniz gerekiyor. Ve yaşadığı dönemi dolayısıyla dönemdeki o siyasi, siyasi fikirler ve ailede yaşananlar eserleri oluşturuyor.

Necati Abi, Son Konuştuğumuzda Eskisi Gibi Değildi, Hepimiz Gibi Değişmişti, Gelişmişti

Ama en son tabii hepimiz için bir değişim, bir gelişim var. Necati Abi de en son konuştuğumuz konularda hiç eskisi gibi değildi. Necati Abiyi ben en son bu şekilde tanıdım.

Hatta biraz önce bahsedildi. Bizzat kendi akrabaları İstanbul'da kendisini şikâyet ettiklerinden Hikâyem Adapazarı’nda bahsediyor. Aynı zamanda bağlı olduğu komünist derneklerin de kendisini terk ettiğini, yalnız bıraktıklarını söylüyor. Ve ondan sonra anladım ki bu siyaset ve dernekçilik benim işim değilmiş, diyor. Dolayısıyla bu yaşadıklarını da eserlerine yansıtan birisi Necati Abi.

 

Yazar Fahri Tuna:                                                                                                                                           Necati Mert; Adapazarı’nı Ayakta Tutanın İslâm Olduğunu Göremeyen Taşracı Yazar

 

Ben Necati Abi’yi ne zaman ve nasıl mı tanıdım? Anlatayım: Beni Selahaddin Şimşek yetiştirdi. Necati Mert, Selahattin Abinin yakın dostuydu. Son yılları hariç.

Tanıştığımızda Necati Abi kırk, Selahaddin Abi otuz iki, ben de yirmi beş yaşındayım. Necati Abi Adapazarı Havuzluçarşı’da kitapçıydı, ben de belediyede yeni işe girmiş genç bir mühendis.

Bilenler bilir: Selahaddin Abi sabaha kadar kitap okuyan, öğlene kadar uyuyan, ikindiye doğru evden çıkan bir adamdı. İkindi sonrası ben işten çıkarım, Selahaddin Abi Şaban Abinin (Üstüner) Yavuz Kırtasiye‘sine gelir, buluşuruz. Necati Abi‘nin Gelişim Kitabevi’ne yarım saat takılırız. Sonra İlyas Abi'nin çay ocağı vardı, Şenler Pasajı’nın altında. Çayımızı İlyas Abi'nin orada içer, birkaç tur attıktan sonra, 1999 Depreminde yıkılan Sümerbank’ın önünden, Kurişlerde ablası vardı, o oraya yemeğe giderdi. Ben de yürüyerek evime. Haftanın dört-beş günü böyle geçerdi. Neredeyse her gün Necati Abi’nin kitabevine uğradığımız olurdu.

3d.necati-mert-anma-programi-hamdi-ozarutan1-adapazari-faik-baysal-kutuphanesi-17.11.2025.jpeg

Hatta hiç unutmam; bir gün yine Necati Abi’nin dükkânında oturuyoruz. Havuzlu Çarşı’nın zemin katında Gelişim Kitabevi’nde, üçümüz. Rutubetten Selahattin Abi'nin diz ağrıları tuttu yine. Bize söylenmeye başladı: Necati Abi’nle ikiniz, alın da  yere yepe koyamadığınız Adapazarı’nı başınıza çalın. Onun Adapazarı’nı sitemi Necati Abi’nin taşra tezine ve benim de onu destekliyor oluşumaydı, anlıyorduk.

Selahaddin Şimşek: Taşrayı Ayakta Tutanın İslâm Olduğunu Bir Türlü Söylemiyor Necati Mert

Mehmet Özdemir, Necati Abi‘nin ilginç bir sözünü nakletti: Adapazarı hiçbir zaman kapitalist olamaz diye. Necati Abi için Selahaddin Abi şunu söylerdi: Necati Mert taşra tezini çok güzel anlatıyor ama o taşrayı ayakta tutanın, İstanbul'dan ve Kapitalizmden farklı yapanın İslâm olduğunu söylemiyor.  Yahut göremiyor. İslâmî hassasiyetler olduğunu söylemiyor. Sadece sonucu, fotoğrafı anlatıyor, derdi. Bunu söylediği zamanlar Selahattin Abi ile çok yakın bir dostlukları vardı. Siyasal ve dinî açıdan tamamen zıt ama ikisi de edebiyat öğretmeni, ikisi de birinci sınıf yazarlar ve ikisi de birbirine yazılarını göstermeden yayımlamayan iki dostmuş. Meğer ben o zaman öğrendim. Sene 1990. Her yazarın bir ilk okuru varmış. Eserini yayınlamadan önce güvendiği o yazara gösterirmiş. Onlar da yakın iki dost olarak birbirine okutur öyle yayınlarlarmış.

Benim için öncelikle Necati Mert, Bağ Çorbası’dır; onu söyleyeyim. Bağ Çorba’sı, muhteşem bir Adapazarı yazısıdır. Bu ansiklopedide de yer almıştı sanıyorum, 1980’lerin ikinci yarısında yazdığı bir yazıydı. Hem bir deneme hem bir hikâye tadında.

