• İstanbul 20 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 27 °C
  • Konya 30 °C
  • Sakarya 16 °C
  • Şanlıurfa 34 °C
  • Trabzon 22 °C
  • Gaziantep 31 °C
  • Bolu 17 °C
  • Bursa 18 °C

Glasgow’da Yükseköğretimin Yeni Ritmi

Glasgow’da Yükseköğretimin Yeni Ritmi
-Fuardan Geleceğe, ASBÜ’den Dünyaya; EAIE 2026’nın ardından üniversiteyi, uluslararasılaşmayı ve eğitimin geleceğini yeniden düşünmek-

Musa Kazım Arıcan

Yeniden Glasgow’da 

Glasgow üzerine daha önce yazarken bu şehrin bana en çok değişimi düşündürdüğünü ifade etmiştim. Sanayi Devrimi’nin ağır makinelerinden tersanelerine, işçi hareketlerinden çağdaş kültür ve sanat hayatına kadar Glasgow, kendisini birkaç defa yeniden kurmuş bir şehir. Edinburgh ise başka türlü konuşmuştu bana: Taşın hafızasıyla, üniversitesiyle, İskoç Aydınlanması’yla, edebiyatı ve düşünce tarihiyle…

Bu defaki Glasgow seyahatinde ise şehrin üçüncü bir yüzüyle karşılaştım: Geleneğin üniversitesi.

8–11 Eylül 2026 tarihlerinde Scottish Event Campus’te gerçekleştirilen 36. Avrupa Uluslararası Eğitim Birliği Konferansı ve Fuarı -EAIE 2026-dünyanın farklı coğrafyalarından üniversiteleri, yükseköğretim yöneticilerini, uluslararası eğitim profesyonellerini ve karar vericileri aynı zeminde buluşturdu. Programda 240’tan fazla oturum ve etkinlik, fuar alanında 250’den fazla stant ve binlerce yükseköğretim profesyonelini birbirine bağlayan geniş bir uluslararası ağ vardı. EAIE, organizasyonu Avrupa’nın en büyük uluslararası yükseköğretim buluşması olarak tanımlıyor. Türkiye Ulusal Ajansı da bu fuarda, Türk Yükseköğretim Kurumlarını muhteşem bir organizasyonla buluşturarak tarihi bir misyonu ifa ediyor.

Fuar alanında dolaşırken insan bir müddet sonra üniversite isimlerini okumaktan vazgeçiyor ve başka bir şeyi görmeye başlıyor: Dünyanın nasıl bir yükseköğretim düzenine doğru gittiğini.

Çünkü orada sergilenen yalnızca üniversiteler değildi. Bir anlamda geleceğin üniversite fikri sergileniyordu.

ss-001.jpg

Bir Fuar Alanından Dünya Üniversitesini Okumak

Bir eğitim fuarı ilk bakışta stantlardan, broşürlerden, tanıtım filmlerinden, ikili görüşmelerden ve protokol temaslarından ibaret görülebilir. Fakat dikkatle bakıldığında böyle büyük uluslararası buluşmalar dünyanın yükseköğretim haritasının adeta canlı laboratuvarlarıdır.

Kim hangi bölgeye yöneliyor? Hangi üniversite hangi disiplinleri öne çıkarıyor? Kim yalnız öğrenci hareketliliği arıyor, kim araştırma ortaklığı istiyor?

Hangi kurum artık klasik Erasmus anlaşmalarının ötesine geçerek ortak diploma, ortak doktora, ortak araştırma merkezi veya birlikte proje üretme arayışında?

Hangi ülkeler yükseköğretimi bir eğitim meselesinden ziyade kültür, diplomasi, ekonomi ve küresel nüfuz meselesi olarak değerlendiriyor?

Glasgow’da gördüğüm temel gerçeklerden biri şuydu: Üniversite artık tek başına var olan bir kurum değildir. Üniversite bir ağın düğüm noktasıdır.

Yirminci yüzyıl üniversitesi büyük ölçüde kendi kampüsü, öğretim üyeleri, kütüphanesi ve öğrencileriyle tanımlanıyordu. Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğinde ise üniversitenin gücü yalnızca sahip olduğu şeylerle değil, bağlanabildiği şeylerle ölçülmeye başlanıyor.

Başka üniversitelerle… Araştırma ağlarıyla… Şehirlerle… Kamu kurumlarıyla… Uluslararası kuruluşlarla… Sivil toplumla… Kültür ve sanat alanıyla… Teknoloji şirketleriyle… Ve belki en önemlisi, dünyanın farklı coğrafyalarındaki insanlarla.

Bu sebeple artık mesele sadece “kaç uluslararası anlaşmamız var?” sorusu değildir.

Asıl soru şudur: Bu anlaşmalardan kaç tanesi bilgiye, araştırmaya, öğrenci tecrübesine, ortak projeye ve kalıcı kurumsal ilişkiye dönüşüyor?

Uluslararasılaşmanın nicelik çağından nitelik çağına geçiyoruz.

ASBÜ’nün Glasgow’daki Yeri

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi olarak Glasgow’a bu düşünceyle gittik. Rektör Yardımcımız Prof. Dr. Yasin Söyler ve Uluslararası Ofis Koordinatör Yardımcımız Dr. Gazi Doğan ile birlikte ASBÜ standında farklı ülkelerden üniversite yöneticileri, akademisyenler ve uluslararası eğitim temsilcileriyle çok sayıda görüşme gerçekleştirdik. Üniversitemizin hukuk, siyasal bilgiler, ekonomi, uluslararası ilişkiler, psikoloji, sosyoloji, tarih, ilahiyat ve yabancı diller alanındaki yapısını; bölge çalışmaları, göç, barış ve çatışma çalışmaları, İslam ekonomisi ve finansı, afet ve insani yardım yönetimi gibi lisansüstü birikimini anlattık. 

Fuar boyunca farklı ülkelerden sayısız üniversitenin standına doğrudan ziyaret gerçekleştirildi; öğrenci ve öğretim üyesi hareketliliğinden ortak eğitime, araştırmadan bilimsel yayınlara kadar çeşitli iş birliği imkânları değerlendirildi. 

Türkiye Ulusal Ajansı Başkanı İlker Astarcı’nın tüm üniversitelerimizin standlarını ayrı ziyareti, yakın ilgisi ve ASBÜ standını ziyareti de yükseköğretimimizin uluslararası görünürlüğü açısından anlamlıydı. Ekibiyle birlikte çok başarılı bir çalışma ortaya koyduklarını açık yüreklilikle ifade etmek isterim.

Daha da önemlisi, fuarda yapılan temaslarda üniversitelerimiz Türkiye Ulusal Ajansımızın özel olarak hazırlanmış olduğu şık ve prestijli bir masada imzalar attılar. Asbü olarak bizlerin de fuara iştirak eden üniversiteler ile attığımız imzalar bilimsel, akademik ve kültürel iş birliklerini, ortak araştırmaları, projeleri, yayınları ve değişimleri kapsayan bir mutabakat zaptına dönüşmesi, fuarların yalnız tanışma mekânı olmaması gerektiğini gösteren güzel bir örnek oldu. 

Çünkü bir uluslararası fuarın gerçek başarısı, kaç kartvizit topladığınızla değil, fuar bittikten altı ay veya bir yıl sonra kaç ortak iş üretebildiğinizle ölçülmelidir.

Glasgow’dan Ankara’ya taşımamız gereken ilk ders budur.

“The Rhythm of Revolution”: Devrimin Ritmi

EAIE 2026’nın temasının “The Rhythm of Revolution -Devrimin Ritmi” olarak belirlenmesi tesadüf değildi.

EAIE bu kavramı, yükseköğretimin karşı karşıya bulunduğu büyük dönüşümler karşısında mevcut durumu sorgulamak, yeni ortaklıklar kurmak, bazı alışkanlıkları terk etmek ve dönüşümün yalnızca takipçisi değil yön vericisi olmak şeklinde çerçeveliyor. Glasgow’un Sanayi Devrimi’nden bugüne kendisini yeniden üreten şehir kimliği de bu tema için anlamlı bir arka plan oluşturuyordu. 

Burada “devrim” kelimesini yalnızca ani bir kopuş olarak anlamamak gerekir. Bazen asıl devrim, bir kurumun düşünme biçimini değiştirmesidir.

Üniversitenin kendisine sorduğu sorular değişiyorsa üniversite değişmeye başlamış demektir.

Dün: “Öğrenciye ne öğreteceğiz?” diyorduk.

Bugün buna şu soru ekleniyor: “Öğrenciyi henüz bilmediğimiz bir geleceğe nasıl hazırlayacağız?”

Dün: “Hangi bilgiyi aktarmalıyız?” diyorduk.

Bugün: “Bilginin sürekli değiştiği bir dünyada öğrenme yeteneğini nasıl kazandıracağız?” diye soruyoruz.

Dün: “Teknolojiyi eğitime nasıl ekleriz?” diye düşünüyorduk.

Bugün: “Yapay zekânın bilgi üretmeye başladığı bir çağda insanı insan yapan hangi vasıfları güçlendirmeliyiz?” sorusuyla karşı karşıyayız.

İşte Beau Lotto’nun açılış konuşması tam bu noktaya temas etti.

Beau Lotto: Değişimin Önündeki İlk Engel Beynimiz Olabilir

EAIE’nin açış konuşmasını yapan nörobilimci Beau Lotto’nun temel çalışma alanı algı.

Onun konuşmasını sadece nörobilim üzerine ilgi çekici bir konferans olarak dinlemek eksik olur. Çünkü söylediklerinin eğitim açısından ciddi sonuçları vardı.

Lotto’nun temel çıkış noktası şu: Biz dünyayı olduğu gibi görmeyiz.

Beynimiz karşılaştığı veriyi geçmiş deneyimler, öğrenmeler ve beklentiler üzerinden anlamlandırır.

Dolayısıyla gördüğümüz şey sadece “dışarıdaki dünya” değildir; geçmişimizin bugünkü dünyaya verdiği anlamdır.

Bunun çok önemli bir sonucu vardır: Geçmişimiz bizi dünyaya hazırladığı kadar geleceğe karşı körleştirebilir de.

İnsan beyni belirsizliği sevmez. Çünkü belirsizlik tahmin edememek demektir; tahmin edememek ise tarih boyunca hayatta kalma bakımından risk anlamına gelmiştir.

Fakat modern dünyanın paradoksu tam burada ortaya çıkıyor. Bugün geleceğin en kıymetli alanlarının bir kısmı belirsizliğin içinde doğuyor.

Yapay zekâ… Yeni meslekler… İklim dönüşümü… Dijital ekonomi… Yeni toplumsal ilişkiler… Küresel hareketlilik… Yeni öğrenme biçimleri… Henüz adını dahi bilmediğimiz teknolojiler…

Lotto bu nedenle belirsizliği yalnızca korkulacak bir alan olarak değil, yaratıcılığın ve dönüşümün ortaya çıkabileceği yer olarak okumayı öneriyor. EAIE’nin konferans öncesi söyleşisinde de değişen dünyaya iyi cevap verebilmenin “anlamak”, yeni bağlamlarda genellenebilecek ilkeleri kavramak ve öğrenmenin yalnız bilgi ezberlemekten ibaret olmadığını görmekle mümkün olduğunu özellikle vurguluyor. 

Bu düşünce yükseköğretim açısından son derece önemlidir. Çünkü eğer dünya sürekli değişiyorsa, üniversitenin görevi geleceğin bütün cevaplarını bugünden öğretmek olamaz. Zaten mümkün değildir.

Üniversitenin daha asli görevi, insana cevabı bilmediği zaman ne yapacağını öğretmektir.

3-163.jpg

“Bilmiyorum” Diyebilmenin Eğitimi

Modern eğitim sistemi büyük ölçüde cevap vermeyi ödüllendirdi.

Sınavlarımız cevap ister. Müfredatlarımız cevapları düzenler. Ders kitaplarımız cevapları aktarır. Diplomalarımız bir insanın belirli cevaplara sahip olduğunu belgelendirir.

Fakat yapay zekâ çağında cevap giderek ucuzluyor. Bir öğrenci birkaç saniye içinde daha önce saatler sürecek bilgiye ulaşabiliyor.

O hâlde insanın değeri yalnızca cevaba sahip olmakta olmayacaktır.

Soruyu kurmakta olacaktır. 

Doğru ile yanlışı ayırmakta olacaktır.

Bilginin kaynağını sorgulamakta olacaktır. 

Birbiriyle ilgisiz görünen alanlar arasında ilişki kurmakta olacaktır.

Ahlaki muhakemede bulunmakta olacaktır.

Yeni bir durum karşısında yeniden öğrenebilmekte olacaktır.

Lotto’nun “I don’t know” alanını yaratıcı düşünmenin başlangıç noktası olarak görmesi tam da bununla ilgilidir. EAIE de konuşmasını, insanın bilmediği alanın içinde merak, uyum kabiliyeti ve dönüşüm imkânı geliştirmesi şeklinde sunuyor. 

Dolayısıyla geleceğin üniversitesi öğrencisine yalnızca: “Ne biliyorsun?” diye sormamalıdır.

Şunu da sormalıdır: “Bilmediğin bir şeyle karşılaştığında ne yapıyorsun?”

Bence yükseköğretimin önümüzdeki yıllarını belirleyecek sorulardan biri budur.

Bilgiden Anlamaya

Lotto’nun konferans öncesindeki uzun EAIE söyleşisinde yaptığı bir başka ayrım da bana çok anlamlı geldi.

Bilmek ile anlamak aynı şey değildir. Bir çocuğa çarpım tablosunu ezberletebilirsiniz. Bu bilgidir.

Fakat sayının, miktarın ve ilişkinin mantığını kavratırsanız öğrenci bilgisini farklı durumlara taşıyabilir. Bu anlamadır.

Lotto tam da bu sebeple eğitimin giderek daha fazla knowledge’dan understanding’e, yani salt bilgiden anlamaya yönelmesi gerektiğini söylüyor. 

Burada sosyal bilimlerin önemi yeniden ortaya çıkmaktadır. Çünkü teknolojinin insan hayatındaki etkilerini yalnız mühendislik açıklayamaz.

Yapay zekânın algoritmasını bilgisayar bilimci geliştirebilir; fakat yapay zekânın insan iradesi, mahremiyet, hukuk, siyaset, ekonomi, ahlak, din, psikoloji, kültür ve toplum üzerindeki sonuçlarını sosyal bilimler düşünmek zorundadır.

Bir teknoloji “yapılabilir” olabilir.

Fakat ikinci bir soru vardır: “Yapılmalı mıdır?”

Üçüncü soru: “Kim için yapılmalıdır?”

Dördüncü soru: “Sonuçlarından kim sorumludur?”

Beşinci soru: “İnsanı güçlendiriyor mu, insanın yerine mi geçiyor?”

İşte bu soruların başladığı yerde sosyal bilimler başlar.

Bu sebeple yapay zekâ çağında sosyal bilimlerin önemi azalmaz. Tam tersine artar.

Merak, Cesaret ve Bağlantı

Lotto’nun üzerinde durduğu kavramlardan üçü özellikle önemliydi:  Merak, cesaret ve bağlantı.

Onun yaklaşımında cesaret, güven duygusundan bile daha önemlidir. Çünkü güven çoğu zaman sonucu tahmin ettiğimiz durumda vardır; cesaret ise sonucu bilemediğimiz hâlde ilerleyebilmektir.

Öğrenme tam da böyle bir süreçtir. Gerçek öğrenme, bildiklerimizin teyidi değildir. Bazen bildiklerimizin sarsılmasıdır.

Bir öğrencinin üniversiteye geldiği günkü fikirleri ile mezun olurken taşıdığı fikirler tamamen aynıysa, o kurumda ne kadar gerçek öğrenme gerçekleştiğini sormamız gerekir.

Üniversite insana yalnızca bilgi ekleyen değil, gerektiğinde zihnindeki eski kalıpları dönüştüren bir mekândır.

Lotto bağlantının da belirsizlikle baş etmenin önemli araçlarından biri olduğunu ifade ediyor. Merak ve insani bağlantı, değişimin gerektirdiği enerjiyi daha taşınabilir hâle getiriyor; cesaret ise başarısızlık ihtimaline rağmen insanı harekete geçiriyor. 

Bu yüzden geleceğin üniversitesi sadece “zeki insan” yetiştiremeyecek. Merak eden, cesaret eden, ilişki kurabilen insan yetiştirmek zorundadır.

Edinburgh’dan Glasgow’a Beklenmedik Bir Köprü

Burada şahsen benim için anlamlı bir ayrıntı daha vardı. Beau Lotto, lisans eğitiminden sonra Amerika’dan İskoçya’ya gelerek Edinburgh Üniversitesi Tıp Fakültesinde doktora yapmış.

EAIE söyleşisinde Edinburgh’daki uluslararası tecrübesinin kendi dünyasını nasıl genişlettiğini ayrıntılı biçimde anlatıyor. Başka bir kültürde yaşamanın insanı sadece yeni insanlarla tanıştırmadığını; kendi alışkanlıklarını ve varsayımlarını dışarıdan görebilme imkânı verdiğini söylüyor. Ona göre uluslararası eğitim, insanın dünyasını genişletiyor ve farklılığı tehdit olmaktan çıkararak öğrenme fırsatına dönüştürebiliyor. 

Benim için bu, önceki Edinburgh yazımla Glasgow’daki eğitim konferansı arasında güzel bir köprü oluşturdu.

Çünkü uluslararasılaşmanın gerçek anlamı zaten budur. Uluslararasılaşmak İngilizce program açmaktan ibaret değildir. Yabancı öğrenci sayısını artırmak değildir.

Erasmus anlaşması imzalamak da tek başına uluslararasılaşma değildir.

Uluslararasılaşma zihnin sınırlarının genişlemesidir.

Öğrencinin başka bir ülkeye gidip yalnızca ders görmesi değil; başka bir medeniyetle karşılaşıp kendi medeniyetini de yeniden düşünmesidir.

Dünyaya çıktığında kendini kaybetmesi değil, kendisini daha iyi tanımasıdır. Farklılıklarla karşılaşarak köksüzleşmesi değil, köklerini bilinçli hâle getirmesidir.

Açılıştan Kapanışa: Beau Lotto’dan Lewis Iwu’ya

Konferansın kurgusu bakımından da dikkat çekici bir bütünlük vardı. Açılışı Beau Lotto yaptı.

Kapanışı ise iletişim, münazara ve kamusal tartışma alanındaki çalışmalarıyla tanınan Lewis Iwu gerçekleştirdi. Resmî programda Iwu’nun kapanış konuşması liderlik, münazara ve bölünmüş toplumlarda diyalog ekseninde tasarlanmıştı. 

Bu iki isim aslında konferansın başı ile sonu arasında anlamlı bir düşünce köprüsü kuruyor.

Lotto bize şu soruyu sorduruyor: “Değişime zihnen nasıl giriyoruz?”

Iwu ise: “Değişimi başkalarıyla birlikte nasıl gerçekleştireceğiz?”

Biri algıdan başlıyor. Diğeri diyalogdan.

Biri bireyin dönüşümünü anlatıyor. Diğeri dönüşümün toplumsal örgütlenmesini.

Ve iki konuşmanın birleştiği yerde geleceğin üniversitesi ortaya çıkıyor.

Lewis Iwu: Üniversiteye Yeniden Münazara ve Diyalog Lazım

Lewis Iwu’nun kapanış konferansının ilan edilen ana eksenleri ve EAIE söyleşisinde ayrıntılandırdığı düşünceler özellikle bugün için dikkat çekici.

Iwu uzun yıllardır münazara ve stratejik iletişim alanında çalışıyor; Dünya Üniversiteler Münazara Şampiyonası deneyiminden küresel kuruluşlarla yürüttüğü sosyal etki çalışmalarına kadar geniş bir tecrübeye sahip. Onun temel iddiası şu: Toplumsal değişim tek başına gerçekleştirilemez. Koalisyonlara ihtiyaç vardır.

Fakat koalisyonun olması için herkesin aynı şeyi düşünmesi gerekmez.

Tam tersine farklı düşünen insanların birlikte çalışabilmesi gerekir.

Bu noktada Iwu “sağlıklı münazara” fikrini öne çıkarıyor.

Münazara onun için karşı tarafı ezmek değildir. Kuralları olan, herkesin söz hakkına sahip bulunduğu, argümanların sorgulandığı, insanların birbirlerine cevap verdiği ve sonunda daha fazla açıklığa ulaşılan bir düşünme pratiğidir.

Üstelik münazara bittikten sonra insanlar birbirlerinin insanlığını unutmamalıdır.

Iwu’nun konferans öncesi söyleşisinde ifade ettiği şekliyle, farklı görüşlerin güçlü biçimde tartışılabilmesi ile tartışma sonrasında ilişkinin sürdürülebilmesi aynı anda mümkün olmalıdır. 

Bu fikir bugünün üniversiteleri için fevkalade önemlidir. Çünkü dünyada yalnızca bilgi krizi yaşamıyoruz. Konuşabilme krizi de yaşıyoruz.

İnsanlar giderek kendi düşünce çevrelerine kapanıyor. Algoritmalar bize zaten inandığımız fikirleri tekrar tekrar gösteriyor.

Sosyal medya, tartışmayı çoğu zaman anlamaya değil mahkûm etmeye dönüştürüyor.

Farklı düşünmek, düşman olmakla karıştırılıyor.

Oysa üniversite tam tersine, farklı düşüncelerin birbirini yok etmeden yaşayabildiği yer olmalıdır.

Üniversitenin görevi aynı düşünen insanlar üretmek değildir.

hg.jpg

Birbirinden farklı düşündüğü hâlde birlikte hakikati arayabilen insanlar yetiştirmektir.

“Radikal Ortaklıklar”

Iwu’nun bir başka önemli kavramı radical partnerships, yani alışılmış sınırların ötesine geçen ortaklıklar.

Onun “Devrimin Ritmi” yorumunda “ritim”; koordinasyon, ilişki ve farklı unsurların uyum içerisinde hareket etmesini ifade ediyor. “Devrim” ise büyük problemlere alışılmışın dışında cevap verme ihtiyacını.

İklim değişikliği… Yapay zekâ… Genç işsizliği… Toplumsal kutuplaşma… Eğitime erişim…

Bunların hiçbiri tek bir üniversitenin, tek bir devletin veya tek bir sektörün çözebileceği meseleler değil.

Iwu bu sebeple sosyal ilerlemenin daha geniş koalisyonlar gerektirdiğini; hatta doğal olarak birbirine yakın görünmeyen aktörlerin dahi birlikte çalışabilmesi gerektiğini savunuyor. 

Buradan yükseköğretime ilişkin çok önemli bir sonuç çıkıyor: Geleceğin üniversitesi yalnızca disiplinlerarası değil, kurumlararası olmak zorunda.

Üniversite–üniversite… Üniversite–şehir… Üniversite–kamu… Üniversite–sivil toplum… Üniversite–sanayi… Üniversite–uluslararası kuruluş… Üniversite–kültür ve sanat…

Bu ilişkilerin her biri yeni bilgi üretiminin parçasına dönüşecektir.

Açılış ile Kapanış Arasında Bir Üniversite Felsefesi

Bence EAIE 2026’nın fikrî özünü iki cümlede toplamak mümkündür:

Beau Lotto: Değişebilmek için önce dünyayı nasıl gördüğümüzü sorgulamalıyız.

Lewis Iwu: Değişimi gerçekleştirebilmek için birbirimizle konuşmayı ve birlikte hareket etmeyi öğrenmeliyiz.

Bunları yükseköğretime tercüme ettiğimizde ise şöyle bir tablo ortaya çıkar: Geleceğin üniversitesi merak edecek.

Kendisini sorgulayacak.

Eski alışkanlıklarını gerektiğinde terk edecek.

Belirsizlikten korkmayacak.

Farklı düşünceleri bir araya getirecek.

Yeni ortaklıklar kuracak.

Teknolojiyi kullanacak ama teknolojiye teslim olmayacak.

Bilgi verecek ama yalnız bilgi vermeyecek.

İnsanı mesleğe hazırlayacak ama insanı meslekten ibaret görmeyecek.

Yerel kimliğini koruyacak fakat dünyaya kapanmayacak.

Kısacası hem köklü hem hareketli olacaktır.

2-212.jpg

Dünya Yükseköğretimi Büyük Bir Eşik Üzerinde

Glasgow’daki fuar bana bir kez daha gösterdi ki yükseköğretim dünyası sessiz ama son derece köklü bir dönüşüm yaşıyor.

OECD verilerine göre yükseköğretime erişim tarihte görülmemiş seviyelere ulaşmış durumda; OECD ülkelerinde genç yetişkinlerin yaklaşık yüzde 48’i artık yükseköğretim mezunu. Fakat fırsat eşitsizlikleri devam ediyor ve diploma sahibi olmak ile nitelikli beceri sahibi olmak arasındaki ilişki giderek daha fazla tartışılıyor. 

Bu yeni dönemde üniversitenin önünde birkaç büyük dönüşüm alanı bulunuyor.

Bunlardan ilki yapay zekâ. UNESCO artık öğretmen–öğrenci ilişkisini dahi “öğretmen–AI–öğrenci” üçlü yapısı üzerinden tartışıyor ve insan merkezlilik, yapay zekâ etiği, AI pedagojisi ve insan iradesinin korunmasını temel yetkinlik alanları arasında gösteriyor. 

Bu fevkalade önemli. Çünkü yapay zekâ üniversitenin kullandığı yeni bir yazılım değildir.

Bilgi üretme, yazma, çeviri, analiz, araştırma, ölçme ve değerlendirme biçimlerini değiştiren epistemolojik bir hadisedir.

Ödev nedir? Makale nedir? Yazarlık nedir? Akademik özgünlük nedir? Öğrencinin bildiğini nasıl ölçeceğiz? Bir makinenin birkaç saniyede üretebildiği bilgiyi ezberletmenin anlamı nedir?

Üniversiteler önümüzdeki yıllarda bu sorularla yüzleşecektir.

Diploma Bitmiyor; Diplomanın Tekeli Bitiyor

İkinci büyük dönüşüm öğrenmenin biçiminde yaşanıyor. Klasik üç veya dört yıllık diploma eğitiminin yanına mikro-yeterlilikler, kısa programlar, sertifikalar, yaşam boyu öğrenme ve modüler eğitim modelleri geliyor.

Avrupa Birliği mikro-yeterlilikleri kısa süreli öğrenme deneyimlerinin çıktısını belgeleyen ve insanların değişen iş hayatında bilgi ve becerilerini sürekli güncellemelerini sağlayan araçlar olarak kurumsallaştırıyor. 

Bu, “üniversite diploması bitecek” demek değildir.

Daha doğru ifade şudur: Diploma artık eğitimin son belgesi olmayacaktır.

İnsan yirmili yaşlarında üniversiteye gidip bir diploma alarak kırk yıl aynı bilgiyle çalışamayacak.

Hayatı boyunca üniversiteye tekrar tekrar dönecek. Bazen altı aylığına. Bazen altı haftalığına. Bazen yalnızca belirli bir yeterlilik için.

Dolayısıyla üniversite yalnız 18–25 yaş grubuna eğitim veren kurum olmaktan çıkarak hayat boyu öğrenmenin merkezi hâline gelecektir.

Uluslararasılaşmanın Yeni Safhası

Üçüncü dönüşüm uluslararası eğitimde yaşanıyor. Öğrenci hareketliliği dünya genelinde artmaya devam ediyor. OECD ülkelerinde yükseköğretimde uluslararası veya yabancı öğrencilerin payı 2018’de yüzde 6 iken 2023’te yüzde 7,4’e çıktı. 

Fakat artık yalnız öğrenci göndermek ve almak yetmiyor. Yeni uluslararasılaşma modeli: Ortak program, ortak diploma, ortak araştırma, ortak laboratuvar, ortak doktora, ortak dijital ders, ortak problem çözme ve uluslararası akademik ağlar üzerinden ilerliyor.

Avrupa Birliği’nin 2026 itibarıyla Joint European Degree Label uygulamasını hayata geçirmeye başlaması da bu eğilimin somut göstergelerinden biridir. Amaç ulusötesi ortak programların önündeki engelleri azaltmak ve yükseköğretim kurumları arasındaki entegrasyonu daha ileri taşımaktır. 

Bu gelişmeleri Türk üniversiteleri çok dikkatli takip etmektedir. Çünkü önümüzdeki dönemin rekabeti yalnız “en iyi üniversite kim?” rekabeti olmayacaktır.

En iyi ağın içerisinde kim var? sorusu da belirleyici olacaktır.

g-001.jpg

ASBÜ Bu Dünyada Nerede Durmalıdır?

Glasgow’dan dönerken benim için asıl soru budur. Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi genç bir üniversite.

Fakat gençlik bazen dezavantaj değil, önemli bir imkândır. Çünkü yüzlerce yıllık bürokratik alışkanlıklara sahip olmadan yeni yükseköğretim biçimlerine daha hızlı uyum sağlama kabiliyeti verir.

ASBÜ’nün en büyük avantajlarından biri de sosyal bilimler merkezli ihtisaslaşmış yapısıdır.

Dünyanın karşı karşıya olduğu büyük meselelerin hemen hepsinin sosyal bilim boyutu vardır.

Göç… Savaş ve barış… Yapay zekâ etiği… Dijital toplum… Uluslararası hukuk… İklim adaleti… Yoksulluk… Afet yönetimi… İslam ekonomisi ve finansı… Din ve toplum… Kutuplaşma… Dezenformasyon… Kamu politikası… Şehirleşme… Kültürel diplomasi…

Bunların her biri ASBÜ’nün disiplinleriyle doğrudan ilişkilidir.

Dolayısıyla bizim meselemiz dünyanın büyük ve köklü üniversitelerinin küçük bir benzeri olmak değildir.

Kendi güçlü olduğumuz alanlarda dünya için gerekli bir üniversite olabilmektir. Bu ikisi birbirinden tamamen farklıdır.

Sosyal Bilimlerin Araştırma Başkentinden Küresel Bir Düşünce Merkezine

ASBÜ’nün “Sosyal Bilimlerde Araştırmanın Başkenti” iddiasını bundan sonraki dönemde daha ileri bir aşamaya taşımamız gerektiğini düşünüyorum.

Araştırmanın başkenti olmak yalnız çok sayıda makale yayımlamak değildir. Dünyanın önemli meselelerinin tartışıldığı bir fikrî kavşak hâline gelmektir.

Ankara bu açıdan olağanüstü imkânlara sahiptir. Bakanlıklar… Büyükelçilikler… Uluslararası kuruluşlar… Düşünce kuruluşları… Kültür kurumları… Sivil toplum kuruluşları… Diplomatik misyonlar…

Ve bütün bunların merkezinde tarihî Ulus yerleşkesinde bulunan bir sosyal bilimler üniversitesi. Bu coğrafi ve kurumsal imkânı akademik bir modele dönüştürebiliriz.

Bir uluslararası ilişkiler öğrencisi yalnız kitaptan diplomasi okumamalı; Ankara’daki diplomatik dünyanın içine girebilmelidir.

Hukuk öğrencisi yalnız kanunları öğrenmemeli; değişen teknoloji karşısında hukukun yeni meselelerini tartışmalıdır.

İlahiyat öğrencisi yalnız geçmişi öğrenmemeli; çağdaş dünyada din, insan, yapay zekâ, bioetik ve çoğulculuk problemlerini düşünebilmelidir.

Ekonomi öğrencisi yalnız teorileri bilmemeli; İslam ekonomisinden davranışsal ekonomiye, dijital paradan finansal teknolojilere kadar yeni dünyayı okuyabilmelidir.

Psikoloji ve sosyoloji öğrencileri dijital insanı, yalnızlığı, algoritmik hayatı ve yeni toplumsal davranışları araştırmalıdır.

İşte o zaman ihtisas üniversitesi olmanın gerçek anlamına ulaşırız.

Anlaşmadan Ekosisteme

Glasgow’un ASBÜ açısından ikinci önemli dersi uluslararasılaşma konusunda olabilir.

Üniversiteler çok sayıda MoU imzalayabilir. Fakat MoU bir amaç değil, başlangıçtır.

Bir anlaşmanın arkasından öğrenci gitmiyorsa… öğretim üyesi gelmiyorsa… ortak araştırma çıkmıyorsa… birlikte proje hazırlanmıyorsa… ortak ders açılmıyorsa… ortak yayın yapılmıyorsa… o belge uluslararasılaşmanın kendisi değildir.

Bu nedenle ASBÜ’de bundan sonraki dönemde iş birliklerini “anlaşma sayısından” ziyade üretilen akademik değer üzerinden ölçmek gerekir.

Glasgow’daki uluslararası üniversiteler ile temas bu bakımdan önemli bir zemindir.

Bu temasların içinden ASBÜ’nün güçlü alanlarıyla örtüşen kurumları seçip birkaç yıl içerisinde derin, sürdürülebilir ve çok boyutlu ortaklıklara dönüştürebilirsek gerçek başarı o zaman ortaya çıkacaktır.

Yirmi yüzeysel ortaklıktansa bazen beş derin ortaklık daha değerlidir.

Öğrenciyi Dünyaya Çıkarmak, Dünyayı Öğrenciye Getirmek

Uluslararasılaşmanın bir başka boyutu daha vardır. Her öğrenciyi fiziksel olarak yurt dışına gönderemeyebiliriz.

Ama her öğrenciye uluslararası bir öğrenme tecrübesi sunabiliriz.

Ortak çevrim içi dersler… Yabancı akademisyenlerle seminerler… Uluslararası öğrenci sınıfları… Kısa hareketlilikler… Ortak proje ekipleri… Çok dilli akademik ortam… Uluslararası staj… Dijital değişim programları… Bunların tamamı öğrencinin dünyasını genişletebilir.

Lotto’nun uluslararası eğitime ilişkin söyledikleri burada tekrar önem kazanıyor.

Başka bir kültürle karşılaşmanın asıl kıymeti pasaporta yeni bir damga vurulması değildir.

İnsanın zihninde yeni bir pencere açılmasıdır.

Yapay Zekâ Çağında ASBÜ’nün Özel Sorumluluğu

ASBÜ bakımından bir başka stratejik alan da yapay zekâdır. Fakat burada diğer üniversitelerle aynı şeyi yapmamız gerekmez.

ASBÜ’nün farklılığı “yapay zekânın sosyal bilimleri” üzerinde ortaya çıkabilir.

AI ve hukuk. AI ve etik. AI ve kamu yönetimi. AI ve diplomasi. AI ve ekonomi. AI ve psikoloji. AI ve hukuk. AI ve din. AI ve felsefe. AI ve iletişim. AI ve kültürel üretim. AI ve demokrasi. Bunların tamamı geleceğin temel meseleleri olacaktır.

ASBÜ bu konuda güçlü bir disiplinlerarası araştırma ve eğitim merkezi hâline gelebilir. Çünkü geleceğin temel meselesi artık yalnız “makine ne yapabilir?” olmayacaktır.

Asıl soru şudur: “Makinenin yapabildiği bir dünyada insan ne olmalıdır?”

Bu soru teknik olmaktan ziyade felsefidir. Ahlakidir. Hukukidir. Toplumsaldır. Ve tam da sosyal bilimlerin merkezindedir.

Üniversite Aynı Zamanda Bir Ahlâk Mekânıdır

Burada çağdaş yükseköğretim tartışmalarına kendi medeniyet birikimimizden de bakmak gerektiğini düşünüyorum.

Değişim elbette kaçınılmazdır. Fakat her değişim gelişme değildir. Her yenilik ilerleme değildir. Her teknolojik imkân insanı daha iyi insan yapmaz.

Bizim düşünce geleneğimizde bilgi yalnızca malumat değildir. İlim ile hikmet arasında bağ vardır. Bilgi ile ahlak arasında bağ vardır. Bilmek ile sorumluluk arasında bağ vardır.

Bu sebeple geleceğin üniversitesinin yalnızca “daha hızlı” olması yetmez. Daha hikmetli olması gerekir.

Yalnızca daha dijital olması yetmez. Daha insanî olması gerekir.

Yalnızca daha uluslararası olması yetmez. Daha adil ve daha kuşatıcı olması gerekir.

Yalnızca daha fazla bilgi üretmesi yetmez. Ürettiği bilginin insanlığa ne yaptığını da sorgulaması gerekir.

Belki üniversitenin yapay zekâ çağındaki en büyük vazifesi tam da budur.

Değişerek Devam Etmek, Devam Ederek Değişmek

Tanpınar’ın düşünce dünyamıza bıraktığı çok kıymetli ifadelerden biri vardır: “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek.”

Glasgow’dan yükseköğretime baktığımda bu cümleyi yeniden düşündüm. Geleceğin üniversitesi ne geçmişini müzeye dönüştürmelidir ne de yenilik adına hafızasından vazgeçmelidir.

Köklerini toprağın altında bırakarak dallarını geleceğe uzatmalıdır.

Bizim düşünce geleneğimizdeki tecdid fikri de esasen böyle bir yenilenmedir.

Tecdide ihtiyaç vardır çünkü zaman değişir. Fakat tecdid kökü kesmek değildir. Kökten yeniden hayat üretmektir.

Üniversiteler için de esas mesele budur. Ne değişime direnmek… Ne de değişimin önünde sürüklenmek…

Değişimin yönünü tayin edebilecek bir irade geliştirmek.

Glasgow’dan Ankara’ya

EAIE 2026 benim için yalnızca büyük bir eğitim konferansı ve fuarı olmadı. Bir yükseköğretim muhasebesiydi.

Glasgow’un Sanayi Devrimi’nden bugüne uzanan değişim hikâyesi içinde dünyanın dört bir yanından üniversiteleri yan yana görmek insana kaçınılmaz olarak şu soruyu sorduruyor: Üniversite nereye gidiyor?

Kanaatimce üniversite ortadan kalkmıyor. Diploma anlamsızlaşmıyor. Öğretim üyesi gereksizleşmiyor. Fakat bunların hepsinin anlamı değişiyor.

Öğretim üyesi bilginin tek kaynağı olmaktan çıkıyor; öğrencinin bilgiyle doğru ilişki kurmasına rehberlik eden insana dönüşüyor.

Diploma öğrenmenin sonu olmaktan çıkıyor; hayat boyu devam eden bir öğrenme yolculuğunun önemli aşamalarından biri hâline geliyor.

Kampüs dünyanın dışındaki kapalı bir mekân olmaktan çıkıyor; küresel ağların kesişme noktasına dönüşüyor.

Uluslararasılaşma seyahat etmekten çıkıyor; birlikte düşünme ve birlikte üretme kültürüne dönüşüyor.

Teknoloji araç olmaktan çıkıyor; üniversitenin insan, bilgi ve hakikat anlayışını yeniden sorgulatan bir mesele hâline geliyor.

Ve sosyal bilimler, bütün bu dönüşümlerin insanî anlamını kurmakla yükümlü hâle geliyor.

Üniversitenin Geleceği, Geleceği Tahmin Etmek Değildir

Beau Lotto’nun konuşmasından benim zihnimde kalan en esaslı düşünceyi yükseköğretime şöyle tercüme ediyorum: Geleceğin üniversitesinin görevi geleceği tahmin etmek değildir; gelecekle karşılaşabilecek insan yetiştirmektir.

Lewis Iwu’nun mesajını da buna eklediğimizde cümle tamamlanıyor: O geleceği tek başımıza kuramayacağız.

Merak edeceğiz. Soracağız. Tartışacağız. Yanılacağız. Yeniden öğreneceğiz. Farklı insanlarla ilişki kuracağız.

Birbirimize katılmadığımız zamanlarda bile birbirimizi dinlemeyi öğreneceğiz.

Yeni koalisyonlar, yeni akademik ağlar, yeni öğrenme modelleri kuracağız.

Fakat bütün bunları yaparken üniversitenin bin yıllık esas vazifesini unutmayacağız: Hakikati aramak.

Glasgow’dan dönerken bende kalan asıl düşünce budur.

Değişimin ritmini duymak önemlidir. Fakat daha önemlisi, o ritmin içinde kaybolmadan kendi sesimizi bulabilmektir.

ASBÜ’nün önündeki fırsat da tam burada duruyor. Dünyanın bütün üniversitelerine benzeyen bir üniversite olmak değil;

Ankara’dan dünyaya açılan, kendi medeniyet birikiminden beslenen, sosyal bilimlerin imkânlarını çağın meseleleriyle buluşturan, yapay zekâ çağında insanı yeniden düşünmeye cesaret eden, farklı coğrafyaları ve fikirleri aynı masada buluşturabilen özgün bir dünya üniversitesi olabilmektir.

Glasgow’daki fuarın kalabalığı dağıldığında, stantlar söküldüğünde ve dünyanın dört bir yanından gelen insanlar yeniden ülkelerine döndüğünde geriye aslında tek bir soru kalıyor: Değişen dünyanın üniversiteleri arasında yerimizi mi arayacağız; yoksa kurulmakta olan yeni yükseköğretim dünyasının inşasına kendi fikrimiz, kendi sözümüz ve kendi teklifimizle mi katılacağız?

Ben ikincisinin mümkün olduğuna inanıyorum. Ve belki de “Devrimin Ritmi”ne girmek, tam olarak burada başlıyor.

 

Bu haber toplam 351 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim