Eylül 2017’de, Türkiye’deki Suriyeli çocukların eğitime intibakına ilişkin çalışmaların koordinasyonunu yürütüyorduk. Çocukların eğitim sistemine dâhil edilmesi, ilgili kurumların belirli bir program ve müşterek anlayış içinde hareket etmesini gerektiriyordu. Aynı dönemde, Türkiye’nin bu alandaki çalışmalarını yerinde incelemek isteyen yabancı heyetlerle de yoğun temas hâlindeydik. Yeni Zelanda’dan İzlanda’ya, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Amerika Birleşik Devletleri’ne uzanan geniş bir coğrafyanın temsilcileri, Türkiye’nin Suriyeli çocuklar için kurduğu eğitim sistemini mahallinde görmek istiyordu. Her heyet kendi merakı ve önceliğiyle geliyordu. Kimi geçici barınma merkezlerindeki eğitimi inceliyor, kimi çocukların devlet okullarına kabulünü ve yeni çevrelerine intibakını takip ediyordu. Dışişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlarla müşterek hareket ederek bu talepleri tasnif ediyor, her birini ülkemizin maslahatını gözeten ölçülü bir temas düzeni içinde karşılıyorduk.
Bu talepler arasında en yoğun ve ısrarlı olanlar ekseriyetle Almanya’dan geliyordu. Alman heyetleri zaman zaman yetki ve sorumluluk alanımızı aşan ayrıntılar ile geniş bir saha erişimi talep ediyor, biz de kurumlarımızın hassasiyetlerini gözeterek temasları sürdürüyorduk. Almanya’nın konuya gösterdiği hususi alâkanın ardında insanî sorumluluk ve Avrupa dayanışmasının yanı sıra göçün nüfus yapısı, güvenlik, iş gücü piyasası ve toplumsal dengeler üzerindeki muhtemel tesirlerini anlama ve istifade etme gayreti de bulunuyordu.
Bu temaslardan biri, Almanya’nın uluslararası kalkınma ve teknik iş birliği kurumu GIZ’in Türkiye heyetiyle yaptığımız toplantıydı. Federal Alman Hükûmeti’ne ait bir şirket statüsünde faaliyet gösteren GIZ; işlevi ve çalışma sahası bakımından Türkiye’deki TİKA’ya, Japonya’daki JICA’ya benzer bir yapılanmadır. Türkiye’de kamu kurumları ve sivil toplum kuruluşlarıyla müşterek projeler yürüten kurum, bu geniş temas ağı sayesinde faaliyette bulunduğu ülkelerin sosyal dokusunu, kurumsal kapasitesini ve beşerî dinamiklerini yakından tanıma imkânı bulmaktadır. Bu itibarla GIZ, kalkınma ve ekonomik entegrasyon faaliyetlerinin yanı sıra Alman devletine sahadan sürekli bilgi akışı sağlayan bir sosyal istihbarat işlevi de görmektedir. Toplantının bir yerinde, mütekabiliyet fikrinden hareketle Alman muhataplarımıza şu teklifte bulunmuştum:
“Türkiye’nin Suriyeli çocuklara ve ailelerine yönelik uygulamalarını yerinde görmek, kurumlarımızdan doğrudan dinlemek istiyorsunuz. Biz de Almanya’nın mülteci kabulü ve entegrasyon süreçlerini aynı usulle mahallinde incelemek, en yetkili isimlerden dinlemek istiyoruz. Gerekli zemini hazırlamanız hâlinde ilgili kurumlarımızın temsilcilerinden oluşan müşterek bir heyetle Almanya’yı ziyaret etmek isteriz.”
Muhatabımız bu teklifi beklemiyordu. Yüzündeki kısa tereddüt ve cevabındaki soğukluk, diplomatik nezaketin örtemediği bir rahatsızlığı açığa vurdu. Türkiye’deki uygulamaları incelemeyi tabii sayan heyet, aynı usulün kendi ülkesinde uygulanması karşısında ihtiyatlı bir mesafeye çekildi. Yine de ölçülü bir “Memnuniyetle” cevabı verdi. Bir hafta sonra ziyaretin kabul edildiği bildirildi. Kısa süre zarfında Alman tarafı, bir haftaya üç şehir ve ondan fazla kurum ziyareti sığdıran ve dolayısı ile bizce yoğun ve fakat haliyle yüzeysel temasların olacağı bir program hazırlamıştı. Eğitim merkezleriyle uyum çalışmalarını yerinde inceledikten sonra son toplantımızı GIZ’in Eschborn’daki merkezinde yaptık. Suriyeli mültecilerin eğitimi, istihdamı ve geleceği ele alındıkça, esasen bizim için büyük ölçüde malum olan Alman öncelikleri daha açık biçimde ortaya çıktı. Nitelikli insanları Alman ekonomisine kazandırmanın, kalan nüfusun ise hangi şartlar altında ülkelerine dönebileceğini hesaplamanın yollarını arıyorlardı.
Oysa Suriye’deki şartlar, büyük bir nüfusun kısa müddette topluca dönüşüne imkân vermiyor; meselenin en az on yıllık bir perspektifte ele alınmasını zaruri kılıyordu. Bu müddet boyunca çocukları okulda, yetişkinleri çalışma hayatında tutmak ve ailelerin toplumla bağını korumak gerekiyordu. Eğitimden ve istihdamdan mahrum kalabalıklar, suç ve radikalleşme ağlarının istismarına açık hâle gelirdi. Sağlam bir devlet siyaseti, göçmeni peşinen güvenlik tehdidi sayan kolaycılığın ötesine geçerek yanlış tercihlerden doğabilecek tehlikeyi önceden görmeliydi.
Resmî görüşme sona erdikten sonra sohbet faslına geçtik. Söz, o günlerde hayli hararetli seyreden Alman siyasetine geldi. Mülteci meselesindeki asıl büyük riskin sayıdan ziyade, bu mesele etrafında kurulan siyasî dil olduğunu söyledim. Özelde Almanya olmak üzere neredeyse tüm Avrupa’da merkez partiler, sol partiler ve hatta aşırı sol fraksiyonlar dahi seçmen kaybını önlemek maksadıyla aşırı sağın dilini kullandıkça bu siyasete meşruiyet kazandırıyordu. Seçmen ise bir müddet sonra taklit yerine aslını tercih edebilirdi. Popülizm, toplumsal korkuyu siyasî kuvvete çevirmekte mahirdir ve fakat harekete geçirdiği öfkenin hududunu tayin etmekte aynı kudreti gösteremez. Ve dahi o öfke sokağa düştüğünde, kimin elinde hangi maksada hizmet edeceği meçhul kalır.
Alman heyetine başkanlık eden GIZ Doğu Avrupa ve Orta Doğu Direktörü hanımefendi, sohbet sırasında dile getirdiğim bu değerlendirmeler resmî gündemin dışında kaldığı hâlde, sözlerimi dikkatle dinledi ve not aldı. Vedalaşırken yanıma gelerek Şansölye Angela Merkel’in yakın dostu olduğunu, ertesi sabah kendisiyle kahvaltıda buluşacağını söyledi. Merkez siyasetinin aşırı sağın diline yaklaşmasından doğacak tehlikeye ilişkin kurduğum muhakemeyi Merkel’e bizzat aktaracağını da ifade etti. Bu sözlerin ardından vedalaştık ve görüşmemiz nihayet buldu.
Aradan on yıl dahi geçmeden, Almanya’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde bambaşka bir siyasî manzara ortaya çıktı. Göç meselesi; iktisadî durgunluk, enerji buhranı, Ukrayna harbinin artan maliyeti ve merkez partilere duyulan itimadın aşınmasıyla birleşerek geniş bir toplumsal hoşnutsuzluk zemini oluşturdu. AfD, 2025 federal seçimlerinde oyların yüzde 20,8’ini alarak 152 milletvekiliyle Federal Meclis’in ikinci büyük siyasî grubu hâline geldi. Parti, 6 Eylül 2026’da yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçiminde ise oyların yüzde 43,8’ini kazandı. Bu netice, AfD’nin hususen eski Doğu Almanya coğrafyasında geçici bir itiraz hareketini aşarak ne ölçüde kökleştiğini gösterdi. 2013’te avro krizine tepki gösteren lümpen formunda milliyetçi ve popülist bir hareket olarak doğan AfD, zaman içinde göç karşıtlığını merkeze alan etnik milliyetçi, şoven ve aşırı sağcı bir siyasî hatta yerleşti. Bu sebeple partiyi yalnızca geçici toplumsal tepkilerden neşet eden arızî bir hareket saymak hem Alman siyasetinin bugünkü seyrini hem de bu yükselişi besleyen tarihî ve içtimaî kökleri yanlış okumak olacaktır.
Tam bu noktada, Almanya’daki bugünkü siyasî sarsıntının göçü aşan tarihî mahiyetini görmek gerekir. Batı Avrupa’nın denizci devletleri on beşinci asrın sonlarından itibaren okyanuslara açılırken Alman coğrafyası çok sayıda siyasî birime bölünmüş hâlde bulunuyordu. Alman dünyası bu gecikmeyi on dokuzuncu yüzyılda sanayi, ilim, bürokrasi ve ordu sahalarında biriktirdiği kudretle telafi etmeye çalıştı. Prusya öncülüğünde 1871’de kurulan birlik ilk büyük sıçrayışı başlattı; 1918 mağlubiyeti bu hamleyi sona erdirdi. Nazi rejiminin 1933’te iktidarı ele geçirmesiyle başlayan ikinci sıçrayış ise devletin bütün imkânlarını ırkçı istila ve imha siyasetine bağladı ve 1945’te topyekûn yıkımla nihayet buldu.
Federal Almanya iki felaketin ardından kudretini daha emniyetli bir nizama yerleştirdi. Amerikan himayesi güvenliği sağladı, Avrupa bütünleşmesi Alman gücünü müşterek kurumlara bağladı. Sovyetler Birliği ve daha sonra Rusya ile kurulan enerji münasebeti sanayinin maliyetini düşürdü; Çin pazarı ihracata geniş bir alan sundu. Şimdi bu şartların tamamı değişmektedir. Üçüncü sıçrayıştan kastım, Almanya’nın iktisadî ve ilmî birikimini siyasî iradeye, savunma kudretine ve Avrupa için daha ağır bir mesuliyete çevirmesidir. Bu hamlenin ölçüsü toprak kazanmak yahut Avrupa üzerinde cebrî hâkimiyet kurmak yerine, kudreti hukuk ve rıza içinde yönetebilme kabiliyeti olacaktır.
Okyanusların Paylaşıldığı Çağda Geciken Almanya
Alman şehirleri okyanus çağının ticaret ve finans ağlarına iştirak ediyordu. Hususen kuzeydeki limanlar Baltık ve Kuzey Denizi ticaretinde, Nürnberg ve Augsburg gibi şehirler ise üretim, zanaat ve sermaye birikiminde mühim bir yere sahipti. Fugger ve Welser ailelerinin hükümdarlara kredi verecek kadar büyük bir mali kudrete ulaşması bunun göstergesiydi. Alman coğrafyasında servet, ilim ve üretim vardı; asıl eksik, bu birikimi müşterek bir hedefe yöneltecek merkezî devletti.
Habsburg kudretinin önceliğini Alman birliğinden ziyade hanedanın Avrupa hâkimiyeti tayin ediyordu. Şarlken devrinde geniş ülkeler aynı hükümdarın şahsında birleşmiş görünse de bu yapı Alman menfaatleri etrafında teşekkül etmiş millî bir devlet vasfı taşımıyordu. Fransa rekabeti ve Reformasyonun ardından Katoliklerle Protestanlar arasındaki mücadeleler Alman topraklarını Avrupa’daki büyük hesaplaşmaların başlıca sahalarından biri hâline getirdi. Uzun savaşlar ve iktisadî sıkıntılar birçok Alman’ı Amerika başta olmak üzere farklı coğrafyalara göçe sevk ederken emek, zanaat, bilgi ve teşebbüs gücünün bir kısmını da dışarıya taşıdı.
Bu siyasî ve mezhebî dağınıklığın en ağır bedeli, 1618’de başlayan Otuz Yıl Harpleri sırasında ödendi. Alman topraklarında otuz yıl boyunca devam eden mücadele; nüfusu, üretimi ve mali kudreti ağır biçimde aşındırdı. Birçok şehir harap olurken ziraî ve iktisadî hayat uzun süre toparlanamadı. Aynı dönemde Atlantik devletleri denizaşırı kaynakları kendi merkezlerine taşımakta, Alman ülkeleri ise varlıklarını korumaya çalışmaktaydı.
Avrupa Birliği mefkuresinin köklerinin oluştuğu 1648 Vestfalya Barışı savaşı sona erdirirken Alman coğrafyasındaki çok merkezli yapıyı hukukî ve siyasî bakımdan tahkim etti. Prensliklerin müstakil hareket sahası genişlerken imparatorluk makamının merkezî kudreti daraldı. Fransa başta olmak üzere çevredeki devletler bu düzeni, Avrupa’nın ortasında güçlü bir Alman devletinin yükselmesini sınırlayan bir emniyet unsuru olarak görüyordu. Alman birliği böylece Germen dünyasının iç meselesini aşarak Avrupa kuvvet dengesinin temel meselelerinden biri hâline geldi. 18. yüzyılda yükselen Prusya, bu düzeni değiştirebilecek yeni bir merkez meydana getirdi. Dağınık topraklarını disiplinli bürokrasi, düzenli vergi ve güçlü ordu sayesinde aynı idare altında topladı. Berlin, önceliğini denizaşırı yayılmadan ziyade Avusturya karşısında üstünlük kurmaya ve Alman dünyasının istikametini tayin etmeye verdi. İngiltere deniz yolları üzerinden küresel bir düzen kurarken Prusya, kara ordusunu ve devlet teşkilâtını tahkim ediyordu.
Fransız İhtilâli ve Napolyon savaşları parçalanmışlığın bedelini bütün açıklığıyla gösterdi. Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun 1806’da ortadan kalkması Alman dünyasında siyasî birlik arayışını hızlandırdı. Milliyet fikri, iktisadî bütünleşme ve Prusya’nın askerî kudreti giderek aynı hedefte buluştu. Almanya, okyanus devletlerinin asırlar içinde topladığı servet ve nüfuza siyasî birlik, sanayi, ilim ve teşkilât yoluyla yetişmeye çalışacaktı. İlk sıçrayışı doğuran asıl gerilim buydu.
Gecikmiş Birliğin Birinci Sıçrayışı
Prusya, topraklarının dağınıklığından doğan zafiyeti teşkilâtla telafi etti. Düzenli bürokrasi, yaygın eğitim, güvenilir vergi sistemi ve güçlü ordu sınırlı kaynakların tesirli kullanılmasını sağladı. Hususen ordu, Alman birliğini hangi devletin kuracağını tayin eden başlıca vasıta oldu. Böylece birlik fikri siyasî bir ülküden ulaşılabilir bir devlet hedefine dönüştü.
Bu siyasetin iktisadî zemini, Prusya öncülüğünde 1834’te kurulan Alman Gümrük Birliği ile güçlendi. Alman devletleri arasındaki gümrük duvarlarının büyük ölçüde kaldırılması ticareti genişletti ve müşterek pazarın doğmasını sağladı. Siyasî parçalanma sürerken iktisadî birlik fiilen kuruluyor; tüccarların ve sanayicilerin menfaati giderek Alman birliği fikriyle örtüşüyordu. Avusturya’nın birliğin dışında kalması da Alman dünyasının iktisadî ağırlığını Prusya’ya taşıyarak Berlin’in gelecekteki siyasî üstünlüğüne zemin hazırladı.
Demiryolları bu bütünleşmeyi hızlandırdı. Şehirleri, maden havzalarını, üretim merkezlerini ve pazarları birbirine bağlayan hatlar kömür, demir ve mamul malların daha süratli taşınmasını sağladı. Aynı ağ savaş zamanında asker ve mühimmat sevkini kolaylaştırdı. Millî pazar genişlerken Prusya’nın askerî hareket kabiliyeti de arttı. Böylelikle sanayi ile ordu aynı ulaştırma sisteminden beslendi.
1848 ihtilâlleri Alman birliğini anayasa, meclis ve halk egemenliği üzerinden kurmaya çalıştı. Frankfurt Parlamentosu’nun teşebbüsü neticeye ulaşamadı; buna rağmen birlik fikri geniş bir toplumsal zemin kazandı. Prusya monarşisi bu birikimi ordu, bürokrasi ve diplomasiyle kendi siyasetine bağladı. Birliğin liberal bir meclis yerine Prusya devleti tarafından kurulması, yeni imparatorluğun siyasî karakteri üzerinde kalıcı tesir bıraktı.
Otto von Bismarck, savaşın zamanını ve siyasî neticesini hesaplayan bir devlet siyaseti yürüttü. 1864 Harbi sonunda Schleswig ve Holstein Danimarka’dan alınarak Prusya ile Avusturya’nın ortak idaresine bırakıldı. Bu ortaklık iki yıl sonra iki Alman gücünü karşı karşıya getiren meselelerden biri oldu. Radikal bir eşik olarak 1866 Harbi, Alman dünyasının liderliğini Viyana’dan Berlin’e geçirdi. Bismarck mağlup ettiği Avusturya’yı ağır şartlarla ezmekten kaçındı ve onu gelecekteki Avrupa dengesinin içinde tuttu. 1870’te Fransa ile başlayan harp ise güney Alman devletlerini Prusya etrafında topladı.
Alman İmparatorluğu’nun 18 Ocak 1871’de Versailles Sarayı’nın meşhur Aynalı Salonu’nda ilân edilmesi, Avrupa kuvvet dengesindeki değişimi bütün kıtaya duyuran açık bir siyasî mesajdı. Fransız orduları mağlup edilmiş, Alsace-Lorraine’in Almanya’ya devri Frankfurt Antlaşması’yla kesinleşmişti. Avrupa’nın ortasında yaklaşık kırk bir milyon nüfusa, hızla gelişen bir sanayiye ve güçlü bir kara ordusuna sahip yeni bir imparatorluk doğdu. Toprak kaybı Fransa’daki rövanş arzusunu besledi; Berlin ise kazandığı mevkii korumak ve kendisine karşı geniş bir Avrupa ittifakının kurulmasını önlemek için daha karmaşık bir güvenlik siyaseti yürütmek zorunda kaldı.
Siyasî birlik, Alman coğrafyasındaki ilmî ve iktisadî birikimin önünü açtı. Ruhr’un kömür ve demiri ağır sanayiyi besledi; Krupp gibi şirketler çelik, makine ve silah üretiminde büyüdü. Üniversiteler ile teknik okullar araştırmayı sanayinin ihtiyaçlarıyla buluştururken bankalar uzun vadeli yatırımlara sermaye sağladı. Almanya geç sanayileşmenin sağladığı imkânla çağın yeni teknolojilerini süratle benimsedi ve bazı temel sanayi kollarında İngiliz üstünlüğünü zorlayan bir kuvvete ulaştı. İktisadî modernleşme ile siyasî yapı aynı süratle değişmedi. Alman parlamentosu Reichstag seçimle oluşuyor, hükûmet ise imparatora ve Prusya kudretine dayanıyordu. Şehirler, işçi sınıfı ve yeni burjuvazi büyürken hanedanın, ordunun ve toprak sahibi seçkinlerin ağırlığı devam etti. Bismarck sosyal sigorta düzenini kurarak sanayileşmenin doğurduğu toplumsal gerilimleri denetim altında tutmaya çalıştı. Birinci sıçrayış Almanya’ya büyük bir üretim gücü kazandırmış, bu gücün siyasî sınırları ise henüz sağlam biçimde kurulmamıştı.
Bismarck’ın Ölçüsünden Wilhelm’in Taşkınlığına
Bismarck, birleşmeden sonra Almanya’nın kazandığı kudreti ihtiyatlı bir ittifak siyasetiyle yönetmeye çalıştı. Fransa’yı yalnız bırakmak, Rusya ile Avusturya Macaristan arasındaki Balkan rekabetini kontrol altında tutmak ve İngiltere’nin Alman yükselişini hayatî tehdit saymasını önlemek temel hedefleriydi. Üç İmparatorlar Birliği, Avusturya ittifakı ve Rusya ile imzalanan Teminat Antlaşması bu stratejinin farklı vasıtalarıydı. Hassaten Berlin’in asıl gayesi aynı anda iki cephede harp ihtimalini önlemekti.
II. Wilhelm’in tahta çıkması ve on dokuzuncu yüzyılın siyaset ve diplomasi dehası Bismarck’ın 1890’da görevden ayrılması yeni bir safha açtı. Weltpolitik, Alman sanayisinin pazar ve hammadde ihtiyacını, milliyetçi çevrelerin itibar arzusunu ve imparatorun şahsî ihtirasını aynı siyasette buluşturdu. Almanya’nın genişleme hırsı, denizaşırı sahaların büyük ölçüde paylaşılmış olduğu bir çağda mevcut düzenin yeniden taksimini gerektiriyordu.
Alman sömürge teşebbüsleri İngiliz ve Fransız imparatorluklarıyla mukayese edildiğinde sınırlı kaldı. Buna karşılık sömürgelerde kullanılan şiddet ve ırkçı tasnif, Alman devlet tecrübesinin karanlık bir parçası oldu. Almanya’nın ev sahipliğinde toplanan Berlin Konferansı Afrika’nın paylaşılmasına ilişkin diplomatik zemini kurarken, 1904-1908 arasında Herero ve Nama halklarına karşı yürütülen imha siyaseti sömürge idaresinin şiddetini açıkça gösterdi. Bu tecrübe ile Nazi imha siyaseti arasındaki sürekliliğin hududu tarihçiler arasında tartışmalıdır; ortak nokta, insan topluluklarını ırk esasına göre tasnif eden devlet aklının taşıdığı yıkıcı imkândır.
Küresel iddianın esas vasıtası donanma oldu. Amiral Alfred von Tirpitz’in hazırladığı 1898 ve 1900 donanma kanunları Almanya’yı İngiltere’ye meydan okuyabilecek bir deniz gücüne dönüştürmeyi amaçlıyordu. İngiltere, Avrupa’daki büyük bir kara gücünün Manş Denizi ve Kuzey Denizi’nde kendi üstünlüğünü zorlamasını hayatî tehdit saydı. Donanma yarışı tek başına İngiliz dış siyasetini tayin etmedi; Londra’nın Fransa ve Rusya ile yakınlaşmasını hızlandıran başlıca unsurlardan biri oldu.
Alman güvenlik siyasetinin açmazı burada belirginleşti. Berlin silahlandıkça çevresindeki devletler birbirine yaklaşıyor, kurulan ittifaklar da Almanya’daki kuşatılma endişesini büyütüyordu. Rusya ile Teminat Antlaşması’nın yenilenmemesi Fransa ile Rusya arasındaki ittifakın yolunu açtı. Berlin iki cepheli harp ihtimaline Schlieffen Planı ile cevap verdi. Böylece diplomatik krizler, seferberlik takvimlerinin ve demiryolu planlarının dar zamanına sıkıştı.
1914’te Saraybosna suikastının ardından Avusturya-Macaristan’a verilen güçlü Alman desteği, bölgesel krizin Avrupa harbine dönüşmesinde merkezî rol oynadı. Bununla beraber savaşın doğuşu yalnız Berlin’in tercihleriyle açıklanamaz. Avusturya-Sırbistan hesaplaşması, Rus seferberliği, Fransız ittifak siyaseti, İngiliz güvenlik kaygısı, Balkan milliyetçilikleri ve büyük güçlerin birbirine duyduğu korku aynı krizde birleşti. Almanya’nın mesuliyeti, müttefikine verdiği desteğin ve askerî takvimi siyasetin önüne geçiren tercihlerinin ağırlığında aranmalıdır.
Belçika’nın işgali İngiltere’yi savaşa soktu. Batı Cephesi’nde beklenen süratli zafer gerçekleşmeyince Almanya uzun bir yıpratma harbine girdi. Deniz ablukası, kıtlık, ağır insan kayıpları ve siyasî çözülme 1871’in zafer duygusunu 1918’in mağlubiyetine çevirdi. Birinci sıçrayışın sonunu Almanya’nın kudret eksikliği kadar kudretinin sınırlarını tayin edememesi hazırladı. Ülke Avrupa düzenini değiştirecek güce ulaşmış, bu değişimi etrafındaki devletlere kabul ettirecek siyasî ölçüyü kuramamıştı.
İkinci Sıçrayış Mağlubiyetten İmha Siyasetine
1918’de mağlubiyet, imparatorluğun çöküşü ve devrim aynı ana yığıldı. Cepheden dönen askerler ile açlık içindeki şehirler, savaşın nasıl kaybedildiği hususunda müşterek bir kanaate varamadı. Askerî çevreler mesuliyetlerini örterek arkadan hançerlenme efsanesini öne sürdüler. Sosyalistler, demokratlar ve Yahudiler ihanetle suçlandı. Böylece Weimar Cumhuriyeti, daha ilk gününde hem mağlubiyetin hem onu kabul etmenin yükünü taşımaya başladı.
Versailles bu yarayı derinleştirdi. Toprak kayıpları, askerî sınırlamalar ve tazminatlar Alman toplumunda dışarıdan kuşatılmışlık hissini besledi. Antlaşmanın 231. maddesi, Almanya ile müttefiklerinin yol açtığı kayıp ve zararlara ilişkin sorumluluğu tazminatın hukukî dayanağı yapıyordu. Alman kamuoyu maddeyi milletin tamamına yönelmiş ahlâkî bir suçlama gibi okudu. 1923 hiperenflasyonu orta sınıfın birikimini eritti. 1929 Buhranı geldiğinde yalnız işler ve gelirler kaybolmadı; cumhuriyetin yarını düzeltebileceğine dair itimat da çözüldü.
Hitler bu şartları maharetle kullandı. Yine de Nazi iktidarını yalnız Versailles’a ve iktisadî buhrana bağlamak, siyasî tercihlerle işlenen mesuliyeti örter. Nazi propagandası, teşkilât ve sokak şiddetini aynı merkezden yürüttü. Hitler, millî büyüklük ve intikam vaadini iç düşmanlara yöneltilen sistemli nefretle birleştirdi. Yahudiler, komünistler, demokratlar ve rejimin dışında bırakılan başka topluluklar karmaşık meselelerin kolay suçluları olarak gösterildi.
Weimar Cumhuriyeti bir gecede çökmedi. Cumhurbaşkanlığı kararnameleri parlamenter düzeni adım adım tesirsizleştirirken muhafazakâr seçkinler, büyük sermayenin bazı çevreleri, bürokrasi ve askerî zümreler Hitler’i denetim altında tutabileceklerini düşündüler. Ocak 1933’te başbakanlığa getirilen Hitler, Reichstag yangınının ardından Cumhurbaşkanı Hindenburg’a imzalatılan kararnameyle temel hak ve hürriyetleri askıya aldırdı. Mart 1933’te çıkarılan Yetki Kanunu ise hükûmete parlamento onayı aranmaksızın kanun yapma salahiyeti verdi. Böylece devletin kapısı içeriden açıldı; Weimar’ın hukukî ve kurumsal imkânları kullanılarak iktidarın anahtarı tek partinin, ardından tek adamın elinde toplandı.
Ardından Almanya’nın ikinci sıçrayışı başladı. Yeniden silahlanma, genişleyen kamu harcamaları ve zorunlu askerlik işsizliği azaltırken bütün iktisadî düzen harbe göre şekillendirildi. Versailles hükümleri birer birer tasfiye edildi. Ren bölgesinin yeniden askerîleştirilmesi, Avusturya’nın ilhakı ve Çekoslovakya’nın parçalanması karşısında Avrupa’dan gelen cılız mukabele, Hitler’i her yeni hamlede daha büyük riskler almaya sevk etti. Ağustos 1939’da Sovyetler Birliği ile imzalanan Molotov–Ribbentrop Paktı’nın gizli protokolü, Doğu Avrupa’yı iki nüfuz sahasına ayırdı. Almanya’nın 1 Eylül’de batıdan, Sovyetler Birliği’nin 17 Eylül’de doğudan girdiği Polonya’nın paylaşılmasıyla ikinci sıçrayış, Avrupa’yı topyekûn harbe sürükleyen bir istila hareketine dönüştü.
Nazi hamlesi sıradan bir nüfuz ve toprak arayışını çoktan aşmıştı. Rejim Avrupa’yı ırk esasına göre yeniden kurmak, doğuda Almanlar için geniş bir hayat sahası açmak ve Yahudileri bütünüyle ortadan kaldırmak istiyordu. Bürokrasi, sanayi, demiryolları, üniversiteler ve ilmî birikim bu maksada bağlandı. Holokost savaşın taşkınlığı içinde kendiliğinden doğmadı. Irkçı dünya görüşü, modern devletin imkânlarıyla birleşince sistemli imha mümkün hâle geldi.
İki dünya harbini değişmez bir Alman karakterine bağlayan izah, kolaylığı ölçüsünde yanıltıcıdır. Birinci Dünya Harbi büyük güç rekabeti, katılaşan ittifaklar, silahlanma yarışı ve karşılıklı korkuların birleşmesinden doğdu. İkinci Dünya Harbi’ne giden yolu ise Birinci Harbin ardından biriken hesaplaşma arzusu ile Nazi rejiminin ırkçı ideolojisi ve planlı saldırganlığı açtı. Sebepleri farklı olsa da iki savaş arasında kuvvetli bir bağ vardı. 1918 mağlubiyeti ile Versailles düzeninin beslediği mağduriyet duygusu, 1933’ten sonra saldırgan bir telafi siyasetinin dayanağına çevrildi. İlk felaketin çarpıtılmış hatırası ikincisine hizmet etti.
1945’te yalnız ordu yenilmedi. Reich yönetimi çöktü, merkezî devlet otoritesi ortadan kalktı, şehirler yıkıldı, milyonlarca insan öldü ve doğudaki Alman nüfus büyük ölçüde yerinden edildi. Holokost’un ve işgal edilen ülkelerde işlenen suçların bütün genişliği ortaya çıktıkça Almanya kendi devleti adına işlenmiş benzersiz bir kötülükle yüz yüze geldi. Bu yüzleşme hemen ve bütünüyle gerçekleşmedi. İlk yılların meselesi hayatta kalmak ve yeniden inşaydı. Suç ve mesuliyet bahsi sonraki kuşakların ısrarıyla kamusal hayatın merkezine yerleşti.
Bölünme, geçmişin iki ayrı Almanya’da iki ayrı dille anlatılmasına yol açtı. Federal Cumhuriyet demokratik kurumlarını kurarken Nazi devriyle hesaplaşmayı zaman içinde eğitimin ve hukukun asli unsurlarından biri yaptı. Doğu Almanya ise kendisini faşizme karşı kurulmuş sosyalist devlet saydı ve suçun esas yükünü kapitalist Batı’ya bıraktı. Bu resmî antifaşizm, ailelerin ve kurumların kendi geçmişiyle hesaplaşmasını sınırladı. 1990’da birleşen Almanya iki iktisadî sistem kadar iki farklı hafızayı da devraldı.
Savaş sonrasında Alman siyasetinin düsturu ‘bir daha asla’ oldu. Fakat bu söz tek bir istikameti göstermiyordu. Bir kesim onu Alman militarizminin yeniden canlanmasını önleyecek mutlak ihtiyat şeklinde anladı. Bir başka kesim ise soykırım ve saldırganlık karşısında seyirci kalmanın da ağır mesuliyet doğurduğunu savundu. Kosova’dan Ukrayna’ya kadar uzanan tartışmaların her biri ayrı hukukî ve siyasî şartlara sahipti. Hepsinin gerisinde aynı huzursuz sorunsal halihazırda tüm açıklığı ile duruyordu. Alman tarihi devlete yalnız geri durmayı mı öğretiyor, bazı hâllerde harekete geçme vazifesi de mi yüklüyordu?
Amerikan Hegemonyası İçinde Alman Refahı ve Üçüncü Sıçrayış
Federal Almanya’nın savaş sonrasındaki büyük tercihi, Adenauer’in Westbindung siyasetiyle geleceğini Batı’ya bağlamasıydı. Marshall Planı yeniden inşayı destekledi; para reformu, 1953 Londra Borç Anlaşması, sosyal piyasa ekonomisi ve Batı pazarlarına erişim bu zemini genişletti. NATO üyeliği ülkeyi Amerikan nükleer caydırıcılığının içine aldı. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ise Alman sanayisini Fransa ve Benelüks ile müşterek bir nizama yerleştirdi. Amerikan güvenlik şemsiyesi, dolar sistemi, teknoloji ve siyasî himaye Alman kalkınmasının dış şartlarını hazırladı.
Burada sık tekrarlanan bir yanlışı da düzeltmek gerekir. Amerikan himayesi Federal Almanya’yı ordusuz bırakmadı. Alman ordusu Soğuk Savaş yıllarında yaklaşık yarım milyon askere ulaştı ve NATO’nun Orta Avrupa’daki konvansiyonel savunmasında ağır bir yük taşıdı. Fakat nükleer caydırıcılığın son teminatı, istihbarat üstünlüğü ve büyük askerî takviye imkânı Washington’da kaldı. Almanya ciddi savunma harcaması yaparken kalkınmayı ve sosyal devleti birlikte sürdürebildiyse de bu Amerikan çerçevesinin sağladığı emniyet sayesindeydi.
Avrupa bütünleşmesi aynı stratejinin siyasî ayağıydı. Fransa ile uzlaşma ve müşterek kurumlar Alman gücünü tahdit ederken ona meşruiyet de kazandırdı. Bonn ve daha sonra Berlin, egemenliğinin bir kısmını paylaşarak Avrupa içindeki tesirini büyüttü. Alman markının, sanayinin ve ihracatın sağladığı ağırlık Avrupa Birliği’nde siyasî nüfuza dönüştü. Almanya savaş meydanlarında aradığı merkezî mevkii bu defa iktisadî başarı ve rıza yoluyla kazandı.
Rus enerjisi bu modele daha sonraki yıllarda eklendi. Önce SSCB, ardından Rusya Berlin tarafından ucuz ve güvenilir enerji tedarikçisi sayıldı. Alman sanayisi boru hatlarından gelen gazla maliyetini düşürdü, Moskova Avrupa pazarından büyük gelir elde etti. Ostpolitik’ten beslenen hâkim kanaate göre karşılıklı menfaat, siyasî çatışmanın önüne set çekebilirdi.
Kuzey Akım bu kanaatin en iddialı neticesiydi. Rus gazının doğrudan Almanya’ya gelmesi sanayi için ucuz enerji, Berlin için de Avrupa’nın enerji merkezlerinden biri olma imkânı taşıyordu. Polonya, Baltık ülkeleri ve Ukrayna projeyi kendi güvenliklerinin aşındırılması olarak gördü. Kırım’ın 2014’te ilhakından sonra enerji bağlarının ısrarla sürmesi, Berlin’in iktisadî menfaati güvenlik kaygısının önünde tuttuğuna ilişkin tenkitleri kuvvetlendirdi.
Almanya için Çin bahsi daha da yenidir. Dünya Ticaret Örgütü üyeliğinin ardından büyüyen Çin, Alman otomobilleri, makineleri ve kimya ürünleri için geniş bir pazar açtı. Alman şirketlerinin Çin’deki üretim ve yatırımları arttıkça gelirleri kadar tedarik zincirleri de bu ülkeye bağlandı. Zamanla müşteri rakibe dönüştü. Elektrikli otomobil, batarya, güneş paneli, makine ve dijital altyapıda Çin şirketleri Alman sanayisinin karşısına daha ucuz ve süratli üretimle çıktı. Berlin, ticareti korumak ile hayatî bağımlılıkları azaltmak arasında yeni bir yol aramaktadır.
Ukrayna harbi bu rahat düzeni bozdu. Rus gazına güvenen enerji siyaseti çöktü; Amerikan güvenliğinin Avrupa için taşıdığı değer ve Çin’e duyulan iktisadî bağlılığın doğurabileceği risk daha açık biçimde görüldü. Olaf Scholz’un ilân ettiği Zeitenwende politikası savunma harcamalarını artırmayı ve orduyu yenilemeyi vaat ediyordu. Almanya harcama hedeflerine yaklaşsa da bütçeyi siparişe, üretime, mühimmata ve askerî hazırlığa çevirme süreci bürokrasi, tedarik ve sanayi kapasitesinin sınırlarıyla karşılaştı.
Asıl kırılma 2025’te geldi. Anayasa değişikliğiyle savunma ve güvenlik harcamalarının millî gelirin yüzde birini aşan kısmı borç freninin dışında bırakıldı. Altyapı ve 2045 iklim tarafsızlığı hedefi için on iki yıllık müddet içinde kullanılabilecek beş yüz milyar avroluk hususi fon kuruldu; bunun yüz milyar avrosu İklim ve Dönüşüm Fonu’na, yüz milyar avrosu eyaletlere ayrıldı. Savaş sonrasında mali ihtiyatı bir devlet ahlâkına çeviren Almanya, güvenlik ve yatırım ihtiyacı karşısında eski kaidelerini yeniden yorumladı. Mali imkân genişledi. Şimdi müşkül, kararların zamanında alınması, savunma sanayisine uzun vadeli sipariş verilmesi, enerji maliyetinin düşürülmesi ve sanayinin rekabet gücünün korunmasıdır.
Üçüncü sıçrayışın dış hududunu büyük ölçüde ABD çizecektir. Avrupa’nın nükleer caydırıcılığı, istihbaratı ve askerî omurgası hâlâ Washington’a dayanmaktadır. Amerika ise dikkatini Çin’e çevirmekte ve Avrupalı müttefiklerinden daha ağır bir yük istemektedir. Almanya’nın vazifesi, Atlantik ittifakını muhafaza ederken Avrupa’nın savunma kudretini büyütmektir. Bunun Avrupa içinde kabul görmesi Fransa ile müşterek liderliğe, Polonya ve doğu kanadının güvenlik kaygılarının ciddiyetle karşılanmasına bağlıdır. Daha güçlü Avrupa, Washington’un rakibinden ziyade daha fazla mesuliyet taşıyan ortağı olarak ayakta kalabilir.
Burada karşı ihtimali de hesaba katmak gerekir. Almanya’nın attığı adımlar yeni bir büyük güç sıçrayışından ziyade, otuz yılı aşan savunma ve altyapı ihmalinin telafisi olarak kalabilir. Üçüncü sıçrayışın başladığına hükmedebilmek için ayrılan paranın hazır kuvvete, sanayi siparişine, düşük enerji maliyetine ve Avrupa içinde siyasî rızaya dönüşmesi gerekir. Dışarıdaki kudret de içerideki sağlamlığa dayanır. Yaşlanan nüfus, iş gücü açığı, göçmenlerin intibakı ve aşırı sağın yükselişi karşısında müşterek gelecek fikri kurulamadan Almanya’nın Avrupa’ya uzun soluklu bir istikamet vermesi güçtür.
Almanya’nın Üçüncü Sıçrayışında Türkiye Faktörü
Federal Almanya savaş sonrasındaki iş gücü açığını farklı ülkelerden işçi alarak kapattı. Türkiye ile 1961’de imzalanan anlaşma bu siyasetin en kalıcı neticelerinden birini doğurdu. Misafir işçi tabiri, gelenlerin birkaç yıl çalışıp ülkelerine döneceği düşüncesine dayanıyordu. Hayat başka türlü aktı. İşçiler kaldı, aileler birleşti, çocuklar ve torunlar doğdu. Alman devleti göç ülkesi vasfını geç kabul ettiği için dil, eğitim, konut ve vatandaşlık meseleleri kuşaktan kuşağa taşındı.
Bugün Türkiye kökenli insanlar Alman iktisadının ve kültür hayatının içindedir. Fabrikada başlayan hikâye girişimciliğe, akademiye, sanata, spora, medyaya ve siyasete uzandı. Buna rağmen ayrımcılık, eğitimdeki fırsat farkları ve aidiyet tartışmaları sürüyor. Bu nüfusun talepleriyle Ankara’nın diaspora üzerindeki tesiri Alman iç siyasetinin kalıcı başlıkları arasına girdi. Ankara ile Berlin arasında yaşanan her gerilim bu yüzden iki dışişleri bakanlığının masasıyla sınırlı kalmamakta, milyonlarca insanın gündelik hayatına değmektedir.
Göç olgusunu yalnız rakamlarla tanımlamak kolaycılıktır. Ülkeye kaç kişinin alındığı, ülkeden kaç kişinin döndüğü ve bütçeye ne kadar yük geldiği hesaplanabilir; asıl neticeler yıllar sonra görünür. Çocuk okula başlamış mı, yetişkin dil öğrenip çalışabilmiş mi, aile toplumdan kopmuş mu, ikinci kuşak kendisini eşit vatandaş sayıyor mu? 2017’de GIZ yöneticilerine anlatmaya çalıştığım tam da buydu. İnsanı uzun süre belirsizlik içinde tutan devlet, bugünün maliyetini ertelerken yarının toplumsal meselesini büyütür.
Türkiye ile Almanya arasındaki münasebetlerin kökü uzun bir tarihe uzanmaktadır. Bu münasebetlerin seyrini kesintisiz bir dostluk anlatısından çok, değişen menfaatler, güvenlik ihtiyaçları ve karşılıklı arayışlar tayin etmiştir. Osmanlı Devleti ile Alman İmparatorluğu arasında kurulan askerî ve iktisadî yakınlaşmanın en görünür eseri Bağdat Demiryolu’dur. Bugün güzergâh üzerindeki Pozantı ve Tarsus Alman mezarlıkları da bu teşebbüsün insanî ve tarihî izlerini taşımaktadır. Demiryolu, Osmanlı Devleti açısından uzak vilayetleri merkeze bağlamanın, devlet kudretini taşraya ulaştırmanın ve iktisadî hayatı canlandırmanın vasıtasıydı. Almanya bakımından ise Osmanlı pazarlarına ve Mezopotamya’nın kaynaklarına erişme, özellikle de Britanya’nın Hindistan yoluna açılan Basra Körfezi istikametinde nüfuz kurma arayışının parçasıydı. Birinci Dünya Harbi’nde kurulan ittifak, bu yakınlaşmayı müşterek bir askerî kadere dönüştürerek iki ülkenin siyasî hafızasında derin izler bıraktı.
Cumhuriyet devrinde münasebetler yeni bir mahiyet kazandı. Nazi baskısından kaçarak Türkiye’ye gelen Alman bilim insanları, 1933 Üniversite Reformu sonrasında bazı fakültelerin ve akademik disiplinlerin yeniden teşkilatlanmasına katkı sunarken Almanya’da eğitim gören Türk öğrenciler ve teknisyenler iki ülke arasında yeni bağlar kurdu. Soğuk Savaş yıllarında Türkiye ile Federal Almanya aynı NATO çatısı altında buluştu. 1961 Türk İşgücü Anlaşması ise ilişkiyi devlet katından toplumun içine taşıdı. O tarihten sonra Almanya ile Türkiye arasındaki bağ milyonlarca insanın emeğine, ailesine, diline ve hafızasına yerleşti.
Münasebetlerin genişleyen sahası, ihtilafların sayısını ve ağırlığını da artırmaktadır. Türkiye’nin AB üyelik süreci, hukuk ve demokrasi tartışmaları, PKK’nın Avrupa’daki faaliyetleri, silah ihracatına getirilen kısıtlamalar, Doğu Akdeniz, Kıbrıs, vize meselesi ve diaspora siyaseti Ankara ile Berlin’i sık sık karşı karşıya getirmektedir. Berlin, Türkiye’yi çoğu zaman göç ve güvenlik başlıkları üzerinden okumakta; Ankara’da ise Almanya’nın Türkiye’ye karşı çifte standart uyguladığı kanaati kuvvetini korumaktadır. Bununla beraber iki taraf da birbirine duyduğu ihtiyacın farkındadır. Asıl eksiklik, bu karşılıklı ihtiyacı hükümetlerin ömrünü aşan kalıcı bir devlet siyasetine tahvil edecek müesseselerin henüz yeterince güçlenmemiş olmasıdır.
Siyasî gerilimlerin aşındıramadığı alan ticarettir. Almanya Türkiye’nin en büyük ticaret ortakları arasında yer almakta ve karşılıklı ticaret 2025 itibarıyla 52,3 milyar dolara ulaşmaktadır. Alman şirketlerinin Türkiye’de, Türk şirketlerinin Almanya’da kurduğu varlık da mal alıp satmanın ötesinde bir bağ meydana getirmektedir. Gümrük Birliği’nin yenilenmesi, yeşil dönüşüm ve dijital üretim bu hacmi büyütebilir. Bunun için siyasetin iktisadın önünü açması gerekmektedir.
Coğrafya da iki ülkeyi birbirine yaklaştırmaktadır. Ukrayna harbi Karadeniz güvenliğini ve tahıl yollarını Avrupa’nın doğrudan meselesi yaptı. Türkiye, Ukrayna’yı desteklerken Moskova ile temasını sürdürebilen NATO üyelerinden biridir. Suriye’den Kafkasya’ya ve Doğu Akdeniz’e kadar uzanan sahadaki her hareket Avrupa’nın göç ve güvenlik hesabına yansımaktadır. Almanya bu çevrede tesir göstermek istiyorsa Türkiye’nin askerî kapasitesini, diplomatik erişimini ve coğrafî mevkiini doğru tartmalıdır.
Orta Koridor, bu stratejik iş birliğinin somut sahalarından biridir. Çin ve Orta Asya’dan Avrupa’ya yönelen yükün Hazar, Kafkasya ve Türkiye üzerinden taşınması Alman sanayisine Rusya’dan geçmeyen yeni bir ulaştırma güzergâhı sunmaktadır. Hattın kalıcı değer kazanması, Hazar geçişlerinin hızlanmasına, liman ve gemi kapasitesinin büyümesine, gümrük ile tarifelerin uyumuna bağlıdır. Almanya teknoloji, finansman ve düzenli yük hacmiyle; Türkiye demiryolu bağlantıları, limanları ve işletme tecrübesiyle bu hatta katkı sunabilir. Böylece Orta Koridor dönemsel bir alternatiften kalıcı bir Avrasya güzergâhına dönüşebilir.
Savunma münasebeti çetin ve daha hayatî bir sahadır. Almanya Avrupa’nın üretim kapasitesini büyütmeye çalışırken Türkiye büyük ordusu, gelişen savunma sanayisi ve harekât tecrübesiyle bu arayışın tabii muhataplarından biridir. Uzun süre iş birliğini daraltan silah ihracatı kısıtlamaları ve Eurofighter ihtilafı, 2025’te Almanya’nın onay vermesi ve Türkiye’nin İngiltere ile anlaşma imzalamasıyla yeni bir safhaya geçti. Türk pilotlarının 2026’da başlayan eğitimi, siyasî bir engelin müşterek güvenlik menfaatine tahvil edilebildiğini göstermektedir. Bu emsal ortak üretim, mühimmat tedariki ve NATO planlamasının açık kaidelere bağlanması için kullanılmalıdır.
Neticede Almanya’nın Türkiye’ye nasıl bakacağı, nasıl bir Avrupa tasavvur ettiğiyle ilgilidir. Berlin Avrupa’yı yalnız kendi hukuk ve siyaset anlayışını benimseyen dar bir çevre sayarsa Ankara ile münasebetini krizler üzerinden yürütür. Avrupa’yı farklı kudretlerin ve menfaatlerin uzlaştırıldığı geniş bir nizam olarak görürse Türkiye’yi asli ortaklar arasında değerlendirmek zorunda kalır. Ankara’nın da Almanya’yı yalnız vize, diaspora ve dönemsel açıklamalar üzerinden okuması aynı ölçüde dar bir bakıştır. İki devlet önce birbirinin kudretini doğru tartmalı, ardından ihtilaflarını belli kaidelere bağlamalıdır.
Sonuç: Almanya’nın Zamanın Ruhuyla İmtihanı
Türkçede “Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, üçüncüde yakalanır” denir. Ancak bu sözü Almanya’nın tarihine tatbik ederken bir şerh düşmek gerekir. Atasözündeki çekirge ilk iki hamlesinde kurtulmuş, üçüncüsünde yakalanmıştır. Almanya ise Avrupa ve dünya üzerindeki ağırlığını genişletmek maksadıyla giriştiği ilk iki büyük hamlenin sonunda da kaybetmiştir. Birinci sıçrayış 1918’de, ikincisi 1945’te ağır bir mağlubiyet ve yıkımla nihayete ermiştir. Dolayısıyla Almanya’nın bugünkü teşebbüsü, iki muvaffakiyetin ardından gelecek mukadder bir yakalanma anından ziyade, iki tarihî mağlubiyetten sonra akıbetini değiştirme arayışıdır.
Reform, Rönesans, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi, Avrupa’ya ilmî ve teknolojik üstünlüğün yanı sıra büyük bir iktisadî ve askerî kudret kazandırdı. Sosyoekonomik kalkınma hızlandı, toplumsal yapı değişti, nüfus arttı ve daha nitelikli bir üretim kuvvetine dönüştü. Avrupa devletleri, sanayi kapasitesiyle beslenen bu nüfustan geniş bir siyasî, iktisadî ve askerî nüfuz ürettiler. Almanya’nın on dokuzuncu yüzyıldaki yükselişi de bu tarihî dönüşümün en yoğun ve en disiplinli neticelerinden biriydi.
Bugün makine çağından dijital çağa geçilmektedir. Seri üretim, ağır sanayi, mühendislik ve büyük fabrikalar üzerine kurulan üstünlük; veri, yazılım, yapay zekâ, yarı iletkenler, batarya teknolojileri ve dijital ağlar karşısında eski belirleyiciliğini kaybetmektedir. Almanya’nın bir asrı aşan sanayi kudretini temsil eden Mercedes-Benz ve BMW gibi markaların Tesla ve BYD karşısında yaşadığı rekabet baskısı, basit bir otomotiv mücadelesinin ötesine geçmektedir. Bu tablo, dünya ekonomisinin ağırlık merkezinin ve teknolojik öncülüğün hangi istikamette değiştiğini göstermektedir. Almanya’nın meselesi, birkaç büyük markanın satış rakamlarını korumasından çok, makine çağında kurduğu üretim nizamını dijital çağın şartlarına taşıyabilmesidir.
Avrupa’nın geçmişte nüfuz kurduğu coğrafyalar da yeni bir tarihî safhaya girmiştir. Asya-Pasifik kendi üretim, sermaye ve teknoloji merkezlerini meydana getirirken Afrika, hem kendi imkânlarıyla ayağa kalkma arayışını sürdürmekte hem de Çin, ABD, Rusya, Hindistan, Türkiye ve Körfez ülkelerinin rekabet sahasına dönüşmektedir. Avrupa’nın eski üstünlüğünü besleyen merkez-çevre münasebeti çözülmekte; sermaye, teknoloji, üretim ve siyasî tesir daha geniş bir coğrafyaya dağılmaktadır. Almanya artık kendi sanayi gücünün çevresinde şekillenen bir dünyada yaşamamaktadır.
Üstelik Almanya, önceki iki sıçrayışına kıyasla daha yaşlı bir nüfus yapısına, daralan bir iş gücüne ve dünya nüfusu içinde azalan bir ağırlığa sahiptir. Göç bu açığı nicelik bakımından hafifletebilir. Asıl mesele, gelen nüfusu eğitim, üretim ve müşterek aidiyet yoluyla nitelikli bir toplumsal kuvvete çevirebilmektir. Zira nüfusun nüfuza dönüşmesi yalnız insan sayısıyla gerçekleşmez. Eğitim seviyesi, üretim kabiliyeti, teknolojik yetkinlik, müşterek gelecek fikri ve devletin sevk kudreti bu dönüşümün temel şartlarıdır. Almanya’nın göç meselesindeki başarısı da sınırlarına kaç kişinin geldiğinden önce, bu insanları nasıl bir iktisadî, içtimaî ve siyasî nizam içinde bir araya getireceğine bağlıdır.
Bu sebeple Almanya’nın üçüncü sıçrayışı, önceki iki hamleden farklı bir mahiyet taşımaktadır. İlkinde millî birlik, sanayi ve ordu; ikincisinde topyekûn seferberlik, ırkçı yayılma ve istila iradesi belirleyiciydi. Bugünkü hamlenin esası ise kaybedilen rekabet gücünü yeniden kazanmak, teknolojik bağımlılığı azaltmak, yaşlanan toplumu yenilemek ve Avrupa’nın genişleyen güvenlik açığını kapatmaktır. Savunma harcamalarının artırılması, borç freninin savunma ve altyapı yatırımları bakımından esnetilmesi ve Avrupa güvenliğinde daha fazla mesuliyet üstlenme iradesi bu zaruretin ilk işaretleridir. Üçüncü sıçrayış, Almanya’nın kudretini genişletme arzusundan önce, tarihî ağırlığını koruyabilmek için giriştiği bir intibak hamlesidir.
Bu intibakın en sert cephesini Rusya ile giderek derinleşen gerilim oluşturmaktadır. Alman sanayisi ile Rus enerji kaynakları arasında uzun yıllar boyunca kurulan tamamlayıcı münasebet, Berlin’in iktisadî yükselişini besleyen başlıca unsurlardan biriydi. Almanya ucuz enerjiye, Rusya ise Avrupa pazarına ve Alman sermayesine ihtiyaç duyuyordu. Berlin, ticaretin siyasî yakınlaşma doğuracağı ve karşılıklı bağımlılığın Moskova’nın hareket sahasını daraltacağı kanaatiyle hareket etti. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı harp bu hesabı çökertti. Enerji bağlarının kopması Alman sanayisinin maliyetlerini artırırken Berlin’in güvenlik anlayışını da kökünden değiştirdi. Böylece Almanya, Rusya’yı iktisadî ortak olarak dönüştürme siyasetinden, askerî bakımdan caydırılması gereken uzun vadeli bir tehdit olarak görme safhasına geçti.
Ukrayna’ya verilen askerî destek, NATO’nun doğu kanadına yerleştirilen Alman birlikleri, hızlanan silahlanma programı ve Rusya’ya atfedilen siber saldırı, sabotaj, casusluk ve dezenformasyon faaliyetleri iki ülke arasındaki mesafeyi daha da açmaktadır. Moskova, Almanya’nın yeniden silahlanmasını ve Ukrayna’nın başlıca destekçilerinden biri hâline gelmesini kendisine yönelen tarihî bir tehdidin ihyası olarak okumakta; Berlin ise Rus baskısını Avrupa düzenine, kendi altyapısına ve iç siyasetine uzanan çok katmanlı bir güvenlik meselesi saymaktadır. Böylece Alman-Rus münasebetleri, enerji ve ticaret merkezli ihtiyatlı ortaklıktan askerî caydırıcılık ve karşılıklı kuşku üzerine kurulan yapısal bir rekabete doğru ilerlemektedir.
Bu gerilimin yakın vadede yumuşaması güç görünmektedir. Ukrayna harbinin muhtemel bir ateşkesle durması silahlı çatışmanın şiddetini azaltabilir; ancak Avrupa güvenlik nizamı üzerinde uzlaşma sağlanmadıkça Alman-Rus rekabeti Baltık Denizi’nden Karadeniz’e, enerji hatlarından siber sahaya kadar genişleyen bir hatta devam edecektir. Bununla beraber Almanya’nın Rusya ile doğrudan ve sınırsız bir cepheleşmeyi sürdürebilmesi de iktisadî, siyasî ve coğrafî bakımdan ağır maliyetler taşımaktadır. Berlin’in önündeki asıl imtihan, Rusya karşısında caydırıcılık kurarken gelecekteki barışın ve Avrupa’nın müşterek güvenlik düzeninin kapısını bütünüyle kapatmamaktır. Zira Rusya’nın Avrupa’dan ebediyen tecrit edildiği bir nizam kadar, Rus nüfuzunun Doğu Avrupa üzerinde yeniden tahakküm kurduğu bir düzen de kalıcı istikrar üretmez.
Türkiye bu dönüşümün doğrudan taraflarından biridir. Almanya’daki Türkiye kökenli nüfus, 2025 yılında 52,3 milyar dolara ulaşan ticaret hacmi, NATO müttefikliği, Karadeniz’den Orta Doğu’ya uzanan müşterek güvenlik sahası ve Orta Koridor iki devleti birbirine bağlamaktadır. Türkiye; genç nüfusu, gelişen savunma sanayii, üretim kabiliyeti ve Asya ile Avrupa arasındaki coğrafî mevkii sayesinde Almanya’nın yeni dönem arayışında tamamlayıcı bir ortak olabilir. Bunun yolu, münasebetleri göç, güvenlik ve dönemsel ticaret başlıklarının ötesine taşıyarak teknoloji, enerji, ulaştırma, savunma ve nitelikli insan gücü alanlarında uzun vadeli bir devlet siyasetine bağlamaktan geçmektedir. Ankara’nın hem NATO içindeki mevkii hem de Moskova ile konuşabilme kabiliyeti, Alman-Rus geriliminin yönetilmesinde Türkiye’ye ayrıca stratejik bir kıymet kazandırmaktadır.
Almanya üçüncü sıçrayışına, önceki hamlelerinden daha sınırlı bir demografik dinamizm ve daha dar bir küresel nüfuz alanıyla hazırlanmaktadır. Buna karşılık ilmî birikimi, sermayesi, mühendislik kabiliyeti, müessese tecrübesi ve Avrupa içindeki merkezî konumu hâlâ büyük bir imkân sunmaktadır. İlk iki sıçrayışın mağlubiyetle sonuçlanması, üçüncüsünün akıbetini peşinen tayin etmez. Tarih, hadiseleri aynı sona mahkûm eden mekanik bir tekerrürden ziyade, geçmişin dersleriyle yeni imkânların karşılaştığı bir muhakeme sahasıdır. Bu defa sıçramak, Almanya açısından bir ihtiras kadar zaruret hâline de gelmiştir. Üçüncü hamlenin neticesini, Almanya’nın ne kadar kudret biriktireceğinden önce, bu kudrete hangi istikameti vereceği; Rusya ile rekabetini Avrupa’yı yeni bir yıkıma sürüklemeden yönetip yönetemeyeceği ve artan askerî gücünü müşterek bir siyasî akılla tahdit edip edemeyeceği belirleyecektir.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.