• İstanbul 30 °C
  • Ankara 32 °C
  • İzmir 40 °C
  • Konya 32 °C
  • Sakarya 29 °C
  • Şanlıurfa 39 °C
  • Trabzon 27 °C
  • Gaziantep 36 °C
  • Bolu 27 °C
  • Bursa 32 °C

Kadim Toprağın Hafızasında Emanet ve İstikamet -Erzincan’da Türkiye Yaza

Musa Kazım ARICAN

Kök Şehirler

Bazı şehirler vardır; insan onlara gitmez, onlar insanı çağırır. Bu çağrı, yalnızca bir yolculuk daveti değildir. Bazen tarihin derinliklerinden yükselen bir ses, bazen aile büyüklerinden kalan yarım bir hatıra, bazen çocuklukta işitilip de anlamı yıllar sonra kavranan bir kelime, bazen de insanın kendi köklerine karşı duyduğu tarif edilemez aidiyet hissidir.

Şehirler de insanlar gibidir. Bazılarıyla karşılaşır, geçer gidersiniz. Bazılarıysa sizi kendisine ait kılar; hafızanıza yerleşir, düşüncenizin bir parçasına dönüşür ve siz oradan ayrılsanız bile içinizde yaşamaya devam eder. Erzincan, benim için böylesi şehirlerden biridir.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin 18. Şubeler Toplantısı vesilesiyle Ankara’dan Erzurum’a doğru havalanan uçakta, önümde uzanan yolculuğu sıradan bir şehir seyahati olarak görmedim. Uçağın Anadolu semalarında ilerlediği her dakika beni yalnızca Erzincan’a değil, kendi aile hafızamın derinliklerine de yaklaştırıyordu. Çünkü atalarımın bu kadim topraklardan geldiğini bilmek, Erzincan’a her gelişimi resmî bir vazifenin ötesinde bir vefa ziyaretine dönüştürüyor.

İnsan bazı yolculukları bedeniyle, bazılarını köküyle yapar. Benim Erzincan yolculuğum, kökle yapılan yolculuklardan biriydi.

3828c11e-1145-4bfb-bcd3-f68510193bb3-(1).jpg

Erzurum Havalimanı’na indikten sonra kaptanımız kıymetli hemşerim Bestami kardeşim ve TYB Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyesi aziz kardeşim Ali Osman bey eşliğinde başlayan kara yolculuğunda, pencereden görünen dağlara, vadilere, henüz gençliğimin baharında on yedi on sekiz yaşlarımdayken Pülümür yol ayrımından sonraki Demirkapı istasyonu yakınında arı kovanlarımız başında bulunduğum yamaçlara ve Anadolu’nun sert fakat vakur yüzüne bakarken bir kez daha düşündüm: Bu topraklar yalnızca üzerinden geçilen bir coğrafya değildir. Anadolu, yürünerek okunan büyük bir kitaptır. Dağları onun suskun cümleleri, nehirleri tarih boyunca söylenmiş uzun şiirleri, şehirleri ise her neslin yeniden yorumlamakla sorumlu olduğu bölümleridir.

Bu sebeple Erzincan’a doğru ilerlerken, aslında bir şehirden ziyade bir hafızaya yaklaşıyordum.

**

Bir Şehri Seçmek, Bir Hafızayı Seçmektir

Türkiye Yazarlar Birliği’nin bu yılki Şubeler Toplantısı’nın Erzincan’da yapılması tesadüf değildi.

Bir kurumun nereye gideceğini yalnızca takvim, ulaşım imkânları veya organizasyon şartları belirlemez. Kurumların da insanlar gibi hafızaları, yönelişleri ve manevî merkezleri vardır. Bazen bir şehir, taşıdığı tarihî ve kültürel anlamla kurumu kendisine çağırır.

Erzincan da bizi çağırdı.

“Neden Erzincan?” diye soranlara verilecek cevap, yalnızca şehrin coğrafi konumuyla açıklanamaz. Çünkü şehirlerin de şahsiyeti vardır. Bazı şehirler ticaretle, bazıları siyasetle, bazıları sanatla, bazıları ise irfanla öne çıkar. Erzincan bütün bu vasıfları farklı zamanlarda kendi bünyesinde toplamış nadir şehirlerimizdendir.

Bu topraklar ülkeye başbakanlar, bakanlar ve devlet adamları yetiştirmiştir. Şemsettin Günaltay’dan Yıldırım Akbulut’a, Binali Yıldırım’dan Vecdi Gönül’e uzanan isimler, Erzincan’ın yalnızca Anadolu’nun doğusunda bulunan bir şehir olmadığını; devlet aklının ve kamu tecrübesinin önemli kaynaklarından biri olduğunu da göstermektedir.

Ancak bir şehrin büyüklüğü yalnızca yetiştirdiği devlet adamlarıyla ölçülmez.

Şehirlerin gerçek büyüklüğü; yetiştirdiği gönül insanlarında, koruduğu mezarlıklarda, yaşattığı türbelerde, ağızdan ağıza aktarılan rivayetlerde, unutulmamış dualarda ve nesiller boyunca devam eden hürmet duygusunda saklıdır.

Erzincan, bu bakımdan da büyük bir şehirdir.

Terzi Baba’nın manevî hatırası, Pir-i Sâmî Hazretleri’nin irfanı, Mengüceklerden günümüze uzanan tarihî tecrübe ve şehrin farklı köşelerinde yaşayan halk anlatıları, Erzincan’ı yalnızca idarî bir merkez değil, aynı zamanda Anadolu irfanının derin havzalarından biri hâline getirmiştir.

Bir şehirde türbeler hâlâ ziyaret ediliyor, geçmişin isimleri hürmetle anılıyor, yaşlıların anlattığı hatıralar gençler tarafından dinleniyorsa o şehir henüz hafızasını kaybetmemiş demektir. Çünkü hafıza yalnızca arşivlerde yaşamaz.

Hafıza bazen bir mezar taşında, bazen bir çeşme kitabesinde, bazen bir dağın isminde, bazen de bir annenin çocuğuna anlattığı hikâyede saklanır.

37a00599-c6b9-423b-8dfc-c7a558141b91.jpg

**

Mevlânâ’nın Yolundan Geçen Şehir

Erzincan denildiğinde zihnimde beliriveren isimlerden biri Hazreti Mevlânâ’dır. Tarihî kaynaklar ve bölgede yaşayan kuvvetli rivayetler, Sultanü’l-Ulemâ Bahâeddin Veled’in ailesiyle birlikte Belh’ten Anadolu’ya uzanan büyük hicret yolculuğu sırasında Erzincan’a uğradığını ve burada bir müddet konakladığını anlatır. Bazı rivayetlerde bu konaklamanın iki yıl kadar sürdüğü ifade edilir.

Yine yörede yaşayan bir anlatıya göre Mevlânâ’nın kız kardeşi Erzincanlı bir aileye gelin olmuş, aile Konya’ya yöneldikten sonra Erzincan’da kalmış ve vefatının ardından bugün Terzi Baba Mezarlığı olarak bilinen yerde toprağa verilmiştir.

Bu rivayetlerin tarihî ayrıntıları üzerinde farklı değerlendirmeler yapılabilir. Tarihçinin ihtiyatı ile halk hafızasının sıcaklığı aynı dili kullanmayabilir.

Fakat burada asıl önemli olan, bir şehrin kendisini Mevlânâ’nın yürüyüşüyle, hicretiyle ve gönül diliyle ilişkilendirmiş olmasıdır. Çünkü bazı hakikatler yalnızca belgelerde değil, bir milletin müşterek tahayyülünde de yaşar.

Mevlânâ’nın yolu Erzincan’dan yalnızca coğrafi olarak geçmemiştir. Fikir olarak geçmiştir. İrfan olarak geçmiştir. Gönül dili olarak geçmiştir. İnsan Erzincan’da yürürken, bazen Mesnevî’nin bir satırında dolaşıyormuş hissine kapılır.

Dağların sessizliği, Fırat’ın akışı ve şehrin ağırbaşlı karakteri, insana dışarıdan çok kendi içine bakmayı öğretir. Zaten irfanın yolu da insanı sürekli dışarıya değil, içeriye çağırır.

 

Bu nedenle Erzincan’ın Mevlânâ hafızası, yalnızca tarihî bir merak konusu değildir. Bu hafıza bize bir görev yüklemektedir: resmî tarihin her zaman kayıt altına alamadığı yerel rivayetleri, şehir anlatılarını, isimleri, mezarları, yolları ve gönül bağlarını araştırmak; bunları ilmî ihtiyatı kaybetmeden kültür hafızamızın bir parçası hâline getirmek.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin vazifelerinden biri de tam olarak budur.

Unutulmaya yüz tutan ince iplikleri yeniden görünür kılmak… Şehirlerin hafızasını kayda geçirmek… Söylenmemiş olanı söylemek… Dağılmakta olanı toparlamak… Kaybolmakta olanı geleceğe emanet etmek…

**

Biz Neyin Nöbetini Tutuyoruz?

Erzincan’daki toplantılar boyunca zihnimde dolaşan temel sorulardan biri şuydu:

Türkiye Yazarlar Birliği niçin vardır? Yalnızca yazarları bir araya getirmek için mi? Programlar düzenlemek, kitaplar yayımlamak, ödüller vermek veya belli günlerde anma toplantıları yapmak için mi?

Elbette bunların her biri kıymetlidir. Fakat Türkiye Yazarlar Birliği’nin varlık sebebi bunlardan daha geniş, daha derin ve daha tarihîdir.

Devletler hukukla ayakta durur. Ekonomiler üretimle büyür. Ordular stratejiyle güçlenir. Fakat milletler kültürle devam eder. Bir milletin geçmişle gelecek arasında kurduğu bağın en güçlü taşıyıcıları şairleri, yazarları, mütefekkirleri ve sanatkârlarıdır. Çünkü milletlerin tecrübeleri önce kelimelere emanet edilir. Bir toplumun acıları, sevinçleri, inançları, idealleri ve gelecek tahayyülü dilde saklanır.

Türkiye Yazarlar Birliği, işte bu sürekliliğin kurumsal adıdır. Biz yalnızca bir derneğin nöbetini tutmuyoruz. Bir kültürün nöbetini tutuyoruz. Yalnızca bir kurumun değil, bir medeniyet tasavvurunun nöbetini tutuyoruz. Çünkü medeniyet dediğimiz büyük yapı önce kelimelerde kurulur. Bir milletin düşüncesi kelimeleri kadar geniş, hayali dili kadar zengin, vicdanı edebiyatı kadar derindir. Bu sebeple yaptığımız işi yalnızca “faaliyet” kavramıyla açıklamak eksik kalır.

Biz kitap tanıtmıyoruz yalnızca; hafızayı diri tutuyoruz.

 

Konferans düzenlemiyoruz yalnızca; düşüncenin dolaşımını sağlıyoruz.

Ödül vermiyoruz yalnızca; yeni nesillere yön ve istikamet gösteriyoruz.

Şubeler açmıyoruz yalnızca; şehirlerin kültür damarlarını birbirine bağlıyoruz.

Birlikte çekilmiş fotoğraflar biriktirmiyoruz yalnızca; gelecek nesillere devredilecek ortak bir hikâye kuruyoruz.

**

Kırk Sekiz Yıllık Bir Medeniyet Yürüyüşü

Türkiye Yazarlar Birliği, 7 Ağustos 1978 tarihinde, aralarında merhum D. Mehmet Doğan’ın da bulunduğu on dört yazarın teşebbüsüyle kuruldu. Farklı çevrelerden gelen bu isimler, ortak bir kültür davası etrafında buluşarak Türkiye’nin düşünce ve edebiyat hayatında kalıcı izler bırakacak bir hareketin temelini attılar.

Kuruluş metinlerinde yazarlar arasında meslekî dayanışmayı geliştirmek ve yazarların ülkenin kültür hayatına etkin katılımını sağlamak gibi ilk bakışta mütevazı görünen hedefler vardı. Fakat bu hedefler, dönemin şartları düşünüldüğünde son derece cesur ve ileri görüşlüydü. Çünkü Türkiye Yazarlar Birliği, başlangıcından itibaren yalnızca yazarların haklarını savunan bir meslek kuruluşu olmak istemedi. Yazıyı, millet hayatının merkezine yerleştiren bir kültür hareketi olmayı hedefledi.

1985 yılında “Türkiye” adını kullanma hakkının kazanılması, 1991 yılında kamu yararına çalışan kuruluş statüsüne ulaşılması, bu yürüyüşün kurumsal merhaleleriydi. Ancak Türkiye Yazarlar Birliği’ni asıl anlamlı kılan, hukukî statülerinden ziyade ortaya koyduğu kültürel süreklilik oldu.

1984 yılından bu yana yayımlanan Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı, ülkemizin kültür hayatını kayıt altına alan benzersiz bir hafıza çalışmasına dönüştü. Yazar Okulu, genç kalemlerin yetişmesine imkân sağladı. Türkçenin Uluslararası Şiir Şölenleri, dünyanın farklı coğrafyalarında Türkçe yazan şairleri aynı dil ve duygu ikliminde buluşturdu.

Şubeler, şehirlerimizin kültür hayatına canlılık kattı. Anma programları, sempozyumlar, konferanslar, şiir şölenleri, yayınlar ve eğitim faaliyetleriyle Türkiye Yazarlar Birliği, merkezden çevreye doğru yayılan bir kültür hareketine dönüştü.

Fakat bütün bunların ötesinde asıl kazanım şuydu: Türkiye Yazarlar Birliği, bir “yazarlar odası” olmakla yetinmedi; kelimenin en asil anlamıyla bir medeniyet davasının taşıyıcısı oldu.

Biz kalemi bir meslek aracı değil, bir emanet olarak gördük. Yazıyı bir meşguliyet değil, bir sorumluluk olarak kabul ettik. Yazarlığı yalnızca eser üretmek değil; milletin hafızasını, vicdanını ve hakikat arayışını taşımak olarak değerlendirdik.

Bu sebeple Türkiye Yazarlar Birliği, Türkiye’deki diğer yazar kuruluşlarının bir benzeri olarak değil; Türkçe, kültür hafızası, medeniyet fikri ve fikir adamı yetiştirme iddiası üzerine kurulmuş kendine mahsus bir müessese olarak varlığını sürdürdü.

**

D. Mehmet Doğan ve Bir Kurum Ahlâkı

Türkiye Yazarlar Birliği’nin tarihini anlatırken merhum D. Mehmet Doğan’ı yalnızca kurucu başkan sıfatıyla anmak yeterli değildir. Çünkü Mehmet Doğan, Türkiye Yazarlar Birliği’ne yalnızca bir kurum değil, bir kurum ahlâkı bırakmıştır.

İstikrar…

Bağımsızlık…

Kültür merkezli bakış…

Gündelik siyasetin üzerinde durabilme iradesi…

Türkçe hassasiyeti…

Şehir ve medeniyet bilinci…

Fikir adamı yetiştirme gayreti…

Bu ilkelerin her biri, onun yıllar boyunca verdiği emeğin ve ortaya koyduğu mücadelenin temel unsurlarıydı.

Mehmet Doğan için Türkçe, yalnızca bir iletişim vasıtası değildi. Türkçe, milletin hafızasıydı. Dilin yozlaşması, yalnızca bazı kelimelerin kaybolması anlamına gelmiyordu. Bir düşünme biçiminin, bir duyuş tarzının ve bir medeniyet tasavvurunun zayıflaması anlamına geliyordu.

Bu nedenle onun Türkçe hassasiyeti, nostaljik bir dil muhafazakârlığı değildi. Dili geleceği kuran temel unsur olarak görüyordu. Geçmişi bugünün yükü değil, yarının imkânı olarak okuyordu.

Bir yıl önce Kayseri’de, onun aramızda olmadığı ilk Şubeler Toplantısı’nı yaparken hissettiğimiz burukluk, Erzincan’da da bizimleydi. Salonda onun sesi yoktu. Fakat bıraktığı fikir, yapılan her konuşmada hissediliyordu. Her değerlendirmede, her eleştiride ve her gelecek tasavvurunda görünmeyen muhataplardan biri yine oydu.

Merhum Mehmet Doğan için yalnızca rahmet okumak elbette yeterli değildir. Onun ortaya koyduğu fikri yaşatmak, kurum ahlâkını korumak ve bıraktığı emaneti büyütmek gerekir.

İstiklâl Marşı’nın kabulü ve Mehmet Âkif Ersoy’u anma günlerinin yanı sıra, D. Mehmet Doğan’ın rahmete kavuştuğu Ağustos gününün de bütün şubelerimizde anma toplantıları, paneller, okumalar ve kültür faaliyetleriyle değerlendirilmesinin önemli olduğuna inanıyorum. Bir kurumun takvimi yalnızca kutlanan günlerden oluşmaz. Vefa borcu duyulan günler de kurumsal hafızanın parçasıdır.

fc3691e8-f142-4e06-b069-a6923b49a103.jpg

**

Erzincan’da Bir Emanetin İzlenimi

24 Temmuz Cuma günü TYB Erzincan Şubesi Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen 18. Şubeler Toplantısı, benim açımdan ayrı bir anlam taşıyordu.

Türkiye’nin farklı şehirlerinden gelen yaklaşık on beş şube başkanımız, Genel Merkez Yönetim Kurulu üyelerimiz, Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala ve ev sahibi Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir ile aynı masa etrafında buluştuk.

On yıl ve beş dönem boyunca Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığı görevini yürütmüş bir kardeşleri olarak, bu kez ilk defa Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala’nın başkanlığındaki bir Şubeler Toplantısı’na TYB Şeref Başkanı sıfatıyla katıldım.

Kurumlarda devir teslim yalnızca imza, makam veya yetki devri değildir. Asıl devir, sorumluluk duygusunun devridir.

Bir emaneti devretmek, ondan uzaklaşmak anlamına gelmez. Emanetin başka ellerde büyümesini temenni ederek yanında durmak, gerektiğinde tecrübeyi paylaşmak ve yeni dönemin önünü açmak anlamına gelir. Erzincan’daki buluşmada bu hissi derinden yaşadım.

Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala, yaptığı konuşmada Türkiye Yazarlar Birliği’nin artık yalnızca Anadolu şehirlerine değil; Aşkabat’tan Bakü’ye, Bişkek’ten Üsküp’e, Bağdat’tan Tebriz’e uzanan geniş bir kültür coğrafyasına hitap ettiğini vurguladı.

Türkiye Yazarlar Birliği’ni, mekânın manayla buluştuğu ve insanın insan olarak inşa edildiği bir mektep şeklinde tarif etmesi, kurumumuzun temel felsefesini de ortaya koyuyordu.

Gerçekten de TYB yalnızca bir teşkilat değildir. Bir mekteptir. Yazının ahlâkını, sözün sorumluluğunu, dilin haysiyetini ve kültürün sürekliliğini öğreten bir mektep…

Toplantının sabah ve öğleden sonraki oturumlarında şube başkanlarımız son dört yılda gerçekleştirdikleri faaliyetleri, karşılaştıkları meseleleri ve önümüzdeki döneme ilişkin projelerini paylaştılar.

Dijital çağın kültür üzerindeki etkileri…

Genç kuşaklara ulaşmanın yolları…

Türkçenin karşı karşıya bulunduğu meydan okumalar…

Şehir merkezli kültür çalışmaları…

Türk dünyasıyla geliştirilen ilişkiler…

Uluslararası açılımlar…

Yeni yayın politikaları…

Gençlik faaliyetleri…

Şubelerin kurumsal kapasitesi…

Bütün bu başlıklar uzun uzun müzakere edildi.

Her şube başkanı kendi şehrinin tecrübesini anlattı. Her şehir, Anadolu’nun başka bir yüzünü, başka bir sesini ve başka bir imkânını temsil ediyordu.

Toplantının sonunda, dört yıllık örnek çalışmaları ve istikrarlı gayretleri dolayısıyla Türkiye Yazarlar Birliği Erzurum Şubesi “Yılın Şubesi” seçildi. Şube Başkanımız Memet Gözütok’a başarı belgesini takdim ederken yalnızca bir ödül vermiş olmadık.

Fedakârlığın, istikrarın, şehir merkezli kültür çalışmalarının ve sessiz fakat bereketli emeğin kıymetini teslim ettik. Çünkü kültür alanındaki gerçek başarıların büyük bir kısmı gürültüyle değil, sabırla oluşur.

**

Kültür Güvenliği: Geleceğin Stratejik Meselesi

Erzincan’daki toplantıda özellikle üzerinde durduğum kavramlardan biri “kültür güvenliği” oldu.

Bugün dünyada enerji güvenliği konuşuluyor. Gıda güvenliği konuşuluyor. Siber güvenlik, sınır güvenliği, ekonomik güvenlik ve savunma güvenliği konuşuluyor. Fakat kültür güvenliği, en az bütün bunlar kadar hayatîdir.

Kültürünü koruyamayan bir millet, geleceğini de koruyamaz.

Dilini kaybeden, yalnızca kelimelerini değil, düşünme biçimini de kaybeder.

Şehirlerini unutan, kimliğini de unutur.

Geçmişini yalnızca müzelerde sergilenen eşyalardan ibaret gören toplumlar, geleceği kuracak canlı hafızadan mahrum kalırlar.

Kültür güvenliği, geçmişi dondurmak veya toplumu dünyaya kapatmak değildir. Tam tersine, kendi kimliğini ve dilini koruyarak dünyayla ilişki kurabilme kudretidir.

Bir milletin başka kültürlerle karşılaşması tehlike değildir.

Asıl tehlike, bu karşılaşmaya kendi sesi, kendi hafızası ve kendi düşünce birikimi olmadan katılmasıdır.

Bu bakımdan Türkiye Yazarlar Birliği, Türkiye’nin kültür güvenliğine katkı sunan sivil bir irfan kurumu olarak değerlendirilmelidir.

Bir şiiri yayımlamak, bir şehir yazarını gündeme getirmek, bir genci yazmaya teşvik etmek, bir düşünce adamını anmak veya bir kültür yıllığı hazırlamak ilk bakışta küçük faaliyetler gibi görünebilir. Oysa bütün bunlar, bir milletin kendi hafızasıyla bağını korumasına hizmet etmektedir.

Önümüzdeki elli yılın en önemli meselelerinden biri, kültürel sürekliliğin tıpkı ekonomik, teknolojik veya askerî güvenlik kadar stratejik bir mesele olarak görülmesi olacaktır.

Çünkü savunma sanayii sınırları korur. Kültür ise o sınırların içinde niçin birlikte yaşadığımızı açıklar.

Ekonomi refah üretir. Kültür, o refahın hangi değerler uğruna kullanılacağını belirler.

Teknoloji imkânları artırır. Kültür, bu imkânların insanı büyütmek için mi yoksa insanı tüketmek için mi kullanılacağına yön verir.

**

Şubelerden Kültür Ekosistemine

Türkiye Yazarlar Birliği’nin ikinci elli yılında artık yalnızca faaliyet merkezli değil, ekosistem merkezli düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Bir şehirde yılda birkaç program yapmak elbette önemlidir.

Fakat artık bunun ötesine geçmeliyiz.

Bir şehirde yazar yetişmelidir.

Okur yetişmelidir.

Editör yetişmelidir.

Gençler edebiyatla buluşmalıdır.

Kütüphaneler canlanmalıdır.

Yerel basın kültür faaliyetlerini takip etmelidir.

Üniversitelerle kalıcı iş birlikleri kurulmalıdır.

Yerel yönetimler kültür hayatını desteklemelidir.

Şehrin yaşayan ve geçmişte yaşamış yazarları kayıt altına alınmalıdır.

Kısacası her şubemiz, bulunduğu şehirde bütün unsurları birbirine bağlayan bir kültür ekosisteminin merkezi hâline gelmelidir.

Bir kültür programı düzenlemek kolaydır. Asıl güç olan, programdan sonra da yaşayacak bir iklim oluşturmaktır. Bir konferansa yüzlerce kişiyi toplamak mümkündür. Fakat o salondan ayrılan on gencin hayatında kalıcı bir okuma alışkanlığı oluşturmak çok daha kıymetlidir. Bu nedenle her şubemizin, yalnızca gerçekleştirdiği faaliyetleri raporlamakla yetinmemesi gerektiğini düşünüyorum. Yerel basın, sosyal medya, üniversite arşivleri, belediye kayıtları ve şehirdeki farklı kültür çevreleri incelenerek şubenin dışarıdan nasıl göründüğü de değerlendirilmelidir.

Kurumların yalnızca kendi aynalarına bakmaları yeterli değildir. Bazen kendimizi başkalarının gözünden de görmemiz gerekir. Bu yaklaşım hem şeffaflığımızı güçlendirecek hem de şubelerimizin birbirlerinin tecrübelerinden daha fazla yararlanmasına imkân sağlayacaktır.

Bunun yanında her şubemiz kendi şehrinin kapsamlı bir “kültür haritası”nı hazırlamalıdır.

Şehirde doğmuş veya yaşamış şairler…

Yazarlar…

Mütefekkirler…

Sanatkârlar…

Kültür mekânları…

Eski matbaalar…

Kitabevleri…

Kütüphaneler…

Mezarlıklar…

Dergiler…

Mahallî anlatılar…

Kaybolmakta olan kelimeler…

Bütün bunlar kayıt altına alınmalıdır.

Genel Merkezimizin öncülüğünde şube faaliyetlerini, şehir kültür haritalarını, görsel malzemeleri, ses kayıtlarını ve yayınları bir araya getirecek güçlü bir dijital hafıza kurulmalıdır.

Çünkü bugün yapılmayan bir kayıt, yirmi yıl sonra yapılamayabilir. Bugün hayatta olan bir kültür insanının hatıraları yarın kaybolabilir. Bugün arşivlenmeyen bir yerel gazete haberi, yarın ulaşılamaz hâle gelebilir.

Hafıza kendiliğinden korunmaz. Hafıza emek ister.

**

Türk Dünyası ve Kültür Diplomasisi

Türkiye Yazarlar Birliği’nin ikinci elli yılındaki en önemli sorumluluk alanlarından biri de Türk dünyasıdır.

Bugün Türk Devletleri Teşkilatı etrafında siyasî, ekonomik ve diplomatik ilişkilerin güçlendiği yeni bir dönem yaşanmaktadır. Ancak kalıcı birliktelik yalnızca zirveler, anlaşmalar veya resmî kurumlar üzerinden kurulamaz.

Gerçek yakınlık kültürle oluşur.

Bir şiir, bazen bir anlaşmadan daha uzun ömürlüdür.

Bir roman, iki toplum arasında onlarca resmî açıklamadan daha güçlü bir yakınlık kurabilir.

Bir kültür insanı, kimi zaman bir büyükelçi kadar derin bir tesir bırakabilir.

Bu nedenle Türkiye Yazarlar Birliği, Türk dünyasındaki kültürel bütünleşmenin öncü kurumlarından biri olmalıdır.

Ankara’nın yanı sıra Konya, Kayseri, Erzurum, Trabzon, Bursa ve Erzincan gibi şehirlerimiz de Türk dünyasına açılan kültür kapıları hâline gelmelidir.

Bakü’den Şuşa’ya…

Aşkabat’tan Semerkant’a…

Bişkek’ten Astana’ya…

Üsküp’ten Prizren’e…

Kerkük’ten Tebriz’e…

Bağdat’tan Lefkoşa’ya…

Türkçe yazan, Türk kültürüyle bağ kuran, ortak tarih ve medeniyet havzamıza ilgi duyan bütün kalemlerle daha güçlü ilişkiler geliştirmeliyiz.

Bu açılımı yalnızca coğrafi genişleme olarak görmemek gerekir. Bu, ortak bir kültür vicdanı oluşturma çabasıdır.

Türkiye Yüzyılı hedefinin kültür boyutu olmadan tamamlanamayacağı açıktır. Teknoloji, ekonomi, diplomasi ve savunma sanayii elbette önemlidir. Ancak bunların tamamını anlamlı kılacak, topluma istikamet verecek ve gelecek nesiller arasında süreklilik sağlayacak olan kültürdür.

Kültür Yüzyılı olmadan Türkiye Yüzyılı eksik kalır.

**

Gençlik, Okur ve Yapay Zekâ Çağında Kalem

Türkiye Yazarlar Birliği’nin ellinci yılına doğru ilerlerken önümüze yalnızca sayısal hedefler koymamalıyız. En büyük hedefimiz elli yeni şube açmak değil, elli bin yeni okur kazanmaktır.

Çünkü okur olmadan yazar yetişmez. Okuma kültürü olmadan düşünce gelişmez. Düşünce gelişmeden de milletlerin geleceği kurulamaz.

Her şubemizin, her yıl yüzlerce lise ve üniversite öğrencisine ulaşması gerektiğine inanıyorum. Gençleri yalnızca dinleyici olarak salonlara davet etmek yetmez. Onları yazının, yayıncılığın, eleştirinin, araştırmanın ve kültür üretiminin aktif özneleri hâline getirmeliyiz.

Yazar okulları…

Genç editör programları…

Şehir araştırmaları…

 

Dijital dergiler…

Çevrim içi okuma grupları…

Usta-çırak buluşmaları…

Ortak Türk dünyası gençlik programları…

Bütün bunlar ikinci elli yılın temel çalışma alanları arasında yer almalıdır.

Yapay zekânın hayatın her alanına girdiği bir çağda, yazı ve düşünce dünyası da büyük bir dönüşüm yaşamaktadır.

Kalem değişebilir. Kâğıdın yerini ekran alabilir. Metin üretme biçimleri dönüşebilir. Fakat hakikatin yerini hiçbir teknoloji alamaz.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin vazifesi teknolojiyi reddetmek değildir. Teknolojiyi hakikatin, ahlâkın ve kültürün hizmetine sunmaktır.

Çocuklarımız dijital bir dünyada büyüyorsa medeniyetimizi de bu dünyanın diline taşımalıyız. Fakat bunu yaparken yüzeyselliğe teslim olmamalı, hızın derinliği yok etmesine izin vermemeliyiz.

Yapay zekâ metin üretebilir. Fakat bir milletin acısını yaşamadan hissedemez. Kelimeleri yan yana getirebilir. Fakat emaneti taşımanın ahlâkını kendiliğinden kuramaz. Bilgiyi çoğaltabilir. Fakat hikmeti garanti edemez.

İşte insanın ve yazarın sorumluluğu tam burada başlar.

Teknolojiyi kullanırken insanı korumak…

Hızı artırırken derinliği kaybetmemek…

Bilgiye ulaşırken hikmetten uzaklaşmamak…

Yeni araçlarla kadim hakikatleri yeniden ifade edebilmek…

İkinci elli yılın kalem anlayışı bu denge üzerine kurulmalıdır.

**

Bir Bağ Başında Medeniyetin Hakikati

Erzincan’daki resmî toplantılar, konuşmalar ve istişareler elbette çok kıymetliydi.

Fakat hafızamda en çok yer eden anlar, konferans salonunun dışında yaşandı.

Toplantı öncesinde erken gelen misafirlerimizi Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir ağabey Üzümlü’deki bağına götürdü. Dalından kirazlar ve kayısılar ikram edildi.

İlk günkü Şubeler Toplantısı’nın ardından, akşam gerçekleştirilecek şiir şöleninden önce doktora öğrencimiz Şeyda Özgül, bütün şube temsilcilerimizi ailesinin bağına davet etti. O bağda Erzincan’ın bereketiyle ve Anadolu misafirperverliğinin en güzel örneklerinden biriyle karşılaştık.

Dalından kopardığımız kirazlar…

Güneşin sıcaklığını hâlâ üzerinde taşıyan kayısılar…

Şeftaliler…

Dutlar…

Bahçeden yeni toplanmış salatalıklar…

Mis kokulu çilekler…

Semaverde ağır ağır demlenen çay…

Bir yanda yılların dostluğu…

Diğer yanda ilk kez karşılaşan insanların birkaç dakika içinde aile sıcaklığına kavuşması…

O sofrada unvanlar geride kaldı.

Makamlar konuşulmadı.

Resmî sıfatlar sessizleşti.

Yalnızca insan vardı.

Muhabbet vardı.

Toprak vardı.

Anadolu vardı.

İşte o an medeniyetin hakikati, uzun cümlelere ihtiyaç duymadan kendisini gösterdi.

Çünkü medeniyet, her şeyden önce aynı sofraya oturabilme sanatıdır. İnsanın elindekini başkasıyla paylaşmasıdır. Misafire yer açmasıdır. Tanımadığı birini gönül hanesine kabul etmesidir. Bir bağ evinde içilen semaver çayının, saatler süren resmî toplantılar kadar değerli olduğunu fark edebilmesidir.

Kültür yalnızca konferans salonlarında üretilmez. Bahçelerde de yaşar. Yollarda da büyür. Misafir sofralarında da çoğalır. Bir şehir hakkında hazırlanacak en kapsamlı rapor bile bazen dalından koparılıp ikram edilen bir kayısının anlattığını anlatamaz. Çünkü kültür yalnızca bilgi değildir. Hâl, tavır ve yaşayıştır.

O gün bir kez daha düşündüm: Türkiye Yazarlar Birliği’nin gerçek gücü yalnızca yayımladığı kitaplarda, hazırladığı bildirilerde veya gerçekleştirdiği programlarda değildir.

 

Asıl gücü, farklı şehirlerden gelen insanların aynı kültür ikliminde kardeş olabilmesidir. Bir kurum ne kadar kurumsallaşırsa kurumsallaşsın, bu sıcaklığı kaybederse elinde yalnızca teşkilat şeması kalır.

Bizim korumamız gereken, şemanın ötesindeki gönül birliğidir. Kurumsallık gereklidir. Fakat ruhunu misafirperverlikten, vefadan ve kardeşlikten almayan kurumsallık, zamanla soğuk bir bürokrasiye dönüşür.

Türkiye Yazarlar Birliği’ni yaşatan ise yalnızca tüzüğü değil, gönül hukukudur.

**

Erzincan’dan Kemah’a, İliç’e ve Kemaliye’ye

Ertesi sabah henüz gün doğmadan yeniden yola çıktık. Bu defa istikametimiz Kemah, İliç ve eşsiz tabiatıyla Kemaliye idi. Fırat’ın derin vadilerini takip eden yollar bizi Nurettin Topçu’nun fikir dünyasına açılacak yeni bir programa taşıyacaktı.

Aslında bu yolculuk, Erzincan’daki ilk günün devamıydı.

Önce şehrin kültürünü konuşmuş, ardından o kültürü besleyen toprağa misafir olmuş, şimdi ise Anadolu irfanının en güçlü mütefekkirlerinden birinin izini sürmeye gidiyorduk. Yol boyunca insan bir kez daha anlıyordu ki, şehirlerin kültürü yalnızca şehir merkezlerinde oluşmaz.

Köyler, kasabalar, dağ yolları, mezarlıklar, bağlar, çeşmeler ve unutulmuş yapılar da o kültürün parçasıdır.

Kemah’ın tarihî ağırlığı…

İliç’in vadileri…

Fırat’ın sabırlı akışı…

Kemaliye’nin taş evleri ve sarp kayalıkları…

Bütün bunlar aynı medeniyet metninin farklı cümleleri gibiydi.

Nurettin Topçu’nun Anadolu, ahlâk, irade, mesuliyet ve maarif üzerine düşüncelerini bu coğrafyada yeniden konuşmak, yalnızca bir fikir adamını anmak değildi.

Topçu’nun sorduğu temel soruyu kendimize yeniden yöneltmekti: Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?

Kültür çalışmalarının, şubeler toplantılarının, yayınların ve bütün kurumsal gayretlerin nihai ölçüsü de bu soruda saklıdır.

Eğer bütün çalışmalarımız daha ahlâklı, daha şuurlu, daha merhametli ve daha sorumlu insanlar yetiştirmeye hizmet etmiyorsa, başarılarımız eksik kalacaktır.

**

İkinci Elli Yılın Emaneti

Türkiye Yazarlar Birliği ilk elli yılında kendisini ispat etmiştir.

Zor dönemlerden geçmiş, farklı fikrî ve siyasî iklimlere rağmen bağımsızlığını korumuş, Türkçe ve kültür merkezli çizgisini devam ettirmiş, ülkenin en köklü kültür kurumlarından biri hâline gelmiştir.

İkinci elli yılda ise sorumluluğumuz daha büyüktür. Artık yalnızca Türkiye’nin değil, Türk dünyasının ortak kültür vicdanlarından biri olma sorumluluğuyla karşı karşıyayız.

Bu yeni dönemde geçmişin kazanımlarını korumak yetmez.

Yeni bir dil…

Yeni bir yöntem…

Yeni bir gençlik politikası…

Yeni bir dijital hafıza…

Yeni kültür diplomasisi araçları…

Şehirleri merkeze alan yeni çalışmalar…

Okuru yeniden kültür hayatının öznesi hâline getirecek yeni projeler geliştirmeliyiz.

Bütün bunları yaparken kendimizi kurumun sahibi değil, emanetçisi olarak görmeye devam etmeliyiz. Çünkü emanet bilinci, kurumsal ahlâkın temelidir.

Sahiplik insanı merkeze alır. Emanet ise vazifeyi merkeze alır. Sahiplik kalıcı olduğunu zanneder. Emanetçilik, kendisinden önce gelenleri ve kendisinden sonra gelecekleri düşünür.

Bizden sonrakilere daha güçlü, daha kuşatıcı, daha üretken ve daha itibarlı bir Türkiye Yazarlar Birliği bırakabilirsek kalemimize, tarihimize ve milletimize karşı vazifemizi yerine getirmiş olacağız.

Bu emaneti Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala’nın öncülüğünde, Genel Merkezimiz, şubelerimiz ve bütün gönül dostlarımızla birlikte daha ileriye taşıyacağımıza yürekten inanıyorum.

 

Erzincan bize bir kez daha gösterdi ki, kurumların geleceği yalnızca yazılmış strateji belgelerinde değil, insanların birbirlerine duyduğu güven ve muhabbet içerisinde kurulur.

Şehirlerin geleceği yalnızca yeni binalarla değil, korunan hatıralarla şekillenir. Milletlerin geleceği yalnızca ekonomik büyümeyle değil, kültürel süreklilikle güvence altına alınır.

Erzincan’dan ayrılırken zihnimde şu cümle kaldı: Bir şehrin gerçek zenginliği sahip olduğu binalar değil, yaşattığı hafızadır.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin ikinci elli yılına girerken taşıdığı en büyük emanet de budur:

Şehirleri yaşatmak…

Türkçeyi yaşatmak…

Hatırayı yaşatmak…

İnsanı yaşatmak…

Kalemi hakikatin hizmetinde tutmak…

Ve bütün bunları büyük bir medeniyet tasavvuru içinde geleceğe taşımak…

Kadim bir toprağın emanet sözü, ancak yeni nesillerin elinde, yeni bir dille ve yeni bir sadakatle yaşamaya devam eder.

Bazı şehirlerden ayrılırsınız.

Bazı şehirler ise sizden hiç ayrılmaz.

Erzincan, işte onlardan biridir.

Bu yazı toplam 18 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim