Giriş: Geniş vatanın yıkılışı ve 1918 kopuşu
1900 yılında sıradan bir Osmanlı aydını ve tebaası için vatan kavramı bugünkü zihinlerin tahayyül edemeyeceği kadar geniş, kuşatıcı ve tabii bir coğrafyaydı. Batum'dan Basra'ya, Van'dan Tiran'a, Varna'dan Trablusgarp'a kadar her yer vatandı. İstanbul, Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Kahire, Bursa, Üsküp, Saraybosna, Konya ve Erzurum; aralarında yapay sınırların, gümrük duvarlarının ve yabancılaşmanın bulunmadığı müşterek vatanın aziz şehirleriydi. Sermaye, ticaret, ilim, sanat ve fikir insanları bu devasa havzada hiçbir engelle karşılaşmaksızın serbestçe dolaşabiliyordu. İmparatorluğun sadece Arap vilayetlerine değil, Balkanlar'dan Yemen çöllerine kadar tamamına pasaportsuz, vizesiz ve tahkikatsız gidilebiliyordu.
Ancak yalnızca 18 yıl sonra, 1918'e gelindiğinde asırlardır vatan bilinen bu topraklar bir anda "yabancı memleket" statüsüne düştü; her biri cetvelle çizilmiş sınırlarla, işgal kuvvetlerinin denetim noktalarıyla ve süngülerle birbirine kapatıldı. O dönemin insanlarının yaşadığı şok tarif edilemeyecek kadar büyüktü. Bildikleri, içinde doğup büyüdükleri ve tabiiliğine inandıkları dünya bir gecede başlarına yıkılmış; kıtasal bir idrak, dar parsel sınırlarına hapsedilmişti.
1914 öncesinde Osmanlı Devleti'nin çatısı altında şekillenen bu nizam, yalnızca bürokratik bir idari teşkilat değil; Tuna boylarından Basra Körfezi'ne, Adriyatik kıyılarından Kafkas sıradağlarına, Kırım'dan Hicaz ve Mağrip sınırlarına uzanan çok dilli, çok unsurlu organik bir medeniyet havzasıydı. Bu havzanın asli kurucu ve taşıyıcı unsurları; Türkler, Araplar ve Kürtlerin yanı sıra Rumeli'nin kapı bekçileri olan Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar ile Kafkasya'nın sarp vadilerini savunan Çerkesler, Çeçenler, Dağıstan halkları, Abhazlar ve Müslüman Gürcüler (Acaralılar) idi. Bütün bu topluluklar, asırlar boyunca fıkıh, idare, tasavvuf ve müşterek askerî nizam zemininde aynı tarihsel gövdenin ayrılmaz parçaları olarak yaşadılar.
Birinci Dünya Savaşı ve hemen öncesindeki Balkan Savaşları, bu gövdenin parçalanmasında kritik bir jeopolitik eşik oldu. Ancak bu kopuşun savaş ortamının getirdiği olağanüstü şartlarda, cephe hatlarının çökmesi ve küresel imparatorlukların doğrudan işgalleri altında yaşanması çok önemli bir sosyolojik hakikati ortaya koydu: Halklar tabanda birbirine doğrudan düşman olmadan, kitlesel bir nefret dalgasına sürüklenmeden ayrıştılar. Türk, Arap, Kürt, Arnavut, Boşnak ve Kafkas halkları birbirleriyle topyekûn bir kan davasına girişmedi. Ayrışma; halkların sinesindeki bir husumetten ziyade, çöken imparatorluk enkazı üzerinde emperyalist müdahaleler, zorunlu tehcirlere dayalı demografik tasfiyeler ve dönemin yerel siyasi elitlerinin hamleleriyle tepeden tırnağa icra edildi.
Ne var ki bu organik kopuşun hemen ardından, yüzyıllardır aynı safta duran kavimlerin yeniden birleşmesini engellemek ve kurulan yeni sömürge nizamını kalıcı kılmak amacıyla tarihin en kapsamlı zihinsel, etnik ve siyasi yabancılaştırma operasyonları devreye sokuldu.
Bölüm I: İmparatorluk enkazında yalanlar, klişeler ve karşılıklı şeytanlaştırma mühendisliği
Savaş sonrasında manda rejimleri, sömürgeci valiler, Balkanlar ve Kafkasya'da türeyen intikamcı etno-nasyonalist yapılar ile her coğrafyada ortaya çıkan içe kapanmacı dar kadrolar; suni sınırları tahkim etmek adına halkların zihnine derin bariyerler ördüler.
1. Hilafetin birleştiriciliğinin kaybı: Siyasal ve manevi üst-çatının dağılması
İslam dünyasının 20. yüzyılda yaşadığı en derin sarsıntı, asırlar boyunca Fas'tan Cava'ya, Kazan'dan Güney Afrika'ya ve Balkanlar'a kadar yüz milyonlarca Müslümanı tek bir meşruiyet ve dayanışma mihrakında toplayabilen Hilafet müessesesinin ilgası (3 Mart 1924) ile gerçekleşti.
Hilafet, yalnızca İstanbul'daki sarayın bir unvanı ya da saltanatın sembolik bir teferruatı değildi; uluslararası sistem karşısında İslam ümmetini tek bir tüzel kişilik gibi temsil eden, farklı etnisite ve mezhepleri bir arada tutan en üst meşruiyet zırhı ve siyasal tutkaldı. Bir Açe sultanı Hollanda sömürgeciliğine karşı hilafete sığınır, Hindistan Müslümanları Trablusgarp ve Balkan harplerinde altınlarını bu makam için gönderir, Dağıstan ve Kafkas mücahitleri cihat fetvasını bu mihraktan alırdı.
Hilafetin kaldırılması ve Şer'iye Vekâleti'nin lağvedilmesiyle birlikte şu telafisi imkânsız kırılmalar yaşandı:
• Üst-meşruiyetin yok oluşu: Uluslarüstü, sınır aşırı meşruiyet üreten yegâne çatı çöktü. Hilafetin yerine ikame edilebilecek hiçbir bağlayıcı, merkezi ve caydırıcı mekanizma bırakılmadı. İslam dünyası, başsız kalmış devasa bir gövde gibi başkentlere, aşiretlere ve sınır boylarına dağıldı.
• Temsil kavgası ve otorite boşluğu: Hilafetin ilgasının hemen ardından Kral Fuad'ın Kahire'de, Şerif Hüseyin'in Hicaz'da hilafet iddiasıyla ortaya çıkması ve 1926 Kahire Hilafet Kongresi gibi girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanması; İslam coğrafyasını kalıcı bir otorite boşluğuna ve temsil krizine sürükledi.
• Radikalizme açılan kapı: Merkezi, fıkhî ve meşru bir dinî-siyasi makamın tasfiye edilmesi; din alanını yabancı istihbaratların beslediği kontrolsüz, harici ve tekfirci grupların tasallutuna açık hâle getirdi. Ortak hikmet ve hilafet aklı çekilince, yerini marjinal mezhepçilik ve şiddet üreten dar yorumlar işgal etti.
• Stratejik güvence: Ankara açısından hilafetin kaldırılması, devleti sömürgeci güçlerin sürekli hedefi ve açık bir müdahale mıknatısı olmaktan kurtaran rasyonel bir savunma hamlesiydi; ancak jeopolitik zaviyeden bakıldığında bu tasarruf, İslam dünyasını küresel emperyalizm karşısında ortak bir siyasal kaldıraçtan ve savunma kalkanından ebediyen mahrum bıraktı.
2. Karşılıklı klişeler ve üretilen düşman algısı
Türk tarafında ulus-devlet inşası sürecinde geçmişin faturası büyük ölçüde güneye kesildi. Şerif Hüseyin ve çevresindeki dar bir kabilenin İngilizlerle giriştiği isyan, bütün bir Arap dünyasına teşmil edilerek mektep kitaplarından basına kadar organize bir hafıza tasfiyesi yürütüldü:
• "Bizi arkadan vuran hain Arap" klişesi zihinlere kazındı. Çanakkale'de, Kutü'l-Amâre'de, Medine Müdafaası'nda omuz omuza çarpışan, Şam ve Halep sokaklarında Osmanlı sancağı için can veren yüz binlerce Arap nefer unutturuldu.
• Popüler dilde ve edebiyatta "korkak, güvenilmez ve geri kalmış Arap" imajı sistematik olarak köpürtüldü. Bu refleks, Türk insanının güneyine ve medeniyet hinterlandına karşı duygusal bir kopuş yaşamasına, orayı salt bir yük ve tehlike alanı olarak görmesine yol açtı.
Arap tarafında ise İngiliz ve Fransız mandasının kurduğu maarif sistemleri ve yerel Baasçı/milliyetçi rejimler taban tabana zıt ama aynı gayeye hizmet eden bir karşı-anlatı kurguladı:
• Dört asırlık Osmanlı barışı ve müşterek İslami idare dönemi, ders kitaplarında "Karanlık Osmanlı Sömürgesi" (el-İhtilâl el-Osmânî) olarak yaftalandı.
• Arapların geri kalmışlığının yegâne müsebbibi olarak Türkler gösterildi; "zalim, istilacı ve kan dökücü Türk" imajı nesiller boyu zihinlere işlendi.
• Türkiye Cumhuriyeti'nin 1920'lerde hayata geçirdiği hilafetin ilgası, harf devrimi ve laikleşme adımları Arap sokaklarına "Türkler dinden çıktı, İslâm'a sırtını döndü" propagandasıyla servis edilerek iki halk arasındaki manevi bağ dinamitlendi.
3. Büyük Arap devleti hayalinden "mikro-aşiret ve cetvel devletçiklerine"
Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz diplomasisinin Şerif Hüseyin ve Haşimi ailesine vadettiği serap; Adana Körfezi ve Toroslar'dan başlayıp Umman Denizi ve Yemen'e, Basra'dan Fas'a kadar uzanacak birleşik ve bağımsız bir "Büyük Arap Devleti" idi.
Ancak perde arkasında yürütülen gizli diplomasinin ürünü olan Sykes-Picot Anlaşması (1916) ile hakikat ortaya çıktı. Arap coğrafyası Adana Körfezi'nden Fas'a uzanan tek bir devlet olmak bir yana; doğal, coğrafi, aşiretsel ve mezhepsel hiçbir rasyonalitesi bulunmayan, harita üzerinde cetvelle çizilmiş onlarca yapay sınırla parçalandı.
• Petrol sahaları, nehir yatakları ve limanlar; sınırları birbirinin içine geçecek şekilde bölünerek bölge devletlerinin ileride birbirleriyle bitmeyen sınır anlaşmazlıkları yaşamasını garanti altına alacak bir saatli bomba gibi tasarlandı.
• Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan ve Körfez emirlikleri şeklinde ufalanan Arap dünyası; birleşik bir güç olmak yerine, sınır ihtilafları, hanedan rekabetleri ve askerî darbelerle boğuşan müzmin bir istikrarsızlık sarmalına mahkûm edildi.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.