Necati Abi’yle biz de zaman içerisinde dost olduk. Bakın, ‘abi’ diyorum, dikkatinizi çekiyordur, yani Necati Mert değil. Zira haftada üç-dört akşam kitabevinde çayını içtiğimiz, edebiyat ve Adapazarı sohbeti yaptığımız biriydi.

Aralık 1992’de Otuz Sayfalık Yayımlanmamış Bir Söyleşi Yapmıştım Kendisiyle

Necati Abi’yle benim, 1991 yılından, yayınlanmamış bir röportajım var. 1991 yılının Aralık ayında kendisiyle, otuz sayfalık bir söyleşi yapmıştım, evinde. O zaman Çark Caddesi’nde, zannediyorum, Hergeç İşhanı’nın bir katında kirada oturuyordu. Caddeye bakan bir daireydi, hatırlıyorum. Yani kaç saat sürdü bizim söyleşi, bilemiyorum. Kocaman ses teypleri vardı o yıllarda. Kasetli böyle. Onunla kaydetmiştim. Tam otuz sayfa konuştu, sorularımı cevapladı, tek tek. Daktiloya çektim ses kaydını. Sonra kendisine verdim. Üzerinde çalıştı, düzeltti, onayladı. Titiz biriydi. Her sayfada düzeltmeler, not eklemeler filan. Her sayfanın altında onay imzası atmıştı. 09 Şubat 1992’de, yaklaşık iki ay sonra onaylayıp bana iade etmişti. O söyleşinin neden yayınlanmadığını hatırlamıyorum. Üzerinden otuz üç sene geçmiş. O günlerde benim Yeni Sakarya Gazetesinde yayımlanan Sakaryalı Sanatçılar söyleşi dizim vardı. Birçok şairle, yazarla, sanatçıyla röportajlar yayınlıyordum. Onun için yapmış olmalıyım o söyleşiyi de.  Muhtemelen şundan olabilir; benim Adapazarı; Gönlümüzün Başkenti yazım yüzünden, yakın dostu Selahaddin Şimşek'le kavga edip ayrıldılar. Darılıştılar.  Belki o hengamede yayınlanmamış olabilir.

Bir gün Ankara'dan Hece Yayınları‘ndan bir telefon aldım. Sizin Necati Mert‘le yayınlanmamış söyleşiniz varmış dediler. Evet var dedim. Artık nasıl haberdar oldularsa. Bir yazımda not düşmüş de olabilirim. Dediler ki, sadece onu değil, Irmak Dergisindeki bütün söyleşilerinizi bir dosya hâline getirin. Bize gönderin, kitap hâlinde yayınlayalım, dediler. Ben de o yayınlanmamış söyleşinin üç sayfasını, tabii kitap sayfasıyla altı-yedi sayfa ediyor, orada yayınladım. Başlığı da buradakiyle aynı zaten: Hikâye Alçakgönüllülüktür. 2015’te Hece’nin yan kuruluşu Cümle Yayınları’ndan Eğri Oturup Doğru Konuşalım adıyla çıktı o kitabım.

Ben bu otuz sayfalık söyleşinin orijinalini yazar kızım Ayşenur Gülsüm ve edebiyat doktoru damadım İsa İlkay Karabaşoğlu’na teslim edeceğim. Bir kopyasının isteyene de verebilirim.

Söyleşiyi yaptığım 1991’de Necati Abi‘nin yayınlanmış üç kitabı vardı henüz. Daha Minnacık Bir Uçurum yayınlanmamış, ondan da bahsediyor. Ankara serüveni… Bu söyleşide, sonraki yıllarda söylediklerinin, kitaplarında yazdıklarının çoğu var. Bunun detayına girmek istemiyorum.

Selahaddin Şimşek’le Darılıştı, Cihat Zafer ile Hakkımızda Nahoş Yazılar Yazdı Necati Mert Abi

Bu arada Necati Abi’yle, benim yazımdan dolayı Selahaddin Abi’yle kavgasından sonra, mesafe girdi bizim aramıza. Hatta bugün Selahaddin Şimşek'in yetiştirdiği, dokunduğu yirmi kadar yazar sanatçı varız biz. Cihat Zafer’le gazete sütunlarında kavgalar edildi. Belki burada takip edenler vardır. Çok hoş olmayan tartışmalar oldu. Necati Abi yazılarında, kitaplarına giren, Cihat‘la ikimizin hakkında nahoş, sevimsiz ifadeler yazdı.

Bir gün telefon açtı bana Necati Abi, dedi ki, Fahri, sen yalan söylememezsin, sana bir soru soracağım, dedi. Sor abi, dedim. Selahaddin benim için, onun çayı içilmez dedi mi? Çünkü Cihat Zafer, Selahaddin Abi,‘Necati’nin çayı içilmez’ dediği için oraya gitmiyoruz, yazdı, dedi. Dedim ki, Necati Abi; Selahaddin Abi, benim yanımda böyle bir şey demedi. Ben yokken demiş olabilir mi olabilir. Çok da mantıklı bulmuyorum, doğrusu. Çünkü yıllarca onunla beraber senin çayını çok içtik. Ama Selahaddin Abi senin için şunu söyledi: ‘Necati benim Frenkeştayn’ımdır. Onu Adapazarı’nın ve Müslümanların başına ben bela ettim. Benim vebalim çok öbür dünyada. Ben bunu hatırlıyorum’ dedim. Sana yakışan doğruyu söylemekti, teşekkür ederim, dedi. Aslında bu nakil, bana göre, çayı içilmezden daha ağır bir sözdü. Ama olanı, duyduğum sözü söylemiştim.

Ben Necati Abi‘ye zaman zaman, kitabevinin önünden geçerken kapıdan selâm verirdim. Bazen bir tiyatro girişinde, bazen bir sergide filan karşılaşırdık. El sıkışır, hâl hatır ederdik. Karşılıklı bir saygısızlığımız olmadı. Olmamalıydı. Çünkü biz artık yakın olmasak da, geçmişte beraber olmuştuk. Çok çaylar içmiş, muhabbetler etmiş, Adapazarı üzerine onun konuşmalarını dinlemiştik. Ben tabii ondan on beş yaş küçüktüm; pek sözüm yoktu, daha çok dinliyordum. Çok şey öğrendik. Her şeyden önce bu şehrin yetiştirdiği birinci sınıf bir kalemi tanımış olduk.

Cenazesine Gitmediğim Yazara Vefa Programı Düzenlediğim Doğrudur. Ama Rahatsızlığım Kişiliğindendi Yazarlığından Değil

Yine bir gün telefon açtı. Korona Salgınından bir sene kadar önceydi. Fahri, ben Necati Abin, dedi. Buyur abi, dedim. Şehir ve Kültür Dergisinde birlikte yazdığınız Dr. Kamil Uğurlu yanımda. Adapazarı ile ilgili bir kitap hazırlığındaymış. Şehirle ilgili bazı bilgiler gerekiyor. Ben faydalı olamayacağım. Senin telefonunu verebilir miyim, izin verirsen? dedi. Tabii, verebilirsin, dedim. Son telefon görüşmemiz bu oldu. Sonra hakikaten Kâmil Bey ve eşiyle tanıştık. Çok iyi, çok yoğun çalıştılar. Karınca kararınca ben de yardımcı oldum. Sonunda Sakarya-Oş Şehrengizi adıyla, gayet hoş bir kitap çıktı ortaya. Güzel bir kitaptır.

Yine hatırlarsanız, oğlu Emre yeterince sahip çıkmayınca, yayınevini kapatma kararı aldı Necati Abi. Sosyal medya ve basından bir duyuru yaptı, yayınevindeki tüm kitapları %50 indirimle satışa çıkarttı. 19 Mart 2019 Cumartesi günü ben de gittim. Fotoğrafımız da var o günden hatıra. Kendi yazdığı kitaplarından yedi-sekizi vardı. Onları satın aldım. Ödeme için kredi kartımı uzattım. Tabii bana yakışanı yaptım; indirim istemedim. O da teşekkür etti. Bana yakışan oydu. Son görüşmemiz de bu oldu.

Ve netice itibarıyla bu programı neden düzenledi Fahri Tuna? Bir yazar dostum sordu: Cenazesine gitmediğin adama niye vefa programı düzenliyorsun, bu çelişki değil mi abi? diye. Haklıydı sorusunda. Şöyle cevap verdim. Bir kişinin cenazesine gitmek, o kişiyi olumlamaktır bir bakıma. Hakkını helal etmektir. Kalbim Necati Abi’yi olumlamıyordu, onaylamıyordu, gitmedim. İçimden gelmedi. Peki buna rağmen neden vefa programı düzenliyorum. Onu da açıklayayım, dedim. Tamam, Necati Abi’yle siyasi ve dinî açıdan en ufak bir yakınlığımın olmadığı doğrudur. Ancak bu şehrin yetiştirdiği -bana sorarsanız- Sait Faik değerinde bir yazarı da görmezden gelemedim, gelemezdim. Ne yazsa güzel ve lezzetli yazan bir yazardı Necati Mert. Sadece öykücü değil denemeleriyle de iz bırakan, Türkçeyi çok iyi kullanan bir yazardı. Aynı zamanda, hepimizin olduğu gibi bir Adapazarı âşığıydı. Aile tarafını bilemeyiz. Hepimizin aileleriyle ilgili bazı sorunları olmuş olabilir. Yazarları özel hayatları ve aile taraflarıyla değil de daha çok yazdıkları ve eserleri üzerine değerlendirelim. Bu açıdan bakıldığında bazı yazdıklarına katılmasam da kendisi takdir ettiğim bir yazardı. İnsan tarafına, Necati Abi’ye değil, Yazar Necati Mert’e düzenledim ben bu programı.

Toprağı bol olsun diyorum. 

Bu haber toplam 407 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim