Yusuf Kaplan TYB İstanbul’da Konuştu

Yusuf Kaplan TYB İstanbul’da Konuştu
Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi tarafından düzenlene Medeniyet Söyleşileri programına Yazar Yusuf Kaplan konuk oldu. Medeniyat Tasavvuru Okulu çalışmaları hakkında da bilgi veren Kaplan şöyle konuştu:

‘’Başlarının kavramlarıyla kendi dünyanızı kuramazsınız, mevcut dünyanızı da tanınamaz hâle getirir ve yıkarsınız. Bizim yaşadığımız bu. Yediğimiz darbe bu. 80’lerde darbeyle birlikte Marksizm’e, Marksist literatüre biraz darbe vuruldu. Böyle bir şehir efsanesi var. Vuruldu ama nasıl olduysa oldu, Marksistler Türkiye’nin entelektüel hayatına kuruldu. Yani öyle bir şey oldu ki, Türkiye’nin entelektüel hayatı deyince -mesela şiir, hikâye, romandan falan bahsetmiyorum- sinemada, müzikte, dolayısıyla modern sinemadaki ve bir şekilde Avrupa sanat sinemalarındaki yeni eğilimlerin, “yeni Türk sineması” diyebileceğimiz bir dalgayı oluşturmasına yol açtı. 80’lerdeki darbe, Türkiye’deki sol literatür, film kültürü üzerinden demokrasinin bittiğini, aslında hız, haz ve ayartı rejimi demokrasinin zaferini ilan ettiğini ispatladı. Sezen Aksu demokrasinin zaferidir bu ülkede. Hız haz ve ayartı rejiminin zihinlerimizi nasıl pornografik bir ayartının dünyamızı tanımlamada Sezen Aksu çok önemli bir fenomendir. Sulu sepken sekülerleşme, hız ve haz biçiminin ve bunun özellikle haz ve ayartı boyutunun Sezen Aksu üzerinden işlediği bir noktaya gelindi. Marksistler de orda darbe yediler. Kendilerini var eden dinamikler, kendilerini dinamitledi ve Marksizm, Marksist literatür acayip bir şekilde vulgerleşti. Bunun sinemadaki örneği Sinan Çetin’dir. Sezen Aksu’nun sinemadaki karşılığıdır.

Türkiye’de artık solculuk, eşcinsellik üzerinden kendini meşrulaştırmaya, kendine bir alan açmaya çalışıyor. Bu tefessüh ettiğini gösterir zaten. Ama köksüz bir yolculuk. Bizi nereye getirdi görüyorsunuz değil mi? Türkiye’de İslamcı bir edebiyat birikimi vardı. 60’larda ve 70’lerde Sezai Karakoçların, Üstat Necip Fazılların öncülüğüyle, tohum ekmesiyle, kıvılcım çakmasıyla başlayan çok ciddi bir yolculuk var. Türk edebiyatında sadece edebiyatla sınırlı kalmayan, aynı zamanda fikriyata da kulaç açan, bu ülkenin fikrî yapıtaşlarını döşemeye çalışan bir yolculuk. İkinci Yeni Türk edebiyatındaki en önemli dalgadır, ama bizimle dalga geçercesine gerçekleştirilmiş bir dalgadır. İkinci Yeni hem semantik olarak, hem sentaks açısından Türk şiirini öldürmüştür. Turgut Uyar, Ece Ayhan, Cemal Süreya. Bunlar rastgele adamlar değil birinci sınıf şairlerdir. İslamcı yönelimle “Marksist yönelim” arasındaki fark bu. Dolayısıyla geleceğe ilişkin bir cümleyi buradan çıkarabilirsiniz. Sadece şiirle uğraşıyor, sadece şiir yazıyor; şiirin dışında sarsacak bizim önümüzü açacak, zihnimizi açacak fikir metinleri yok dikkat edin. Şiir fikri doğurmalı, şiir fikre gebe kalmalı. Şiir fikre gebe kalmıyorsa, insan şiire ve hakikate gebe kalamaz.

Türkiye dünyada sömürgeleştirilemeyen tek ülke. Ama Türkiye dünyada kendi kendini sömürgeleştiren tek ülke yine. Kendi kendini sömürgeleştirme tecrübesi Türkiye’nin felsefede sanatta düşünce hayatında kendi kendini sömürgeleştirme yolculuğuna soyunmasına; kendi kendini sömürgeleştirme düşüncesi Batı’dan üretileni burada tüketmemize yol açacak bir yolculuk yapmamıza yol açtı. Yani satırlarda yazılanlar kendi kendini sömürgeleştirme tecrübesi ile silindi, silinmeye çalışıldı ama sadırlara kazınanlar bu ülkenin sömürgeleştirilemeyen tek ülke olmasından ötürü o ontolojik patlama anını buldu ve patladı. Dolayısıyla sadırlara kazınan, satırlara yazılanı yeniden yazacak. Yenden hatırlatacak ve yazacak.

Medeniyet dili çok önemli. O rüzgârın ruha dönüştürülmesi lazım. Bunu yapabilmemiz için bir defa rüzgârla ruh arasındaki etimolojik dolayısıyla semantik dolayısıyla ontolojik ilişkiyi iyi bilmemiz lazım. Riyh Arapçada rüzgâr demek. Ve ruhla aynı kökten türer, aynı anlam kümesine aittir. Aslında bizim rüzgârın esmediğini zannettiğimiz zamanlarda da rüzgâr eser. Rahmetin rahmanı. Hava dediğimiz şey varsa rüzgâr eser ve aşı yapar. Rüzgârın vazifesi aşı yapmaktır. Dolayısıyla biz melekût âleminden aslında mülk âlemine bir aşı yapıldığını görürüz. Melekût âleminden süt emen insan mülk âlemine yapılan bu aşıyı fark ettiğinde ruhunu keşfeder ve o ruha dönüşür. Yani kelimelerin ruha dönüşmesi bir şekilde böyle gerçekleşir. Kelimeler fikrin bedeni, kavramlar ise kalbi; kalbe değince kavramlar ancak ruha dönüşebilir, demiştim. Kelimelerin bir anlamı varsa ruha dönüştürüldüğü zaman söz konusu olabilir. Bu anlam, o zaman bir şekilde bizim her şeyi anlamamızı sağlayabilecek bir yere götürebilir.’’

İki saate yakın süren Medeniyet Söyleşileri programı izleyicilerden gelen soruların cevaplandırılmasıyla sona erdi.

46e16e1a-d633-4333-9489-831d8ae179f5.jpg918d0ada-5b9f-43bb-96d3-6aba753e1985.jpg

Bu haber toplam 111 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim