Anadolu’nun ve Balkanların Müslümanlaştırılması eli kılıçlı alperenlerin fetihleriyle değil, onlardan önce sınır bölgelerine, uçlara yerleşen dervişlerin cesur ve fedakâr gayretleriyle mümkün olmuştu.
Harezm’de, Maveraünnehir’de, Türkistan’da, Horasan’da; Buhara, Semerkant, Yesi, Herat, Bağdat gibi şehirlerin medreselerinde eğitimlerini tamamlayan dervişler, orduların henüz giremedikleri uçlara postlarını sermiş, alperenler gelmeden önce gönülleri fethetmiş, kalpleri yumuşatmış, zemini hazırlamışlardı. Yesevilik, Nakşibendilik, Mevlevilik, Ekberilik, Kübrevilik, Aşıkilik, Sühreverdilik, Kalenderilik, Kadirilik, Rüfailik ve daha nicesi maldan, mülkten, dünyevi her şeyden el ve eteklerini çekerek, geri dönmeyi asla düşünmeyerek hep ileriye gitmişlerdi.
Tarikat ve cemaatleri Anadolu ile Balkanları sadece İslamlaştıran organizasyonlar olarak görmek de yanıltıcı olacaktır. Bugün eğer bir yurdumuz, vatanımız varsa, istiklal içinde bayrağımız özgürce dalgalanabiliyor, dilimizi yaşatabiliyor ve konuşabiliyorsak, topraklarımızda ezan okunuyorsa, milletimiz parçalanmadan, çatışmadan bir arada durabiliyorsa, bu, hiç tartışmasız, o yerli cemaat ve tarikatların sayesindedir. Cemaat ve tarikatlar Anadolu’yu fethetmekle kalmamış, Anadolu’nun var olmasını, ayakta ve diri kalmasını da sağlamışlardır.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.