• İstanbul 23 °C
  • Ankara 24 °C

Ali Yurtgezen: O Bizim Sohbet Pîrimizdi

Ali Yurtgezen: O Bizim Sohbet Pîrimizdi
Depremde Maraş dışındaydım. 6 Şubat gecesi saat 5’e doğru uyanmış, mutadım olmadığı halde televizyonu açmıştım. Haber kanalları Maraş merkezli şiddetli bir deprem olduğuna dair altyazı geçiyordu.

Hemen telefona sarılıp yakınlarımı aramaya koyuldum. Ulaşabildiklerim panik halinde, adeta sayıklar gibi sürekli “Maraş yıkıldı” diyor, başka bir şey diyemiyordu. Henüz kimsenin kimseden haberi yoktu. Gün ağarınca televizyonlara deprem bölgesinden görüntüler akmaya başlamış, yıkımın dehşete düşüren büyüklüğü ortaya çıkmıştı. İlerleyen saatlerde hısım akrabadan, eş dosttan enkaz altında kalanların haberi gelmeye başladı. Dilime Taşlıcalı Yahya’nın “Meded, meded, yıkıldı bu cihânın bir yanı!” mısraı takılmış; bulunduğum odada çaresizce dönüp duruyordum.

Öğleye doğru Mehmet Yaşar aradı. Ben daha “arkadaşlardan ne haber” demeye kalmadan hıçkıra hıçkıra ağlayarak “Hocam Ahmet Abi, Hocam Ferhat, Hocam Fazlı Abi” deyiverdi. Donup kalmıştım. Sonrasında ne konuştuk ya da konuştuk mu, hatırlamıyorum bile. Bu üç güzel dost da aileleriyle birlikte ikamet ettikleri binaların enkazı altında kalmıştı. Adeta yerle bir olan binalarının hiç de iyi şeyler söylemeyen hal diline, arama kurtarma çalışmalarının aksaklık ve yetersizliğine rağmen bir mucizeyi bekledik ama gerçekleşmedi. Beşinci gün Ahmet Bey’in naaşına ulaşıldığını ve aynı günün seherinde toprağa verildiğini öğrendiğimde bizim için sadece cihanın bir yanı yıkılmamış, birlikte inşa eylediğimiz kendimize mahsus dünyamızın en muhkem yanı da yıkılmıştı.

Ahmet Bey bizim taifenin sohbet piriydi. Fakat arkadaşlar onu böyle değil de nükteli göndermeler barındıran bir nitelemeyle “komutan” diye adlandırmayı daha çok benimsemişti. Sohbete dair koyduğu “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kuralları vardı çünkü. Mesela önceleri her cumartesi ve pazar geceleri ile hafta içinde resmi tatile denk gelen günlerin gecelerinde, yeri ve tabeladaki adı değişse de her daim “dükkân” tesmiye edilen mekânda cem olmak şarttı. Sonraları askerî vesayetin kalktığı, demokrasi kültürünün yaygınlaştığı gerekçesiyle (!) dükkân toplantıları özel oturumlar haricinde, sadece cumartesi gecelerine mahsus olmak üzere haftada bir güne düşse bile Ahmet Bey’in diğer kuralları yürürlükte kaldı. Dükkân içtimaına katılmamak için ölüm ve ağır hastalık dışında hiçbir mazeret kabul edilmezdi. Yine saat 02’ye kadar oturulacaktı. Ama sohbette soğuma olmamışsa vakit doldu deyip kalkıp gitmeye de ruhsat yoktu. Toplu haldeyken “ziyaretçi görüşmeleri” yapmak, hep bir ağızdan konuşmak, mükerrer cümle kurmak yasaktı. Ev, araba, para pul lafı edilemez; askerlik hatırası anlatılamazdı. Sohbet her halükârda “fikirli” olmalı; insanın, milletin, memleketin meseleleri üzerine tutarlı tespit ve tahliller ihtiva etmeliydi.

Onun bu kuralları yahut komutanlığı sayesinde sohbetlerimiz düzenli ve seviyeli bir şekilde yıllarca sürdü. “Hem ağlarım hem giderim” diyerek katıldığımız bu iddiasız, hesapsız, gösterişsiz, samimi sohbetlerin önceden belirlenmiş bir gündemi olmazdı. Zuhurata tabi olur; bazen yarenliklerle, bazen son derece derinlikli fikrî değerlendirmelerle akıp giden zamanın farkına varamazdık. Çoğunlukla çay ve tütün eşliğinde fikirli türküler çalınıp söylenir, şiirler okunur, o hafta denk gelinen güzel bir yazı varsa eğer İsmail Göktürk’ün veya Mehmet Yaşar’ın seslendirmesiyle mutlaka paylaşılırdı. Kalkıp giderken kalbimizin yunup yıkandığını, dünyanın bir hafta boyunca maruz kaldığımız kirinden pasından arındığımızı hissederdik.

Malum, sohbet aslında “dostluk” demek. Ahmet Bey, koyduğu kurallardan ziyade, dostluğu, birbirimize muhabbet ve hürmeti sadece kâl ile değil hâl ile de talim ettirmesi hasebiyle bizim sohbet pirimiz idi. Onun nazarında bütün insanlar peşinen “hazret-i insan”dı. Büyük olsun küçük olsun, muhatabına kıymet verir; onlara nezaketle, muhabbet ve hürmetle yaklaşırdı. Ancak dost olacağı, beraber yol yürüyeceği kimselerde yerli ve milli bir duruş, idrak kabiliyeti, zihin berraklığı, ifade selaseti ve selim bir kalp arardı. Ulvi meselelerle dertlenmeyenlerle, melâli anlamayanlarla aşina olamıyordu. Bu sebepledir ki onun lügatinde dost, hem “gönüldaş” hem de kendisiyle aynı dili kullanan, bin yıllık medeniyet Türkçesiyle yazıp konuşan manasına “dildaş”tı.

Okuyarak ve yazarak yaşayan bir hüzünkârdı Ahmet Bey. Okumak ve yazmak onun için hava gibi, su gibi hayati bir zaruretti adeta. 70’li yıllarda mahalli gazetelerde yazmaya başladı. Aynı yıllardan itibaren Peyami Safa, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç ve özellikle de Cemil Meriç, Erol Güngör, Seyit Ahmet Arvasi, D. Mehmet Doğan gibi yazar ve mütefekkirleri düzenli bir şekilde okuyarak kendisine sağlam, tutarlı bir fikrî zemin inşa etti. Bu zeminde kaleme aldığı yazıları Yeni Düşünce, Dolunay, Terkip ve İnşa, Karargâh Anadolu dergilerinde, Gündüz ve Yenisöz gazetelerinde, Habervaktim, Fikirteknesi ve TYB sitelerinde neşredildi. Bilahare bazıları kitaplaştırılan bu yazıların bir kısmı dostluk, hüzün, gurbet, dil, okuma, yazma ve türkülerimiz üzerine denemelerdi. Kahir ekseriyeti ise “âmâ üstadım” dediği Cemil Meriç’in tabiriyle “idrakimize giydirilen deli gömleği” mesabesindeki resmî ideolojiye dair tespit ve tenkitler ihtiva eden metinlerdi. Söz konusu metinlerde literatürüne hâkim olduğu Kemalizm’i hayli sert ve pervasız bir üslupla tenkide tabi tutmakla kalmaz, bu ideolojinin tahrip ve tağyir eylediği Türk kimliğini, Türkçeyi ve millet kavramını tashihe de yönelirdi.

Ahmet Bey’in edebiyatla münasebeti okuyup yazmaktan ibaret değildi sadece. Okumaya meyyal, yazmaya hevesli gençleri bulur, arayıp sorar, yazmaları için cesaretlendirip teşvik ederdi. Onların şiirlerine, denemelerine, hatta bir haber veya hadiseyi nükteli ve edebi bir dille sözlü olarak aktarmalarına dahi hediye vaatleriyle iltifatlar yağdırırdı. Bugün eli kalem tutan pek çok gencin her konuda olduğu gibi bu vadide de Ahmet ağabeyi idi o.

Benimse kırk yıllık dostumdu Ahmet Doğan. Kırk yıl boyunca âdâbına zerre kadar halel getirmeden gösterdiği dostluğunu da aramızdaki muhabbeti de kelimelere dökmem mümkün değil. Söylenecek hiçbir söz, yazılacak hiçbir cümle onun vakarlı hüznünü tasvire, dostluğundaki safvet ve samimiyeti tarife yetmeyecek. Zaten biz birbirimizle öteden beri sükût ederek anlaşır, sükût ederek halleşirdik. Fakat yine de bendeniz, koronavirüs illetiyle mutadı olduğu üzere önden giden Hacı (İbrahim Arıkmert), depremde vefat eden Ferhat (Ağca) ve Fazlı (Bayram) gibi Ahmet Bey’in de imanına, alicenaplığına, tevazuuna, denî dünyaya tenezzül eylemeyen duruşuna; din ü devlet, mülk ü millet hassasiyetine şahit olduğumu söylemeliyim.

Onlar “kâf-ı kanaat bekleyen bir bölük ankâlar” idiler. Ahmet Bey, sıkça kullandığı Hz. Mevlânâ’nın, “Her kuş kendi cinsiyle uçar” sözü muktezasınca, yanına Ferhat’ı ve Fazlı’yı da alıp uçmağa vardı. Elbette onları unutmayacak, dertlerini dert edinecek; hayırla, dualar ve fatihalarla anacağız. Öyle zannediyorum ki Ahmet Bey’in aziz ruhunu şad eyleyecek şeylerden biri de, geride kalanların onun riyasetindeki sohbet geleneğini, o aralarındaymış gibi sürdürmesidir. Geride kalan ankâlar ona yine mektuplar yazmalı, arîzalar sunmalı, “gömlek kazandıracak” yazılar, şiirler, haberler getirmelidir.

Bezm-i elest’te tekrar mülaki oluncaya kadar dükkandaki divanı bozulmamalıdır bu güzel dostun. Cenâb-ı Mevlâ yoldaşlarıyla beraber ona da rahmet eylesin, cümlesini cennet ve Cemâl’iyle müşerref kılsın.  

80085.jpg

Bu haber toplam 2189 defa okunmuştur
  • Yorumlar 9
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim