-Nizâmî’den Nâzım’a-
Musa Kazım Arıcan
TYB / ASBÜ
Medeniyetlerin Görünmeyen Yolları
Medeniyetler yalnızca ordular, devletler ve ticaret yolları üzerinden karşılaşmaz. Bazen bir şiir, siyasî sınırların aşamadığı mesafeleri aşar; bir tercüme, birbirini tanımayan iki kültür arasında asırlar sürecek bir konuşma başlatır. Bazen bir seyyahın mektupları başka bir toplumun yerleşik kanaatlerini sarsar; bazen de bir dervişin sohbeti, bütünüyle farklı bir coğrafyada yeni bir dinî ve fikrî çevrenin teşekkülüne vesile olur.
Bu bakımdan kültür tarihi, yalnızca eserlerin değil, eserlerin yolculuklarının da tarihidir.
1970 yılında Derek and the Dominos grubunun yayımladığı Layla and Other Assorted Love Songs albümünün başlık şarkısı “Layla”, modern rock tarihinin en tanınmış aşk şarkılarından biri hâline geldi. Şarkıyı dinleyen milyonlarca insan, onun arka planında XII. yüzyılda Gence’de yaşamış Nizâmî’nin, ondan da önce Arap sözlü kültüründe doğmuş Leylâ ile Mecnun anlatısının bulunduğunu muhtemelen bilmiyordu. Bir Doğu hikâyesi, bir İskoç mühtedinin aracılığıyla İngiliz rock müziğinin merkezine taşınmıştı.
Bu karşılaşma, tek başına dahi kültürel tesirin nasıl işlediğini göstermeye yeterlidir: Anlam, bir medeniyetten diğerine geçerken olduğu gibi kalmaz; tercüme edilir, yeniden yorumlanır, bazen daralır, bazen genişler ve yeni bir dil içinde yeniden doğar.
Türk-İslâm düşünce ve kültür dünyasının İngiliz ve İskoç hayatındaki izleri de tek bir kanaldan ilerlememiştir. Bu izler; Nizâmî’nin mesnevisinde edebî, Mevlânâ’nın Cambridge’deki kabulünde filolojik, Şeyh Nâzım el-Hakkânî’nin Londra’daki faaliyetlerinde kurumsal, Timothy Winter’ın çalışmalarında entelektüel, Lady Mary Wortley Montagu’nun mektuplarında ise estetik ve toplumsal bir biçim kazanmıştır. Yüklenen araştırma metni de bu farklı temasları beş ana örnek etrafında bir araya getirmektedir.

Burada kavramsal bir ihtiyatı baştan korumak gerekir. Söz konusu örneklerin hepsi aynı ölçüde “Türk” yahut doğrudan “Osmanlı” değildir. Mevlânâ, Selçuklu Anadolu’sunda yaşamış; Şeyh Nâzım, Kıbrıslı bir Türk olarak İstanbul ve Şam arasında yetişmiş; Turquerie doğrudan Osmanlı estetiğinden beslenmiştir. Nizâmî ise eserlerini Farsça kaleme almış, Arap menşeli bir anlatıyı Fars edebiyatının büyük mesnevilerinden birine dönüştürmüş ve Selçuklu döneminin müşterek Türk-Fars-İslâm kültür havzası içinde yaşamıştır.
Dolayısıyla burada “Türk-İslâm medeniyeti” tabiri dar bir etnik mülkiyet iddiası olarak değil; Anadolu, İran, Kafkasya, Orta Asya ve Osmanlı dünyası arasında asırlar boyunca oluşmuş müşterek bir tarihî ve kültürel havzayı ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Medeniyetlerin büyüklüğü, bütün mirası tek bir kimliğe hapsetmekte değil, farklı dillerin ve halkların katkısıyla oluşan ortaklığı hakkaniyetle teslim edebilmekte görünür.
***
Bir Şarkının İçindeki Doğu: Nizâmî, Abdülkadir es-Sûfî ve “Layla”
“Layla”nın hikâyesinin merkezinde iki farklı aşk anlayışı vardır.
Birincisi, modern insanın karşılık bulmayan beşerî aşkıdır. Eric Clapton, arkadaşı George Harrison’ın eşi Pattie Boyd’a duyduğu yoğun ve imkânsız aşkla mücadele etmektedir. İkincisi ise İslâm edebiyatında asırlar boyunca işlenmiş olan Mecnun’un aşkıdır. Kays, Leylâ’ya duyduğu aşk sebebiyle toplumsal ölçülerin dışına çıkar; “Mecnun”, yani aklını yitirmiş kişi olarak anılmaya başlar. Çöle çekilir, insanlardan uzaklaşır ve aşkı zamanla sevilenin fizikî varlığını aşan bir hâl alır.
Bu iki anlatıyı birbirine bağlayan kişi, Ian Dallas, Müslüman olduktan sonraki adıyla Abdülkadir es-Sûfîdir.
1930 yılında İskoçya’da doğan Dallas, gençlik yıllarında tiyatro ve sinema çevrelerinde bulunmuş, daha sonra Kuzey Afrika’ya yönelerek 1960’lı yıllarda İslâm’ı kabul etmiştir. Tasavvufî mensubiyeti esasen Fas merkezli Şâzelî-Derkavî geleneğine dayanır. Dolayısıyla onu doğrudan bir Türk tarikatının temsilcisi olarak göstermek doğru değildir. Bununla birlikte onun şahsında, Mağrip tasavvufu, İran-Fars mesnevi geleneği, Osmanlı hilafet düşüncesi ve modern Britanya kültürü dikkat çekici biçimde kesişmiştir.

Abdülkadir es-Sûfî’nin Eric Clapton’a Rudolf Gelpke’nin İngilizceye aktardığı Nizâmî’nin Leylâ ve Mecnun anlatısını verdiği ve Clapton’ın kendisini Mecnun’un karşılıksız aşkıyla özdeşleştirdiği, Leiden Üniversitesi çevresindeki araştırmalarda da aktarılmaktadır. Aynı araştırmalar, albümdeki “I Am Yours” parçasının Nizâmî’nin metniyle daha doğrudan bir bağlantı taşıdığını ve kimi kayıtlarda Nizâmî’nin eser sahibi olarak anıldığını belirtmektedir.
Buradaki hadise, yalnızca “bir Doğu hikâyesinden esinlenilmiş olması” değildir. Asıl önemli olan, aynı aşk anlatısının farklı medeniyetlerde nasıl farklı anlamlara açıldığıdır.
Modern Batı kültüründe “Layla”, büyük ölçüde erişilemeyen kadına duyulan ferdî ve trajik aşkın şarkısıdır. Tasavvufî okumada ise Mecnun’un serüveni, aşkın insan benliğini dönüştüren ve mecazdan hakikate taşıyan gücüne işaret eder. Mecnun başlangıçta Leylâ’nın suretini ararken, zamanla Leylâ’nın kendisinde uyandırdığı anlamı aramaya başlar. Aşk, sahip olma isteğinden çıkarak benliğin çözülmesine dönüşür.
Bu nedenle Mecnun’un “deliliği”, yalnızca psikolojik bir çözülme değildir. Toplumun fayda, ölçü ve karşılık esasına dayanan aklı karşısında başka bir idrak biçimidir. İnsanların “akılsızlık” dediği hâl, tasavvuf dilinde bazen benliğin dar hesaplarından kurtuluşun işareti olabilir. Mecnun sevdiğine kavuşamadığı için değil, sevdiğini sıradan bir mülkiyet ilişkisine dönüştüremediği için aşkın başka bir mertebesine geçer.
Clapton ise bu çok katmanlı aşk metafiziğini kendi hayatındaki karşılıksız aşkın diliyle yeniden okumuştur. Bu yorum, Nizâmî’nin bütün tasavvufî dünyasını Batı müziğine taşımaz; fakat onun anlatısındaki temel trajik gerilimi modern bir sanat formu içinde yeniden üretir.
Kültürel dolaşımın tabiatı da budur. Bir metin yeni bir dile geçtiğinde yalnızca kelimeleri değişmez; içinde okunduğu insan ve toplum da onun anlamını değiştirir. Fakat bu değişim, kaynağın bütünüyle kaybolduğu anlamına gelmez. “Layla”nın gitar nağmelerinin gerisinde, adı bilinmese bile Mecnun’un çöldeki yalnızlığı yankılanmayı sürdürür.
***
Nizâmî Kimin Şairidir?
Nizâmî Gencevî’nin aidiyeti meselesi, günümüzde edebiyat tarihinin ötesine taşan siyasî ve millî tartışmaların konusu olmuştur. Bugünkü Azerbaycan sınırları içinde bulunan Gence’de yaşamış, eserlerini Farsça kaleme almıştır. Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri sayıldığı gibi Azerbaycan kültürel hafızasının da temel şahsiyetlerinden biri olarak kabul edilir.
Bu iki kabulü birbirini dışlayan hükümler hâline getirmek yerine, Nizâmî’yi yaşadığı çağın çoğul medeniyet yapısı içinde değerlendirmek daha isabetlidir. Orta Çağ İslâm dünyasında dil, etnik köken, siyasî aidiyet ve kültürel mensubiyet bugünün ulus-devlet kategorileriyle birebir örtüşmüyordu. Bir şairin Farsça yazması, yalnızca modern anlamda etnik bir kimliği göstermez; aynı zamanda Farsçanın geniş bir coğrafyada yüksek edebiyat ve saray dili olarak taşıdığı konumu da ifade eder.
Nizâmî’nin büyüklüğü, bir milletin kültürel mülkiyetine kapatılmasında değil; Arap sözlü anlatısını Türk şiirinin imkânlarıyla yeniden kurmasında ve onu Türklerin de içinde bulunduğu geniş İslâm medeniyetinin ortak hafızasına kazandırmasında aranmalıdır.
Bu yüzden “Nizâmî’den Nâzım’a” başlığı, etnik bakımdan düz bir soy zincirini değil; Gence’den Kıbrıs’a, Konya’dan Cambridge’e uzanan çok katmanlı bir medeniyet güzergâhını ifade etmektedir.
***

Bir İskoç Mühtedinin Medeniyet Arayışı
Abdülkadir es-Sûfî’nin hayatı da modern Avrupa insanının İslâm’la karşılaşmasının dikkat çekici örneklerindendir.
Burada kullanılan doğru kavram “mürted” değil, mühtedidir. Mürted, İslâm’dan çıkan; mühtedi ise başka bir inanç veya hayat anlayışından İslâm’a yönelen kişi demektir. Abdülkadir es-Sûfî, İskoç asıllı bir mühtedi olarak yalnızca din değiştirmemiş; modern Batı’nın iktisat, siyaset, sanat ve insan anlayışına yönelik kapsamlı bir eleştiri geliştirmeye çalışmıştır.
Onun düşüncelerinin tamamı üzerinde uzlaşılması gerekmez. Bazı siyasî ve iktisadî yorumları tartışmalı bulunabilir. Fakat bu tartışmalar, İskoçya’da doğmuş bir sanatçının modernliğin merkezinden çıkarak Fas tasavvufuna, oradan Endülüs ve Osmanlı hafızasına yönelmesinin kültür tarihi bakımından taşıdığı önemi ortadan kaldırmaz.
Abdülkadir es-Sûfî’nin Osmanlı hilafeti üzerine düşünmesi de basit bir tarih ilgisinin ötesindedir. O, Osmanlı’yı yalnızca çökmüş bir siyasî yapı olarak değil; modern devlet, faiz temelli iktisat ve ferdiyetçi toplum karşısında alternatif bir siyasî-ahlâkî tecrübenin sembolü olarak okumuştur. Britanya’da, özellikle Norwich çevresinde teşekkül eden Murabıtun toplulukları da bu arayışın toplumsal tezahürlerindendir.
Böylece “Layla” hikâyesinin arkasında yalnızca bir kitap hediyesi değil, daha büyük bir zihnî serüven görünür: Modern İskoç sanat çevresinden çıkan bir insan, İslâm medeniyetinde kendi çağının kaybettiğine inandığı anlamı aramakta; bulduğu eserleri ve fikirleri çevresindeki Batılılara taşımaktadır.
***
Konya’dan Cambridge’e: Mevlânâ ve Tercümenin Kurucu Gücü
Türk-İslâm düşüncesinin Britanya fikir hayatındaki en sağlam belgelenmiş izlerinden biri, Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin Cambridge merkezli şarkiyat geleneği içindeki kabulüdür.
Mevlânâ’nın yaşadığı XIII. yüzyıl Anadolu’su, modern ulusal sınırlarla açıklanamayacak ölçüde hareketli ve çoğul bir dünyaydı. Belh’ten Anadolu’ya uzanan göç yolları, Moğol istilaları, Selçuklu şehir hayatı, medreseler, tekkeler ve farklı dinî topluluklar bu coğrafyada iç içeydi. Mevlânâ Farsça şiir yazmış, Arapça ilmî gelenekten beslenmiş, Anadolu’da yaşamış ve Osmanlı döneminde kurumsallaşacak Mevlevîliğin manevi merkezi hâline gelmiştir.
Onun Türk-İslâm düşüncesindeki yeri de bu çoğulluğun içinde anlaşılmalıdır. Mevlânâ yalnızca bir “hoşgörü şairi” değildir. O, Kur’an, hadis, kelâm, fıkıh, tasavvuf ve klasik İslâm edebiyatının yoğun bir terkibidir. İnsan, aşk, irade, nefis, ölüm, özgürlük ve hakikat meselelerini İslâmî bir varlık tasavvuru içinde ele alır.
Batı’da yaygınlaşan bazı popüler Mevlânâ yorumlarında ise bu İslâmî zemin çoğu zaman geri plana itilmiş; Mevlânâ, tarih ve gelenekten bağımsız, sınırsız bir sevgi öğretisinin şairi gibi sunulmuştur. Böyle bir okuma onun evrenselliğini artırıyor görünse de gerçekte düşüncesinin beslendiği kökleri görünmez kılabilir.
Cambridge şarkiyatçılığının önemi tam burada ortaya çıkar.
***

Nicholson’ın Büyük Emeği
Reynold Alleyne Nicholson, Mevlânâ’nın Mesnevîsi üzerinde uzun yıllar çalışmış; Farsça metni, İngilizce tercümesi ve şerhiyle birlikte sekiz ciltlik anıtsal bir külliyat hazırlamıştır. 1925-1940 yılları arasında yayımlanan bu çalışma üç cilt Farsça metin, üç cilt İngilizce tercüme ve iki cilt şerhten oluşur. Bu sebeple Nicholson’ın çalışması yalnızca “bir çeviri” değil, Mevlânâ araştırmalarının İngilizce dünyadaki temel filolojik dayanaklarından biridir.
Tercüme, burada tali bir faaliyet değildir. Bir medeniyetin başka bir medeniyet tarafından anlaşılabilmesinin başlıca şartıdır.
Her tercüme belli ölçüde yorumdur. Çünkü “aşk”, “akıl”, “nefis”, “fenâ”, “bekā”, “hayret”, “seyrüsülûk” ve “vahdet” gibi kavramların her biri, yalnızca sözlük karşılığından ibaret değildir. Arkalarında uzun bir fikrî ve manevî tarih taşırlar. Mütercim, kelimeyi başka bir dile geçirirken bu tarihî yoğunluğu da mümkün olduğunca aktarmaya çalışır.
Nicholson’ın emeği, Mevlânâ’yı İngiliz okuruna bütünüyle hatasız ve eksiksiz sunduğu için değil; eserin tarihî, dinî ve dilsel bağlamını ciddiye aldığı için değerlidir. O, Mevlânâ’nın şiirini yalnızca estetik bir nesne olarak değil, bir düşünce ve irfan dünyasının metni olarak okumuştur.
Onun öğrencisi ve Cambridge’deki haleflerinden Arthur John Arberry de bu yolu devam ettirmiş; Mevlânâ’nın sohbetlerinden oluşan Fîhi Mâ Fîh ile gazellerini İngilizceye taşımıştır. Böylece Cambridge’de birbirini izleyen iki kuşak, Konya’da oluşmuş manevî-edebî mirasın İngilizce konuşan dünyada anlaşılmasına kalıcı katkıda bulunmuştur.
***
Tercüme Bir Misafirperverliktir
Felsefî açıdan bakıldığında tercüme, yalnızca bir metni başka kelimelerle yeniden söylemek değildir. Tercüme, yabancı olanı kendi dilinde misafir etmektir.
Fakat hakiki misafirperverlik, misafiri ev sahibine benzetmeye çalışmaz. Onun farklılığını korur. Bir medeniyetin metnini tercüme etmek de onu kendi kavramlarımız içinde eritmeden, taşıdığı özgün anlamla dinleyebilmeyi gerektirir.
Nicholson ve Arberry’nin çalışmalarının kıymeti burada yatar. Onlar Mevlânâ’yı bütünüyle Batılılaştırmadan İngilizceye taşımaya çalışmışlardır. Bugünkü popüler Mevlânâ algısı ile klasik metinlerin İslâmî bağlamı arasındaki mesafe düşünüldüğünde, bu filolojik dikkatin değeri daha iyi anlaşılmaktadır.
Cambridge’deki Mevlânâ çalışmaları, aynı zamanda medeniyetlerin birbirini anlamasında üniversitelerin taşıdığı sorumluluğu gösterir. Üniversite yalnızca çağdaş bilgi üreten kurum değildir; insanlığın farklı hafızalarını koruyan, açıklayan ve birbirleriyle konuşturan bir mekândır.
Konya’nın sesi Cambridge’de duyulabiliyorsa, bunda bir medeniyet klasiğini ciddiyetle çalışan ilim insanlarının büyük payı vardır.
***
Kıbrıs’tan Londra’ya: Şeyh Nâzım el-Hakkânî ve Yaşayan Tasavvuf
Mevlânâ’nın Britanya’daki etkisi büyük ölçüde kitap, tercüme ve akademik çalışma üzerinden gerçekleşmiştir. Şeyh Nâzım el-Hakkânî’nin etkisi ise farklıdır. Burada bir metnin değil, yaşayan bir tasavvufî geleneğin insanlar, sohbetler, zikir halkaları ve kurumlar aracılığıyla taşınması söz konusudur.
Mehmet Nâzım Âdil, 1922 yılında Kıbrıs’ın Larnaka şehrinde doğdu. İstanbul’da yükseköğrenim gördü; dinî ilimlere ve tasavvufa yöneldi. Daha sonra Şam’a giderek Nakşibendî geleneğinin önde gelen isimlerinden Abdullah Fâiz ed-Dağıstânî’ye intisap etti. Hayatı Kıbrıs, İstanbul, Şam, Londra ve başka birçok şehir arasında geçti.
Bu coğrafî hareketlilik, onun temsil ettiği geleneğin niteliğini de açıklar. Şeyh Nâzım’ın tasavvufu yalnızca yerel bir Kıbrıs dindarlığı değildi. Orta Asya kökenli Nakşibendî geleneğinin Osmanlı, Kafkasya, Şam ve Kıbrıs tecrübeleriyle birleşmiş modern bir görünümüydü.
1970’lerden itibaren Britanya’ya yaptığı ziyaretler, Londra’daki sohbetleri ve çevresinde oluşan topluluklar, Nakşibendî-Hakkânî hareketini ülkedeki görünür tasavvufî yapılardan biri hâline getirdi. Bu etkinin büyüklüğüne ilişkin “on binlerce intisap” veya “binlerce ihtida” gibi kesin sayılar ihtiyatla kullanılmalıdır; zira dinî hareketlerde mensubiyet ve devamlı iştirak istatistiklerini güvenilir biçimde belirlemek her zaman mümkün değildir. Bununla birlikte akademik çalışmalar, Hakkânî hareketinin Britanya’daki çağdaş tasavvufun yaygın ve etkili örneklerinden biri olduğu konusunda genel olarak birleşmektedir.
Şeyh Nâzım’ın başarısını yalnızca karizmatik kişiliğiyle açıklamak yetersiz kalır. Onun muhatap olduğu Batılılar, modern toplumun maddî imkânları içinde yaşayan fakat anlam, aidiyet, maneviyat ve cemaat arayışı hisseden insanlardı. Şehirleşme, ferdiyetçilik ve sekülerleşme, kişiyi geleneksel bağlarından özgürleştirirken aynı zamanda yalnızlaştırmıştı. Tasavvufî sohbet ve zikir halkaları, bu insanlara yalnızca yeni bir inanç değil; yeni bir topluluk, gündelik disiplin ve ahlâk dili de sunuyordu.
Bu sebeple Şeyh Nâzım’ın Britanya’daki etkisini egzotik bir “Doğu mistisizmi” ilgisine indirgememek gerekir. Onun çevresinde oluşan yapılar, modern Batı insanının dinî ve toplumsal ihtiyaçlarına verilen cevaplardan biri olmuştur.
***
Gelenek Başka Bir Coğrafyada Aynı Kalabilir mi?
Şeyh Nâzım örneği önemli bir soruyu gündeme getirir: Bir dinî gelenek başka bir kültüre taşındığında aynı kalabilir mi?
Cevap hem evet hem hayırdır.
Evet; çünkü temel inanç, ibadet, silsile, zikir ve ahlâk anlayışı devam eder.
Hayır; çünkü yeni dil, yeni toplumsal şartlar ve yeni muhataplar geleneğin ifade biçimini dönüştürür. Londra’daki bir Nakşibendî topluluğu, İstanbul veya Şam’daki tarihî bir tekkenin aynısı olamaz. Başka bir hukuk düzeni, şehir yapısı, aile hayatı ve dinî çoğulluk içinde varlık gösterir.
Fakat bu değişim zorunlu olarak yozlaşma değildir. Gelenek, özünü kaybetmeden yeni şartlarda konuşabilme kudretine sahipse yaşamaya devam eder. Aksi hâlde yalnızca müzede korunan bir hatıraya dönüşür.
Şeyh Nâzım’ın Britanya’daki tecrübesi, Türk-Osmanlı tasavvuf birikiminin yalnızca tarih kitaplarında değil, yaşayan insan toplulukları içinde de karşılık bulabildiğini göstermektedir.
***

Cambridge’de Bir Anglo-Müslüman Ses: Timothy Winter / Abdülhakim Murad
Çağdaş Britanya’da İslâm düşüncesinin en dikkat çekici isimlerinden biri, Müslüman adıyla Abdülhakim Murad olarak tanınan Timothy Winter’dır.
Winter’ın önemi yalnızca İngiliz asıllı bir Müslüman âlim olmasından kaynaklanmaz. O, klasik Sünnî ilim ve tasavvuf mirasıyla modern İngiliz akademik kültürü arasında bir dil kurmaya çalışmaktadır. Cambridge, Ezher ve Londra’da öğrenim görmüş; İslâm düşüncesi, hadis, tasavvuf, Müslüman-Hristiyan ilişkileri ve modernlik meseleleri üzerine çalışmıştır. Cambridge Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslâm araştırmaları alanında görev yapmakta, Wolfson College’da öğretim faaliyetlerini sürdürmekte ve kurucusu olduğu Cambridge Muslim College’ın dekanlığını yürütmektedir.
Burada önceki metindeki bir ifadeyi tashih etmek gerekir: Winter’ı Cambridge Üniversitesi’nde genel anlamda “İslâmî Çalışmalar kürsüsünü elinde tutan profesör” şeklinde tanımlamak, resmî unvanını aşan bir ifade olabilir. Daha doğru olan, onun Cambridge İlahiyat Fakültesinde İslâm araştırmaları alanında öğretim üyesi ve Şeyh Zayed Lecturer olarak görev yaptığını belirtmektir.
Bu küçük gibi görünen düzeltme, güvenilir bir düşünce yazısı bakımından önemlidir. Çünkü sahihlik, yalnızca büyük fikirlerde değil, biyografik ayrıntıların doğru aktarılmasında da kendini gösterir.
***
Osmanlı Birikiminin Çağdaş Yorumu
Timothy Winter’ın Osmanlı dünyasına ilgisi, nostaljik bir geçmiş övgüsünden ibaret değildir. Onun çalışmalarında Osmanlı, İslâm’ın Avrupa coğrafyasındaki tarihî varlığının, ilmî kurumlaşmanın, şehir kültürünün ve tasavvufî çeşitliliğin örneklerinden biri olarak görülür.
Osmanlı tecrübesi, modern Britanya Müslümanları açısından en az üç bakımdan önem taşır.
Birincisi, İslâm’ın yalnızca Arap yarımadasına veya modern göçmen topluluklara ait olmadığını; Avrupa tarihiyle asırlardır temas hâlinde bulunduğunu gösterir.
İkincisi, medrese, tekke, vakıf, cami ve hukuk kurumları arasında kurulmuş tarihî ilişkinin çağdaş Müslüman kurumlaşması için düşünsel bir kaynak olabileceğini hatırlatır.
Üçüncüsü ise dinî geleneğin sanat, mimari ve çevre anlayışından bağımsız olmadığını ortaya koyar.
Cambridge Muslim College’ın klasik İslâmî ilimlerle çağdaş akademik disiplinleri bir araya getirme çabası da bu bakımdan anlamlıdır. Burada amaç, din adamlarını yalnızca geleneksel metinleri bilen kişiler olarak değil; yaşadıkları toplumun dilini, kurumlarını ve meselelerini anlayabilen dinî önderler olarak yetiştirmektir.
Bu yaklaşım, Osmanlı ilmiye geleneğinin aynen kopyalanması değildir. Fakat ilim, irfan, ahlâk ve toplumsal sorumluluğu birlikte düşünme gayreti bakımından tarihî tecrübeyle bir akrabalık taşır.
***
Cambridge Merkez Camii: Geleneğin Yeni Mimarisi
Timothy Winter’ın öncülük ettiği Cambridge Merkez Camii de bu fikrî arayışın mimari ifadesi olarak okunabilir.
Cami yalnızca ibadet edilen kapalı bir mekân değildir. Mimari dili, çevre duyarlılığı, doğal malzemeleri ve yerel şehir dokusuyla kurduğu ilişki sayesinde “İslâmî olanın” çağdaş Britanya’da nasıl görünür olabileceğine dair bir öneri sunar.
Burada Osmanlı camilerinin doğrudan biçimsel taklidi yapılmaz. Kubbe, minare ve süsleme unsurlarının aynen çoğaltılması yerine, İslâm mimarisindeki tabiat, geometri, ışık, bahçe ve cemaat fikri Britanya’nın mimari şartları içinde yeniden yorumlanır.
Bu da bize önemli bir hakikati gösterir: Geleneğe sadakat, her zaman eski biçimi tekrar etmek değildir. Bazen geleneğin kurucu ilkesini anlayarak onu yeni bir biçimde yaşatmaktır.
Cambridge Camii bu bakımdan, geçmişin nostaljik bir kopyası değil; İslâm medeniyetinin estetik ve ahlâkî ilkelerinin çağdaş İngiliz toplumunda yeniden ifade edilmesi teşebbüsüdür.
***
İstanbul’dan Londra Salonlarına: Lady Mary Wortley Montagu ve Turquerie
Türk-İslâm kültürünün Britanya’daki etkisi yalnızca tasavvuf, edebiyat ve akademi üzerinden gerçekleşmemiştir. XVIII. yüzyılda Osmanlı kıyafetleri, eşya zevki, mimari biçimler ve temsil dünyası İngiliz aristokrasisinin gündelik hayatına kadar nüfuz etmiştir.
Avrupa sanat ve kültür tarihinde genel olarak Turquerie adı verilen bu eğilim, Osmanlı hayatına yönelik merakın, hayranlığın, egzotikleştirmenin ve zaman zaman hayalî tasvirlerin bir araya geldiği karmaşık bir alandır.
Bu temasın en önemli isimlerinden biri Lady Mary Wortley Montagu’dur.
Montagu, eşi Edward Wortley Montagu’nun diplomatik görevi dolayısıyla 1716-1718 yıllarında Osmanlı coğrafyasında bulunmuş; İstanbul ve seyahat güzergâhındaki gözlemlerini mektuplarında anlatmıştır. Daha sonra The Turkish Embassy Letters adıyla tanınacak bu metinler, ölümünden sonra 1763’te yayımlanmış ve büyük ilgi görmüştür. Mektupların tarihî serüveni ve sonraki neşirleri, bunların yalnızca anlık yazışmalar değil, üzerinde çalışılmış edebî metinler olduğunu da göstermektedir.
Montagu’nun farkı, Osmanlı dünyasına yalnızca erkek diplomatların, tacirlerin ve seyyahların girebildiği alanlardan bakmamasıdır. Bir kadın olarak hamamları, ev içlerini ve kadınların sosyal çevrelerini gözlemleme imkânı bulmuştur. Bu durum, onun anlatısını dönemin birçok erkek seyahatnamesinden ayırır.
Elbette Montagu da kendi sınıfının, çağının ve İngiliz aristokrat kimliğinin sınırları içinden bakmaktadır. Onun metinlerini doğrudan ve bütünüyle tarafsız bir sosyolojik belge saymak mümkün değildir. Ancak Osmanlı kadınlarını yalnızca edilgen ve kapatılmış varlıklar şeklinde tasvir eden yaygın Avrupa kalıplarını belli ölçüde sorgulaması, mektuplarına özel bir değer kazandırır.
***
Osmanlı’ya Bakarken Avrupa’yı Eleştirmek
Seyahat yazılarında yabancı toplum çoğu zaman yalnızca anlatılan nesne değildir; yazarın kendi toplumunu değerlendirmesinin de aynasıdır.
Montagu, Osmanlı kadınlarının kıyafetleri, mahremiyetleri ve toplumsal hareket alanları üzerine yazarken aslında İngiliz toplumundaki kadınlık anlayışını da tartışmaktadır. Osmanlı dünyasında gördükleri, ona kendi toplumunun kabullerini dışarıdan değerlendirme imkânı verir.
Bu bakımdan Montagu’nun mektupları basit bir Doğu tasviri değildir. İngiliz toplumunun cinsiyet, din, beden, ahlâk ve medenilik anlayışına yöneltilmiş dolaylı sorular da içerir.
Medeniyetler arası karşılaşmanın en verimli sonucu da budur. İnsan başka bir toplumu gördüğünde yalnızca onu tanımaz; kendisine de başka bir gözle bakmayı öğrenir.
***
Variolasyon: Bilginin İstanbul’dan İngiltere’ye Yolculuğu
Montagu’nun Osmanlı dünyasından İngiltere’ye taşıdığı en somut uygulamalardan biri, çiçek hastalığına karşı kullanılan variolasyon yöntemidir.
Kendisi daha önce çiçek hastalığı geçirmiş ve yüzünde izler kalmıştı; kardeşini de hastalık sebebiyle kaybetmişti. Osmanlı topraklarında gördüğü aşılama uygulamasını dikkatle izlemiş, oğluna burada variolasyon yaptırmış; İngiltere’ye döndüğünde kızına da uygulanmasını sağlayarak yöntemin tanınmasına katkıda bulunmuştur. Royal Society ve National Trust gibi kurumların aktardığı tarihsel çerçeve, onun bu yöntemin Britanya’da yaygınlaşmasındaki önemli rolünü doğrulamaktadır.
Burada terminolojik bir ayrım yapmak gerekir. Variolasyon, Edward Jenner’ın daha sonra geliştirdiği anlamdaki modern çiçek aşısıyla aynı değildir. Hastalığa yol açan canlı materyalin kontrollü biçimde vücuda verilmesine dayanan, riskli fakat doğal enfeksiyona kıyasla daha düşük ölüm oranına sahip bir uygulamaydı. Bu nedenle “modern aşıyı Montagu icat etti” demek doğru olmaz. Daha sahih ifade, onun Osmanlı’da gözlemlediği variolasyon yönteminin Britanya’da tanıtılması ve savunulmasında öncü rol oynadığıdır.
Bu örnek, medeniyetler arası aktarımın yalnızca şiir, kıyafet veya estetikten ibaret olmadığını gösterir. İstanbul’dan Londra’ya taşınan şey, aynı zamanda hayat kurtaran bir tıp bilgisidir.
***
Turquerie: Hayranlık mı, Hayal mi?
XVIII. yüzyıl Avrupa’sındaki Türk modası, gerçek Osmanlı hayatıyla Avrupa’nın hayal ettiği “Türk dünyası”nın iç içe geçtiği bir alandır.
Osmanlı kıyafetleriyle yaptırılan portreler, Türk odaları, hilal motifleri, sahne dekorları ve müzik eserleri zaman zaman sahih gözlemlere, zaman zaman da egzotik hayallere dayanıyordu. Bu sebeple Turquerie’yi tek taraflı bir kültürel zafer gibi görmek doğru değildir. Akım, Osmanlı’ya duyulan hayranlığı yansıttığı kadar, Avrupa’nın Doğu’yu kendi arzularına göre biçimlendirmesini de içerir.
Fakat hayal ve yanlış anlama, kültürel etkinin bulunmadığını göstermez. Tam tersine, bir toplumun başka bir toplumun imgesini üretmeye başlaması, o kültürün artık kendi zihinsel dünyasına girdiğini gösterir.
Osmanlı estetiği İngiliz salonlarına girdiğinde her zaman aslî anlamıyla korunmamış olabilir. Yine de İngiliz zevk dünyasını dönüştürmüş, aristokratik temsil biçimlerine yeni bir repertuvar kazandırmış ve Osmanlı’yı Avrupa kültürel tahayyülünün kalıcı unsurlarından biri hâline getirmiştir.
***
Etki, Alıntı ve Dönüşüm
Nizâmî, Mevlânâ, Şeyh Nâzım, Timothy Winter ve Lady Mary Wortley Montagu aynı tarihsel kategoriye ait değildir. Biri şair, biri mutasavvıf, biri mürşit, biri çağdaş ilim insanı, diğeri aristokrat bir seyahat yazarıdır.
Fakat bu farklı örnekler, ortak bir soruya cevap verir: Bir medeniyet başka bir medeniyetin içinde nasıl yaşamaya devam eder?
Bunun en az dört yolu vardır.
1- Edebî ve Mistik Aktarım
Nizâmî’nin Leylâ ve Mecnunu, tercüme ve şahsî dostluk yoluyla modern müziğe ulaşmıştır. Burada metnin bütün metafizik muhtevası korunmamış; fakat aşk, mahrumiyet ve delilik arasındaki temel ilişki yeni bir sanatsal dilde yeniden kurulmuştur.
2- Filolojik ve Akademik Aktarım
Mevlânâ’nın eserleri, Nicholson ve Arberry gibi araştırmacıların emeğiyle İngilizce dünyada sağlam metinlere kavuşmuştur. Böylece Konya’nın irfanı, Cambridge’in akademik hafızasına girmiştir.
3- Kurumsal ve Dinî Aktarım
Şeyh Nâzım’ın Britanya’daki faaliyetleri, tasavvufu okunan bir metinden yaşayan bir topluluğa dönüştürmüştür. Timothy Winter ve Cambridge Muslim College ise İslâmî ilimlerin çağdaş İngiliz akademik ve toplumsal şartlarında nasıl yeniden kurumlaşabileceğine ilişkin başka bir model ortaya koymaktadır.
4- Estetik, Toplumsal ve Bilimsel Aktarım
Montagu’nun mektupları, Osmanlı kadınlarının hayatından kıyafet zevkine, tıbbî uygulamalardan seyahat edebiyatına kadar geniş bir alanı İngiliz kamuoyuna taşımıştır. Turquerie ise Osmanlı imgesini aristokratik sanatın ve gündelik estetiğin parçası hâline getirmiştir.
***
İskoçya ile İslâm Dünyası Arasında Başka Bir Yakınlık
Bu örnekler içinde İskoçya’nın özel bir yeri vardır.
İskoç düşünce geleneği, bilhassa XVIII. yüzyılda insan tabiatı, ahlâk, toplum, vicdan ve iktisat meselelerine yoğunlaşmıştır. David Hume, Adam Smith, Thomas Reid ve diğer İskoç düşünürleri, modern insanın hangi duygu, alışkanlık ve toplumsal bağlarla bir arada yaşayabileceğini sorgulamışlardır.
Tasavvuf geleneği de farklı bir kavramsal evren içinde insanın nefsini, ahlâkını, iradesini ve başkalarıyla ilişkisini konu edinir. Bu iki gelenek arasında doğrudan bir tarihsel etkiden her zaman söz edilemez. Fakat insanın yalnızca hesaplayan bir akıl değil; duygu, vicdan, alışkanlık, arzu ve toplumsal bağlardan oluşan bir varlık olduğu konusunda dikkat çekici bir düşünsel yakınlık bulunmaktadır.
Adam Smith’in insanı yalnızca çıkarının peşinden giden bir varlığa indirgemeyen ahlâk düşüncesi ile tasavvufun insanı nefsânî çıkarlardan ahlâkî kemale taşımaya çalışan yaklaşımı aynı şey değildir. Ancak her ikisi de insanın iktisadî davranıştan ibaret olmadığını hatırlatır.
Bu sebeple Türk-İslâm düşüncesiyle İskoç kültürü arasındaki ilişkiyi yalnızca Ian Dallas’ın şahsında aramak eksik olur. Daha geniş bir mukayese, iki geleneğin modern dünyanın insan, ahlâk ve toplum krizine verebileceği cevapları birlikte düşünmeyi mümkün kılabilir.
Fakat bu mukayeselerde tarihî bağ ile felsefî benzerliği birbirine karıştırmamak gerekir. Sahih düşünce, benzerlikleri göstermek kadar arada bulunmayan doğrudan ilişkileri icat etmemeyi de gerektirir.
***
Medeniyet Tek Yönlü Bir İhraç Değildir
“Türk-İslâm düşüncesinin Britanya üzerindeki etkisi” denildiğinde, sanki tamamlanmış bir kültürel ürün Doğu’dan Batı’ya taşınmış gibi doğrusal bir tablo oluşabilir. Oysa gerçek tarih bundan daha karmaşıktır.
Nizâmî’nin anlatısı önce Arap sözlü geleneğinden Fars mesnevisine, oradan İngilizce tercümeye ve rock müziğine geçmiştir.
Mevlânâ’nın düşüncesi Belh, Anadolu, Farsça edebiyat, Osmanlı Mevlevîliği ve Cambridge filolojisi arasında dolaşmıştır.
Şeyh Nâzım’ın geleneğinde Orta Asya, Kafkasya, İstanbul, Şam, Kıbrıs ve Londra birleşmiştir.
Timothy Winter klasik İslâm mirasını İngiliz akademik dili içinde yeniden yorumlamıştır.
Montagu ise Osmanlı’yı İngiltere’ye anlatırken hem gördüklerini taşımış hem onları kendi kültürel dünyası içinde yeniden biçimlendirmiştir.
Dolayısıyla medeniyet ilişkileri, bir taraftan diğerine yapılan basit bir “ihracat” değildir. Her aktarımda seçme, tercüme, yorumlama ve dönüşüm vardır.
Bazen de yanlış anlama bulunur. Fakat yanlış anlama dahi bütünüyle anlamsız değildir. Çünkü insanlar yabancı bir kültürü çoğu zaman önce kendi soruları üzerinden tanırlar. Clapton Nizâmî’yi bir tasavvuf âlimi gibi okumamıştır; kendi karşılıksız aşkını anlamlandırmak için okumuştur. İngiliz aristokratları Osmanlı kıyafetlerini Osmanlıların yaşadığı tarihî bütünlük içinde benimsememiş; onları kendi sosyal temsil araçlarına dönüştürmüştür.
Önemli olan, bu dönüşümü ne mutlak bir sadakat ne de bütünüyle bir tahrif olarak görmektir. Kültür, saf ve değişmeden kalan bir nesne değildir. Temas ettikçe dönüşür; fakat bu dönüşüm sırasında kaynağından bazı izleri de beraberinde taşır.
***
Bir Medeniyetin Sessiz Hafızası
Bugün bir İngiliz veya İskoç, “Layla”yı dinlerken Nizâmî’yi hatırlamayabilir. Cambridge’de Mevlânâ üzerine çalışan bir öğrenci, Konya’nın XIII. yüzyıldaki siyasî ve manevî iklimini bütün yönleriyle bilmeyebilir.
Londra’daki bir Nakşibendî zikir halkasına katılan genç, geleneğin Orta Asya’dan İstanbul’a uzanan tarihini eksiksiz öğrenmemiş olabilir.
Cambridge Merkez Camii’ne giren ziyaretçi, yapının arka planındaki Osmanlı, Endülüs, İngiliz ve çağdaş çevre düşüncesi katmanlarının hepsini fark etmeyebilir.
Bir müzede Türk kıyafetleri içinde resmedilmiş İngiliz aristokratını gören kişi de Turquerie’nin Osmanlı-Avrupa ilişkilerindeki yerini bilmeyebilir.
Fakat kültürün en derin tesiri çoğu zaman böyle işler. Bir eser adını kaybedebilir; fakat uyandırdığı duygu yaşamaya devam eder. Bir kavram kaynağından uzaklaşabilir; fakat yeni bir dilin içinde başka sorular doğurur. Bir mimari üslup aynen tekrarlanmayabilir; fakat mekân, ışık ve insan ilişkisine dair ilkeleri başka yapılarda yeniden ortaya çıkabilir.
Bir medeniyetin büyüklüğü, yalnızca kendi sınırları içinde ne ürettiğiyle ölçülmez. Başka toplumların hafızasında hangi soruları uyandırdığı, hangi arayışlara cevap verdiği ve hangi yeni eserlerin doğmasına vesile olduğu da önemlidir.
Nizâmî’den Nâzım’a uzanan çizgi, bu bakımdan düz bir kronoloji değildir.
Gence’den İskoçya’ya…
Konya’dan Cambridge’e…
Kıbrıs’tan Londra’ya…
İstanbul’dan İngiliz aristokrasisinin salonlarına…
Ve oradan çağdaş Britanya’nın camilerine, üniversitelerine, müziklerine ve maneviyat arayışlarına uzanan bir anlam yolculuğudur.
Bu yolculuk bize iki temel hakikati hatırlatır.
Birincisi, Türk-İslâm medeniyeti kapalı ve tek renkli bir yapı değildir. Arapçanın, Farsçanın, Türkçenin; Anadolu’nun, İran’ın, Kafkasya’nın, Mağrip’in ve Balkanların katkılarıyla oluşmuş çoğul bir tarihî tecrübedir.
İkincisi, Batı da tek ve geçirimsiz bir dünya değildir. İngiliz ve İskoç kültürleri, dışarıdan gelen fikirleri yalnızca reddetmemiş; onları tercüme etmiş, dönüştürmüş, zaman zaman eksiltmiş, fakat kimi zaman da büyük bir ilmî sadakatle korumuştur.
Nicholson’ın Mevlânâ karşısındaki ilmî emeği, Montagu’nun İstanbul karşısındaki merakı, Abdülkadir es-Sûfî’nin Nizâmî’ye yönelişi, Şeyh Nâzım’ın Londra’daki sohbetleri ve Timothy Winter’ın Cambridge’de kurmaya çalıştığı dil, bu karşılaşmanın farklı yüzleridir.
Medeniyetler arasındaki gerçek köprüler, çoğu zaman büyük siyasî projelerle kurulmaz.
Bir kitap hediye edilir
Bir şiir tercüme edilir.
Bir sohbet halkası kurulur.
Bir mektup yazılır.
Bir caminin kapısı açılır.
Ve yüzyıllar boyunca birbirinden uzak görünen insanlar, aynı aşk, hakikat, ölüm, ahlâk ve anlam soruları etrafında birbirlerini duymaya başlarlar.
İnsanlığın ortak hafızası da böyle teşekkül eder.
Birbirinin yerine geçerek değil; birbirini duyarak.
Birbirini sahiplenerek değil; birbirine misafir olarak.
Nizâmî’den Nâzım’a ulaşan sesin bugün için asıl anlamı belki de budur: Medeniyet, kendisini kapattığında değil, hakikatinden vazgeçmeden başka dünyalarla konuşabildiğinde yaşar.

























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.