• İstanbul 16 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 26 °C
  • Konya 19 °C
  • Sakarya 17 °C
  • Şanlıurfa 22 °C
  • Trabzon 14 °C
  • Gaziantep 20 °C
  • Bolu 14 °C
  • Bursa 18 °C

Avrupa'nın Türkiye Tehafütü ve Stratejik Körlüğü

Avrupa'nın Türkiye Tehafütü ve Stratejik Körlüğü
Ercan Demirci

Suriye iç savaşı sonrasında Türkiye’ye sığınan milyonlarca insan içinde en kırılgan kesimi okul çağındaki çocuklar oluşturuyordu. O yıllarda, ilk safhada sayıları neredeyse bir milyona yaklaşan Suriyeli çocuğun eğitime erişimiyle ilgili koordinasyon sorumluluğunu yürütürken, Türkiye heyetiyle birlikte üç ayda bir Brüksel’de yapılan delegasyon toplantılarına katılıyordum. Masada teknik dosyalar, bütçe başlıkları, proje tabloları ve uygulama takvimleri vardı. Fakat o masanın gerçek mahiyeti, bürokratik gündemin çok ötesindeydi. Avrupa’nın Türkiye’ye, savaşa, göçe, insanî yüke ve kendi tarihî hafızasına hangi zaviyeden baktığı, o salonlarda bütün berraklığıyla görülebiliyordu. Çocukların eğitime erişimi konuşulurken aslında Avrupa’nın aklı, vicdanı ve Türkiye tasavvuru da sınanıyordu.

İlk geniş oturumlardan birinde, kısmen İngiltere ve Almanya temsilcileri hariç birçok üye ülke temsilcisinin yaklaşımı Türkiye’nin taşıdığı yükü kavramaktan uzaktı. Savaşın yıktığı şehirler, dağılmış aileler ve okuldan kopma riski altındaki çocukların içinde bulunduğu milyonlarca travmatik mültecinin keyfiyeti geri plana itilmiş; mesele, Avrupa’nın konfor alanına dokunan maliyet ve güvenlik hesaplarına sıkıştırılmıştı. Türkiye heyeti adına söz aldığımda maksadım savunma yapmak kadar, muhataplarımı meselenin hakikatine de çekmekti.

AB temsilcilerine, bu masaya yüzyılların tortusunu taşımamaları gerektiğini diplomatik teamülleri gözeten bir üslupla ifade ettim. O gün orada savaşın tarihî, kültürel, siyasal sebeplerini tartışmak için bulunmuyorduk. Önümüzde, yurdundan kopmuş ve eğitimden uzak kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan yüz binlerce çocuk vardı. Gerçek gayet açıktı: Bu çocuklar kısa vadede ülkelerine dönemeyecek, en az on beş yıllık bir hayat aralığını Türkiye’de kuracaklardı. Dile kolay tam on beş yıl; misafirlik süresi sayılamayacak kadar uzun, insanın dilini, çevresini, hafızasını ve gelecek tasavvurunu kuran bir ömür parçasıdır. Eğitim dışında kalan her çocuk, yalnız kendi geleceği bakımından kayıp taşımaz; tüm çevre bölgenin ve Avrupa’nın güvenlik ufkunu zehirleyebilecek kırılgan bir zemine de sürükleyebilir. Suç örgütleri, illegal yapılar ve terör ağları, umudunu kaybetmiş çocukları en kolay istismar edilen kitle olarak görür. Gerekli tedbirler alınmadığı takdirde İŞİD, El Kaide, PKK benzeri onlarca örgütün insan kaynağı bu kitleden devşirilebilir mahiyettedir. Türkiye aldığı sorumluluk ile o gün yalnız insanî bir yük taşımıyor; Avrupa’nın ahlak, güvenlik ve gelecek düzenine de fiilî katkı sunuyordu.

Konuşmam bittiğinde beklenmedik bir atmosfer oluştu. Yunanistan ve Rum Kesimi temsilcileri dâhil üye ülke temsilcileri ayağa kalkarak alkışladı. Salonda hissedilen şey, diplomatik nezaketin ötesine geçmişti. Türkiye’ye dair hazır hükümler, kısa bir an için aklın ve sorumluluk duygusunun gerisine çekilmişti. Dışişleri bürokratlarımızın “İlk defa bir temsilcimizle böyle bir tablo yaşıyoruz” demesi, o anın ağırlığını ve sıra dışılığını hassaten gösteriyordu.

Brüksel’deki o toplantıdan geriye havsalamda yalnız diplomatik bir hatıra kalmadı. Avrupa’nın Türkiye’ye bakışındaki çift katmanlı zihniyet, teorik düzeyde bildiğim bir hakikat olmaktan çıkarak bizzat müşahede ettiğim somut bir tecrübeye dönüştü. Bir tarafta Türkiye’nin üstlendiği yükü rasyonel zeminde teslim edebilen bir Avrupa aklı vardı; diğer tarafta tarihî tortular, korkular, konfor refleksi ve kimlik endişesiyle Türkiye’yi daima mesafeli bir yere yerleştiren eski alışkanlıklar duruyordu.

Aradan geçen on yılın ardından Ursula von der Leyen’in 21 Nisan 2026’da Hamburg’da, Die Zeit gazetesinin 80. yıl etkinliğinde kurduğu cümle, bu eski alışkanlığın Avrupa’nın en üst icra makamında hâlâ canlı durduğunu bir defa daha göstermiştir. Avrupa kıtasının “Rus, Türk veya Çin etkisi altına girmemesi için tamamlanması” gerektiğini söyleyen ifade, basit bir diplomatik dikkatsizlik diye geçiştirilemez. Burada “tamamlanma” sözü, yalnız teknik bir genişleme hedefini de anlatmaz; Avrupa coğrafyasını AB jeopolitiği içinde tahkim etme, kıtanın çevresinde nüfuz boşluğu bırakmama ve AB’nin kurumsal denetimine girmemiş alanları rakip güç merkezlerine kapatma arzusunu da ele veren bir itiraf mahiyeti taşımaktaydı.

Asıl mesele de burada başlamaktadır. Türkiye’nin Rusya ve Çin ile aynı jeopolitik sakınma cümlesi içinde anılması, güncel siyasetin dar kalıplarıyla açıklanamaz. Türkiye; NATO içinde Avrupa savunmasının güneydoğu kanadını taşıyan, Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasında yer alan, Gümrük Birliği ile Avrupa ekonomisine bağlanan, Karadeniz’den Balkanlar’a, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e kadar Avrupa’nın en hassas meselelerine temas eden bir devlettir. Türkiye’nin stratejik ortak olarak okunması gerekirken dış tesir parantezine itilmesi, Avrupa aklının Türkiye bahsinde hâlâ tarihî tortular, güvenlik refleksleri ve zihinsel konfor alanlarıyla hareket ettiğini göstermektedir.

Avrupa, Türkiye’ye ihtiyaç duyduğu her kriz anında onu sistemin içinde görmekte; kendi kimliğini ve tamamlanma fikrini tartıştığı anda ise aynı Türkiye’yi dış tesir hanesine yazmaktadır. Avrupa’nın Türkiye tehafütü tam da bu noktada belirginleşmektedir: İhtiyaç duyduğu aktörü zihnen dışlayan, güvenliğini taşıyan ülkeye siyasî mesafe koyan, stratejik derinliğini besleyen coğrafyayı kültürel tereddütlerin konusu hâline getiren bir Avrupa aklı karşımızdadır. Bu metin, söz konusu cümlenin arkasındaki tarihî hafızayı, savaş sonrası Avrupa düzeninin sınırlarını, kıta-devlet hayalindeki kırılmayı, demografik daralmayı ve Türkiye’nin bu tabloda taşıdığı stratejik anlamı ele almaktadır.

Korku, İhtiyaç ve Denge Arasında Avrupa’nın Türkiye Hafızası

Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı, günlük diplomasinin dalgalanmalarıyla açıklanacak kadar dar bir düzlemde anlaşılamaz. Bu bakışın arkasında asırlar boyunca biriken Müslüman-Osmanlı-Türk tecrübesi, kıta güvenliği hafızası, Hıristiyan Avrupa tasavvuru, imparatorluk rekabetleri ve güç dengesi hesapları vardır. Türk varlığı, Avrupa zihninde yalnız askerî rakip olarak yer tutmadı; Avrupa’nın kendi sınırını, korkusunu ve kimliğini kurarken başvurduğu tarihî karşı-ağırlıklardan biri hâline geldi. Halbuki Osmanlı, Avrupa tarihinin dışında duran uzak bir Doğu imparatorluğu gibi okunamayacak kadar Avrupa’dadır, Avrupa’dır.

Osmanlı; Balkanlar’dan Tuna’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Orta Avrupa’ya uzanan hatta Avrupa güç dengesinin doğrudan içindeydi. Viyana kuşatmaları kıta hafızasında derin izler bıraktı. Fakat Osmanlı-Avrupa ilişkisi salt savaş meydanlarının hatırasına indirgenemez. Osmanlı, Avrupa içi rekabetlerde denge unsuru olmuş, ittifaklar kurmuş, ticaret yapmış, elçiler göndermiş ve kıtanın büyük devletleriyle aynı güç oyununda yer almıştır.

Fransa’nın Habsburg baskısına karşı Osmanlı ile kurduğu yakınlaşma, İngiltere’nin Doğu Akdeniz ve Hindistan yolu bakımından Osmanlı coğrafyasına verdiği önem, Rusya’nın sıcak denizlere inme arzusuna karşı Osmanlı’nın tuttuğu set, Türk meselesini Avrupa için karmaşık bir denge başlığına çevirmiştir. Avrupa, Osmanlı ile savaştığı dönemlerde de pazarlık yaptığı dönemlerde de kendi geleceğinin bir kısmını Osmanlı ve Türk kudreti üzerinden hesaplamıştır. 19. yüzyılda “Doğu Sorunu” adı verilen mesele, bu hafızanın en yoğun ifadesidir. Osmanlı’nın gerilemesi, Avrupa açısından yalnız çöken bir imparatorluğun akıbeti anlamına gelmemiş; Balkanlar’ın, Boğazlar’ın, Karadeniz’in, Akdeniz’in ve Ortadoğu’ya açılan geçitlerin hangi kuvvet dengesi içinde tutulacağı sorusunu Avrupa diplomasisinin merkezine yerleştirmiştir. Kırım Savaşı, Avrupa devletlerinin Osmanlı üzerinden Rusya’yı dengeleme iradesini; Berlin Kongresi ise Osmanlı coğrafyasının paylaşım, nüfuz ve denge meselesine dönüşmesini açık biçimde göstermiştir.

Cumhuriyet’in kuruluşu bu hafızayı silmedi; ona yeni bir biçim verdi. Türkiye, Osmanlı bakiyesinden doğan modern bir devlet olarak Batı kurumlarıyla düzenli ilişki kurdu. Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı, NATO içinde Avrupa güvenliğinin güneydoğu kanadını üstlendi, Ankara Anlaşması ve Gümrük Birliği ile Avrupa ekonomisine bağlandı, Avrupa Birliği üyeliği için uzun bir müzakere sürecine girdi. Bu çizgi, Türkiye’nin Avrupa sistemiyle temasının geçici bir dış politika tercihinden çok tarihî ve kurumsal süreklilik taşıdığını göstermektedir.

Buna rağmen Avrupa zihni Türkiye’yi nereye koyacağını tayin etmekte zorlandı. Güvenlik bahsinde Türkiye sistemin içindeydi. Ekonomi bahsinde ortak ve üretim havzasıydı. Göç baskısı arttığında müzakere edilen ana ülkeydi. Enerji hatları konuşulduğunda geçiş güzergâhıydı. Avrupa’nın siyasî kimliği ve kıta tasavvuru gündeme geldiğinde ise Türkiye çoğu kez eşikte tutulan aktör mesabesindeydi.

Bu ikircikli tutum, Avrupa-Türkiye ilişkisinin en eski düğümüdür. Avrupa, Türkiye’ye ihtiyaç duymakta; aynı anda Türkiye’nin Avrupa içinde kurucu bir ağırlık kazanması ihtimaline karşı ihtiyatlı davranmaktadır. Türkiye’nin askerî kapasitesini, jeopolitik konumunu, göç yönetimindeki rolünü, enerji ve lojistik hatları üzerindeki yerini kabul ederken, bu ağırlığın Avrupa fikrini dönüştürme potansiyeli karşısında mesafe koymaktadır.

Bugünün dünyasında eski korkuların dili Avrupa’yı geçmişin gölgesine bağlamaktadır. Yeni jeopolitik gerçeklikler ise Türkiye’yi tarihî korkunun nesnesi gibi görme alışkanlığını aşmayı zorunlu kılmaktadır. Osmanlı’dan kalan tarihî ağırlık, Cumhuriyet’in kurduğu modern kurumsal ilişki ve bugünkü Türkiye’nin stratejik kapasitesi birlikte okunduğunda ortaya çıkan gerçek açıktır: Türkiye, Avrupa’nın dış hattında duran tali unsurdan çok, Avrupa’nın güvenlik ve dolaşım coğrafyasını tamamlayan ana eksenlerden biridir. Avrupa bunu idrak ettiği ölçüde stratejik ufkunu genişletebilir.

Vesayet Altındaki Avrupa Aklının ABD Hegemonyası, Sovyet Baskısı ve Özerklik Arayışı

Avrupa Birliği fikri çoğu zaman barış, uzlaşma ve ekonomik bütünleşme kavramları üzerinden anlatılır. Bu anlatım doğruluk payı taşısa da tek başına yeterli çerçeve sunmaz. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’nın temel meselesi, yalnız kendi içindeki savaşları durdurmakla sınırlı kalmamıştır. Kıta, iki büyük savaşın ardından dünyanın merkezi olma iddiasını kaybetmiş; Batı’da Amerikan güvenlik mimarisinin, Doğu’da Sovyet tahakkümünün gölgesinde yeni bir tarihî istikamet aramaya başlamıştır. Avrupa konsolidasyonu bu bakımdan yalnız bir barış projesi sayılamaz; aynı zamanda tarihî özne vasfını zayıflatmış bir kıtanın yeniden ayağa kalkma, kendi kaderine hükmetme ve dünya siyasetinde müstakil ağırlık kazanma teşebbüsüdür.

1945 sonrasında Avrupa, kendi kaderini tek başına tayin eden eski kıta vasfını büyük ölçüde yitirmiştir. Berlin’in bölünmesi, kıtanın bölünmesidir. Demir Perde yalnız askerî bir hat çizmemiş; Avrupa’nın zihnini, siyasetini ve gelecek tasavvurunu da ikiye ayırmıştır. Batı Avrupa, Amerikan güvenlik şemsiyesi altında toparlanmış; Doğu Avrupa, Sovyet sisteminin ağır baskısı içine çekilmiştir. Böylece kıta, kendi iç hesaplaşmalarının yıpratıcı mirasından çıkıp iki süper gücün stratejik rekabet sahasına dönüşmüştür.

Kömür ve Çelik Topluluğu’ndan Roma Antlaşması’na, Ortak Pazar’dan Maastricht’e uzanan çizgi, teknik bir kurumlaşma sürecinden ibaret görülemez. Avrupa, savaş üreten rekabetlerini hukuk, pazar ve ortak denetim disiplini içine almak istemiştir. Fransız-Alman karşıtlığını yumuşatmak, savaş sanayisinin temel girdilerini ortak kontrole açmak, milliyetçi rekabeti kurumsal sınırlara çekmek ve kıtaya yeni bir iç düzen kazandırmak istemiştir. Böylece Avrupa bütünleşmesi, modern siyasî tarihin en ciddi akıl hamlelerinden biri olarak temayüz etmiştir.

Ancak bu hamlenin başından itibaren açık bir sınırı bulunuyordu. Avrupa ekonomik alanda bütünleşirken güvenlik alanında Atlantik sistemine yaslandı. NATO, Sovyet tehdidi karşısında Batı Avrupa’nın ana güvenlik omurgası hâline geldi. Bu durum Avrupa’ya istikrar, refah ve toparlanma imkânı sağladı; aynı zamanda kıtanın kendi askerî iradesini geliştirmesini geciktirdi. Avrupa zenginleşti, kurumsallaştı, hukukunu derinleştirdi ise de kendini koruyabilecek güvenlik üretme ve kriz anında müşterek karar alma refleksini aynı ölçüde büyütemedi.

1989 sonrasında ertelenen soru daha açık biçimde geri döndü. Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyet baskısı çözüldü, Almanya birleşti, Doğu Avrupa yeniden kıta düzenine eklemlenmeye başladı. Maastricht Antlaşması, Schengen düzeni ve ortak para fikri bu iyimserliğin ürünü olarak şekillendi. Avrupa, bir pazar olmanın ötesine geçip kıta ölçeğinde siyasal özneye dönüşebileceğini düşündü; aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD-SSCB tahakkümü altında daralan tarihî özne vasfını yeniden kazanmayı amaçladı.

1990’lardan itibaren gelen krizler bu iyimserliğin sınırlarını gösterdi. Balkan savaşları, Avrupa’nın kendi yakın çevresinde düzen kurmak için Amerikan askerî kapasitesine hâlâ ihtiyaç duyduğunu ortaya koydu. Irak savaşı, Avrupa başkentlerinin Amerikan stratejisi karşısında ortak dış politika üretmekte zorlandığını gösterdi. 2008 finans krizi, ortak paranın arkasında yeterli mali ve siyasî birlik bulunmadığında kırılganlığın ne ölçüde büyüdüğünü açığa çıkardı. 2015 göç krizi, değer söylemi ile ulusal sınır refleksleri arasındaki gerilimi derinleştirdi. Ukrayna savaşı ise Avrupa güvenliğinde Amerikan kapasitesinin belirleyici ağırlığını yeniden hatırlattı.

Bu krizler, Avrupa’nın temel açığını görünür kıldı. Kıta güçlü kurumlara, geniş pazara, yüksek standartlara ve ciddi düzenleme kapasitesine sahiptir. Fakat enerji, savunma, göç, teknoloji ve jeopolitik rekabet başlıklarında ortak irade üretmekte zorlanmaktadır. Avrupa çoğu zaman yeni düzen kuran kuvvet gibi hareket etmek yerine mevcut düzeni korumaya çalışan kıta görüntüsü vermektedir. Avrupa fikrinin temel çelişkisi de burada düğümlenir: Ekonomik büyüklük siyasî iradeye, hukukî derinlik stratejik cesarete, kurumsal kapasite müşterek güç üretimine aynı hızla tahvil edilememektedir.

Türkiye bu denklemde baştan beri özel bir yerde durmuştur. Soğuk Savaş boyunca NATO’nun güneydoğu kanadında Avrupa güvenliği için kritik rol üstlenmiş; Boğazlar, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu hattı üzerinden Sovyet baskısına karşı stratejik derinlik sağlamıştır. Cumhuriyet dönemi boyunca Avrupa kurumlarıyla kurduğu bağ, Türkiye’yi Avrupa güvenlik ve ekonomi mimarisinin dışında okunamayacak ülke hâline getirmiştir. Buna rağmen Avrupa bütünleşmesi, Türkiye’nin jeopolitik kapasitesini tam olarak içine alamamış; Türkiye’nin ağırlığı ile Avrupa’nın kimlik tereddütleri arasındaki gerilim kalıcılaşmıştır.

Türkiye’yi İçeri Alamamak-İngiltere’yi İçeride Tutamamak Sorunsalı

Avrupa Birliği’nin tarihî iddiası, Avrupa’yı ortak pazar ve hukuk alanının ötesine taşımaktı. Kıta yalnız malların, sermayenin ve insanların dolaştığı geniş iktisadî saha olarak kalmayacak; kriz anında karar verebilen, güvenlik üretebilen, ortak dış politika kurabilen ve dünya siyasetinde yön tayin edebilen siyasal özneye dönüşecekti. Burada kastedilen, tek merkezli klasik federal devlet arayışından çok, kıta ölçeğinde irade üretebilen Avrupa aklıdır.

Bu yolda önemli başarılar elde edildi. Ortak pazar kuruldu. Hukuk alanı derinleşti. Euro ile egemenliğin en hassas başlıklarından biri müşterek düzene bağlandı. Avrupa Adalet Divanı’ndan Avrupa Komisyonu’na, Avrupa Parlamentosu’ndan Avrupa Merkez Bankası’na kadar geniş bir kurumsal yapı inşa edildi. Avrupa, standart koyma ve regülasyon üretme bakımından dünya ölçeğinde dikkate alınan güç hâline geldi.

Fakat devlet aklı salt kurumların sayısıyla ölçülemez. Devlet aklı, krizlerde bedel üstlenebilme kudretidir. Gerektiğinde karar alabilmek, güvenlik sağlayabilmek, dost ve rakibi tayin edebilmek, toplumunu tarihî hedef etrafında tutabilmek demektir. AB tam bu eşikte zorlandı. Ortak para ekosistemi kuruldu; mali ve siyasî birlik aynı derinlikte ilerlemedi. Ortak dış politika konuşuldu; büyük krizlerde millî başkentlerin öncelikleri öne çıktı. Savunma iş birliği gündeme geldi; güvenlik mimarisi Atlantik düzeninin gölgesinden çıkmakta ağır davrandı.

Bu kırılmanın en açık iki sahası Türkiye ve İngiltere’dir. AB, Türkiye’yi içine alamayarak jeopolitik derinliğini; İngiltere’yi içeride tutamayarak küresel ufkunu zayıflattı. Türkiye doğu-güney hattında kıtanın kara, güvenlik, enerji ve Avrasya derinliğini taşır. İngiltere ise Atlantik, denizcilik, finans, istihbarat ve küresel diplomasi damarını temsil eder. AB birini içeri alamadı, diğerini içeride tutamadı. Bu yüzden pazar olarak büyüdü; stratejik özne olarak eksik kaldı.

Türkiye’nin Avrupa mimarisine tam olarak dâhil edilememesi, genişleme politikasındaki teknik aksama sayılabilecek bir mesele olmaktan çok daha büyüktür. Türkiye; nüfusu, askerî kapasitesi, üretim gücü, savunma sanayii, enerji geçişleri, Karadeniz-Kafkasya-Orta Doğu-Balkanlar-Doğu Akdeniz hattındaki konumu ile Avrupa’ya kıta ölçeğinde stratejik derinlik kazandırabilecek nadir ülkelerden biridir. Gümrük Birliği, ticaret hacmi, üretim zincirleri, göç mutabakatları ve NATO zemini bu ilişkiyi adaylık diplomasisinin çok ötesine taşımıştır.

İngiltere meselesi başka bir ayrışmayı gösterir. Londra, Avrupa’nın küresel finans merkeziydi. İngiltere; denizci imparatorluk hafızası, Atlantik bağlantısı, istihbarat kapasitesi, askerî kabiliyeti, diplomatik ağı ve Büyük Britanya İmparatorluk hafızası (Commonwealth) üzerinden taşınan geniş dünya tecrübesiyle Avrupa’ya kıta dışı menzil kazandırıyordu. Brexit, bu haseple üyelik ayrılığının ötesinde, Avrupa’nın küresel düşünebilen tarihî damarlarından birinin Birlik dışına çıkmasıdır.

Bu iki kırılma, Avrupa’nın ABD örnekliği misali kıta-devlet hayalindeki sınırı göstermiştir. Türkiye içeride olsaydı Avrupa’nın doğuya, güneye ve Avrasya’ya uzanan kara jeopolitiği güçlenecekti. İngiltere içeride kalsaydı Avrupa’nın Atlantik, finans, denizcilik, istihbarat ve küresel diplomasi kapasitesi korunacaktı. Birlik, bir tarafta jeopolitik derinliği; diğer tarafta küresel ufku tam olarak taşıyamadı. Geriye güçlü mevzuatı, geniş pazarı, yüksek standartları ve ağır bürokratik mimarisi bulunan; fakat sert tarihî karar anlarında irade üretmekte zorlanan Avrupa kaldı.

Son yirmi yıldaki krizler bunu açıkça gösterdi. Hâlihazırda tesirleri hafızamızda diri olan ve hassaten Akdeniz kıyısı ülkelerini sarsan 2008 finans krizi, ortak paranın arkasındaki siyasî ve mali dayanışmanın sınırlarını açığa çıkardı. Bürokratik görevim gereği Avrupa’daki yansımalarını da müşahede etme imkânı bulduğum 2015 göç krizi, değerler söylemi ile ulusal sınır refleksleri arasındaki mesafeyi büyüttü. Ukrayna savaşı ise Avrupa güvenliğinde Amerikan kapasitesi ve NATO komuta yapısının hâlâ belirleyici ağırlık taşıdığını hatırlattı. Avrupa her krizden çıktı; fakat her kriz, kıta-devlet iddiasının eksik kalan tarafını biraz daha görünür kıldı.

Bu eksikliğin kavramsal adı, normatif güç ile stratejik güç arasındaki mesafedir. Avrupa insan hakları, hukuk devleti, çevre standartları, ticaret kuralları, rekabet hukuku ve regülasyon alanında ciddi etki üretmektedir. Ancak enerji hatlarının yeniden şekillendiği, tedarik zincirlerinin kırıldığı, savunma sanayiinin savaşların kaderinde öne çıktığı, veri ve yapay zekânın yeni iktidar alanlarına dönüştüğü bir dünyada yalnız kural koymak yetmez. Kural, güç ve irade ile desteklenmediği zaman tesirini kaybeder.

Ursula von der Leyen’in Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı paranteze alan sözü, tamamlanmamış kıta-devlet fikrinin tedirgin dili olarak okunmalıdır. Kendi savunmasını tam kuramayan, çevresini tek başına şekillendiremeyen, Türkiye’yi içine alamayan, İngiltere’yi içeride tutamayan, ABD, Rusya ve Çin karşısında çoğu zaman edilgen kalan Avrupa için yükselen her çevre aktörü kolaylıkla tehdit başlığına dönüşmektedir. Avrupa’nın Türkiye tehafütü, ihtiyaç duyduğu jeopolitik imkânı korku diliyle karşılamasında saklıdır.

Refah İmparatorluğunun Daralan Ufku, Demografi, Sömürge Mirası ve Yaşlanan Kıta

Avrupa’nın bugünkü sıkışması yalnız Brüksel bürokrasisinin yavaşlığıyla veya ortak dış politika kurmakta yaşanan güçlüklerle açıklanamaz. Meseleyi dolaylı biçimde anlamaya yarayan küçük fakat dikkat çekici bir gözlemimi burada zikretmek isterim. Avrupa Birliği’nin idarî merkezi olan Brüksel’e, bürokratik görevim icabı o süreçte üçer aylık aralıklarla yaklaşık on defa gittim. Her ziyaretimde aynı şehrin, aynı güzergâhın, aynı bürokratik ritmin içinde benzer bir manzarayla karşılaştım: misalen sıradan bir üst geçit inşaatı, ilk ziyaretimden son ziyaretimi yaptığım güne kadar tamamlanamamıştı. Elbette bir üst geçit Avrupa’nın bütün meselesini izah etmez; fakat kaynak, süreç, karar ve icra yönetimindeki hantallığı göstermesi bakımından güçlü bir sembol değeri taşır.

Avrupa’nın bugünkü sıkışmasının arkasında, birkaç asır boyunca kıtaya üstünlük sağlayan tarihî birikimin kendi sınırına yaklaşması vardır. Batı Avrupa, coğrafi keşiflerden itibaren deniz yollarını, ticaret hatlarını, hammadde havzalarını, finans ağlarını ve sömürge coğrafyalarını kendi yükselişinin parçası hâline getirmiştir. Ancak bu tarihî üstünlük, yeni yüzyılda aynı hız, aynı meşruiyet ve aynı stratejik kapasiteyle sürdürülememektedir. Avrupa’nın krizi bu bakımdan yalnız idarî yavaşlama veya diplomatik dağınıklık meselesi sayılamaz; tarihî üstünlük düzeninin yaşadığı zihnî, siyasî ve jeoekonomik daralma meselesidir.

Bu yükseliş tek sebepli bir hikâye olarak okunmamalıdır. Bilimsel devrim, sanayi üretimi, finansal yenilikler, üniversite geleneği, hukuk düzeni, şehirleşme, bürokratik kapasite ve kurumsal süreklilik asli unsurlardı. Bununla birlikte sömürge imparatorlukları, denizaşırı ticaret şirketleri, emperyal şiddet ve köle emeği, maden ve tarım havzaları, deniz geçitleri üzerindeki hâkimiyet ve küresel ticaret yollarının kontrolü, Batı Avrupa’ya uzun süre eşitsiz bir birikim alanı sağladı. Bugünkü refahın derin katmanlarında bu tarihî aktarımın izi vardır.

Bu birikim Avrupa’ya yalnız zenginlik kazandırmadı; nüfuz da üretti. Londra, Paris, Amsterdam, Lizbon, Madrid ve daha sonra Berlin, dünyanın geniş havzaları üzerinde iktisadî, askerî, kültürel ve zihnî tesir kurdu. Avrupa modern diplomasi, hukuk, finans, üniversite, müze, harita, şirket ve ordu düzeni üzerinden kendi ölçülerini küresel ölçülere dönüştürdü.

Ne var ki tarihî üstünlükler kendiliğinden yaşayamaz; her nesilde yeniden üretilmeleri gerekir. Avrupa’nın coğrafi keşifler sonrası kurduğu dünya çözülmektedir. Eski sömürge havzaları kendi siyasal iddialarını daha yüksek sesle dile getirmekte, Afrika’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafya Avrupa’nın hegemonik diline eskisi kadar kolay teslim olmamaktadır. Çin altyapı, kredi, üretim ve pazar imkânlarıyla; Rusya enerji ve güvenlik araçlarıyla, Türkiye tarihî ve kültürel temas, sahici ilişki ve kriz sahalarındaki pratik kabiliyetiyle Afrika’dan Asya-Pasifik’e ve hatta Latin Amerika’ya; Avrupa’nın eski nüfuz alanlarında daha görünür hâle gelmektedir.

Bu dönüşümün en sessiz fakat en derin boyutu demografidir. Avrupa radikal bir biçimde yaşlanmaktadır. Doğurganlık oranları uzun süredir nüfusun kendini yenileme eşiğinin altında seyretmekte; yaşlı nüfusun çalışma çağındaki nüfus üzerindeki yükü artmaktadır. Bu tablo yalnız sosyal güvenlik sistemi için mali baskı üretmez. Üretim gücünü, askerî seferberlik imkânını, yenilik enerjisini, risk alma iştahını ve toplumsal dinamizmi de etkiler. Nüfus, stratejinin görünmeyen altyapısıdır.

Yaşlanan toplumlar çoğu zaman servetlerini büyütmekten çok korumaya yönelir. Refah devletinin mali yükü arttıkça savunma, teknoloji, altyapı ve stratejik yatırımlar üzerinde siyasî baskı büyür. Avrupa’nın sosyal modeli insanlık tarihinde önemli bir medenî başarıdır: sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, emeklilik ve çalışma hayatı yüksek standartlara bağlanmıştır. Fakat refah, stratejik disiplinle desteklenmediği zaman atalete dönüşür. Konfor alanı genişledikçe risk alma iştahı azalır; düzeni sürdürme arzusu, tarihî hamle yapma cesaretinin önüne geçer.

Savunma meselesi bu ataletin en açık göründüğü alanlardan biridir. Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa’nın birçok ülkesi savunma harcamalarını sınırlı tuttu. Ukrayna savaşı sonrasında NATO içinde savunma harcamalarını artırma baskısı güçlendi. Bu artış önemlidir; aynı zamanda önceki dönemin stratejik ertelemesini görünür kılar. Avrupa uzun yıllar güvenliği büyük ölçüde Amerikan kapasitesinin teminatı altında düşündü; bu durumun rehavetini yaşadı ve kendi caydırıcılık kudretini yeterli hızda tahkim edemedi.

Liderlik meselesi de bu zeminde ağırlaşmaktadır. Adenauer, De Gaulle, Churchill, Schuman, Monnet, Kohl, Mitterrand, Thatcher ve nevinin son temsilcilerinden Merkel gibi isimler yalnız ülkelerinin siyasetini yürütmedi; Avrupa’nın tarihî yönünü de etkilediler. Bugün Avrupa siyaseti birçok noktada teknokratik maharet ile gündelik kriz yönetimi arasına sıkışmış görünmektedir. Liderler toplumların eğilimini dönüştürmekten çok ölçmekte; istikamet çizmekten çok mevcut dengeleri idare etmektedir. Kurumlar güçlüdür; velakin kurumlar her zaman liderliğin yerini tutamamaktadır.

Amerika, Rusya ve Çin karşısındaki konum da bu liderlik boşluğunu görünür kılar. Amerika Avrupa güvenliğinin ana dayanağı olmayı sürdürmektedir. Rusya, Ukrayna savaşı üzerinden Avrupa güvenlik mimarisini zorlamıştır. Çin ise Avrupa için hem pazar hem rakip hem tedarikçi hem teknoloji meydan okuması hem fırsat hem bağımlılık kaynağı hâline gelmiştir. Avrupa’nın Çin’e dönük “risk azaltma” yaklaşımı, bağları koparmaktan ziyade kritik bağımlılıkları yönetme ihtiyacını yansıtır.

Bu şartlarda Avrupa’nın önündeki soru gayet vazıhtır. Kıta mevcut refahını korumaya çalışan yüksek standartlı düzen olarak mı kalacak, yoksa demografi, savunma, teknoloji, enerji ve çevre coğrafyaları üzerinde yeniden tarihî irade mi üretecek? İlk yol Avrupa’yı düzen koruyucu fakat nüfuzu azalan yapıya götürür. İkinci yol ise kıtanın kendi tarihî mirasını yeni dünyanın sert şartlarına uyarlamasını gerektirir.

İhtiyaç, Korku ve Stratejik Körlük Perspektifinde Avrupa’nın Türkiye Tehafütü

AB’nin Türkiye meselesindeki tutumu, tenakuz ve tehafütün neredeyse mücessem hâlidir. Türkiye, Avrupa için sıradan komşu ülke başlığına sığmaz. Bu hüküm romantik tarih okumasından yahut diplomatik nezaket arayışından doğmamaktadır; coğrafyanın, güvenliğin, enerjinin, göçün, ticaret yollarının ve tarihî temas alanlarının dayattığı stratejik gerçeklikten doğmaktadır. Türkiye, Avrupa’nın doğu ve güney ufkunda duran pasif sınır ülkesi gibi okunamaz. Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Orta Asya ile temas eden hemen her meselede Türkiye, Avrupa’nın dünya ile karşılaştığı ana eşiklerden biridir.

Avrupa uzun yıllar Türkiye’yi çoğu zaman kendinden emin, yer yer kibirli bir merkez diliyle parçalı başlıklar, ajandalar ve dosyalar üzerinden okudu. Güvenlik gerektiğinde Türkiye müttefikti. Göç baskısı arttığında yönetilmesi gereken ana ülkeydi. Enerji hatları konuşulduğunda geçiş güzergâhıydı. Ticaret söz konusu olduğunda üretim ve pazar ortağıydı. Savunma bahsi açıldığında NATO’nun güneydoğu kanadındaki kritik aktördü. Avrupa’nın geleceği, kıta derinliği ve stratejik özerkliği tartışıldığında ise çoğu kez kültürel tereddütlerin, iç siyaset hesaplarının ve tarihî hafıza tortularının konusu yapıldı.

Türkiye’nin merkeziliği öncelikle coğrafyadan gelir. Anadolu, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Orta Asya’ya uzanan geniş temas sahasının düğüm noktasıdır. Haritada geçiş alanı gibi görünen bu coğrafya, tarihte çoğu zaman karar alanı olmuştur. Ordular, göçler, ticaret yolları, enerji hatları, inanç havzaları, imparatorluk rekabetleri ve modern güvenlik mimarileri bu sahada birbirine temas etmiştir. Türkiye, bu temasların mirasını taşıyan modern devlettir.

Avrupa’nın güvenlik hesabı Türkiye olmadan tamamlanamaz. Boğazlar, Karadeniz, Montrö rejimi, Balkan geçişleri, Kafkasya dengesi ve Orta Doğu krizleri, Avrupa güvenliğinin yalnız kuzey ve batı hattından okunamayacağını gösterir. Ukrayna savaşı bu hakikati yeniden hatırlatmıştır. Avrupa doğu sınırını yalnız Baltık ve Polonya hattından düşünerek yeterli güvenlik resmi çıkaramaz. Karadeniz ve Boğazlar hattı, kıtanın savunma ufkunda merkezî yer tutar. Bu hatta Türkiye seyirci ülke olmaktan çok denge kurucu aktördür.

Balkanlar aynı gerçeği başka bir dille anlatır. Balkanlar Avrupa’nın iç avlusu, Türkiye’nin tarihî hafıza sahasıdır. Bosna-Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya, Arnavutluk ve Sırbistan çevresindeki kırılgan dengeler, yalnız teknik genişleme politikalarıyla yönetilemez. Bu coğrafyada tarihî güven, toplumsal temas, dinî-kültürel hassasiyet ve bölgesel denge aklı gerekir. Türkiye, Balkanlar’da dışarıdan gelen yabancı aktör gibi davranmaz; bölgenin tarihî dokusunu bilen, acılarını, korkularını ve imkânlarını okuyabilen devlet refleksiyle hareket eder.

Kafkasya ve Orta Asya hattı Türkiye’nin Avrupa için taşıdığı değeri daha da artırmaktadır. Azerbaycan üzerinden Hazar havzasına, oradan Orta Asya’ya açılan güzergâh; enerji, ulaştırma, lojistik ve diplomasi bakımından Avrupa’nın Rusya merkezli bağımlılıklarını azaltma arayışında önem kazanmıştır. Orta Koridor, Çin’den Avrupa’ya uzanan bağlantı hatları içinde Hazar geçişli stratejik güzergâh olarak öne çıkmaktadır. Bu güzergâhın kurumsallaşması, Avrupa’nın Asya ile ilişkisinde yalnız deniz yollarına ve Rusya üzerinden geçen kara hatlarına mahkûm kalmaması bakımından kritik değer taşır.

Enerji güvenliği de Türkiye’nin rolünü açık biçimde teyit eder. Güney Gaz Koridoru, TANAP, Bakü-Tiflis-Ceyhan, Irak-Türkiye petrol hattı, Türk-Akım ve Doğu Akdeniz enerji tartışmaları Türkiye’yi Avrupa enerji denkleminde merkezî konuma taşımıştır. Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’nın Rus enerjisine bağımlılığı yalnız ekonomik kırılganlık olarak görülmedi; egemenlik, tedarik güvenliği ve jeopolitik dayanıklılık meselesi hâline geldi. Türkiye bu tabloda basit geçiş ülkesi sayılamaz. Türkiye enerji diplomasisi, altyapı, pazar ve yön tayin etme kabiliyetiyle Avrupa’nın çeşitlilik arayışına doğrudan temas eder.

Göç meselesi aynı çerçevede okunmalıdır. Suriye iç savaşından itibaren Türkiye milyonlarca insana ev sahipliği yaptı; Avrupa’ya yönelen göç baskısının yönetiminde ana aktörlerden biri hâline geldi. Türkiye’yi yalnız göçü tutan ara bölge gibi görmek, Avrupa’nın ufkunu daraltır. Göç; savaşın, devlet çöküşünün, yoksullaşmanın, iklim baskısının ve bölgesel istikrarsızlığın ortak sonucudur. Türkiye bu kriz havzalarına en yakın ülkedir; yükü yalnız sınırında karşılamaz, doğrudan toplumunun içinde taşır.

Türkiye’nin savunma sanayii ve askerî teknoloji alanında son yıllarda geliştirdiği kapasite ayrıca önem taşır. İnsansız hava araçları, elektronik harp, mühimmat, kara sistemleri, deniz platformları ve savunma ihracatı alanındaki ilerleme, Türkiye’yi yalnız NATO içinde kuvvet sağlayan ülke olmaktan çıkarmış; yeni savaş teknolojilerinin şekillendiği alanda tecrübe üreten aktör hâline getirmiştir. Avrupa savunma kapasitesini artırma ihtiyacını daha açık konuşurken, Türkiye’nin bu alandaki birikimini dışarıda tutan her okuma eksik kalır.

Türkiye’nin de kendi sorumluluk alanlarını görmesi gerekir. Evvel emirde Avrupa ile ilişki yalnız jeopolitik değerin hatırlatılması üzerinden sürdürülemez. Hukuk devleti, kurumsal öngörülebilirlik, ekonomik istikrar, yatırım güvenceleri, vize serbestisi, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, kamu diplomasisi ve Avrupa kamuoylarındaki Türkiye algısı, Ankara bakımından ihmal edilemeyecek başlıklardır. Türkiye’nin stratejik değeri bu sorunları ortadan kaldırmaz; bu sorunlar da Türkiye’nin Avrupa güvenliği ve Avrasya bağlantısı bakımından taşıdığı ağırlığı gölgeleyemez. Sağlıklı ilişki, bu iki gerçeği aynı anda taşıyabilen olgun bir dille kurulabilir.

Türkiye’nin Avrupa karşısındaki en güçlü cevabı duygusal tepkiyle kurulamaz. Cevap, merkezî konumu tahkim eden uzun soluklu stratejiyle verilmelidir. Orta Koridor’un kurumsallaştırılması, savunma sanayiinin derinleştirilmesi, enerji geçişlerinin çeşitlendirilmesi, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de denge üretilmesi, Balkanlar ve Kafkasya’da istikrar kurucu rolün güçlendirilmesi, Avrupa ile ekonomik ilişkilerin daha dengeli karşılıklı bağımlılık zeminine taşınması bu cevabın ana parçalarıdır.

SONUÇ: Avrupa’nın Türkiye Meselesi, Avrupa’nın Varlık Meselesidir

Ursula von der Leyen’in kurduğu cümle, Türkiye’ye yönelmiş geçici diplomatik mesafe beyanı olarak okunamaz. Bu cümle, Avrupa’nın tarihî hafızasında duran Türkiye tasavvurunu, savaş sonrası güvenlik bağımlılığını, kıta-devlet fikrindeki kırılmayı, demografik daralmayı ve jeopolitik tedirginliği aynı anda görünür kılmıştır. Türkiye’nin Rusya ve Çin ile aynı etki parantezine alınması, Ankara’ya dair soğukkanlı teşhisten çok Avrupa’nın kendi stratejik huzursuzluğuna dair işarettir.

Avrupa’nın asıl meselesi Türkiye’nin nüfuzundan duyulan kaygının ötesindedir. Kıtanın temel sıkıntısı, kendi çevresi üzerinde eski belirleyiciliğini sürdürememesi, güvenlik mimarisini kendi başına taşıyamaması, demografik enerjisini yenileyememesi ve tarihî liderlik kapasitesini yeniden üretememesidir. Coğrafi keşiflerden sanayi devrimine, sömürge imparatorluklarından refah devletine uzanan uzun üstünlük devri artık kendiliğinden nüfuz doğurmamaktadır. Avrupa, güçlü kurumlarına rağmen daha sert, rekabetçi ve çok merkezli dünya ile yüz yüzedir.

Avrupa Birliği, savaş sonrası dönemin büyük kurumsal başarılarından biridir. Kıtanın iç çatışma ihtimalini kurumlara bağlamış, pazarı bütünleştirmiş, hukuku derinleştirmiş, refahı genişletmiş ve barış fikrini siyasî mimariye dönüştürmüştür. Fakat bu başarı, kriz anında müşterek karar üreten, güvenliğini kendi adına taşıyan, çevresini şekillendiren ve dünya siyasetinde istikamet tayin eden kıtasal iradeye tam olarak dönüşememiştir. Avrupa’nın temel paradoksu burada saklıdır: Kurumlar güçlü, irade kırılgandır; standartlar yüksek, stratejik cesaret sınırlıdır; pazar geniş, güvenlik kapasitesi parçalıdır.

Bu kırılmanın iki ana sahası Türkiye ve İngiltere üzerinden okunmalıdır. Yukarıda da ifade edildiği üzere Avrupa Birliği, Türkiye’yi içine alamayarak doğu ve güney ufkunu daraltmış; İngiltere’yi içeride tutamayarak Atlantik ve küresel menzilini zayıflatmıştır. Türkiye’siz Avrupa, Karadeniz’den Kafkasya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya, Doğu Akdeniz’den Orta Koridor’a uzanan geniş temas alanında eksik kalır. İngiltere’siz Avrupa ise finans, denizcilik, istihbarat, Atlantik diplomasisi ve küresel strateji damarlarından birini kaybetmiş olur. Bu iki eksilme, kıta-devlet hayalinin tarihî sınırını göstermektedir.

Türkiye bu tabloda Avrupa’nın dış çevresinde bekleyen tali aktör olarak konumlandırılamaz. Güvenlik, enerji, göç, savunma, ticaret, Karadeniz dengesi, Balkan istikrarı, Kafkasya geçişleri ve Avrasya bağlantısı bakımından Avrupa’nın doğrudan temas ettiği merkez ülkelerden biridir. Türkiye’yi dış etki unsuru gibi görmek, Avrupa’nın kendi coğrafyasını dar okumasıdır. Türkiye, Avrupa’nın ihmal ettiği stratejik derinliğin adı hâline gelmiştir.

Türkiye’nin cevabı anlık alınganlıkla kurulmamalıdır. Türkiye, Ursula von der Leyen’in kurduğu bu cümleyi Avrupa’nın zihnî haritasını okumak için kullanmalıdır. Kendi jeopolitik değerini, kurumsal kapasitesini, ekonomik öngörülebilirliğini, savunma kabiliyetini, enerji ve lojistik merkezliğini daha soğukkanlı stratejik dile dönüştürmelidir. Avrupa’ya verilecek en güçlü cevap, Türkiye’nin kendi merkezî konumunu tahkim etmesi; Orta Koridor’u güçlendirmesi, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de denge üretmesi, Balkanlar ve Kafkasya’da istikrar kurucu rolünü derinleştirmesi, Avrupa ile ekonomik ilişkileri daha dengeli karşılıklı bağımlılık zeminine taşımasıdır.

Avrupa açısından çıkış yolu açıktır. Türkiye’yi eski korkuların, kültürel tereddütlerin ve iç siyaset hesaplarının konusu olarak tutan Avrupa, kendi tamamlanma imkânını daraltır. Türkiye’yi Avrupa güvenliğinin, Avrasya bağlantısının, enerji çeşitliliğinin, göç yönetiminin ve yeni kıta aklının kurucu ortağı olarak okuyan Avrupa ise kaybettiği jeopolitik menzilin bir kısmını yeniden kazanabilir.

Ez cümle AB’nin Türkiye meselesi, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışından ibaret dış politika mevzuu olarak okunamaz. Bu okuma Avrupa’nın kendisini nasıl anladığına dair medeniyet ve strateji meselesidir. Avrupa Türkiye’yi anlamadan kendi doğu ve güney ufkunu tamamlayamaz. Türkiye’yi Rusya ve Çin ile aynı etki cümlesine sıkıştıran her yaklaşım, Avrupa’nın kendi zihnî daralmasını ele verir. Avrupa, Türkiye’yi eski korkuların konusu olarak tuttukça kendi ufkunu daraltır; Türkiye’yi sahici ortak, tarihî eşik ve bağlantı merkezi olarak okuduğu gün ise kendi tamamlanma iddiasını ilk kez gerçek bir stratejik zemine oturtur.

Bu haber toplam 32 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim