• İstanbul 23 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 31 °C
  • Konya 22 °C
  • Sakarya 18 °C
  • Şanlıurfa 29 °C
  • Trabzon 24 °C
  • Gaziantep 28 °C
  • Bolu 18 °C
  • Bursa 26 °C

Ercan Demirci: ABD’NİN ŞIMARIK ÇOCUĞU İSRAİL KARŞISINDA TÜRKİYE’NİN MASLAHATLA İMTİHANI

Ercan Demirci: ABD’NİN ŞIMARIK ÇOCUĞU İSRAİL KARŞISINDA TÜRKİYE’NİN MASLAHATLA İMTİHANI

Tarih, hadiseler olup bittikten sonra onları izah eden akıl ile geçmişin tecrübesini bugünün emareleriyle birlikte okuyarak yaklaşmakta olanı sezebilen aklı zaman içinde ayırır; bilahare insan idrakinin müstesna bir yerine kaydeder. Devlet adamlığının siyasal ferasetten pay aldığı yer tam da burasıdır. Ferasetli siyasetçi zamanı ileriye taşır; ferasetsiz siyasetçi zamanı tersine işletip güneşi batıdan doğurmak kabilinden kıyametlere yol açar. Günü yönetmek idare kabiliyeti, dünü doğru okumak tarih şuuru, yarının istikametini sezmek ise daha yüksek bir mertebe ister. Yöneticiliğin mühim hususiyetlerinden biri, geçmişin biriktirdiği bilgiyi bugünün şartlarıyla mezc ederek henüz vuku bulmamışı kavrayabilen sezgi ve öngörü kudretidir.

Suriye üzerine daha önce kaleme aldığım bir yazıda zikrettiğim Ahmed Şar’a’nın İdlib günlerine ait 2016 tarihli bir sohbette söylediği sözler, son günlerde yaşananlardan mâadâ, bugün başka bir zaviyeden yeniden mana kazanmaktadır. Savaşın en ağır günlerinde Şar’a, o zamanki adıyla Golani, dar bir çevrede yapılan genel sohbette İsrail bahsine gelindiğinde beş on yıl sonra Şam’ın kendi yönetimlerine geçebileceğini, asıl müşkül safhanın iktidarın ele geçirilmesinin ardından başlayacağını söylüyordu. İsrail’in yeni Suriye’yi kendi tayin edeceği zaman ve zeminde çatışmaya çekmeye çalışacağını düşünüyor; o günkü sorumluluklarını aklı, zamanı, dengeyi ve imkânı birlikte yönetmek şeklinde tarif ediyordu.

Şar’a, aynı genel sohbet sırasında bir hususu daha bilhassa vurguluyordu: İsrail, Batı dünyasının adeta “şımarık çocuğu” olduğu kadar kullanışlı bir manivelasıydı. Benzetmenin kıymeti, İsrail’in Batı sistemi içindeki imtiyazlı mevkiini tek terkiple yakalamasındadır. İsrail’in askerî ve teknolojik kudreti, siyasi, mali, istihbarî ve diplomatik himayeyle birleştiğinde geniş bir hareket serbestisi kazanmaktadır. Şımarıklığın siyasi karşılığı tam burada teşekkül etmektedir: askerî kudret, dış himaye ve hamlenin bedelini kısmen başkalarına fatura edebilme kabiliyetinin beslediği hoyratlık.

Aradan yaklaşık on yıl geçti. Şar’a bugün Şam’da; Suriye ise o gün tarif edilen imtihanın içindedir. İsrail’in 18 Ağustos 2026’da İdlib kırsalındaki Ebu Zuhur Askerî Hava Üssü’ne düzenlediği sekiz hava saldırısı, Türkiye–İsrail–Suriye hattında uzun zamandır şekillenen yeni temas denkleminin en açık emarelerinden biridir. Hadisenin ehemmiyeti, hedef alınan atıl durumdaki askerî üssün kendi kıymetinden ziyade, Türkiye’nin yeni Suriye’nin devlet ve güvenlik kapasitesindeki artan ağırlığı ile İsrail’in Suriye üzerinde yıllardır alıştığı askerî serbestinin aynı coğrafyada karşı karşıya gelmesinde yatmaktadır.

Türkiye açısından Suriye, başından beri sıradan bir dış politika mevzuunu aşan mahiyettedir. PKK meselesi bunun erken safhasını, iç savaş ile kitlesel göç ağır toplumsal safhasını, YPG yapılanması ise doğrudan güvenlik boyutunu teşkil etti. Suriye’deki her büyük kırılma Türkiye’ye sınırın ötesinden ağır maliyetler taşıdı. Coğrafyanın hükmü aşikârdır: Şam’daki istikrar Ankara’nın güvenlik yükünü hafifletir; otorite boşluğu aynı yükü büyütür.

İşbu yazının esas meselesi burada yatmaktadır: Türkiye, büyüyen kudretini hangi ölçü içinde kullanacak? Menfaat, belirli bir anda elde edilen faydayı gösterir. Maslahat ise o faydayı zaman, maliyet, doğuracağı mefsedet, muarızın ikinci hamlesi, müttefikin yükleyeceği bedel ve yarının seçenekleriyle birlikte tartar. Uluslararası siyasetin dini pragmadır; günahı oportünizmdir. Ve dahi uluslararası ilişkilerde pragma takva, oportünizm ruhsat alanıdır. Türkiye’nin İsrail karşısındaki imtihanı, aralarındaki hududu devlet aklıyla tayin edebilme ve maslahatı tahkim edebilme meselesidir.

1. İsrail Devlet Aklının Tarihî Ve İdeolojik Kaynakları

Devletlerin davranışını yalnız sahip oldukları kuvvet açıklamaz; kendilerine biçtikleri güvenlik ve nüfuz coğrafyası da hareketlerinin hududunu tayin eder. İsrail örneğinde güvenlik kaygısı, tarihî hafıza ve kutsal coğrafya tasavvuruyla iç içe geçmiştir. Gazze’den Batı Şeria’ya, Lübnan’dan Suriye’ye uzanan çizgiyi anlamak için askerî kapasiteyi, ideolojik coğrafyayı, varoluşsal güvenlik algısını ve büyük güç himayesini aynı tarihî düzlem üzerinde okumak gerekir.

Yahudi toplumunun tarihî hafızasında derin izler bırakan sürgün, pogrom ve Holokost tecrübeleri, İsrail’in güvenlik tasavvurunu besleyen ağır bir travma meydana getirmiştir. İsrail devleti ise kudreti eline geçirdikçe, kendisine yaşatılan zulmün tarihî failleri dışında kalan Filistinlilere ve komşu halklara aynı travmayı üreten şartları yaşatmaya başlamıştır. Yerinden edilme, kuşatma, toplu cezalandırma, mülksüzleştirme ve daimi korku, bir zamanlar Yahudilerin maruz kaldığı tarihî tecrübenin bugün başka toplumlara yöneltilen vasıtalarına dönüşmektedir. İsrail böylece on yıllar boyunca siyasi ve ahlaki dayanak olarak kullandığı masumiyet ve mazlumiyet mirasını kendi fiilleriyle aşındırmakta; geçmişte çekilen acıdan doğan ahlaki sermayeyi, başkalarına yaşattığı acının ağırlığı altında zayi etmektedir.

1948, İsrail devletinin kuruluşu ile çevrelenme duygusunun kurumsallaşmasını aynı anda ifade etti. Ardından gelen savaşlar, tehdidi erken ve uzakta karşılama refleksini tahkim etti; 1967 ise bu zihniyete coğrafi derinlik kazandırdı. Ele geçirilen topraklar zamanla güvenlik ihtiyacı, tarihî hak iddiası ve dinî Siyonizmin yükselişi arasında müşterek zemine dönüştü. Yerleşimlerin genişlemesiyle coğrafya, savunma hesaplarıyla egemenlik tahayyülünün birleştiği saha hâline geldi.

Bugünkü İsrail siyasetinde dinî Siyonizmin artan ağırlığı, bu tarihî birikimin yeni safhasıdır. Suriye’nin uzun iç savaş boyunca askerî ve kurumsal kapasitesinin kahir ekseriyetini yitirmesi, Lübnan’daki kırılganlıklar, Filistin sahasındaki parçalanma ve bölgesel kuvvet dengesindeki değişim, İsrail’e güvenlik kuşağını fiilen genişletebileceği bir fırsat sahası açmıştır. Böyle bir vasatta tarihî hafıza istikamet vermekte, güvenlik endişesi ileri savunma refleksini beslemekte, askerî üstünlük bu refleksi sahaya taşımakta, dış himaye ise alınan riskin bedelini hafifletmektedir.

Arz-ı Mevud tartışmasının siyasi ehemmiyeti de bu zeminde ele alınmalıdır. Eskatolojik mahiyet taşıyan bu inanışı bütün İsrailli aktörlerin müşterek harp planı şeklinde okumak meseleyi basitleştirir. Asıl tesiri, belirli dinî ve siyasi hareketlere meşruiyet, istikamet ve coğrafi tahayyül kazandırmasında görülür.

Netanyahu döneminde dinî Siyonist partilerin hükümet siyasetindeki ağırlığı, Batı Şeria yerleşimlerinin genişlemesi ve tarihî-kutsal hak söyleminin egemenlik siyasetiyle daha açık biçimde birleşmesi bu bakımdan önemlidir. Söz konusu tahayyül toplumun bütün kesimlerinde eşit yoğunlukta yaşamaz; karar alanında etkili bazı hareketler bakımından ise somut siyaset üretme kudretine sahiptir.

Türkiye’nin İsrail mevzuundaki ilk vazifesi bu terkibi doğru teşhis etmektir. Yanlış tarif edilen aktör, yanlış hesaplanan tehdit kadar ağır maliyet doğurur. Zira İsrail, görünen askerî kudretinin ardında tarihî hafıza, ideolojik coğrafya, kurumsal tahkimat ve büyük güç himayesini taşıyan daha geniş bir sistemin uç kısmıdır; aysbergin su üstünde kalan yüzüdür.

2. Şımarıklığın Kaynağı Stratejik Kullanışlılık Ve Himaye

Büyük güçlerin bölgesel düzen kurma usullerinden biri, doğrudan üstlenilmesi pahalı işlevleri hareket kabiliyeti yüksek ve siyaseten güvenilir ortaklar üzerinden yürütmektir. Literatür bu aktörleri “vekil güçler” olarak tesmiye eder. İsrail’in Batı sistemi içindeki hususi mevkii, bu kadim usulün modern ve fevkalade yoğun bir örneğidir.

Büyük Britanya’nın manda idaresi, Balfour Deklarasyonu ile Levant ve hususen Filistin üzerindeki emperyal tasarrufu, İsrail’in kuruluşuna giden tarihî zeminin mühim parçalarını teşkil etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Atlantik sisteminin ağırlık merkezi Washington’a kayarken İsrail’in bölgesel kıymeti yeni bir mahiyet kazandı. Soğuk Savaş boyunca Sovyet nüfuzunun sınırlanması, Arap milliyetçiliğinin dengelenmesi, Doğu Akdeniz’in güvenliği ve Amerikan bölgesel mimarisinin korunması İsrail’e artan stratejik değer yükledi. 1967 ve 1973 savaşlarının ardından askerî yardım, savunma sanayii, istihbarat ve diplomatik koordinasyon daha kurumsal bir yapıya kavuştu.

İsrail’in Batı sistemi içindeki tahkimatı üç kaynaktan beslenmektedir. İlki stratejik kullanışlılıktır: yüksek askerî kapasite, teknoloji, istihbarat ve bölgesel erişim Washington nezdinde doğrudan karşılık bulur. İkincisi hükümetleri aşan kurumsal tahkimattır; Kongre, güvenlik bürokrasisi, savunma sanayii, bağış ağları, düşünce kuruluşları, medya çevreleri ve Evangelik hareketler bu sürekliliğin farklı kanallarını teşkil eder. Üçüncü kaynak, Holokost hafızası ile Avrupa’nın tarihsel sorumluluk bilincinin İsrail güvenliğine Batı kamuoyunda kazandırdığı hususi meşruiyet alanıdır.

“Şımarık çocuk” metaforunun analitik karşılığı burada belirginleşmektedir. Vazgeçilmesi pahalı bir kullanışlılık, güçlü himaye ve düşük siyasi maliyet aynı aktörde birleştiğinde risk iştahı genişler. İsrail, askerî kudretini bu tahkimatla birleştirerek daha ileri hamleler yapabilmekte; Amerikan siyasal sistemi içinde kendi lehine tesir kuran kanalları da işletebilmektedir. Ağırlıkları farklı iki taraf arasında asimetrik fakat karşılıklı bir bağımlılık böyle teşekkül etmektedir.

Ankara nezdinde kritik nokta, Washington ile Tel Aviv arasındaki derin müşterekliğin hudutlarını okuyabilmektir. İsrail’in bir hamlesi Amerikan askerî mevcudiyetine, enerji güvenliğine, Körfez ilişkilerine, NATO dengesine yahut Suriye politikasına ağır bedel yüklediğinde iki başkentin hesabı arasında mesafe açılır. Türkiye’nin hareket alanı çoğu zaman bu mesafeyi doğru okuduğu ölçüde genişleyecektir. Merkezin toplam menfaati, en kıymetli müttefikin dahi hududunu tayin eder. İsrail’in önce Büyük Britanya, son on yıllarda ise ABD için yerine getirdiği “av köpeği” işlevinin sağladığı stratejik konfor da uluslararası denklemde hafife alınamaz.

3. Suriye’de Stratejik Komşulaşma

Coğrafi komşuluk sınırla, stratejik komşuluk ise nüfuz ve güvenlik sahalarının temasıyla doğar. Türkiye ile İsrail arasında Suriye üzerinden şekillenen yeni münasebeti tarif eden en isabetli kavram, kanaatimce, stratejik komşulaşmadır.

İki ülke arasındaki stratejik temas, fiziki sınırdan ziyade Suriye’deki askerî erişim, hava sahası, istihbarat, savunma kapasitesi ve devlet inşası üzerinden kurulmakta; Ankara ile Tel Aviv’in güvenlik hesaplarını giderek aynı sahada buluşturmaktadır. Bir devletin sınır ötesinde kurduğu kapasite diğerinin hareket serbestisini doğrudan etkilediği anda fiziki mesafenin siyasi ehemmiyeti azalır.

İsrail uzun yıllar boyunca Suriye’de merkezî otoritenin aşındığı, ordunun parçalandığı ve hava savunmasının zayıfladığı vasattan faydalandı. İran bağlantılı unsurlara, silah sevkiyatlarına ve askerî tesislere yöneltilen saldırılar bu geniş operasyon sahasının görünür tezahürleriydi. Kuzey güvenliğini, Suriye devlet kapasitesinin düşüklüğünün sağladığı hareket serbestisi içinde daha düşük maliyetle tahkim edebildi.

Esad sonrasında teşekkül eden denklem bu alışkanlığı zorlamaktadır. Türkiye’nin desteklediği merkezî yönetim, yeniden teşkil edilen ordu, güçlenen güvenlik kurumları ve ileride kurulabilecek hava savunma kapasitesi İsrail’in Suriye üzerindeki serbestisini tedricen daraltabilir. Ankara’nın askerî eğitimden istihbarata, sınır güvenliğinden ekonomik yeniden inşaya uzanan rolü de Suriye’yi Türkiye’nin güvenlik çevresine daha kuvvetli biçimde eklemektedir.

Ankara ile Tel Aviv’in menfaat sahaları böylece Suriye’de kesişmektedir. Ankara, ülke bütünlüğünü sağlamış ve kendi güvenlik menfaatleriyle uyumlu bir Suriye’den fayda görür. Tel Aviv ise kuzeyinde askerî hareket alanını daraltabilecek yeni bir devlet kapasitesini ihtiyatla izleyecektir. Suriye’nin yeniden devletleşmesi, Şam’ın geleceğinin yanı sıra Türkiye ile İsrail arasındaki stratejik mesafeyi de yeniden tarif etmektedir.

Ebu Zuhur saldırısı, iki güvenlik tasavvurunun birbirini doğrudan hesaba katmak zorunda kaldığını gösteren açık bir işarettir. Türkiye’nin Suriye’de güçlenen varlığı ile İsrail’in yıllardır alıştığı askerî serbesti arasında yeni bir hudut teşekkül etmekte; Suriye, Gazze ve Doğu Akdeniz’in yanına kalıcı bir temas sahası olarak eklenmektedir.

4. Türkiye’nin Suriye Doktrini

Türkiye için Suriye’deki temel mesele, Şam’da kurulacak iktidarın ötesinde, nasıl bir devletin ayağa kalkacağı ve bu devlet kudretinin hangi bölgesel mimariye yaslanacağıdır. On beş yıllık savaş ordudan bürokrasiye, ekonomiden toplumsal müştereklere kadar devletin taşıyıcı kolonlarını aşındırdı. Nüfus büyük ölçekte yer değiştirdi; milyonlarca insan ülke dışına çıktı, milyonlarcası ülke içinde yerinden edildi. Toplum terörize olurken devlet mefhumu tefessüh etti; açılan alanı terör örgütleri ve silahlı yapılar doldurdu, mahallî ve mezhebî aidiyetler merkezî vatandaşlık fikrinin önüne geçti. Ahmed Şar’a yönetiminin esas imtihanı, Şam’ı idare etmenin ötesinde Suriye’yi yeniden hüküm üreten bir devlete dönüştürmektir.

Ankara’nın uzun vadeli maslahatı, sınırlarını kontrol eden, ordusunu toparlayan, ekonomik hayatını canlandıran, terör sahalarını daraltan ve stratejik tercihlerini Türkiye ile uyumlu biçimde kuran bir Suriye’dir. Sürekli kırılganlık kaynak tüketir; kendi ayakları üzerinde duran ve Ankara ile müşterek menfaat kurabilen bir Suriye ise güvenliği tahkim eder, Türkiye’nin bölgesel ağırlığını büyütür.

Söz konusu hedefin zemini koruyucu nüfuz ve stratejik garantörlüktür. Türkiye, savunma planlaması, askerî eğitim, istihbarat, sınır güvenliği, hava savunması, enerji, ulaştırma ve yeniden imar alanlarında Suriye’nin kapasitesini yükseltirken kendi güvenlik ihtiyaçlarını da aynı mimariye bağlayabilir. Kalıcı nüfuzun en sağlam biçimi, kurumlara yerleşen karşılıklı bağımlılıktır. Orduyu eğiten, enerji ve ulaştırma ağlarını kuran, kriz anında güvenlik sağlayan ve ekonomik hayatın yeniden işlemesine katkı veren aktör, zaman içinde siyasi istikametin teşekkülünde ağırlık kazanır.

İsrail faktörü bu doktrine caydırıcılık boyutu eklemektedir. Kendi hava sahasını ve kritik askerî altyapısını koruyacak kapasiteyi henüz tam kuramayan Suriye karşısında İsrail’in askerî asimetrisi açıktır. Türkiye açısından makul yol, Şam’ın kapasitesini hava savunması, erken ihbar, istihbarat, askerî eğitim ve diplomatik meşruiyet üzerinden tedricen yükseltmek; İsrail’in müdahale maliyetini zaman içinde artırmaktır. Ankara bütün provokasyonlara rağmen tansiyonu yönetmeli; cevabın zamanını muarızın hamlesi kadar kendi hazır oluşuna göre tayin etmelidir. Böylece tansiyon disiplini askerî ihtiyatı aşarak devlet siyasetine dönüşmelidir.

Kapasite sahip olunan imkândır; kudret ise o imkânı muhatabın davranışını değiştirecek neticeye tahvil edebilme kabiliyetidir. Ankara’nın Suriye’deki başarısı, Şam’a kazandırdığı kapasitenin Türkiye’nin güvenlik çevresinde gerçek bir davranış değişikliği doğurmasıyla ölçülecektir.

5. Washıngton’un Çoklu İradesi

Amerika Birleşik Devletleri, bir başkanın iradesini aşan, kendi içinde rekabet ederken belirli stratejik devamlılıkları taşıyan çok katmanlı bir güç sistemidir. Beyaz Saray, Kongre, Pentagon, Dışişleri Bakanlığı ve istihbarat bürokrasisi aynı dosyaya farklı önceliklerle yaklaşabilir; sermaye çevreleri, savunma sanayii, enerji sektörü, dijital şirketler ve düşünce kuruluşları da karar vasatına tesir eder. Velhasıl Amerika’da muhkem bir devlet aygıtı; savunma, enerji ve giderek dijital sermayenin nüfuz ettiği derin bir iktidar sahası; bunların konsolidasyonu içinde hareket eden hükümetler ve aynı kuvvet merkezlerinin sınırlandırdığı başkanlar vardır. Türkiye’nin Washington siyasetindeki mahareti, bu merkezler arasındaki farkı, rekabeti ve kesişmeyi okuyabilmesinde yatar.

Trump’ın ikinci başkanlık dönemi Ankara açısından önemli fırsatlar ihtiva etmektedir. İttifakları maliyet, karşılık ve somut fayda hesabıyla ele alan Trump’ın zihninde dış politika, tarihî sadakat, pazarlık kudreti ve yük paylaşımının aynı terazide tartıldığı işlemsel bir mahiyet taşımaktadır. Türkiye’nin askerî kapasitesi, NATO içindeki mevkii, Karadeniz’den Kafkasya’ya uzanan tesiri ve Suriye’deki belirleyici rolü, bu siyaset anlayışı içinde yüksek müzakere kıymetine sahiptir.

İsrail’in üstünlüğü, Amerikan sistemindeki desteğinin hükümet değişikliklerine karşı dayanıklı oluşundan gelir. Bununla beraber Washington’un küresel hesabı, Tel Aviv’in bölgesel önceliklerinden daha geniştir. İsrail’in Amerikan menfaatleri aleyhine açtığı her yeni çatışma, ABD’nin askerî mevcudiyetine, enerji fiyatlarına, Körfez ilişkilerine, İran dosyasına, Rusya ve Çin rekabetine ve NATO içindeki dengelere temas eder. Ankara’nın arayacağı gedik, bu geniş Amerikan hesabıyla Tel Aviv’in daha dar bölgesel hesabı arasındaki mesafede açılır.

Türkiye’nin Washington bakımından kıymeti, küllî hesap içinde belirginleşmektedir. NATO gerçekliği, Suriye’deki rolü, İran karşısındaki denge vasfı, Körfez’deki himaye kapasitesi, Afrika’daki stratejik bulunuşu, Karadeniz’deki mevkii, enerji ve ticaret koridorları üzerindeki tesiri ve geniş askerî kudreti, ikamesi pahalı bir kıymet teşkil etmektedir. Türkiye ile İsrail arasındaki doğrudan gerilimin büyümesi Amerikan stratejisinin birden fazla hattına eşzamanlı bedel yükleyeceği için Washington’un temel eğilimi, iki aktörün kudretini kendi toplam menfaatleriyle uyumlu bir vasatta tutmak olacaktır.

Ankara’nın Washington’a taşıması gereken tez, İsrail’in ölçüsüz hamlelerinin Amerikan bölgesel düzenine yüklediği bedeldir. Suriye’nin istikrarı, terörle mücadele, düzensiz göçün azaltılması, enerji yollarının güvenliği, Rus nüfuzunun sınırlanması ve Çin’in nüfuz alanının genişlemesinin dengelenmesi bu dilin maddi dayanaklarını teşkil eder. Türkiye, kendisini korunma talebinde bulunan taraf olarak anlatmak yerine Amerikan sisteminin ihtiyaç duyduğu sonuçları üretebilen aktör şeklinde konumlandırdığı ölçüde tesir alanını genişletebilir.

Diplomaside hamaset ve zihin dünyasında pervasızlık, Türkiye’nin kaçınması gereken en mühim iki zaaf olmalıdır.

Türkiye’nin asıl ihtiyacı, dostluğunu kıymetli, karşıtlığını maliyetli ve iradesini müstakil kılacak kudreti tahkim etmektir. Zira bu coğrafyada kudret; ayakta kalmanın, söz sahibi olmanın ve kendi istikametini tayin edebilmenin tarih boyunca değişmeyen asli şartıdır.

Devlet siyaseti liderlerin siyasi ömründen daha uzun bir takvimle çalışır. Trump ile kurulan yakınlık bir fırsat penceresidir; kalıcı kazanım, Amerikan kurumlarında Türkiye lehine açılan alanla ölçülür. Ankara bugünkü başkanı, bugünkü kurumları ve yarının muhtemel yönetimini aynı anda hesaba katmalıdır. Son bir haftayı bir vesileyle ABD’de geçirirken edindiğim gözlem de bu ihtiyacı teyit etti: Demokratlar ve Cumhuriyetçiler içinde dip dalgalar hareket hâlindedir; başkan yardımcısı yahut dışişleri bakanının görünür karizmasını aşabilecek, bugünün popüler isimlerini dahi gölgede bırakabilecek yeni aktörlere dair ciddi tahminlerin konuşulduğu bir atmosfer vardır. Illinois Valisi J. B. Pritzker etrafındaki tartışmalar bunun örneklerinden yalnızca biridir. Bugünün yakınlığı yarının müesseselerinde karşılık bulduğu ölçüde stratejik sermayeye dönüşür; şahsa bağlanan siyaset ise iktidar değişimlerinin bütün riskini üzerine alır.

6. Tehdidin İç Siyasete Tahvili

Dış tehdit, modern siyasette iç bütünleşmenin en tesirli araçlarından biridir. Güvenlik algısı, askerî davranışın yanı sıra seçmen koalisyonunu, kimliği ve liderlik etrafındaki müşterekliği de biçimlendirir. Tehdit korkuya, korku müşterek kimliğe, müşterek kimlik ise siyasi konsolidasyona tahvil edilebilir. İsrail siyaseti bu mekanizmaya tarihsel olarak ziyadesiyle aşinadır.

Netanyahu’nun uzun siyasi ömrü, güvenlik meselesini iç siyasetin diliyle birleştirebilme kabiliyetiyle yakından ilgilidir. İran tehdidi yıllarca bu seferberliğin başlıca unsurlarından biri oldu. 2026 seçim vasatında Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tehdit repertuvarında daha görünür hâle gelmesi, Türkiye’nin İsrail iç siyasetinde yeni bir tehdit sembolüne dönüştürülmeye çalışıldığını göstermektedir.

Türkiye’nin İsrail iç siyasetindeki karşılığı, İran’dan farklı bir mahiyette teşekkül etmektedir. İran uzun zamandır tanımlanmış ve yerleşik bir muarızdır. Türkiye ise NATO üyeliği, büyük ordusu, ekonomik ve diplomatik kapasitesi, Suriye’de doğrudan nüfuz kurması ve bölgenin tarihî merkez devletlerinden biri olması sebebiyle daha girift bir aktör olarak algılanır.

Netanyahu bakımından Türkiye imgesi, askerî tehdidi tarih, coğrafya ve medeniyet çağrışımlarıyla besleyen geniş bir iç siyaset imkânı sunmaktadır. Yaklaşan seçimi kaybetmesi hâlinde kendisini ve bazı bakanlarını bekleyen ağır adli ve siyasi süreçler, Rus ruleti tadında bir Türkiye gerilimini göze alma iştahını da artırmaktadır. İsrail toplumunun travmaları, korkuları ve histerik ihtirasları bu siyasete elverişli zemin sağlamaktadır.

İsrail toplumunun sınıfsal, kültürel ve dinî fay hatları bu mekanizmanın taşıyıcı zeminidir. Seküler-dindar ayrışması, merkez-çevre eşitsizlikleri, farklı göç dalgalarının meydana getirdiği sosyolojik tabakalaşma ve sürekli savaş hâlinin beslediği güvenlik psikolojisi, sert liderlik söylemine geniş bir seferberlik vasatı açmaktadır.

Ankara’nın cevabını, sertliğin derecesinden önce stratejik takvim tayin etmelidir. Sert reaksiyonlar Netanyahu tarafından iç siyasi konsolidasyon malzemesine dönüştürülebilir; karşılıksız kalan saha ve söylem hamleleri ise İsrail’in hareket alanını genişletebilir. Cevabın ritmini Tel Aviv’in seçim takvimi yerine Türkiye’nin stratejik takvimi belirlemelidir. Türkiye hiçbir etkenin edilgeni, hususen Netanyahu’nun siyasi bekasının asansörü hâline gelmemelidir.

Şu hâlde Netanyahu hükümeti, İsrail devleti, İsrail toplumu, Siyonizmin farklı damarları ve dünya Yahudiliği ayrı ayrı okunmalıdır. Söz konusu ayrım, ahlaki hassasiyetin yanında doğrudan stratejik fayda taşır.

Muhatabı yekpare bir düşman şeklinde tasvir eden dil, karşı tarafın iç bütünleşmesini kolaylaştırır; farklılıkları doğru okumak ise muarızın konsolidasyon kapasitesini daraltır. Caydırıcılığın bir boyutu da karşı tarafın sizi kendi iç siyasetinin yakıtına çevirmesine mâni olmaktır.

7. İsrail’in Dış Tahkimatını Ayrıştırmak

İsrail’in dış tahkimatını tanımak teşhisin ilk safhasıdır; Türkiye vechesinden asıl mesele, bu tahkimatın yekpare bir cephe hâlinde çalışmasını önleyecek nüfuz mimarisini kurmaktır. Kriz anında hangi başkentte, hangi siyasi çevrede ve hangi toplumsal kanalda Türkiye’nin tezinin karşılık bulacağı, önceden hazırlanmış münasebetlerle tayin edilmelidir. Diplomatik kudret burada devletler arası temasın ötesine geçer.

ABD ve Avrupa’daki İsrail yanlısı siyasi çevreler, lobi kuruluşları, bağış ağları, düşünce kuruluşları, akademik merkezler, medya platformları ve Evangelik hareketler farklı saiklere ve önceliklere sahiptir. Belirli dosyalarda aynı istikamette buluşmaları, tek merkezden sevk edilen müşterek iradenin varlığından ziyade menfaatlerin dönemsel çakışmasını gösterir. Türkiye bakımından kullanılabilecek alan, tam da bu saik ve öncelik farklarında açılmaktadır.

Washington’daki bir Kongre üyesi, Avrupa’daki bir hükümet, Amerikan Yahudiliğinin liberal bir çevresi, dinî Siyonist bir kuruluş ve Evangelik bir hareket aynı siyasi dilden etkilenmez. Ankara her muhataba kendi hukuki, siyasi, tarihî ve entelektüel zemini içinde ulaşabilecek sürekli bir nüfuz mimarisi kurmalıdır. İsrail’in dış tahkimatına verilecek en müessir cevap, karşı blok teşkil etmekten ziyade İsrail lehine yekpare bir cephenin teşekkülünü müşkül hâle getirmektir.

Bilhassa Yahudi diasporası konusunda bu ayrım hayatîdir. Netanyahu hükümetine yöneltilen itirazın Yahudi kimliğiyle aynı zemine taşınması, İsrail yönetiminin ihtiyaç duyduğu toplumsal konsolidasyonu kolaylaştırır. Türkiye, İsrail içindeki muhalif çevrelerle, farklı Yahudi topluluklarıyla, akademik ve entelektüel kesimlerle ve İsrail siyasetini eleştirebilen Batılı aktörlerle temas kapasitesini büyüttükçe Netanyahu’nun “Türkiye tehdidi” üzerinden kurmaya çalışacağı yekpare cepheyi daraltabilir. Tansiyon yönetiminin esası, muarızın acı eşiğini doğru okuyarak baskıyı bu eşiğin altında sürekli, üzerinde ise seçici ve netice alıcı biçimde kurmaktır; ölçüsüz baskı karşı toplumu birleştirir, hesaplanmış baskı karar alıcının hareket alanını daraltır.

Avrupa devletleri bakımından hedef, her başkenti Türkiye safına taşımaktan ziyade İsrail merkezli bir Türkiye karşıtlığının ortak zemine dönüşmesini önlemektir. Tarafsız kalabilecek yahut belirli dosyalarda Ankara ile müşterek menfaat taşıyabilecek aktörlerin pozisyonunu korumak, sıklıkla yeni dost kazanmaktan daha kıymetli netice verir. Diplomatik kudret, muarızın ittifak sahasını daraltabilme kabiliyetini de ihtiva eder. Atina ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Türkiye histerisiyle İsrail’i kendi güvenlik mimarilerine davet ederek, tabir caizse kötü köpeğin sürüye kurt getirmesi misali, üzerlerine daha ağır bir stratejik yük almalarını önleyecek ayrıştırıcı politikalar da bu hesabın parçası olmalıdır.

Ermenistan örneği de üçüncü aktörlerin Türkiye karşıtlığını nasıl kullanışlı bir silaha çevirdiğini ve bedeli Erivan’a bıraktığını göstermektedir. Başbakan Nikol Paşinyan, İsrail hükümetinin “Ermeni Soykırımı”nı tanıma sürecine büyük bir kararlılıkla başlayıp aynı kararlılıkla durduğunu söylerken bu araçsallaştırmayı bizzat tarif etmektedir: “Uluslararası aktörler şehitlerimizin kalıntılarıyla birbirlerinin kafasına vuruyorlar, ama acıyan bizim kafamız.” Kemikleri silah olarak kullanıyorlar, “ama öldürülen biziz.” Paşinyan’ın bu sürece son verme çağrısı Ankara bakımından mühim bir stratejik imkândır. Türkiye, Erivan’ın tarihî hafızasını üçüncü tarafların elinden kurtaracak doğrudan ve karşılıklı menfaate dayalı bir münasebet zemini kurarak muarızın Türkiye karşıtı cephe kapasitesini daraltmalı; Ermenistan’ı başkalarının silahı ve kendi acısının mükerrer mağduru olmaktan çıkarmalıdır.

Türkiye’nin nüfuz siyaseti bu sebeple resmî diplomasinin ötesinde akademi, düşünce kuruluşları, medya, sermaye çevreleri, hukuk ağları ve toplumsal temas kanallarına uzanmalıdır. İsrail kendi dış tahkimatını onlarca yıl içinde kurdu. Türkiye’nin cevabı da aynı sabır ve süreklilikle, kendi tarihî ve siyasi ağırlığına uygun bir kurumsallık içinde verilmelidir.

8. Maslahat Siyaseti

Bütün bu hususları müşterek bir devlet aklında buluşturan ölçü maslahattır. Türkiye’nin İsrail karşısındaki imtihanı, yükselen kudretini hangi usulle yöneteceği meselesinde düğümlenmektedir. Ahlaki ve fıkhî çağrışımını muhafaza eden maslahat, kararın zamanını, maliyetini, karşı reaksiyonu ve gelecekte elde kalacak hareket sahasını aynı terazide tutan stratejik ölçüdür.

İlk şart, ilişkinin mahiyetini dosya dosya okuyabilmektir. Devletler arası münasebet aynı anda rekabet, ortaklık ve zaruri temas ihtiva edebilir. Suriye’de rekabet edilen bir aktörle ticarette müşterek menfaat doğabilir; Washington’da nüfuz mücadelesi yürütülen bir aktörle başka bir bölgesel konuda temas kurulabilir. Devletleri tek sıfata mahkûm eden siyaset seçenekleri daraltır; ilişkiyi sahalara ayırabilen siyaset manevra alanını korur.

Hesabın üç kısa rüknü vardır: yanına alamadığını karşına itme; muarızın baskısını kendi kudretine tahvil et; müttefikin faydasını maliyetiyle birlikte hesapla. İlki diplomatik yalnızlaşmayı önler, ikincisi tehdidi kapasite inşasının gerekçesine çevirir, üçüncüsü ittifakları hissî bağlılığın ötesinde rasyonel hesaba bağlar.

İkinci şart zaman hesabıdır. Trump yönetiminin sunduğu fırsatı kullanmak bugünün menfaatidir; Trump sonrasının Washington’unu hesaba katmak maslahatın gereğidir. İsrail’e verilen sert cevap iç kamuoyunda karşılık bulabilir; aynı cevap Netanyahu’ya aradığı Türkiye korkusunu sağladığında kazancın içine görünmeyen bir maliyet girer. Devlet yönetme ciddiyeti, anla beraber geleceğin de sorumluluğunu yüklendiği için ilk neticeyi onun doğuracağı ikinci ve üçüncü reaksiyonlarla birlikte tartar.

Üçüncü şart reaksiyon muhasebesidir. Bir yaptırımın ekonomik bedeli, askerî tedbirin tırmanma ihtimali, kurulan ittifakın üçüncü aktörler üzerindeki tesiri ve kullanılan dilin karşı toplumda doğuracağı psikoloji aynı kararın katmanlarıdır. İlk hamlenin cazibesi ikinci ve üçüncü hamlelerin maliyetini örttüğü anda stratejik muhakeme oportünizme yaklaşır.

Manevra alanının maddi temeli ekonomik dayanıklılıktır. Finansman kanalları dar, enerji ve tedarik bağımlılığı yüksek, dış şoklara açık bir ekonomi diplomatik özerkliği de sınırlar. Türkiye, İsrail karşısında ekonomik araçları kullanırken kendi taşıma kapasitesini, alternatif pazarlarını, finansman çeşitliliğini ve tedarik güvenliğini aynı terazide tutmalıdır. Ekonomik tedbirin siyasi faydası, Türkiye’nin üstleneceği toplam bedelle birlikte hesaplanmalıdır. Maslahat siyasetinin nihai gayesi, bugünün kazancı uğruna yarının kapılarını kapatmadan devletin hareket sahasını korumak ve kudretini büyütmektir.

SONUÇ: Maslahatin İcabı

Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, iki taraflı ihtilafın hudutlarını aşarak Ankara’nın eriştiği yeni güç mertebesini nasıl yöneteceği sualini önümüze koymaktadır. Kudret arttıkça ihtimaller çoğalmakta; her yeni ihtimal tercih yükünü, yanlış hesabın maliyetini ve zamanlama hatasının tesirini büyütmektedir. Yükselişin asıl imtihanı, kuvveti çoğaltmak kadar onun zamanını, ölçüsünü ve istikametini tayin edebilmektir. Türkiye, kendisine yönelen hamlelere cevap veren ülke safhasından çevresindeki siyasetin şartlarını kuran merkez devlet mertebesine yürümektedir.

İsrail, bu intikalin mahiyetini anlamak ve Türkiye’nin dış politika anlayışını yeni güç mertebesine göre tanzim etmek bakımından öğretici bir vakadır. Ankara’nın mahareti, İsrail’in hareket bedelini yükseltirken kendi seçeneklerini çoğaltabilmesinde ortaya çıkacaktır. Büyük devlet refleksi, muarızın hangi şartlarda ve hangi maliyetle hamle yapacağını tayin eden stratejik çevreyi kurabilme kudretiyle ölçülür. Ankara’nın kuracağı vasatta İsrail, Türkiye’yi her hesabın asli unsuru saymak zorunda kalmalı; Washington ile Tel Aviv arasındaki menfaat ve öncelik farklılıkları diplomatik imkâna çevrilmeli; Suriye’de teşekkül eden devlet kapasitesi Türkiye’nin güvenlik derinliğini tahkim etmelidir. Doğu Akdeniz’den Körfez’e, Karadeniz’den Kafkasya’ya uzanan coğrafyada Türkiye’nin iştiraki, kurulacak düzenlerin işlerlik şartlarından biri hâline gelmelidir. Ankara, İsrail’in her baskısını millî kapasiteye, Suriye’deki her imkânı kurumsal nüfuza, ekonomik her kırılganlığı dayanıklılık programına tahvil etmelidir.

Maslahatın icabı, rakibin kurduğu denklem içinde en süratli hamleyi aramaktan evvel denklemin şartlarına tesir etmektir. Öfke stratejiye, tehdit tahkimata, geçici fırsat kalıcı müesseseye çevrilmelidir. Ankara’nın pusulası millî menfaat, terazisi maslahat, dayanağı iktisadi ve askerî kudret, yöntemi çok katmanlı diplomasi, ufku stratejik özerklik olmalıdır. Dostluklar karşılıklı faydayla, ittifaklar ölçülebilir yükümlülüklerle, rekabet caydırıcılıkla, krizler soğukkanlılıkla yönetilmelidir. Dış politika kararlarının hükmü, Ankara’daki karar odalarından milletin sofrasına, güvenliğine, refahına ve çocuklarının yarınına kadar uzanmaktadır. Türkiye bugün sınırlarının güvenliğiyle birlikte vatandaşının pasaportunun dünyadaki itibarını, ekonomisinin dış kararlara karşı dayanıklılığını ve gelecek nesillerin kendi coğrafyalarındaki söz hakkını tayin edecek bir dönemeçtedir. Dış politika, devlet aklıyla millet hayatının birleştiği beka ve refah sahasıdır.

 

Büyük devlet, hangi mücadeleye ne zaman gireceğini, hangisinin dışında kalacağını ve gerektiğinde hangi masayı bizzat kuracağını bilen iradedir. Yeni dönem, bütün aktörlerin Türkiye’nin nerede durduğunu hesaba katmak zorunda kaldığı anda başlayacaktır.

 

Nihayetinde mesele, İsrail ve Suriye dosyalarını yahut bölgesel güç mücadelesini aşan tarihî bir istikamet meselesidir. Can alıcı sual, Türkiye’nin önümüzdeki yüzyılda kendi kaderinin başkalarının kurduğu masalarda tayin edilmesini mi seyredeceği, yoksa o masaların şartlarını belirleyen devletlerden biri mi olacağıdır. Tarih, milletlere zaferleri kadar tereddütlerinin bedelini de miras bırakır. Anadolu’nun son iki asrı, devletlerin kaderinin savaş meydanlarından önce yapılan hesaplarda tayin edildiğini göstermiştir. Türkiye’nin önündeki vazife, yükselen gücünü bölgesel nizam kuracak, barışı caydırıcılıkla teminat altına alacak ve kendi geleceğini kendi iradesiyle tayin edecek bir devlet aklıyla yönetmektir. Türkiye’nin tarihi, coğrafyası ve biriktirdiği kudret, ona önümüzdeki yüzyılın kurucu devletleri arasında yer alma mesuliyeti yüklemektedir.

Bu haber toplam 229 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim