Musa Kazım Arıcan
Tevafuk mu tesadüf mü?
Bazı tarihler vardır, takvimden geçer fakat hafızadan geçmez. Bazı hadiseler vardır, üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen yalnız tarih kitaplarının sayfalarında değil; ailelerin hatıralarında, evlatlara verilen isimlerde, şiirlerde, ağıtlarda, şehirlerin ve binaların hafızasında yaşamayı sürdürür.
Bazı tevafuklar da vardır ki insana, “Bu yalnızca bir tesadüf müdür?” diye sordurur.
17 Eylül 1961’i idrak ederken ben de kendimi, ailemin yaklaşık yarım asır önce bir vefa nişanesi olarak seçtiği bir isim ile bugün her gün içinde çalıştığım tarihî bir mekânın hafızası arasında buluyorum.
Bu satırları Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesinin bugün Rektörlük hizmet binası olarak kullandığı eski Başvekâlet binasında kaleme alıyorum. 1925’te inşa edilen bu yapı, genç Cumhuriyet’in devlet hafızasını taşıyan en müstesna yapılardan biridir. Üniversitemizin tarih anlatısında İsmet İnönü’den Adnan Menderes’e uzanan başvekâlet hafızasıyla birlikte anılan bu mekânda bugün Türk yükseköğretimine hizmet etmeye çalışmak, benim için sıradan bir idarî görev olmanın çok ötesinde bir anlam taşıyor.
Adnan Menderes, Cumhuriyet tarihimizin bu binada hizmet eden son Başbakanıdır. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ise onun hükümetlerinin iki önemli bakanıdır. 27 Mayıs 1960 askerî darbesiyle başlayan süreç, 16 Eylül 1961’de Zorlu ve Polatkan’ın, 17 Eylül’de ise Menderes’in idam edilmesiyle Türkiye tarihinin en acı sayfalarından birine dönüşmüştür. Yassıada yargılamalarında 592 kişi sanık olarak yargılanmış, 15 ölüm cezası verilmiş ve bunlardan üçü infaz edilmiştir.
Altmış beş yıl sonra mesele artık yalnızca üç devlet adamının hayatının sona erdirilmesi değildir. Mesele; hafıza, adalet, hukuk, demokrasi ve insan haysiyeti meselesidir.

Bir isimde saklı vefa
Annemle babamın yedi kız, üç erkek evladından en küçüğü olarak dünyaya gelen, fakat ne yazık ki erken yaşta aramızdan ayrılan bir kardeşimiz vardı.
1975 yılı dolaylarında dünyaya gelen bu kardeşimize ailem “Fatin Rüştü” adını vermişti. Fatin Rüştü Zorlu’nun idamının üzerinden henüz on dört-on beş yıl geçmişti.
Bugünden geriye baktığımda düşünüyorum: Bir Anadolu ailesi neden yeni doğan evladına, yıllar önce idam edilmiş bir dışişleri bakanının adını verir?
Bunun cevabını yalnız siyasetle açıklamak eksik kalır. Bu, her şeyden önce vefadır. Anadolu insanının kendine mahsus hatırlama biçimidir.
Çünkü Anadolu bazen tarih kitabı yazmaz; isim koyar.
Arşiv tutmaz; hatırayı evladının isminde saklar.
Merasim düzenlemez; sofrasında anlatır.
Bir acıyı gelecek nesle bırakmak istediğinde onu yalnız kelimelerle değil, isimlerle taşır.
Fatin Rüştü adı da bizim evimizde böyle yaşamış olmalı.
O kardeşimiz bugün aramızda değil. Fakat taşıdığı isim, hem onun aziz hatırasını hem de ailemizin Fatin Rüştü Zorlu’ya duyduğu vefayı yarım asır sonra dahi bize hatırlatıyor.
Devletlerin resmî hafızaları vardır; fakat bir de milletlerin mahrem hafızası vardır. İşte isimler, türküler, ağıtlar, aile hikâyeleri o mahrem hafızanın arşividir.
Babamın neslinin hafızası
Babamın siyasî hayatına baktığımda bu ismin neden seçildiğini daha iyi anlıyorum.
Onun siyasî yolculuğu Demokrat Parti gençlik teşkilatında başlamış; daha sonra Millî Nizam ve Millî Görüş geleneği içerisinde devam etmiş, Refah Partisi yıllarından geçerek AK Parti çatısı altında belediye başkanlığı vazifesine kadar uzanmıştı.
Bu biyografiyi burada bir parti tarihi kurmak için zikretmiyorum. Benim dikkat çekmek istediğim başka bir husus var: 27 Mayıs ve Menderes’in idamı, o nesil için bizim bugün tarih kitaplarından okuyarak anlayabileceğimizden çok daha canlı bir tecrübeydi.
Bugün bizim “27 Mayıs 1960” diye bir tarihle ifade ettiğimiz hadise; o yılların Anadolu insanı için radyodan gelen bir haber, susturulan bir komşu, gözyaşı döken bir baba, evde fısıltıyla konuşulan bir isim, yıllar sonra doğan çocuğa verilen “Adnan”, ‘‘Menderes’’, “Fatin Rüştü” veya “Hasan” adıydı.
Dolayısıyla darbelerin toplumsal tarihini yalnız generallerden, bildirilerden ve mahkeme zabıtlarından okuyamayız. Onu anlamak için Anadolu evlerinin içine de bakmak gerekir.
Bizim ailemizdeki “Fatin Rüştü” adı, işte böylesi küçük fakat derin bir hafıza belgesidir.
Bir odada tevafuk, bir makamda emanet
Bugün eski Başvekâlet binasında rektörlük vazifesi yürütmek bu yüzden benim için farklı bir mana taşıyor.
Bir tarafta ailemden devraldığım hafıza… Bir tarafta devletin hafızasını taşıyan bir bina… Bir tarafta Menderes, Zorlu, Polatkan ve onların neslinin dramı… Diğer tarafta üniversitenin temsil ettiği ilim, fikir, eleştiri ve hakikat arayışı…
Mekânların da hafızası olduğuna inanıyorum. Taşların dili yoktur belki; fakat şahitlikleri vardır.
Bir makam odasında yalnız bugünün evrakı bulunmaz. O odadan geçmiş insanların kararları, tereddütleri, umutları ve acıları da görünmez şekilde oradadır.
Bu nedenle tarihî bir makamda oturmak bana göre insana kudretten önce mesuliyet yüklemelidir.
Makam, sahibine ait değildir. Makam emanettir. Devlet emanettir. Milletin iradesi emanettir. Ve hukuk da emanettir.
Bugün, Menderes’in hatırasıyla özdeşleşen bu tarihî yapıda vazife yaparken; hemen yanı başımızda Fatin Rüştü Zorlu’nun hatırasının yaşatılması, çocukluğumuzdan beri ailemizin içinde taşıdığı o ismi bana yeniden hatırlatıyor.
Kader bazen insana büyük hadiseleri küçük işaretlerle düşündürüyor.
Yassıada yalnız üç darağacından ibaret değildi
27 Mayıs’ın hafızasını yalnız Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamlarından ibaret görmek de eksik olacaktır.
27 Mayıs'tan sonra yaşananların en ağır bölümü hiç şüphesiz Yassıada'dır.
14 Ekim 1960'ta başlayıp 15 Eylül 1961'de sona eren yargılamalarda 592 sanık yargılandı; bunlardan 288'i için idam istendi. Yüksek Adalet Divanı sonunda 15 sanık hakkında idam, 31 sanık hakkında ise müebbet hapis cezasına hükmetti. Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan hakkındaki idam kararları oy birliğiyle; Refik Koraltan, Agah Erozsan, İbrahim Kirazoğlu, Ahmet Hamdi Sancar, Nusret Kirişçioğlu, Bahadır Dülger, Emin Kalafat, Baha Akşit, Osman Kavrakoğlu, Zeki Erataman ve Rüştü Erdelhun hakkındaki idam kararları ise oy çokluğuyla alındı. Milli Birlik Komitesi bu on beş idam kararından yalnızca dördünü onayladı; Bayar'ınki ileri yaşı sebebiyle müebbet hapse çevrildi, geri kalan on bir kişinin cezası da infaz edilmeden hapse dönüştürüldü.
Yassıada, yüzlerce insanın hayatına dokunan büyük bir siyasî ve insanî kırılmadır.
Bu hikâyenin hatırlanması gereken isimlerinden biri Tevfik İleri’dir.
Tevfik İleri; Millî Eğitim, Bayındırlık ve Devlet Bakanlığı görevlerinde bulunmuş, başbakan yardımcılığı yapmış, dönemin eğitim ve kalkınma politikalarının öne çıkan isimlerinden biriydi. 27 Mayıs sonrasında tutuklandı ve Yassıada’da yargılandı. Merhum İleri, önce idama mahkûm edildi, cezası daha sonra müebbede çevrildi; Yassıada, İmralı ve Kayseri’de tutuldu. Ağırlaşan hastalığı üzerine Ankara Hastanesine kaldırıldı ve 31 Aralık 1961’de kanser nedeniyle vefat etti.
İleri’nin hikâyesi özellikle hüzünlüdür. Çünkü idam sehpasına çıkmadı belki; fakat Yassıada’nın hayatından aldığı şey yalnızca özgürlüğü olmadı. Darbeden sadece yedi ay sonra, 50 yaşında hayata veda etti.
Bir başka isim, İstanbul’un eski valisi ve Menderes hükümetinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı yapmış Dr. Lütfi Kırdar’dır.
Kırdar, Yassıada’da yargılanırken 17 Şubat 1961’de mahkemede söz almış; yaşı ve sağlık durumundan bahsederek ikinci defa mahkeme huzuruna çıkamayabileceğini söylemiş, konuşmasının devamında oturmak için izin istemiş ve hemen ardından kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir.
Bu sahne üzerinde ayrıca düşünmek gerekir.
Bir insanın mahkeme salonunda “Bir daha buraya gelebilir miyim bilmiyorum” anlamına gelen sözleri söyledikten dakikalar sonra yere yığılması, hukukun yalnızca kanun maddelerinden ibaret olmadığını bize hatırlatır.
Hukukun merkezinde insan vardır. İnsan yoksa hukuk yalnız şekildir.
Namık Gedik’in tartışmalı ölümü
27 Mayıs’ın en tartışmalı kayıplarından biri de dönemin İçişleri Bakanı İsmail Namık Gedik’tir.
Gedik, darbenin ilk günlerinde Kara Harp Okulunda gözaltındayken hayatını kaybetti. Dönemin resmî açıklaması ölümünü intihar olarak duyurdu; sonraki yıllarda ailesi, tanıklar ve farklı araştırmacılar ölümün şartları konusunda farklı değerlendirmeler ortaya koydu. Nitekim aynı konu bugün dahi tartışılmaktadır.
Tam da bugün, 17 Eylül 2026’da İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Cumhurbaşkanının kararıyla Namık Gedik’in naaşının Adnan Menderes Anıt Mezarı’nın bulunduğu alana nakledileceğini açıkladı. Söz konusu kabir nakli kararı, aradan 66 yıl geçmesine rağmen 27 Mayıs hafızasının devlet ve toplum düzeyinde hâlâ canlı olduğunu göstermektedir.
Demek ki Yassıada’nın ve 27 Mayıs’ın insanî bilançosu üç darağacından çok daha geniştir.
Menderes, Zorlu ve Polatkan… Tevfik İleri… Lütfi Kırdar… Namık Gedik… Ve yargılanan, ailelerinden koparılan, hapsedilen yüzlerce insan… Bütün bunlar birlikte hatırlanmalıdır.
Edebiyatın iki hafızası
27 Mayıs’ın edebiyata yansıması da en az siyasî tarihi kadar düşündürücüdür.
Bir tarafta Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in Menderes için kaleme aldığı “Zeybeğin Ölümü” vardır.
Şair, Menderes’i Anadolu’nun zeybek imgesiyle bütünleştirerek ölüm karşısındaki şaşkınlığı, acıyı ve itirazı şiirin diliyle ifade eder.
Bu yalnızca bir siyasî taraftarlık şiiri değildir. Aynı zamanda susturulmuş bir toplumsal acının edebî ifadesidir.
Muşlu âlim ve şair Mele Nurullah Godîşkî’nin Menderes üzerine kaleme aldığı Kürtçe mersiyeler de bu hafızanın Anadolu’nun farklı coğrafyalarındaki tezahürlerinden biridir.
Şevket Süreyya Aydemir’in Menderes’in Dramı, Ali Fuat Başgil’in 27 Mayıs üzerine hukuk ve siyaset değerlendirmeleri, sonraki yıllarda Yılmaz Karakoyunlu’nun Yorgun Mayıs Kısrakları gibi eserleri farklı perspektiflerden aynı büyük kırılmanın etrafında oluşan hafıza külliyatının parçalarıdır.
Fakat edebiyat dünyasının tamamı o yıllarda bu acının yanında değildi. Ve 27 Mayıs’ın kültür tarihi açısından en fazla üzerinde durulması gereken meselelerden biri budur.
“Hürriyet”, “devrim” ve darbenin edebî dili
27 Mayıs’ın hemen ardından askerî müdahaleyi bir “devrim”, “hürriyet hareketi” veya “ikinci kurtuluş” olarak yücelten dikkate değer bir yayın faaliyeti ortaya çıktı.
Dönemin şiir kitapçıkları ve propaganda yayınları üzerine yapılan bir çalışmada, 1960 ve sonrasında hazırlanan çok sayıda antolojide 27 Mayıs’ın edebî bir meşruiyet diliyle sunulduğunu ortaya koyuyor. 28 Nisan–27 Mayıs Hürriyet Şiirleri Antolojisi, 19 ve 27 Mayıs Şiirleri, Yeni Çağ Türküleri gibi derlemelerde dönemin çok tanınmış şairlerinin şiirleri yer aldı.
Üstelik bu yalnızca özel yayıncılık faaliyeti olarak kalmadı.
Millî Eğitim Bakanlığının 27 Mart 1961 tarihli Tebliğler Dergisi’nde Hasan Lâtif Sarıyüce’nin hazırladığı 28 Nisan–27 Mayıs Hürriyet Şiirleri Antolojisinin öğretmenlere ve öğrencilere tavsiye edilmesi uygun görüldü. Yani henüz Yassıada yargılamaları devam ederken 27 Mayıs’ın belirli bir kültürel yorumu eğitim sistemi aracılığıyla yeni nesillere de aktarılmaya başlanmıştı.
Antolojilerde Behçet Kemal Çağlar, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmet Kutsi Tecer, Cahit Külebi, Suat Taşer, Ümit Yaşar Oğuzcan ve Attilâ İlhan gibi dönemin önemli edebî isimlerinin metinlerine rastlanır. Burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır: Bu antolojilerde yer almak veya 27 Mayıs’ı destekleyen bir şiir yazmak, doğrudan Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamını desteklemekle aynı şey değildir. Her yazarı kendi metni ve tarihi içinde değerlendirmek gerekir.
Bununla birlikte bazı metinlerde kullanılan dilin sertliği bugünden bakıldığında çarpıcıdır.
Behçet Kemal Çağlar’ın bir şiirinde Namık Gedik hakkında bedensel şiddeti çağrıştıran son derece ağır ifadeler bulunmaktadır. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Ordular Günaydın” şiiri orduyu ve 28 Nisan öğrenci hareketini yüceltir. Cahit Külebi’nin “İkinci Cumhuriyet” başlıklı şiiri DP devrini karanlık bir çağ imgesiyle ilişkilendirir. Attilâ İlhan imzasıyla yayımlanan “Ay Yıldız’ın Altında” metninde DP yöneticileri ağır sıfatlarla tasvir edilirken, 27 Mayıs subayları Kuvâ-yi Milliye imgesiyle ilişkilendirilir.
Bu örnekleri bugün şairleri mahkûm etmek için değil, bir dönemin zihnî iklimini anlayabilmek için hatırlamak gerekir. Çünkü darbeler yalnız kışlalarda hazırlanmaz.
Bir müdahalenin meşrulaştırılmasında kelimeler, manşetler, şiirler, semboller ve kavramlar da rol oynar.
Silah iktidarı değiştirebilir. Fakat o değişikliği “normal”, “haklı” veya “kaçınılmaz” gösterecek kültürel zemini çoğu zaman dil kurar.
İdamların eşiğinde basının dili
İdam meselesine gelindiğinde ise daha dikkatli olmak gerekir. Fakat dönemin ölüm cezasını nasıl tartıştığını gösteren çok çarpıcı örnekler vardır.
Bunlardan biri Metin Toker’in 26 Haziran 1961 tarihli Akis dergisinde yayımlanan “İdam Kararı Verilirse…” başlıklı yazısıdır.
Toker, muhtemel idamların kısa vadede siyasî huzursuzluk yaratmayabileceğini, hatta bazı muhalif sesleri susturabileceğini tartışırken; uzun vadede siyasî hayata “tedavi kabul etmez bir huzursuzluk tohumu” ekebileceğini de söyler ve kan dökmemenin kan dökmekten üstün tarafları bulunduğunu açıkça kabul eder. Buna karşılık idam kararının uygulanmamasının kısa vadede başka siyasî problemlere yol açabileceğini de hesaba katar. Dolayısıyla bu yazıyı basitçe “idama alkış” şeklinde sunmak doğru değildir; fakat insan hayatının bir siyasî fayda-zarar hesabının unsuru olarak tartışılabilmiş olması dahi dönemin zihnî atmosferini göstermesi bakımından son derece önemlidir.
Bugün hukuk devleti açısından baktığımızda burada temel mesele şudur: Bir insanın yaşama hakkı, siyasî istikrar hesabının değişkenlerinden biri olabilir mi?
“İdam edilirse kısa vadede ne olur, edilmezse ne olur?” sorusunun önüne başka bir soru konulmalıdır: Adil, bağımsız ve tarafsız bir yargılama yapılmış mıdır?
Çünkü hukuk, neticenin toplum üzerindeki siyasî faydasını değil, işlemin adaletini sorgular.
Resmî hafızanın inşası
27 Mayıs sonrasında oluşan kültürel iklimi açıklayan bir başka gerçek daha vardır.
27 Mayıs, 3 Nisan 1963’te “Hürriyet ve Anayasa Bayramı” ilan edilmiş ve 12 Eylül 1980 sonrasına kadar yaklaşık yirmi yıl resmî törenlerle kutlanmıştır. Anayasa Mahkemesinin kendi kurumsal tarihçesi bu törenlerin Mahkemenin eski binasında devlet erkânının katılımıyla yapıldığını kaydetmektedir.
Dolayısıyla 1960’ların ve 1970’lerin edebî-kültürel üretimini bugünden değerlendirirken dönemin bu resmî hafıza rejimini de hesaba katmak gerekir.
27 Mayıs yalnız gerçekleşmiş bir askerî müdahale değildi. Aynı zamanda adına bayram ilan edilmiş, şiirleri hazırlanmış, eğitim yayınlarına girmiş, resmî sembollerle çevrelenmiş bir hafıza anlatısına dönüşmüştü.
Belki ilk yıllardaki “edebî sessizlik” dediğimiz şeyin sebeplerinden biri de budur.
Fakat hafıza uzun zaman susmaz. Şiir sonunda konuşur. Roman konuşur. Hatırat konuşur. Aileler konuşur. Ve kimi zaman yalnız bir isim konuşur: Fatin Rüştü.
Yassıada’nın hukuk bakımından en ağır sorusu
Yassıada’yı hukuk felsefesi açısından değerlendirdiğimizde ise meselenin merkezinde tek tek dava dosyalarından daha büyük bir yapısal problem görürüz.
Sivil hükümeti kuvvet yoluyla deviren siyasî-askerî düzen, aynı hükümetin mensuplarını yargılayacak olağanüstü sistemi de kurmuştu.
Yüksek Adalet Divanının verdiği ölüm cezalarının infaz edilip edilmeyeceği konusunda son sözün Millî Birlik Komitesine ait olması, yargı ile darbe sonrasında oluşan siyasî gücün birbirinden ayrılması bakımından başlı başına ağır bir sorun teşkil ediyordu. 15 ölüm cezasından yalnız üçünün infaz edilmesi, geri kalanların aynı siyasî organ tarafından hapis cezalarına çevrilmesi de bu yapısal ilişkinin somut göstergelerindendir.
Hukuk devleti açısından mesele son derece yalındır: Yargı, galibin mağlubu cezalandırdığı yer olamaz.
Mahkeme, siyasî hesaplaşmanın devam ettiği başka bir cephe olamaz.
Ceza, ibret vermek, taraftar susturmak veya yeni rejime itaat sağlamak maksadıyla kullanılamaz.
Hele ölüm cezasının telafisi yoktur.
Bir haksız hapis kararını yıllar sonra kaldırabilirsiniz.
Bir malı iade edebilirsiniz. Bir sicili silebilirsiniz.
Fakat infaz edilmiş bir insanı ailesine geri veremezsiniz.
İşte bu nedenle ölüm cezasıyla siyasî yargılama birleştiğinde, hukuk tarihinin en ağır meselelerinden biri ortaya çıkar.
Hukukun altmış yıl sonra verdiği cevap
Tarihin ilginç tarafı, bazen devletin kendi geçmişteki hukuk düzeniyle yıllar sonra hesaplaşmasıdır.
TBMM, 23 Haziran 2020’de kabul edilen 7248 sayılı Kanun ile Yüksek Adalet Divanının hukukî dayanağını oluşturan hükümleri yürürlükten kaldırdı. Kanun, Yüksek Adalet Divanının kararlarını açıkça “hukukî dayanaktan mahrum” ve “hükümsüz hâle gelen kararlar” olarak tanımladı; bunların adlî sicil ve arşiv kayıtlarından silinmesini ve uğranılan zararlar için tazmin mekanizmaları oluşturulmasını öngördü.
Bu hukuken son derece düşündürücü bir tablodur. Altmış yıl sonra devlet kendi hukuk düzeni içinde dönüp, o mahkemenin kararlarının hukukî dayanağını ortadan kaldırıyor.
Fakat hukuk geçmişi tashih edebilse de zamanı geri döndüremiyor. İşte adaletin gecikmesinin trajedisi budur. Geç gelen adalet hafızayı onarabilir; fakat kaybedilen hayatı geri getiremez. Ancak demokrasi ve adalet adına çok önemli bir adımdır.
Darbe hafızasının sonraki halkaları
Türkiye’nin sonraki tarihi de 27 Mayıs’ta açılan meselenin kapanmadığını gösterdi.
12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 askerî darbesi, 28 Şubat süreci, 27 Nisan 2007 e-muhtırası ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi farklı mahiyetlere, aktörlere ve tarihî şartlara sahip olmakla birlikte; seçilmiş siyasî irade ile askerî veya bürokratik müdahale arasındaki ilişkinin Türkiye demokrasisinin temel meselelerinden biri olmayı sürdürdüğünü gösterdi.
Bütün bu hadiseleri birbirine eşitlemeden kurulabilecek müşterek ilke şudur: Siyasetin hakemi silahlı veya vesayetçi güçler değil; anayasal hukuk düzeni ve millettir.
Bu ilke bir partiye ait değildir. Sağın da solun da, muhafazakârın da sekülerin de, iktidarın da muhalefetin de ihtiyacı olan müşterek demokratik zemindir.
Çünkü darbenin kime karşı yapıldığı değişebilir. Fakat bir kez darbe meşru bir siyaset aracı kabul edildiğinde, silahın kime döneceğine artık hukuk karar vermez.
Hafızanın ahlâkı
Bütün bunlardan sonra yeniden o küçük çocuğun adına dönüyorum. Fatin Rüştü…
Yaklaşık yarım asır önce annemle babam yeni doğan evlatlarına bu adı verdiğinde acaba bugünleri tahayyül etmişler miydi?
O çocuğun ağabeylerinden birinin yıllar sonra bir üniversitenin rektörü olacağını…
O üniversitenin Cumhuriyet’in eski Başvekâlet binasında faaliyet göstereceğini…
Her sabah o tarihî koridorlardan geçerken Menderes’i, Zorlu’yu, Polatkan’ı; hemen ardından kendi küçük kardeşini hatırlayacağını…
Elbette bilemezlerdi. Ama hayatın bazı tevafukları insana yalnız geçmişi düşündürmez. Vazifesini de hatırlatır.
Benim için burada vazife; Menderes’i kusursuzlaştırmak veya onun siyasi rakiplerini mahkûm etmek değildir.
Vazife, geçmişin acısından müşterek bir hukuk ahlâkı çıkarabilmektir.
Üniversitenin görevi de tam burada başlar. Üniversite slogan üretmez; soru sorar. Mitoloji üretmez; belge arar.
Bir tarafın hafızasını diğerine dayatmaz; farklı hafızaları hakikatin terazisine getirir.
Yanlışı kim yapmış olursa olsun yanlış diyebilmelidir.
Mağdur kim olursa olsun hakkını savunabilmelidir.
Çünkü üniversite, siyasî iktidarlardan da tarihî dönemlerden de uzun ömürlü olması gereken bir hakikat kurumudur.
Bir vazife olarak hatırlamak
Altmış beş yıl geçti.
Fatin Rüştü Zorlu ile Hasan Polatkan’ın 16 Eylül 1961’de, Adnan Menderes’in 17 Eylül’de hayatlarının sona erdirilmesinin üzerinden altmış beş yıl…
Aradan geçen zaman acıyı tarihe dönüştürdü belki. Fakat tarihe dönüşmek, unutulmak değildir.
Necip Fazıl’ın ağıdında…
Tevfik İleri’nin ailesine bıraktığı hatırada…
Lütfi Kırdar’ın Yassıada salonundaki son dakikalarında…
Namık Gedik’in hâlâ tartışılan ölümünde…
Anadolu’da çocuklara verilen isimlerde…
Ve bugün Ankara’nın ortasındaki eski Başvekâlet binasının duvarlarında o hafıza yaşamaya devam ediyor.
Ben de bu tarihî mekânda Türk yükseköğretimine naçizane hizmet etme vazifesini yürütürken, ailemin küçük Fatin Rüştü’sünü ve ona ismini veren Fatin Rüştü Zorlu’yu birlikte düşünüyorum.
Biri ailemin hatırası. Diğeri devletimizin ve milletimizin yakın tarihinin bir parçası.
İkisinin arasında ise aynı kelime duruyor: Vefa.
Fakat vefa yalnız rahmet okumak değildir. Vefa, hatadan ders çıkarmaktır.
Vefa, bir daha aynı haksızlığın kimseye yapılmamasını istemektir.
Vefa, yalnız sevdiğimiz insan için değil, bize uzak olan insan için de hukuku savunabilmektir.
Ve belki 17 Eylül’ün bize bırakması gereken en büyük miras budur: Siyasi iktidarlar gelir geçer. Makamlar el değiştirir. Nesiller değişir. Fakat hukuk, adalet ve insan haysiyeti kalıcı olmak zorundadır.
Devletin gücü darağacı kurabilmesinde değil, darağacına ihtiyaç duymayacak bir hukuk düzeni kurabilmesindedir.
Demokrasinin büyüklüğü, yalnız çoğunluğun iradesini hâkim kılmasında değil; azınlığın, muhalifin, hatta siyasî rakibin de hukukunu güvence altında tutabilmesindedir.
Ve bir milletin olgunluğu, geçmişte çektiği acıları yeni husumetlere dönüştürmesinde değil; o acılardan gelecek nesilleri koruyacak ilkeler çıkarabilmesindedir.
Bugün eski Başvekâlet binasının koridorlarında yürürken bana en fazla bunu düşündüren şey budur: Makamlar geçer, emanet kalır. Güç geçer, hukuk kalmalıdır. İnsan gider, hatırası kalır. Ve hafıza, adaletle buluşabildiği ölçüde hikmete dönüşür.
Adnan Menderes’i, Fatin Rüştü Zorlu’yu, Hasan Polatkan’ı; aynı ağır devrin içinde hayatları değişen Tevfik İleri’yi, Lütfi Kırdar’ı, Namık Gedik’i ve ismi bugün daha az hatırlanan bütün insanları rahmetle yâd ediyorum.
Ruhları şad, mekânları cennet olsun.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.