Strazburg, böylesi şehirlerdendir. Ren Nehri’nin kıyısında, sınırların bulanıklaştığı, savaşlara gebe anlaşmazlıkların seslendirildiği, dillerin birbirine karıştığı dinamik bir eşikte durur. Avrupa’nın siyasî kalbi olarak anılsa da Strazburg’un asıl kudreti, kültürle siyaseti aynı anda taşıyabilme maharetinden gelmiş görünür. Parlamento binasının soğukkanlı mimarisi ile katedralin göğe yükselen gotik kasvetli havası arasındaki mesafe, insan düşüncesinin uç hâllerine de temas eder, bu temas noktaları düzen, aşkınlık ve kaygı olarak tebellür eder. Batı kentlerinin güzellikleri ve şatafata kaymayan ihtişamlarının altında mazlumların kanları, gözyaşları ve emekleri ile bencil hırslar ve kaba faşizm saklansa da bunu yazımızda paranteze alıp, buradan sızmasını bilen o yetim ve öksüz güzelliği görmede ısrar etmeye çalışacağız.
Yurt Dışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı ile Türkiye Yazarlar Birliğimizce tertip edilen V. Uluslararası Genç Yazarlar Kurultayı, bu şehirde, Türkçeyi merkeze alan, Avrupa’da yetişmiş pırıl pırıl kırk genç Türk yazarların iştirakiyle toplandı. Kurultaya Türkiye’den Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı Prof. Dr. Musa Kâzım Arıcan, Necip Tosun, Prof. Dr. Dursun Ali Tökel, Mehmet Kurtoğlu, Dr. Yunus Emre Aydınbaş, Dr. Mehmet Tuğrul, Dr. Musab Talha Akpınar ve Serdar Çalımlı iştirak etti. Yurt dışındaki genç kalemlerin Türkçeyle kurdukları bağı diri tutmayı amaçlayan bu buluşma, kuşkusuz bir edebiyat faaliyetinin çok ötesindeydi. Gelenekselleşen bir toplantıda gönüllerin kaynaşması, kıymetli tecrübelerin aktarımı, daha adil ve hakkaniyetli bir gelecek tasavvurunun edebiyat sofrasında istişare edilmesi… Strazburg’daki faaliyet bizlere önemli bir hususu hatırlattı. Avrupa’da kültür muhitinde Türkçe konuşmak, sıradan bir iletişim eylemi olmaktan çıkmakta, yeni dünyaları kurmanın eşiğine de bizleri götürmektedir. Avrupa’nın genç yazarları Türkçenin sesini, başkalarının tarihî hafızasıyla çarpıştırmadan, dahası onlardan beslenerek yan yana getirebilme cesaretini göstermektedir. Alasdair MacIntyre, sınır durumları ve yaratıcılık ilişkisine hususen değinir. Farklı dillerin, inançların, kültürlerin ve coğrafyaların sınır durumunda bulunan genç Türk yazarlar ve şairler kendilerini buldukları sınır durumunda yaratıcılıklarını neşet ettirecek eşik arayışındaydı. Bu eşiği onlara kuşkusuz yazmakta oldukları Telve dergisi sunmuştu. Böylesi faaliyetler ise onlardaki cesareti artırmaya imkân vermektedir. Bu faaliyetlerin artmasına hem Türkiye’nin hem de genç yazarların ihtiyacı bulunmaktadır. Şunun altını çizelim, Avrupa’daki Türk diasporası kültür ve edebiyat alanında güçlü bir gelecek inşasına durmuş, hem Türkiye hem de dünya için güçlü bir teklifin kozasını örmeye başlamışlar. Emek emek, çile çile omuz omuza bu kozayı büyütmeli ve güçlendirmeliler.
.jpeg)
Bu arada Telve’ye hususî olarak değinmeliyiz. Telve, adını aldığı o ince tortu gibi, hızlı tüketilen sözlerin gerisinde kalan asıl manaya talip bir mecradır. Gürültüyü seslendirmekten imtina eder, sükûtun içinden konuşmaya talip olur. Yüksek sesle iddia etmek yerine, derinlikli ve mütevazı o ısrarda demlenir. V. Uluslararası Genç Yazarlar Kurultayı’nın ruhuyla Telve arasında dikkat çekici akrabalığın altını çizelim. Kurultay, genç kalemleri tecrübeyle buluşturmaya, onları ortak dert uğruna konuşturmaya, dahası ne şekilde ve nasıl konuştuklarını da sorgulamaya davet etmekteydi. Telve’nin derdinin sözü çoğaltmaktan ziyade derinleştirmekte olduğunu sayfalarını araladığımızda fark edebiliriz. Telve’nin bu derdi dergi ile faaliyet arasında böylesi bir paralelliği kurabilmemize izin verir. Faaliyete bakıldığında, bu kurultay, Telve’nin temsil ettiği yazı ahlâkının sahaya taşınmış hâliydi adeta, genç yazarların dikkatli ve iştiyaklı hâlleri de böylesi bir çıkarıma rahatlıkla izin vermektedir. Dil, estetik ve fikir, kurultayda el ele verdi. Hepsi bir araya geldiğinde, Telve’nin yıllardır işaret ettiği hakikat bir kez daha görünür oldu: Söz, ancak telvesiyle kaldığında kıymetlidir. Telve, Bağlar ve Her Boydan dergilerini derdiyle mayalayan, dergilerin her bir sayısıyla büyük bir özveriyle alakadar olan, süreçlere ciddi emek verdiğine şahit olduğum Ali Işık ismini de burada özellikle anmamız gerekir.
Kurultay oturumlarında yapılan konuşmalar ve fikir alışverişleri, bir tür “dil ethosferi” etrafında örüldü. Türkçenin yalnızca korunacak bir miras değil, aynı zamanda geleceği kuracak canlı bir yapı olduğu vurgusu sık sık tekrarlandı. Strazburg’un tarih ve kültür kokan atmosferi bu düşünceye tabii bir arka plan sundu. Burada dil, ideolojik bir savunma hattından ziyade bir varoluş tarzı olarak dile getirildi. Bu ifadenin mekânı olarak Strazburg bizlere mümbit bir zemin sundu. Gutenberg’in matbaayı kurma çabalarına, Goethe’nin dünya insanlarının duygusunu güzelden yüceye çıkaracağı düşüncelerinin taslağına, Erasmus’un Deliliğe Övgü’sünün ilk merhabasına, fikirleri ateşleyen filozofların birlikte yaptıkları ateşli tartışmalara şahit olan şehrin bu anlamda bir araya getiren mekân olarak düşünülmesi de oldukça stratejik bir hamle oldu. Strazburg sokaklarını mihmandarımız kıymetli Ömer Aydın bey ile arşınladık. Mimari yapıların ve şehir tarihinin görünen kısmı kadar, arkasında saklı gizil manaları muhatabına aktarırken oldukça mahirdi. Kendisine şükran borçluyuz. Kültür seferimize sadece Strazburg değil, Colmar ve Tübingen şehirleri de tanıklık etti.
Kurultayın ardından yapılan yolculuklar, en az oturumlar kadar zihinleri besleyici oldu. Çünkü bazı fikirler ve duygular, salonlarla birlikte yollarda da olgunlaşır. Strazburg’dan Colmar’a doğru ilerlerken manzara değişti, büyük anlatıların yerini küçük hikâyeler almaya başladı.
Colmar, bir masal şehri gibiydi. Renkli taşın ve ahşabın birbirini ahenkle tamamlayan evleri, şehri adım adın sükunetle gezen kanalları ve kendisini misafir eden ayaklara ev sahipliği yapan dar sokaklarıyla acele etmesi gereken bizleri yavaşlattı. Burada zamanın hiç acele etmediğine tanık olduk. Sanatın gündelik hayatla iç içe geçtiği bu şehirde her bir mimari unsurun görsel hafızaya iz bıraktığını gördük. Colmar’ın estetiği, yüksek sesle konuşmuyor, renklerini çılgınca gözlere sokmuyordu adeta sadece fısıldıyor, renk cümbüşünü yavaş yavaş gözlere ikram ediyordu. Bu fısıltı ve renk resitali, bir şeyleri de hatırlatıyordu, bizlere, “büyük fikirler, çoğu zaman dikkatin yoğunlaştığı küçük ayrıntılardan neşet eder.”
Colmar’ın kültür ve sanat hayatına katkısı, özellikle Orta Avrupa estetik anlayışının şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Bu şehirde geçmişin şimdiye olan yolcuğunun fasılasız şekilde ve saygıyla ilmek ilmek nasıl örüldüğü özellikle şehir meselesine kafa yoranlara örneklik teşkil etmektedir. Yine burada edebiyatın mimariyle; düşüncenin renklerle; duygunun estetikle nasıl itinayla konuştuğunu da fark etmiş olduk. Colmar bizim için metnin ritmini ayarlayabilmeyi, kelimenin nefes almasına izin vermeyi ve duygusal beslenmemiz için şehrin sesini duyabilmemize vesile olan bir durak oldu.
Yolculuğun son durağı benim için özel bir öneme sahip olan, doktora sürecinde hayatımda iz bırakan Tübingen idi. Eğer Colmar estetiğin, Strazburg karşılaşmaların şehriyse Tübingen, fikrin evidir. Derler ki, Tübingen’in üniversitesi yoktur, Tübingen başlı başına bir üniversitedir. Bu doğrudur. Üniversite şehri olmanın getirdiği ağırbaşlılık, sokaklara sinmiştir. Burada her bina, köprü ve patika, bir zamanlar düşünmüş kurucu zihnin iziyle beraber Avrupa’nın fikrine, kültürüne ve edebiyatına büyük izler bırakmış triumviranın ayak izlerini de taşır. Hölderlin, Hegel ve Schelling Alman idealizminin soğuk ve katı Aydınlanmacı düşünceyi nasıl ısıttığını göstermiş, Aydınlanma’nın farklı şekillerde de tebellür edebildiğinin eserleriyle ispatını yapmışlardır. Özellikle Cotta yayınevinin bastığı eserler dehâlara sahip çıkan milletlerin zihniyet dönüşümünün sıhhatini göstermekle birlikte, dünya kültürüne bırakılan izlerde hissedarlıkları da teslim etmenin yolunu gösterir, haricen kültürüne, dehalarına sahip çıkan milletlerin ne denli güçlü olduklarını da… Goethe’nin kaldığı Cotta’nın evinin önünde “Goethe burada kaldı/Hier wohnte Goethe” ibaresinin Almanlar tarafından “Goethe burada kustu/Hier kotzte Goethe” olarak değiştirilmesinden bahsederler. Tübingen, Avrupa düşünce tarihinde felsefe ve teoloji araştırmalarıyla özel bir yere sahiptir. Akademik disiplinin gündelik hayata sirayet ettiği bu şehir, konuşurken bile insanı dikkatli olmaya çağırdığını sokaklarında dolaşırken hissedebiliyorduk.
Kurultay, bu üç hattı adeta Türkçe, kültür ve edebiyat etrafında birleştirdi. Geriye dönüp bakıldığında, bu kurultay bir salon faaliyetinden çok, kültür yürüyüşüne benzedi. Dilin, sınırları aşarak şehirden şehre taşındığı, her durakta biraz daha derinleştiği bir yürüyüş… Ve belki de en kıymetlisi, genç yazarların bence şunu fark etmesiydi: Türkçe, nerede konuşulursa konuşulsun, düşünceyle ve estetikle buluştuğunda yeniden vatan kurabilir, ne de olsa Türkçenin konuşulduğu yer vatandır.
































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.