• İstanbul 31 °C
  • Ankara 31 °C
  • İzmir 37 °C
  • Konya 31 °C
  • Sakarya 30 °C
  • Şanlıurfa 37 °C
  • Trabzon 27 °C
  • Gaziantep 36 °C
  • Bolu 30 °C
  • Bursa 33 °C

Topçu Felsefe Okulu: Bir Sözün Tutulması -Kemah’tan Eğin’e: Nurettin To

Musa Kazım ARICAN

 

Büyük düşünceler, kendilerine bir yurt ararlar. Bazen bu yurt bir mektep, bazen bir kitap, bazen bir köy pınarıdır. Bazen de yıllar sonra bir sokağın levhasında yeniden görünürler.”

Vefa Yolculuğunun Felsefesi

Cumartesi sabahı erkenden yola çıktık.

Erzincan’dan Kemah’a, Kemah’tan İliç’e, oradan Fırat’ın kıyılarını takip ederek Kemaliye’ye uzanan yol, aceleye getirilecek bir yol değildir. Her virajında insana biraz daha yavaşlamayı, her vadisinde durup düşünmeyi öğretir. Bu yol, insanı yalnızca bir beldeye götürmez; coğrafyayı hafızaya, dağı düşünceye, nehri zamana bağlar. İlerledikçe yol kısalmaz; insanın iç dünyası derinleşir. Çünkü burada yol, üzerinden geçilip geride bırakılan bir mesafe değil, insanın kendi içine doğru yürüdüğü bir tefekkür güzergâhıdır.

bb69d30f-86ea-477c-93ce-b5159129f3a0-006.jpg

Dağların arasından kıvrılarak ilerlerken Fırat, kimi zaman yanımızdan akıyor, kimi zaman gözden kayboluyor, sonra başka bir dönemeçte yeniden karşımıza çıkıyordu. Onu seyrederken, hafızanın da böyle olduğunu düşündüm. Bazen görünür, bazen derine çekilir; fakat akışını hiçbir zaman bütünüyle kaybetmez. Milletlerin hafızası da böyledir. Üzerine yeni yollar, yeni şehirler, yeni zamanlar kurulsa bile, kendisini meydana getiren büyük iradeleri, fikirleri ve hatıraları derinlerde taşımaya devam eder.

Biz de o sabah yalnız Kemaliye’ye değil, bir hafızaya doğru yol alıyorduk. Zihnimizde tek bir isim vardı: Nurettin Topçu.

Fakat bu yolculuk, yalnız bir filozofu anma yolculuğu değildi. Bir yıl önce verilmiş bir sözün izini sürüyor, bir düşünceyi yeniden kendi toprağıyla buluşturmaya gidiyorduk. Geçmişi hatırlamak için değil, geçmişten devraldığımız mesuliyeti geleceğe taşımak için yoldaydık.

**

Kemah’ın Taşlarında Devlet ve İrfan Hafızası

Kemah’a yaklaşırken ilk olarak Mengücekli mührü karşılar insanı. Kayaya, kaleye ve türbeye sinmiş bu mühür, Anadolu’nun yalnız kılıçla fethedilmediğini; inançla, adaletle, ilimle ve imarla yurt hâline getirildiğini hatırlatır. Kemah’ın taşları, dokuz asır öncesinden bugüne ulaşan bir devlet iradesinin ve medeniyet tasavvurunun sessiz tanıklarıdır.

Sultan Melik Mengücek Ahmed Gazi’nin türbesi önünde bir kez daha durduk. Sultan Alparslan’ın Anadolu’nun fethiyle görevlendirdiği kumandanlarından biri olarak kabul edilen Mengücek Gazi; Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarkikarahisar havalisinde hâkimiyet kurmuş, Mengücekli siyasi teşekkülünün temellerini atmış ve ilk idare merkezlerinden birini Kemah’ta tesis etmişti.

Sekizgen planlı, tuğladan örülü türbenin önünde dururken, insan yalnızca tarihî bir yapıya bakmıyor. Bir dönemin devlet anlayışını, fetih ruhunu ve adalet idealini de görmeye çalışıyor. Kitabelerde Mengücek Gazi’nin zalimlerden hesap soran, mazluma sahip çıkan, memleketi imar eden bir hükümdar olarak anılması, bize Türk devlet geleneğinde iktidarın yalnız hâkimiyet değil, mesuliyet olarak anlaşıldığını hatırlatıyor.

Türbede yer alan ve asırları aşarak bugüne ulaşan şu cümle, bir hükümdarın ölümünden sonra dahi nasıl yaşamak istediğini anlatır gibidir: “Dünya durdukça o, Mengücik Gazi tarafından aydınlanacaktır.”

Bu söz, hükümdarlığın yalnız toprağa sahip olmak değil, toprağa ışık bırakmak olduğunu düşündürüyor.

İnsanların ömürleri son bulur; fakat bıraktıkları adalet, ilim, eser ve hatıra yaşamaya devam eder. Devlet adamlarının gerçek büyüklüğü de makamlarının yüksekliğinde değil, ayrıldıktan sonra memlekete ne kadar ışık bıraktıklarında anlaşılır.

Kemah’tan geçerken biz de bir devletin değil, kesintisiz bir irfan ve mesuliyet geleneğinin içinden geçtiğimizi hissettik. Mengücek Gazi’nin kurucu iradesinden, asırlar sonra Eğin’de yetişen âlimlere; oradan Nurettin Topçu’nun ahlâk ve maarif davasına uzanan çizgi, ilk bakışta birbirinden uzak görünse de aynı temel sualin etrafında birleşiyordu: İnsan, kendisine emanet edilen toprağa ve topluma ne bırakmalıdır?

Kemah’ın taşları bu soruyu sessizce soruyor; biz de o hafızanın üzerine bugünün emanetini bırakmak üzere yolumuza devam ediyorduk.

**

c29772fe-e80d-4ea0-8537-7adde6398a70-003.jpg

Fırat Boyunca Eğin’e Doğru

Kemah’tan İliç’e, İliç’ten Eğin’e uzanan yol boyunca Fırat bir tarafımızda sessizce akıyordu. O su yalnız dağların arasından geçmiyor; Mengücek Gazi’den Ebu Sehl Numân Efendi’ye, Nurettin Topçu’dan bugünün gençlerine kadar uzanan büyük bir hafızayı taşıyordu.

Dağların arasındaki bu uzun yolculukta bir kez daha düşündüm ki bazı coğrafyalar insanı yalnız barındırmakla yetinmez; onu terbiye eder.

Eğin de böyledir.

Dar geçitleriyle sabrı öğretir.

Sarp yamaçlarıyla iradeyi…

Gurbet türküleriyle hasreti…

Taş konaklarıyla ölçüyü ve zarafeti…

Pınarlarıyla arınmayı…

Fırat’ın durmaksızın akan sesiyle sürekliliği…

Böyle coğrafyalar, insanın karakterine dışarıdan eklenen bir manzara değildir. Onun ruhuna karışır, diline, düşüncesine, hüznüne ve hatta susuşuna siner.

Nurettin Topçu’nun Eğin’e duyduğu yakınlığı da bu bakımdan yalnızca aile bağlarıyla açıklamak eksik kalır. Eğin, onun için bir anne yurdu olduğu kadar, bir iç dünya, bir tabiat terbiyesi ve bir düşünce mekânıdır.

**

Eğin’in İki Asrı Aşan İrfan Mirası

Kemaliye’ye, eski adıyla Eğin’e vardığımızda, bu küçük ilçenin gerçekte ne büyük bir ilim, kültür ve irfan coğrafyası olduğunu bir kez daha idrak ettik.

Eğin, yalnızca Nurettin Topçu’nun annesinin memleketi değildir. Tarih boyunca devlet, ilim, sanat, ticaret ve bürokrasi hayatına çok sayıda kıymetli şahsiyet yetiştirmiştir. Coğrafyanın sarplığı, Eğin insanını dünyadan koparmamış; bilakis onu İstanbul’dan Balkanlara, Kafkasya’dan İran’a uzanan geniş bir hareket alanına taşımıştır.

Bu birikimin dikkat çekici temsilcilerinden biri, XVIII. yüzyılda Eğin’de doğan Ebu Sehl Numân Efendi’dir.

Ebu Sehl Numân bin Salih el-Eğinî, medrese tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul’a gitmiş; Tebriz’de müftülük, Belgrad’da sınır mollalığı, Konya’da naiplik, Diyarbakır’da molla yardımcılığı, Kefe’de mutasarrıflık ve farklı merkezlerde çeşitli ilmî ve idarî görevler üstlenmiştir. İran’a gönderilen elçilik heyetlerinde yer almış, nihayet Kasımpaşa Medresesinde müderrisliğe kadar yükselmiştir.

Onun hayatını dikkat çekici kılan yalnızca geniş bir coğrafyada devlet hizmetinde bulunması değildir. Caferîlik, Hanefîlik, Mâturîdîlik, matematik ve geometri gibi alanlarda eserler kaleme almış; hukukçu ve bürokrat kimliğiyle ilmî merakını birlikte taşımıştır. Belgrad sınır mollalığı sırasında tapu ve arazi ölçümlerinde kullanılmak üzere, bilimsel literatürde plançete olarak bilinen ve kendisinin “tabla” adını verdiği bir ölçüm aracı geliştirdiği aktarılmaktadır. Bu alet sayesinde sınır ve arazi tespitlerinde Osmanlı Devleti’nin hak kaybına uğramasının önüne geçmeye çalışmıştır.

Bu küçük ayrıntı bile bize Eğin’in yetiştirdiği insan tipini gösterir: Kökleri taşrada, ufku merkezde olan; geleneğe bağlı, fakat yeni bilgiye açık; devlet hizmetinde bulunan, fakat ilim üretmekten vazgeçmeyen; hukukla geometriyi, dinî ilimlerle kamu vazifesini aynı şahsiyette birleştiren bir insan tipi…

Bugün onun adına Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi bünyesinde bir uygulama ve araştırma merkezinin kurulmuş olması, yalnızca bir şahsiyeti hatırlamak değildir. Eğin’in asırlardır taşıdığı ilim ve irfan damarını yeniden görünür kılmaktır.

Bir tarafta Mengücek Gazi’nin kurucu iradesi…

Bir tarafta Ebu Sehl Numân Efendi’nin ilim ve devlet tecrübesi…

Bir tarafta Nurettin Topçu’nun ahlâk, irade ve maarif davası…

Bunlar, Eğin ve çevresinin asırlar boyunca değişen fakat birbirinden kopmayan üç yüzü gibidir.

Biri toprağı yurt edinmiş;

biri yurdu ilimle korumuş;

biri de milletin ruhunu mektep, ahlâk ve mesuliyet düşüncesiyle yeniden kurmaya çalışmıştır.

**

Baba Ocağı Erzurum, Ana Kucağı Eğin

Nurettin Topçu, 1909 yılında İstanbul’da doğdu.

Babası Erzurumlu Topçuzâde Ahmet Hamdi Bey, annesi Fatma Hanım ise Eğinlidir. Ailenin “Topçuzâde” lakabı, dedesinin Erzurum’un Rus işgali yıllarında orduda topçu olarak görev yapmasına bağlanır. Böylece Topçu’nun aile hafızasında daha başlangıçtan itibaren vatan, mücadele ve mesuliyet duygusu bulunmaktadır.

Nurettin Topçu’nun şahsiyetinde Erzurum’un vakarı ile Eğin’in inceliği; dağın iradesiyle suyun derinliği birleşmiştir.

Erzurum, ona mücadele ruhunu, ciddiyeti, tarih şuurunu ve ahlâkî kararlılığı vermiş gibidir. Eğin ise Anadolu insanının sessiz çilesini, gurbetini, merhametini, içe dönük hikmetini ve tabiatla konuşan tarafını beslemiştir.

Onu yalnızca baba ocağıyla veya yalnızca ana yurduyla açıklamak mümkün değildir. Topçu, iki coğrafyanın manevi terkibidir.

Bir yanında Erzurum’un sert ve ahlâkçı rüzgârı; diğer yanında Eğin’in türkülere dönüşen hüznü vardır.

İstanbul Lisesini pekiyi dereceyle tamamladıktan sonra 1928 yılında devlet bursuyla Fransa’ya giden Topçu; Strasbourg’da felsefe, ahlâk, psikoloji, sanat felsefesi, tarih, mantık, sosyoloji ve arkeoloji dersleri aldı. 1934 yılında Sorbonne’da Conformisme et Révolte, yani daha sonra İsyan Ahlâkı adıyla Türkçeye kazandırılacak teziyle ahlâk felsefesi doktorasını tamamladı.

Hayatına ilişkin anlatılarda, üniversitesinin kendisine sunduğu kişisel ödülleri kabul etmeyerek, bunun yerine üniversitenin kulelerinde bir gün boyunca ay yıldızlı Türk bayrağının dalgalanmasını istediği aktarılır. Bu hatıra, doğru anlaşılması hâlinde onun bütün düşüncesinin özeti gibidir. Çünkü Topçu için şahsi başarı, millet ve ahlâk karşısında kendi başına bir değer değildir. Başarı, ancak daha büyük bir ideale hizmet ettiği ölçüde anlam kazanır.

Bir gencin kişisel bir mükâfat yerine milletinin bayrağını tercih etmesi, onun ileride geliştireceği mesuliyet ve fedakârlık ahlâkının erken bir işareti olarak okunabilir.

Yurda döndükten sonra Henri Bergson üzerine hazırladığı doçentlik çalışmasıyla akademik hayata yöneldi. Mahmut Celâleddin Ökten’den İslâmî ilimler okudu; imam hatip okullarının kuruluş sürecinde onunla birlikte çalıştı. Galatasaray, İzmir, Vefa, Denizli ve İstanbul Erkek liseleri başta olmak üzere farklı okullarda yaklaşık kırk yıl boyunca felsefe, psikoloji, sosyoloji, tarih ve din psikolojisi dersleri verdi.

Topçu, maarif hakkında dışarıdan konuşan bir düşünür değildi. Sınıfı biliyordu. Öğrencinin bakışını, muallimin yalnızlığını, mektebin gündelik sıkıntılarını ve öğretmenliğin ağır mesuliyetini bizzat yaşamıştı.

1939’dan 1975’e kadar aralıklarla yayımladığı Hareket dergisiyle Türkiye’nin fikir hayatında kendine mahsus bir mecra açtı. Anadoluculuk düşüncesini, kuru bir coğrafya milliyetçiliği olarak değil; toprağı, tarihi, ahlâkı ve mesuliyeti birlikte kavrayan bir millet tasavvuru olarak savundu.

1975 yılında vefat etti ve İstanbul’daki Kozlu Mezarlığı’na defnedildi.

Fakat bazı insanların ölümü, fikirlerinin hayattan çekilmesi anlamına gelmez. Topçu’nun vefatından sonra eserleri daha geniş çevrelerce okunmuş; maarif, ahlâk, irade, hareket, mesuliyet ve Anadolu üzerine söyledikleri her yeni dönemde yeniden karşılık bulmuştur.

**

Erzurum’dan Eğin’e Uzanan Elli Yıllık Vefa

2025 yılı, Nurettin Topçu’nun vefatının ellinci yılıydı.

Bu münasebetle düzenlediğimiz “Vefatının 50. Yılında Nurettin Topçu Uluslararası Bilgi Şöleni”ni Erzurum’da başlatıp Eğin’de tamamlamamız sıradan bir program tercihi değildi. Bu, Topçu’nun hayatındaki iki ana kaynağı, baba ocağıyla ana kucağını yeniden buluşturma iradesiydi.

24–26 Ekim 2025 tarihlerinde gerçekleştirilen bilgi şöleni; ilgili kamu kurumlarının, üniversitelerin, yerel yönetimlerin ve Türkiye Yazarlar Birliğinin iş birliğiyle düzenlenmiş; Türkiye’nin yanı sıra Türk dünyası ve farklı ülkelerden ilim insanlarını bir araya getirmişti.

Oturumlarda Topçu’nun ahlâk anlayışı, hareket felsefesi, maarif davası, Anadoluculuk düşüncesi, edebî yönü, din ve tasavvuf anlayışı, gençlik ideali ve çağdaş dünyaya söylediği söz farklı cephelerden ele alınmıştı.

Atatürk Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu’nun şölen sırasında dile getirdiği şu tespit, programın ruhunu son derece veciz biçimde özetliyordu: “Topçu, fikirde isyanı ahlâkla yoğurmuş; insanı irade, vicdan ve sorumluluk bilinciyle tanımlamıştır.”

Erzurum’da başlayan şölenin Eğin’de tamamlanması, onun hatırası önünde yalnız akademik değil, coğrafi ve ahlâkî bir vefa duruşuydu.

Çünkü Topçu’nun düşüncesinde fikir, yaşanılan topraktan ve taşınan hafızadan ayrı değildir. Onun ahlâk felsefesini Erzurum’un iradesinden, edebî dünyasını Eğin’in hüznünden, maarif davasını Anadolu insanının çilesinden bağımsız okumak mümkün değildir.

Fakat vefa, anmakla tamamlanmaz.

Vefa, hatırayı bir kuruma; fikri bir harekete; sözü kalıcı bir esere dönüştürmektir.

**

Bir Yıl Önce Eğin Sokaklarında Verilen Söz

Bilgi şöleninin ardından Erzincan Valimiz Doç. Dr. Hamza Aydoğdu’nun öncülüğünde bir heyet hâlinde Eğin’e geldiğimizde, maksadımız yalnızca bir programı tamamlamak değildi.

Topçu’nun Eğin’le bağını masa başındaki bilgilerden çıkarıp yaşayan hafızanın içinde yeniden görmek istiyorduk.

Yanımızda Topçu’yu tanıyanlar, yaşayan talebeleri, fikir ve gönül dünyasına yakın isimler, akademisyenler ve yazarlar bulunuyordu. Eğin’in sokaklarını birlikte adımladık. Onun baktığı dağlara baktık, yürümüş olabileceği yollarda yürüdük, dinlendiği mekânlarda soluklandık.

Kemaliye Şehir Kulübüne uğradık. Topçu’nun kaldığı konağı gezdik. Yuva köyünün pınarlarına indik. Akrabalarının ve köylülerin hatıralarını dinledik. Topçu’nun eserlerinde geçen mekânları, yalnız birer coğrafi ad olmaktan çıkarıp yaşayan hafızanın parçaları olarak görmeye çalıştık.

O ziyarette iki önemli söz verdik:

-Kemaliye’de bir Nurettin Topçu Felsefe Okulu kurulması;

-Topçu’nun hatırasını, eserlerini, aile ve Eğin bağını yaşatacak bir Kültür Konağı oluşturulması.

Bu sözler, bir programın heyecanı içinde söylenmiş temenniler değildi. Merhum Kurucu ve Şeref Başkanımız D. Mehmet Doğan’ın yıllardır taşıdığı bir hayalin devamıydı.

O gün Eğin’in dar sokaklarında yürürken verdiğimiz sözün ağırlığını, döndüğümüzde de üzerimizde taşıdık.

Çünkü verilen söz, yalnız söyleyenin değil, onu duyan toprağın da emanetidir.

**

Kemaliye Şehir Kulübü: Sessiz Bir Taşra Mektebi

Kemaliye Şehir Kulübü, 1948’den beri Eğin’in sosyal hafızasını taşıyan mütevazı fakat anlamlı yapılardan biridir.

Şehir kulüpleri yalnızca insanların bir araya gelip vakit geçirdiği yerler değildir. Taşranın sözlü tarihinin, gurbet hikâyelerinin, eski dostluklarının, aile hatıralarının ve şehir meselelerinin kuşaktan kuşağa aktarıldığı mahallî mekteplerdir.

Topçu’nun düşüncesinde mektebin yalnız dört duvardan ibaret olmadığı hatırlanırsa, Kemaliye Şehir Kulübü gibi mekânların neden önemli olduğu daha iyi anlaşılır.

Topçu’nun burada, bahçedeki çınarın altında oturduğu ve yazı yazdığı anlatılır. Ahşap kapının önünde durduğumuzda, büyük bir filozofun izlerinin her zaman büyük anıtlarda bulunmadığını düşündüm. Bazen bir düşünürün hakiki izi, mütevazı bir ahşap kapıda, yaşlı bir ağacın gölgesinde veya kimsenin dikkat etmediği küçük bir masada saklıdır.

Orada bir kez daha gördük ki Eğin’de hayat büyük ölçüde sohbet yoluyla intikal etmektedir.

Bir konağın eşiğinde;

bir kahve masasında;

bir dut ağacının altında;

bir pınarın başında anlatılan hatıralar, bazen resmî arşivlerde bulunamayacak kadar kıymetlidir.

Biz de Topçu’yu yalnız kitap sayfalarında değil, onu görmüş insanların seslerinde aradık.

**

6328d36d-388b-4290-a8da-0a124d3807d2-001.jpg

Yuva Köyü: Bir Düşünürün Ana Yurdu

Sonra Yuva köyüne gittik.

Yuva, Nurettin Topçu’nun annesi Fatma Hanım’ın köyüdür. Fakat bu küçük köyün Topçu’nun hayatındaki anlamı, yalnızca nüfus kayıtlarıyla açıklanamaz. Burası onun anne şefkatiyle, çocukluk hafızasıyla, tabiatla ve taşra insanıyla kurduğu ilişkinin ana kaynaklarından biridir.

Nurettin Topçu’nun iç dünyasını gerçekten anlamak isteyenin Eğin’e ve Yuva’ya uğraması gerekir. Onun düşünce mimarisi Strasbourg’da, Sorbonne’da ve İstanbul’un mekteplerinde şekillenmiş olabilir; fakat ruhunun hammaddesinde bu küçük, Fırat kıyısındaki coğrafyanın derin bir payı vardır.

Köy Muhtarımız Nermin Ergin Hanım’ın rehberliğinde Topçu ailesinin izlerini taşıyan yerleri dolaştık. Topçu’nun kaldığı konağı gördük. Ahşap odalarda, taş duvarların arasında ve sessiz avluda, bir zamanlar oraya gelip dinlenen, okuyan ve düşünen bir insanın gölgesini hisseder gibi olduk.

Köyde anlatılan hatıralara göre Topçu, yaz aylarında Yuva’ya gelir; annesinin akrabalarını ziyaret eder, kimi zaman Binnaz Sarıkayalar’ın evinde kalırdı. Katlanır bir iskemleyi yanına alarak köyün su başlarına gider; ceviz ağaçlarının altında, arkların ve derelerin kenarında uzun süre otururdu. Partigavar, Ariki ve Gerüşla gibi yerlerde suyun sesini dinlediği, tabiatı büyük bir dikkatle seyrettiği anlatılır.

Köy halkının hafızasında Topçu, çok konuşan ve kendisini öne çıkaran biri olarak değil; ağırbaşlı, içe dönük, mesafeli fakat incitmeyen bir insan olarak yer etmiştir.

Onun asıl sohbeti zaman zaman insanlarla değil, suyla ve toprakla gibidir. Fakat bu sessizlik, insanlardan uzaklaşmak değildir. Topçu’nun düşüncesinde sükûnet, dünyayı terk etmek değil, dünyaya hangi ahlâkla dönüleceğini düşünmektir.

Köylüler bize onun su kenarlarında saatlerce oturduğunu, kimi zaman notlar aldığını, çevresindeki tabiatı dikkatle izlediğini anlattılar. Bu sebeple Yuva ziyaretlerini bir entelektüelin taşraya kaçışı olarak görmek eksik olur. Bunlar, bir tefekkür ve sükûnet arayışıdır.

Topçu şehirden kaçmıyor; şehrin gürültüsü içinde kaybolan hakikati, pınarın berraklığında yeniden arıyordu.

**

Pınar Başında Dinlenen Hafıza

Topçu’nun su içtiği söylenen pınarların başına vardığımızda, orada yalnızca su içmedik. Bir hafızayı dinledik.

Pınarın çevresinde toplanan akrabaları ve köylüler, ondan kalan küçük fakat kıymetli hatıraları anlattılar: Köye gelişini, uzun yürüyüşlerini, tabiat karşısındaki dikkatini, az konuşuşunu, nezaketini ve su kenarlarında geçirdiği saatleri…

Bazen büyük bir düşünürü anlamak için sistematik eserlerinin yanında, bir köy pınarının başında nasıl oturduğunu da bilmek gerekir.

Çünkü insanın felsefesi yalnızca kurduğu cümlelerde değildir.

Seçtiği sessizliklerde;

baktığı manzaralarda;

yürüdüğü yollarda;

huzur bulduğu mekânlarda da saklıdır.

O gün Yuva’daki pınarların suyunda, Topçu’nun hareket felsefesiyle sükûnet arasındaki görünür çelişkinin gerçekte bir bütünlük olduğunu hissettik.

Hareket, Topçu’da gürültü değildir. Hareket, insanın kendisini ve nefsini aşmasıdır. Sükûnet, hareketsizlik değildir. Sükûnet, doğru hareketin doğduğu iç derinliktir.

Topçu’nun pınar başındaki sessizliği dünyadan çekilmek değil, dünyaya hangi ahlâkla dönüleceğini düşünmekti.

Fırat, dereler ve pınarlar onun için yalnızca tabiat unsurları değildi. İnsan ruhunun akışını, kaderin sürekliliğini ve temizlenme arzusunu taşıyan sembollerdi.

**

Taşralı: Eğin’in Edebiyatta Yeniden Doğuşu

Nurettin Topçu’nun Eğin sevgisinin en sahih edebî şahitlerinden biri Taşralı adlı hikâye kitabıdır.

Topçu’nun hikâyeleri, onun felsefî eserlerinden ayrı düşünülemez. Onun edebiyatında Anadolu romantik bir manzara veya uzaktan seyredilen folklorik bir dekor değildir. Yoksulluğu, gurbeti, haksızlığı, merhameti, bozulmayı, inancı ve kader karşısındaki insanıyla yaşayan bir ahlâk sahnesidir.

Taşralı’da karşımıza çıkan insanlar, büyük tarih kitaplarının kahramanları değildir. Köylüler, çocuklar, yaşlı kadınlar, kimsesizler, gurbetçiler, haksızlığa uğrayanlar ve hayat karşısında çoğu zaman sessiz kalanlardır.

Fakat Topçu’nun nazarında bu insanlar önemsiz değildir. Bilakis ahlâkın gerçek imtihanı onların hayatında görünür.

Kütük hikâyesinde, Fırat’ın taşkın sularının sürüklediği odunları toplamaya çalışan genç Ömer’i tanırız. Çevlik Gölü’nün azgın akıntısında dengesini kaybederek boğulmasıyla sonuçlanan hikâye, aynı zamanda Fırat’ın, karşı kıyıdaki Angin kayasının ve akşam ışığının son derece canlı bir tasviriyle örülüdür. Tabiat burada yalnızca arka plan değildir; insan kaderinin ortağıdır.

Tereke hikâyesinde ise annesini kaybederek öksüz kalan küçük Gülşan’ın, geride kalan eşyaların ve malların köy geleneklerine göre paylaşılmasını izleriz. Ona gerçek anlamda sahip çıkan tek kişinin Ali Seyid oluşu, merhametin bazen büyük nutuklarda değil, bir çocuğun elinden tutmakta ortaya çıktığını gösterir.

Bu hikâyelerin en dikkat çekici yönlerinden biri de yerel Eğin ağzının, deyişlerinin ve hayat biçiminin metne taşınmasıdır. Topçu, artık gündelik hayatta giderek az kullanılan bir dili edebî hafızaya dönüştürmüştür.

Onun kaleminde Eğin yalnızca anlatılan bir mekân değil, konuşan bir varlıktır.

Suları konuşur.

Kayaları konuşur.

Türküleri, evleri ve insan yüzleri konuşur.

Karayazı: Eğin’in İçli Sesi

Taşralı’daki hikâyeler arasında Eğin’in ruhunu en derinden taşıyanlardan biri hiç şüphesiz Karayazı’dır. Karayazı, yaşlı Kevser Hala’nın çocukluk sevgilisi Kerim’e, sanki karşısındaymış gibi seslendiği uzun bir iç dökme ve hatırlama biçiminde kurulmuştur. Aynı yıl doğan, aynı bağların, aynı derelerin ve aynı su başlarının çocukları olan Kevser ile Kerim, Eğin’in tabiatı içinde birlikte büyürler.

Fakat on beş yaşlarına geldiklerinde Kerim, pek çok Eğinli genç gibi “adam olmak” ve geçimini kurmak üzere İstanbul’a, gurbete gönderilir.

Gurbet, Eğin’in yalnız ekonomik tarihi değildir. Eğin türkülerinin, aile hikâyelerinin, bekleyişlerinin ve kırılmış hayatlarının temel duygusudur.

Kevser, Kerim’in döneceği günü bekler. Fakat ailesi onu başka biriyle evlendirmek ister. Genç kız bu evliliğe direnir, hatta düğününden önce köyden kaçarak Kerim’in ardından gitmeye çalışır. Yaralı hâlde bulunup geri getirilir ve nihayet istemediği bir evliliğe zorlanır.

Hikâyenin geri kalanı, dışarıdan kabul edilmiş görünen bu hayatın içinde sürdürülen sessiz bir direniştir.

Kevser, bedenen başka bir hayatın içine yerleştirilmiş; fakat kalbinde Kerim’e duyduğu sadakati korumuştur. Yıllar, evlilik, toplumsal baskı ve kader onun dış dünyasını şekillendirmiş; fakat iç dünyasındaki sadakati bütünüyle yenememiştir.

Yetmiş beş yaşına geldiğinde Kerim’in yeniden Eğin’e geleceği haberini alır. Onu karşılamak üzere hazırlanır; fakat beklenen kavuşma gerçekleşmeden o sabah hayata gözlerini yumar.

Karayazı, adından da anlaşılacağı üzere kaderi, alın yazısını ve ayrılığı anlatır. Fakat Topçu bu kaderi basit bir edilgenlik şeklinde sunmaz. Kevser’in zorla biçimlendirilen hayatına rağmen kalbini ve sadakatini muhafaza etmesi, Topçu’nun felsefesinde merkezî bir yere sahip olan irade ve isyan kavramlarının edebî karşılığı gibidir. Dış dünya onu yenmiş görünür. Fakat o, iç dünyasında teslim olmamıştır.

Topçu’nun felsefî eserlerinde aradığı iradeli insan ile Taşralı’daki bu köylü kadın arasında ilk bakışta fark edilmeyen, fakat derin bir akrabalık vardır.

İsyan, burada bağırmak değildir. Sadakati korumaktır. Kendisine dayatılan hayatın içinde insanlığını ve hakikatini kaybetmemektir.

Karayazı’nın bir başka gücü de Eğin coğrafyasını bir ruh haritasına dönüştürmesidir. Kırkgöz, Taşbaşı, Hotar, Angin, Soğuksu, Kadıgölü, Çohmar ve İngozik gibi yer adları, yalnızca coğrafi noktalar olarak kalmaz. Kevser’in iç dünyasının, hatıralarının ve özleminin aynalarına dönüşür.

Topçu’nun metninde sular, bu memleketin dili ve sevdasıdır. Ağaçlar, kayalar ve dereler Kevser’in sırdaşıdır. İnsanların duymadığı acıyı tabiat duyar. İnsanların unuttuğu sadakati sular taşır.

Bu sebeple Karayazı, yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. Eğin’in gurbetini, kadınların sessiz çilesini, toplumsal baskıyı, sadakati ve kader karşısında insan iradesinin son sığınağını anlatan büyük bir Anadolu hikâyesidir.

Topçu’nun bazı hikâyelerini doğrudan Eğin’de kaleme aldığı veya burada tarihlediği bilinmektedir. Dağa İnen Nur başlıklı hikâyenin sonunda yer alan “Eğin, 3 Eylül 1963” kaydı, Eğin’in onun için yalnız ziyaret edilen bir ana yurdu değil, aynı zamanda yazı ve tefekkür mekânı olduğunu açıkça göstermektedir.

Eğin, Topçu’nun hayatında bir hatıra değil, bir yazı yurdudur.

**

D. Mehmet Doğan’ın Edebî Vasiyeti

Kurucu ve Şeref Başkanımız merhum D. Mehmet Doğan ağabeyimizin Kemaliye’de bir Nurettin Topçu Felsefe Okulu kurulması hayali, yalnızca kurumsal bir vizyondan kaynaklanmıyordu.

Bu düşüncenin arkasında derin bir fikrî yakınlık ve edebî hayranlık da bulunuyordu. D. Mehmet Doğan, Karayazı’dan yaptığı değerlendirmelerde Topçu’nun Eğin tasvirlerinin memleket edebiyatımızda eşine az rastlanır bir kuvvete sahip olduğunu ifade etmiş; bu satırların Eğin türküleri eşliğinde okunması gerektiğini söylemişti.

Topçu’nun Eğin için kullandığı: “Eğin dedikleri bir büyük bahçedir.” ifadesi, Mehmet Doğan için basit bir coğrafya tasviri değildi. Bu, toprağı yalnız gözleriyle değil, kalbiyle de gören bir düşünürün cümlesiydi. Topçu Eğin’i seyretmiyor; onu dinliyor, hissediyor ve içinde taşıyordu.

Bu sebeple Kemaliye’de bir felsefe okulu kurulması, bir binanın açılmasından ibaret değildi. Bir okurun yazara, bir talebenin hocaya ve bir kurumun kendi kurucu fikrine duyduğu vefanın kalıcı bir karşılığı olacaktı.

D. Mehmet Doğan’ın hayalindeki merkez, Topçu’nun cümlelerinin tekrarlanacağı durağan bir hatıra mekânı değil; çağın meselelerinin Topçu’nun yaptığı gibi ahlâk, irade, hareket ve mesuliyet açısından yeniden düşünüleceği canlı bir fikir ocağıydı.

Bugün attığımız her adımda, onun bu edebî ve fikrî vasiyetini de yerine getirmeye çalışıyoruz.

**

Bir Kültür Konağı, Bir Felsefe Okulu

Geçen yıl Yuva köyünde, Kemaliye’de ve Topçu’nun hatırasını taşıyan mekânlarda yaptığımız ziyaret sırasında Erzincan Valimiz Doç. Dr. Hamza Aydoğdu’dan, Nurettin Topçu adına kalıcı çalışmalar gerçekleştirilmesi konusunda güçlü bir destek gördük.

Bir Nurettin Topçu Felsefe Okulu kurulması üzerinde konuştuk. Topçu’nun eserlerini, aile bağlarını, Eğin hatıralarını ve düşünce mirasını yaşatacak bir Kültür Konağı fikrini gündeme getirdik. Bu mekânın yalnız birkaç eşyanın sergilendiği durağan bir hatıra evi olmaması gerektiğini ifade ettik.

Orası yaşayan bir mektep olmalıydı. Öğrencilerin, öğretmenlerin, akademisyenlerin, yazarların ve gençlerin buluştuğu; derslerin, okuma kamplarının, çalıştayların ve felsefe sohbetlerinin düzenlendiği; Topçu’nun eserlerinin doğrudan okunacağı bir kütüphanenin oluşturulduğu; Eğin’in sözlü tarihinin kayda geçirildiği; Topçu’nun talebeleri, akrabaları ve onu tanıyanlarla yapılan görüşmelerin muhafaza edildiği bir hafıza merkezi…

Yuva köyüyle Kemaliye merkezi arasında yalnız fiziki değil, fikrî ve kültürel bir bağ kurulmalıydı. Topçu’nun pınar başında başlayan tefekkürü, gençlerin kitap başındaki arayışıyla birleşmeliydi.

Bir yıl önce bu sözleri verirken takvimin nasıl işleyeceğini bilmiyorduk. Fakat samimiyetle verilmiş bir sözün kendi yolunu bulacağına inanıyorduk.

**

Sözün İlk Meyvesi: Nurettin Topçu Sokağı

25 Temmuz 2026 Cumartesi günü Kemaliye’ye vardığımızda, geçen yıl verilen sözün ilk somut karşılığını görmek büyük bir bahtiyarlıktı.

Programımız, Nurettin Topçu Sokağı’nın açılışıyla başladı. Erzincan Vali Yardımcımız ve İl Özel İdaresi Genel Sekreterimiz Mehmet Emre Canpolat, Kemaliye Kaymakamımız Emirhan Arıkan, Kemaliye Belediye Başkanımız Erdem Atmaca, Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala, TYB Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir, şube başkanlarımız ve yöneticilerimiz, akademisyenler, yazarlar ve Kemaliyeliler hep birlikte oradaydık.

Sokağın açılışında duyduğum his, şahsi veya kurumsal bir başarı duygusundan çok daha başkaydı.

Bu, bir sözün yerine gelmeye başlamasının huzuruydu.

Bir yıl önce pınar başında konuştuğumuz; konak avlusunda hayalini kurduğumuz; Eğin sokaklarını adımlarken dile getirdiğimiz düşüncenin artık bir levhası vardı: Nurettin Topçu Sokağı.

Kurdele kesilirken, yalnızca yeni bir sokağın açıldığını düşünmedim. Bir borcun ödenmeye başladığını düşündüm. Bir şehrin kendi evladını yeniden tanımasını… Bir toprağın, kendisinden doğan fikre yeniden yurt olmasını…

Bir talebenin hocasına, bir kurumun kurucusuna verdiği sözün ilk defa görünür hâle gelmesini…

Elbette bir düşünürü yaşatmak, yalnızca adını bir sokağa vermekle mümkün değildir. Fakat sokak isimleri, şehirlerin neyi hatırlamak istediğini gösterir.

Bir şehir, sokaklarına yalnızca yön değil, değer de verir. Bir çocuk her sabah okula giderken “Nurettin Topçu” levhasını görebilir. Bir gün merak edip sorabilir: “Kimdi Nurettin Topçu?”

O soru, bir kitabın kapağını açtırabilir. Bir kitap, bir insanın hayatını değiştirebilir. Bir insan da bir milletin istikametinde pay sahibi olabilir.

Bu nedenle doğru bir isimle buluşan sokak levhası, küçük bir tabela değil; şehir ölçeğinde kurulmuş sessiz bir mekteptir.

Dileğimiz, Cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinin en önemli filozoflarından biri olan Nurettin Topçu’nun adının yalnızca sokaklarda değil; bir gün üniversitelerde, enstitülerde, araştırma merkezlerinde ve ilim kurumlarında da yaşatılmasıdır. Çünkü Topçu’nun düşüncesi bir sokağa sığmayacak kadar geniştir. Fakat bazen büyük yolculuklar, küçük bir sokaktan başlar.

7e5542f6-e3f1-4e06-922b-1da629bbbf40-002.jpeg

**

“Nurettin Topçu ve Maarif Meselemiz”

Sokak açılışının ardından Kemaliye Kültür Merkezinde “Nurettin Topçu ve Maarif Meselemiz” başlıklı panelde bir araya geldik.

Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala’nın oturum başkanlığını yürüttüğü panelde Prof. Dr. Ali Utku, Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, Dr. Yunus Emre Aydınbaş, doktora öğrencimiz Şeyda Özgül ve bendeniz Topçu’nun farklı yönlerini ele aldık.

Panel boyunca dönüp dolaşıp aynı temel soruya geldik: Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?

Maarif meselesi esas itibarıyla bu soruya verilen cevaptır.

Bugün çoğunlukla “eğitim” dediğimiz alanı geçmişte “maarif” kelimesiyle ifade ediyorduk. Bu iki kelime arasındaki fark yalnızca tarihî değildir.

Maarif, marifetten gelir. Bilmek, tanımak, hakikate nüfuz etmekle ilişkilidir.

Eğitim çoğu zaman davranış kazandırma, öğretim, beceri geliştirme ve meslek edindirme süreçlerini anlatırken; maarif, insanın yalnızca zihnini değil, kalbini, iradesini, vicdanını ve şahsiyetini de inşa etmeyi hedefler.

Topçu için mesele, insanın ne kadar bilgi sahibi olduğu değildir. Asıl mesele, sahip olduğu bilginin onu hangi insan hâline getirdiğidir. Bir insan çok şey bilebilir, fakat adaletsiz olabilir. Teknik bakımdan çok yetkin olabilir, fakat merhametten yoksun kalabilir.

Yüksek makamlara gelebilir, fakat mesuliyet taşımayabilir. Çok sayıda diploma sahibi olabilir, fakat hakikat karşısında irade gösteremeyebilir. Bu sebeple Topçu’nun maarif davası, zihni bilgiyle doldurmaktan önce şahsiyeti ahlâkla inşa etme davasıdır.

Onun için muallim yalnızca ders anlatan kişi değildir; millet ruhunun sanatkârıdır.

Talebe yalnızca not alan kişi değildir; hakikati talep eden insandır.

Mektep yalnızca sınavlara hazırlayan kurum değildir; irade ve şahsiyet terbiyesinin yurdudur.

Üniversite yalnızca diploma ve unvan dağıtan bir yapı değildir; hakikatin hiçbir menfaat karşısında eğilmeden aranacağı ilim merkezidir.

**

Millî Mektep ve Şahsiyetli Evrensellik

Panelde üzerinde özellikle durduğum kavramlardan biri Topçu’nun millî mektep anlayışıydı.

Millî mektep, dünyaya kapanmak değildir. Başka medeniyetlerin ilmini, tekniğini ve birikimini reddetmek değildir. Topçu, Fransa’da eğitim görmüş, Batı felsefesini yakından tanımış, Sorbonne’da doktora yapmış bir düşünürdür. Onun itirazı Batı’nın ilmine değil; şahsiyetsiz taklide yöneliktir.

Başka milletlerin ilminden faydalanmak başka şeydir. Başka bir milletin zihniyetini sorgulamadan kopyalamak başka şeydir.

Millîlik, içe kapanmak değil; dünyaya kendi şahsiyetiyle açılmaktır. Kökü kendi toprağında, ufku bütün insanlıkta olan bir maarif…

Kendi tarihini bilen, fakat geçmişe hapsolmayan;

evrensel bilime açık, fakat kendi dilinden ve medeniyet hafızasından utanmayan;

tekniği kullanan, fakat tekniği insanın efendisi hâline getirmeyen;

kendisini bilen ve bu sebeple başkasıyla sahici ilişki kurabilen bir maarif…

Topçu’nun millî mektebi budur.

**

Muallim, İrade ve Mesuliyet

Topçu’ya göre muallim, yalnızca bir meslek memuru değildir.

Öğrencisine bilgi aktaran değil, onun şahsiyetini uyandıran insandır.

Öğrencisinin yalnız bugünkü sınavından değil, yarın hangi insan olacağından da kendisini sorumlu hisseder.

Muallimin gerçek tesiri yalnız anlattığı dersten gelmez. Adaletinden, üslubundan, sabrından, fedakârlığından ve yaşayışından da doğar. Çocuklar öğretmenin yalnız söylediğini değil, yaşadığını da öğrenirler.

Topçu’nun irade anlayışı da burada önem kazanır. İrade, insanın her istediğini yapması değildir. İrade, doğru olduğuna inandığı şeyi yapabilmesi; yanlış olan karşısında kendi arzusuna, menfaatine ve korkusuna direnebilmesidir. Gerçek eğitim, öğretmenin olmadığı yerde de doğru davranabilen insan yetiştirir.

Kimse görmediği hâlde emanete riayet eden;

ceza korkusu olmadan haksızlıktan kaçınan;

alkış beklemeden vazifesini yapan;

başarısızlık karşısında yeniden ayağa kalkabilen insan…

İrade terbiyesi budur.

Mesuliyet ahlâkı ise yalnız yaptığımız kötülükleri değil, yapabileceğimiz hâlde yapmadığımız iyilikleri de kapsar.

Bir haksızlığı engelleyebilecekken susmak;

bir gencin elinden tutabilecekken ilgisiz kalmak;

bilgiyi insanlığın zararına kullanmak;

sahip olunan imkânları yalnız kişisel çıkar için tüketmek de mesuliyet alanına girer. Topçu’nun maarif davası, işte böyle bir insan yetiştirme arayışıdır.

**

Dijital Çağda Topçu’nun Pusulası

Bugün Topçu’yu yeniden okumamızın sebeplerinden biri de dijital çağın önümüze çıkardığı yeni meselelerdir.

Bilgiye erişim tarihte hiç olmadığı kadar kolaylaşmıştır. Fakat bilgiye ulaşmakla hakikati bulmak aynı şey değildir.

Yapay zekâ metin üretebilir; algoritmalar davranışlarımızı yönlendirebilir; sosyal medya bizi sürekli görünür kılabilir fakat hiçbir teknoloji insanın yerine ahlâkî mesuliyet üstlenemez.

Araçlar değişir. Kalem değişir. Ekranlar, iletişim biçimleri ve öğrenme vasıtaları değişir. Fakat insanın nefsine, tembelliğe, gösterişe, yalana, haksızlığa ve sorumsuzluğa karşı vereceği mücadele değişmez.

Topçu’nun isyan ahlâkı, düzene karşı gelişigüzel bir başkaldırı değildir.

Nefse karşı isyandır. Menfaate teslimiyete karşı isyandır. Tembelliğe, taklide, zulme ve ahlâksız başarıya karşı isyandır. İnsan iradesinin daha yüksek bir ahlâka doğru hareketidir.

Bu sebeple Topçu’nun irade, şahsiyet, mesuliyet ve hakikat aşkı vurgusu, yapay zekâ ve bilgi kirliliği çağında eskimiş değil; bilakis daha da gerekli hâle gelmiştir.

**

Bir Akrabanın ve Genç Bir Sesin Kürsüde Oluşu

Panelde ayrıca dikkat çekici ve anlamlı iki husus vardı.

Bunlardan ilki, Nurettin Topçu’nun akrabalık çevresiyle de bağı bulunan kıymetli hocamız Prof. Dr. Bekir Berat Özipek’in panelde tebliğ sunmasıydı.

Bir düşünürün fikir mirasını yalnız kavramlar ve kitaplar üzerinden değil; aile hafızası, insani çevresi ve yaşanmış hatıralarıyla birlikte değerlendirmek son derece kıymetlidir.

Büyük fikirler bütünüyle soyut değildir. Bir aile sofrasında; bir köy meydanında; bir akraba sohbetinde; bir annenin hatırasında vücut bulur.

İkinci anlamlı husus ise genç doktora öğrencimiz Şeyda Özgül’ün tebliğ sunmasıydı.

Bir gün önce Erzincan’da şube başkanlarımızla birlikte bulunduğumuz bağ ortamında bizlere ikramda bulunan genç bir doktora öğrencimizin, ertesi gün Nurettin Topçu üzerine konuşmak üzere ilim kürsüsüne çıkması, Türkiye Yazarlar Birliğinin gençlik anlayışının somut bir karşılığıydı. Dün bağ başında ikram eden genç, bugün ilim meclisinde söz alıyordu.

Topçu’nun “beklenen gençlik” ideali, uzakta aranacak soyut bir nesil değildir. O gençlik, kendisine güvenildiğinde söz alan; okuduğunda düşünen; düşündüğünde söylemekten çekinmeyen; hocasının önünde ezilmeyen, fakat ilme karşı edebini koruyan gençliktir.

Gençlerimize sürekli “geleceğimiz” diyoruz. Fakat onları yalnızca dinleyici sıralarında tutarsak gelecek kendiliğinden kurulmaz. Onlara kürsü vermek gerekir. Söz vermek gerekir. Sorumluluk ve emanet vermek gerekir. Maarif, genci sürekli geleceğe hazırlanan biri olarak görmekten vazgeçip onu bugünün fikir hayatına dâhil etmekle başlar.

**

Yuva Köyü’nde Bir Öğleden Sonra

Panelin ardından heyetimizle Yuva köyüne gittik.

Nurettin Topçu’nun annesi Fatma Hanım’ın memleketinde, köyün tarihî, kültürel ve sosyal dokusunu yerinde inceledik. Topçu’yu tanıyan veya onun hakkında ailelerinden hatıralar devralan köylüleri ve akrabalarını dinledik. Onun su içtiği pınarların başında oturduk.

Karayazı’da okuduğumuz Kırkgöz’ü, Soğuksu’yu ve “iki kardeş havuzcuk”ları artık yalnız edebî tasvirler olarak değil, gerçek bir toprağın ve suyun parçaları olarak hissettik.

Bir filozofun kitaplarda okuduğumuz soyut cümleleri, gözümüzün önünde akan bir dereye dönüştü. Orada edebiyat ile coğrafyanın, felsefe ile hatıranın birbirinden kopuk olmadığını bir kez daha gördük.

Topçu’nun Eğin’i uzaktan kurgulamadığını; suyunu içtiği, toprağına bastığı, insanını dinlediği bir hayatın içinden yazdığını hissettik. Yuva’da dinlediğimiz her hatıra, yalnız geçmiş hakkında bilgi vermiyordu.

Bize bir vazife de yüklüyordu. Bu hatıralar kayda geçirilmelidir. Topçu’nun akrabaları, talebeleri ve onu gören köylülerle kapsamlı sözlü tarih çalışmaları yapılmalıdır. Pınarlar, konaklar, yürüdüğü yollar, yazı yazdığı ve dinlendiği mekânlar ilmî bir dikkatle belirlenmelidir. Çünkü yaşayan hafıza kayda alınmazsa, onunla birlikte yavaşça kaybolur.

**

Doğa ile Tarihin Buluştuğu Yer

Yuva ziyaretimizin ardından Prof. Dr. Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesini de ziyaret ettik. Kemaliye ve çevresinin biyolojik çeşitliliğini, jeolojik yapısını ve tabii mirasını yansıtan koleksiyonları inceledik.

Bu ziyaret bana Topçu’nun insan anlayışını yeniden düşündürdü. İnsan yalnız kitaplardan yetişmez. Ailesinden, toprağından, suyundan, dağından, dilinden, türküsünden, mimarisinden de terbiye alır.

Kemaliye’nin tarihini, kültürünü ve tabiatını birlikte ele almak, Topçu’nun bütüncül maarif anlayışına son derece uygundur.

 

Çünkü insanı yalnız zihinsel bir varlık olarak gören eğitim eksiktir. İnsan, hatıraları, bedeni, duyguları, tabiatla ilişkisi ve içinde yaşadığı toplumla birlikte bir bütündür.

Bu bakımdan Kemaliye’de kurulacak bir felsefe okulu, yalnızca sınıf içi derslerden oluşmamalıdır. Pınar başında felsefe yapılmalıdır. Taş konaklarda edebiyat okunmalıdır. Fırat kıyısında tabiat ve insan ilişkisi konuşulmalıdır. Kemah’ın türbelerinde devlet, adalet ve tarih şuuru üzerine düşünülmelidir. Böylece coğrafya bir dersliğe, şehir yaşayan bir kitaba dönüşebilir.

**

Şehri Yalnız Yönetmeyenler

Bu süreçte Erzincan Valimiz Doç. Dr. Hamza Aydoğdu’nun, Vali Yardımcımız Mehmet Emre Canpolat’ın, Kemaliye Kaymakamımız Emirhan Arıkan’ın ve Belediye Başkanımız Erdem Atmaca’nın gösterdikleri ilgi ve sahiplenme ayrıca takdire şayandır.

Çünkü bir şehri yönetmekle bir şehrin ruhuna hizmet etmek aynı şey değildir. Yol yapmak, altyapı kurmak, kamu hizmetlerini düzenlemek ve gündelik ihtiyaçları karşılamak yöneticiliğin asli vazifeleridir.

Fakat şehirler yalnız taş, beton ve idarî işleyişten meydana gelmez. Şehirlerin bir hafızası vardır. Bir ahlâkı vardır. Bir dili, estetiği ve ruhu vardır. Bu ruha temas etmeyen yönetim, şehri işletebilir; fakat onu geleceğe taşıyamaz.

Sayın Valimizin kültür, edebiyat ve düşünce insanlarına gösterdiği yakınlık, Erzincan’ı yalnız idarî bir görev sahası değil, fikrî ve kültürel bir emanet olarak gördüğünün işaretidir. Geçen yıl Yuva’da ve Kemaliye’de gösterdiği kararlılık, bugün ortaya çıkan ilk somut adımların zeminini hazırlamıştır.

Kemaliye Kaymakamımız Sayın Emirhan Arıkan’ın Topçu’nun aile köklerine, Yuva köyündeki hatıralara ve bölgenin doğal-kültürel mirasına gösterdiği dikkat de son derece kıymetlidir.

Kaymakamlık makamının bir düşünürün izlerini takip etmesi, onun hikâyelerinde yer alan coğrafyayı sahiplenmesi ve bu mirası genç kuşaklara ulaştırmaya çalışması, yerel idarenin kendi beldesinin fikir hayatına karşı taşıdığı mesuliyetin güzel bir örneğidir.

Kemaliye Belediye Başkanımız Sayın Erdem Atmaca da Nurettin Topçu Sokağı’nın açılması ve Felsefe Okulu programının gerçekleştirilmesi hususunda önemli bir irade ortaya koymuştur. Topçu’nun düşünce mirasını yaşatmanın ve gelecek nesillere aktarmanın Kemaliye için taşıdığı değeri görmüş, ilçenin kültür hayatına kalıcı katkı sağlayacak çalışmalara destek vermiştir.

Bu yöneticilerimizin ortak tarafı, kültür ve fikir insanlarıyla yalnız protokol ölçüsünde ilişki kurmamalarıdır.

Onlar, düşünceyle hemhâl olmanın şehre değer kattığını görmektedirler. Şehrin fikir öncülerine sahip çıkmak, geçmişe yönelik nostaljik bir jest değildir. Şehrin geleceğine yön vermektir. Çünkü gençler, doğdukları toprakların hangi büyük şahsiyetleri yetiştirdiğini öğrendiklerinde kendi imkânlarını da başka türlü görmeye başlarlar.

Bir çocuk, “Bu küçük beldeden böyle büyük bir düşünür çıktıysa, ben de düşünebilir, yazabilir ve memleketime hizmet edebilirim” diyebilir. Bu sebeple Nurettin Topçu Sokağı’nın açılışı yalnızca bir belediye hizmeti değil, ortak bir kültür politikası örneğidir.

Şehirlerini yalnız yönetmekle kalmayıp o şehirlerin fikir ve gönül mirasına da sahip çıkan yöneticiler, Türkiye Yazarlar Birliğinin ikinci elli yılında inşa etmeye çalıştığı kültür ekosisteminin en kıymetli ortaklarıdır.

**

3828c11e-1145-4bfb-bcd3-f68510193bb3-(1)-002.jpg

Bir Sokağın Ardından Bir Mektep

Şimdi önümüzde daha büyük bir mesuliyet bulunmaktadır. Nurettin Topçu Sokağı açılmıştır. Fakat bu sokak bir başlangıçtır. Onu Nurettin Topçu Felsefe Okuluna ulaştırmalıyız. Kültür Konağı sözünü gerçekleştirmeliyiz.

Yuva köyündeki hatıraları derlemeli; Topçu’nun akrabalarıyla, talebeleriyle ve onu gören köylülerle sözlü tarih görüşmeleri yapmalıyız. Pınarları, kaldığı konağı, yürüdüğü yolları, dinlendiği ve yazı yazdığı mekânları ilmî bir dikkatle tespit etmeliyiz. Topçu’nun Eğin’de yazdığı veya tarihlediği metinleri bir araya getirmeliyiz.

Taşralı ve özellikle Karayazı üzerine edebiyat ve felsefe çalıştayları düzenlemeliyiz. Gençler için yaz okulları gerçekleştirmeliyiz. Öğretmenlerle Türkiye’nin Maarif Davası okumaları yapmalıyız.

Üniversite öğrencilerini Yuva’nın pınarlarında, Eğin’in sokaklarında ve Kemah’ın tarihî mirasında düşünmeye davet etmeliyiz.

Felsefeciler burada İsyan Ahlâkı’nı tartışmalı.

Edebiyatçılar Karayazı’nın izini sürmeli.

Tarihçiler Mengücekli mirasını anlatmalı.

Hukukçular Ebu Sehl Numân Efendi’nin ilim ve devlet tecrübesini araştırmalı.

Tabiat bilimciler Kemaliye’nin biyolojik ve jeolojik zenginliğini incelemeli.

Eğitimciler Topçu’nun muallim ve mektep tasavvurunu yeniden değerlendirmeli.

Topçu’yu bir müze vitrinine kapatmamalıyız. Onu yaşayan bir düşünce hareketine dönüştürmeliyiz. Felsefe Okulu yalnız Topçu’nun ne söylediğini öğretmemelidir. Topçu gibi nasıl soru sorulacağını öğretmelidir.

Bir düşünürün adına yapılabilecek en büyük iyilik, onun sözlerini ezberletmek değil; düşünme cesaretini yeni kuşaklara aktarmaktır.

Bu merkez, yalnız bir düşünür adına kurulmuş dar bir kurum değil; Eğin’in bütün tarihî, tabiî, edebî ve insanî birikiminin çağdaş düşünceyle buluştuğu bir Anadolu irfan mektebi hâline gelmelidir.

**

Mekânın Hafızası, Hafızanın Mesuliyeti

Yuva köyünü dolaşırken, Eğin sokaklarında yürürken ve Kemah’taki Mengücek Gazi Türbesi’nin önünde dururken aynı hakikat tekrar tekrar kendisini gösterdi:

Mekânlar kendiliğinden hatırlamaz; insanlar hatırlatır. Bir konak, içindeki hikâye anlatılmazsa yalnızca eski bir yapıdır. Bir pınar, oradan kimin su içtiği bilinmezse yalnızca akan sudur. Bir sokak, adını taşıdığı insan gençlere anlatılmazsa yalnızca geçiş yoludur. Bir türbe, orada yatan kişinin adalet ve hizmet anlayışı bilinmezse yalnızca taş yapıdır. Bu sebeple kültürel mirası korumak, yalnız binaları restore etmek değildir.

O binaların taşıdığı anlamı yeniden hayata dâhil etmektir. Topçu’nun adı bir sokakta yaşayacaksa, eserleri de o sokaktaki çocukların elinde yaşamalıdır.

Topçu’nun kaldığı konak korunacaksa, orası gençlerin kitap okuduğu, hocaların ders verdiği, köylülerin hatıralarını anlattığı yaşayan bir mekâna dönüşmelidir.

Yuva’nın pınarları tanıtılacaksa, bunlar yalnız turistik duraklar değil; tabiat, insan ve düşünce ilişkisinin anlaşılacağı tefekkür mekânları olarak ele alınmalıdır.

Kültür, eşyanın korunması değildir. Kültür, mananın intikalidir.

**

Eğin’de Hareket ve Sükûnet

Kemaliye’nin tabiatı ile Topçu’nun hareket felsefesi arasında ilk bakışta bir tezat görülebilir.

Bir tarafta sarp dağların arasına çekilmiş sakin bir belde…

Diğer tarafta insanı iradeye, harekete ve isyana çağıran bir filozof…

Fakat Eğin’de biraz kalınca bu ikisinin birbirini tamamladığını anlarsınız.

Fırat dışarıdan sessiz görünür, fakat durmadan akar. Dağlar hareketsiz görünür, fakat insana yön verir. Pınarlar küçük görünür, fakat asırlardır hayat taşır.

Topçu’nun hareketi de böyledir. Gürültülü değildir, fakat süreklidir. Gösterişli değildir, fakat dönüştürücüdür. Kalabalığın alkışına ihtiyaç duymaz; insanın vicdanında başlar.

Bu nedenle Nurettin Topçu Felsefe Okulunun Eğin’de kurulması, yalnız biyografik bir aidiyet sebebiyle değil, fikrî bir uygunluk bakımından da anlamlıdır.

Eğin, hareketin sükûnet içindeki hâlidir.

Topçu ise sükûnetin ahlâkî harekete dönüşmüş biçimidir.

**

Mehmet Doğan Ağabeyimize Verilen Söz

Bütün bu yolculuk boyunca merhum D. Mehmet Doğan ağabeyimizi düşündüm.

Türkiye Yazarlar Birliğinin kurucusu olarak o, şehirlerin yalnız eserlerle değil, eser sahiplerine gösterilen vefayla da büyüdüğüne inanırdı. Nurettin Topçu’yu bir fikir adamından öte, Türkiye’nin ahlâk ve maarif istikametini gösteren temel şahsiyetlerden biri kabul ederdi.

 

Kemaliye’de bir Nurettin Topçu Felsefe Okulu kurulması, onun yıllarca taşıdığı hayallerden biriydi. Bu hayalin ilk işaretlerinden birini, onun aramızdan ayrılışının ardından açılan Nurettin Topçu Sokağı’nda görmek tarifsiz bir duygu doğurdu. Kurdele kesilirken yalnızca yeni bir sokağın açıldığını düşünmedim. Bir talebenin hocasına verdiği sözün tutulmaya başladığını düşündüm.

Bir kurumun kurucusuna bağlılığını… Bir şehrin kendi evladını yeniden tanımasını… Bir toprağın, kendisinden doğan fikre yeniden yurt olmasını…

Mehmet Doğan ağabeyimizin ruhunun, açılan o sokaktan Felsefe Okuluna doğru yürüyecek gençlerin adımlarında yaşayacağına inanıyorum.

**

Sözün İkinci Yarısı

Bir sözün tutulması bazen tek seferde gerçekleşmez. Önce niyet doğar. Sonra yol açılır. Ardından bir isim verilir. Daha sonra bina yükselir. En sonunda o binanın içinde fikir, ahlâk ve insan yetişmeye başlar. Nurettin Topçu Sokağı, verilen sözün ilk cümlesidir. Nurettin Topçu Felsefe Okulu ve Kültür Konağı ise o cümlenin tamamlanması olacaktır.

Bizim vazifemiz, tabelada başlayan hatırayı mektepte yaşayan bir irfana dönüştürmektir. Kemaliye’nin çocukları Topçu’yu tanımalıdır. Türkiye’nin gençleri Eğin’e gelmelidir.

Öğretmenler burada Türkiye’nin Maarif Davası’nı okumalıdır. Felsefeciler İsyan Ahlâkı’nı tartışmalıdır. Edebiyatçılar Karayazı’nın izini sürmelidir. Tarihçiler Mengücekli mirasını anlatmalıdır. Hukukçular Ebu Sehl Numân Efendi’nin ilim ve devlet tecrübesini araştırmalıdır. Tabiat bilimciler Kemaliye’nin eşsiz zenginliğini incelemelidir. Gençler, pınar başında düşünmenin, taş bir konağın gölgesinde kitap okumanın ve bir şehri yalnız gezmenin değil, anlamanın ne demek olduğunu öğrenmelidir.

Böylece Felsefe Okulu, bir düşünür adına kurulmuş dar bir merkez olmaktan çıkar; Eğin’in tarihî, tabiî ve insanî birikiminin çağdaş düşünceyle buluştuğu büyük bir Anadolu irfan mektebine dönüşür.

**

 

Bir Pınardan Bir Millete

Dönüş yolunda Fırat yine yanımızdaydı. Kemaliye geride kalıyor, fakat orada konuşulanlar ve hissedilenler bizimle birlikte yol alıyordu.

Yuva’nın pınarlarından içtiğimiz su; Kemah’taki taş kitabeler, Şehir Kulübünün ahşap duvarları, Topçu’nun kaldığı konağın sessiz odaları, Karayazı’nın hüzünlü insanları, yeni açılan sokağın levhası…

Bütün bunlar aynı hikâyenin parçaları gibi zihnimde birleşiyordu. Bu hikâye, geçmişi övme hikâyesi değildir. Geçmişten mesuliyet devralma hikâyesidir.

Mengücek Gazi’den toprağa adalet bırakmayı; Ebu Sehl Numân Efendi’den ilimle devlet hizmetini birleştirmeyi; Nurettin Topçu’dan bilgiyle ahlâkı, iradeyle merhameti, hareketle mesuliyeti buluşturmayı öğreniyoruz.

Bir şehir, değerlerine sahip çıktığı ölçüde büyür. Bir millet, fikir öncülerini yalnız anmakla kalmayıp onların meselelerini yeniden düşündüğü ölçüde dirilir. Bir mektep, öğrencilerine yalnız bilgi değil, ahlâkî bir istikamet verebildiği ölçüde maarif ocağı olur.

Topçu’nun çok sevdiği Eğin’de bugün yapılması gereken tam da budur: Taşı fikre, sokağı mektebe, pınarı hafızaya, hatırayı mesuliyete dönüştürmek.

Nurettin Topçu Sokağı’nın açılmasıyla ilk adım atılmıştır. Şimdi o sokakta yürüyecek gençleri, o gençlere rehberlik edecek muallimleri ve onların hakikat arayışına yurt olacak Felsefe Okulunu inşa etme zamanıdır. Çünkü verilen söz yalnızca bir sokağın açılması değildi.

Verilen söz, Topçu’nun düşüncesini Eğin’in toprağında yeniden yeşertmekti. Ve inanıyorum ki Yuva’nın pınarlarından yükselen o sessiz ses, bir gün yalnız Kemaliye’ye değil, bütün Türkiye’ye şöyle seslenecektir: Maarif, bir milletin kendi ruhunu yeniden bulma hareketidir.

Bu harekete emek veren Erzincan Valimiz Doç. Dr. Hamza Aydoğdu’ya, Vali Yardımcımız Mehmet Emre Canpolat’a, Kemaliye Kaymakamımız Emirhan Arıkan’a, Belediye Başkanımız Erdem Atmaca’ya, Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanımız Prof. Dr. Muhammet Enes Kala’ya, Erzincan Şube Başkanımız Halil İbrahim Özdemir’e, şube başkanlarımıza ve yöneticilerimize, Yuva Köyü Muhtarımız Nermin Ergin’e, akademisyenlerimize, Topçu ailesinin mensuplarına, köylülerimize ve bütün Kemaliyelilere gönülden teşekkür ediyorum.

Merhum Nurettin Topçu’yu, Kurucu ve Şeref Başkanımız D. Mehmet Doğan’ı ve bu toprakları fikir, sanat, ilim ve ahlâkla imar eden bütün büyüklerimizi rahmetle yâd ediyorum.

Açılan sokağın yaşayan bir mektebe, verilen sözün kalıcı bir irfan ocağına dönüşmesini diliyorum.

Eğin’in pınarlarından içilen suyun, yarının Türkiye’sinde ahlâk, irade ve mesuliyet olarak akması temennisiyle…

Bu yazı toplam 82 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim