• İstanbul 15 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 19 °C
  • Konya 15 °C
  • Sakarya 16 °C
  • Şanlıurfa 19 °C
  • Trabzon 20 °C
  • Gaziantep 15 °C
  • Bolu 12 °C
  • Bursa 15 °C

Mustafa Kara: Hüseyin Atay’ın Kitap Sevgisi ve Siyasîlere Önerileri

Mustafa Kara: Hüseyin Atay’ın Kitap Sevgisi ve Siyasîlere Önerileri
Vefat Yıldönümü Vesilesiyle

GİRİŞ

Din kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersinin 1982 Anayasasında  zorunlu ders  olarak yer alması için ciddi gayret gösteren ilim adamlarından biri de hemşehrim Prof. Dr. Hüseyin Atay’dır. (Rize/Güneyce, 1930- Ankara 30.08.2023)   İlkokul ve hafızlığı  Güneyce’de, Ortaokulu İstanbul’da, Lise ve Üniversiteyi Bağdat’ta tamamlayan Atay, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Felsefesi –Kelam kürsüsünde “Kur’an’a Göre İman Esasları” isimli teziyle doktorasını tamamlamıştır.   İsrail, ABD, Suûdi Arabistan’da devam eden akademik hayatı,  vefat edinceye kadar Ankara’da  devam etmiştir.

İlim dünyasındaki yeri bir tarafa doğum yeri olan belde için koordine ettiği bir hizmetini burada  kısaca anlatmak istiyorum..  Önce yerimizi belirleyelim.  Doğu Karadeniz’in tarihi sahil şehri Trabzon’un Doğuya doğru son ilçesi Of’tur. Bu ilçeden sonra  Rize’nin İyidere ilçesi sizi karşılar. İyidere aynı zamanda bu iki şehri birbirinden ayıran bölgedeki yüzlerce irmaktan birinin adıdır. İyidere , Rize-Erzurum karayolunun başlangıç  noktasıdır. Bu yolu takip ederseniz  25 km. Sonra Güneyce tabelası ile karşılaşırsınız. On km. sonra İkizdere, daha sonra Ovit tünelinden geçerek İspir’e oradan da Erzurum’a  ulaşırsınız.

Doğu Karadeniz’in kadim yerleşim yerlerinden biri olan Güneyce (eski adı Varda/Hacışeyh Köyü) 1945 yılında ilçe/Belediye olmuş 1952 de ise politik sebeplerle Nahiye/Belde olmuş 2014 yılına kadar Belediye başkanlığı devam etmiş ,  nufusun azalması sebebiyle  tekrar köy statüsüne geçmiştir.

Atay hocamız işte bu köyde  resmi kayıtlara göre 1930 yılında doğmuştur. Köyde Açem İsmail lakaplı Hafız İsmail Atay’ın oğludur. İsmail Hoca ayrıca birinci sınıf bir taş duvarı ustasıdır. Otuzlu yıllarda İstanbul’a gitmiş, önce Belediye  Mezarlıklar Müdürlüğünde iş bulmuş daha sonra atandığı Bayezid Camii imamlığından emekli olmuş, 1982 de alem-i cemale intikal etmiştir.

Hüseyin Atay yüksek tahsilini Bağdat’ta tamamlayıp  Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde  asistan olduğu  yıllarda  yeni yeni Ankara’yı tanıyan, para kazanmaya başlayan  inşaatçı/müteahhit Güneyce’li hemşehrilerini  ikna ederek  Nahiye’de bir kütüphane kurmayı başarır..

Beldemiz, Osmanlı döneminde Medrese’ye ve Ahmet Ziyauddin Gümüşhanevî’nin halifesi olan bölgede Vardalı Şeyh diye tanınan Osman Niyazi Efendi tarafından kurulan bir tekkeye sahipti. Bu tekkenin de kısmen günümüze ulaşan bir kütüphanesi vardı. 1909 tarihinde vefat eden Osman Niyazi Efendi’nin yakın akrabası olan Hüseyin Atay’ın küçük elleriyle ilk karıştırdığı kitaplar muhtemelen bu yadigârlardır.[1] Bölgenin sanat harikası ahşap camilerinden biri olan ve 1925 tarihinde tekkelerin kapanmasından sonra cami olarak  hizmete devam eden bu mekanda[2]  otuzlu yıllarda Atay Hoca hafızlığını tamamlamış 1941 yılında İstanbul’a, babasının yanına ailece intikal etmiştir[3]..

Yeni kurulacak olan kütüphanenin yeri, eski  ilçe merkezindeki Büyük Cami müştemilatında olacaktı. Bu caminin imamı da babam Kutuz Hoca (Mehmet Kara) idi. Yıl 1958. Bir gün PTT’ye, dolu dolu birkaç tane  büyük çuval indirildi. Postacı onları içeri alırken ben de  torbaların üstünde yer alan  yazılara bakıyordum. Bir de ne göreyim. Hepsinde Mehmet Kara yazıyordu. Büyük bir aşkla çuvallara sarıldım. Ne olduklarını bilmeden heyecanla“Bunlar bizim” dedim. Hemen uyarı geldi. “Onlar sizin değil, Kütüphanenin..” Kitaplarla birlikte Atay Hoca babama Osmanlıca harflerle uzun bir mektup yazdı, Bir de islampa ve mürekkebiyle  bir mühür: “Güneyce Kütüphanesi  Tesisi Şubat 1958.”

Babamın küçük te olsa bir kütüphanesi vardı. Fakat bu yeni kitaplar benim ve kardeşlerimin kitap dünyasının mayalanmasında apayrı bir yere sahiptir. Kütüphane Arapça ve Türkçe kitapları ihtiva  ediyordu. Tefsir, Hadis, Fıkıh gibi  ilimlerin klasiklerini ihtiva ettiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ve Ankara  İlahiyat Fakültesi’nin o güne kadar yayınladığı bütün dergi ve kitapları da mevcuttu.. Müncid gibi renkli resimlerle dolu koca kitapları seyretmekten aldığım zevki unutaman. Arapça olanları anlamak mümkün değilse de İmam Hatip öğrencisi olduğumuz yıllarda artık Türkçe olan küçük kitaplarla dost olmuştum. Mihraba geçme, Minbere çıkma görevleriyle birlikte  bu kitaplarla haşir neşir olmaya ayırdığımız zaman da arttı.

İlçenin İkizdere’ye, nahiye  merkezinin başka bir  mahallede kurulması , babamın imam olduğu mahallenin eski sakin haline dönmesine sebep oldu. Nahiyede bulunan  cami imamı İshak Okur Hoca –babamın medrese arkadaşıdır- başta olmak üzere  bazı kitap meraklıları kitapların yeni merkeze taşınmasını istediler ve öyle oldu. O zamana kadar Kutuz Hoca’nın mesuliyetinde olan kütüphaneye  Kültür Turizm Bakanlığı’nca bir memur atandı ve Güneyce Halk Kütüphanesi  adını aldı.. 2014 yılında Güneyce köy statüsüne dönünce kitaplar İl Özel İdaresi’ne geçmiş oldu. Yıllarca kitapların nerede olduğunu öğrenemedim. Yakın zamanda edindiğim bilgiye göre kitapların büyük kısmı İkizdere Halk Kütüphanesi’ne bir kısmı Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ne intikal etmiş. Maalesef haberler iç açıcı değil. Atay Hoca başta olmak üzere Güneyceli hemşehrilerimizin yaklaşık 70 yıl önce yaptığı “sadaka-yı câriye”nin yaşaması en büyük temennimizdir.

 

 

 

 

 

 

SİYASİLERE ÖNERİLER

Atay Hocamız, Din, din eğitimi, diyanet, İlahiyat, takıyye, başörtüsü gibi konuları  ihtiva eden, sağ ve sol partilerin dine bakışını kritik eden görüşlerine yarım asra yaklaşan tecrübelerini de ilave ederek 28 Şubat döneminin en sıkıntılı günlerinde bir metin kaleme aldı ve yayınladı..

Tek parti dönemini gençlik yıllarında yaşayan Hüseyin Atay’ın “Siyasilere Öneriler” başlığını taşıyan 16 maddelik yazısını okumak faydalı olacaktır.  Bu metin okunurken 28 Şubat 1996 da Başbakan Necmeddin Erbakan’ın başbakan olduğu MGK(Millî Güvenlik Kurulu) tarafından yayınlanan 18 maddeden sonra yayınlandığı da dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. İki metni birlikte okumak daha uygun olabilir.

Ara Not:

Yaklaşık otuz yıl önce kaleme alınan bu metin günümüzün hangi meselelerine ışık tutuyor, katıldığınız, katılmadığınız tesbitler hangileridir?  Değişen şartlara göre geçerliliğini kaybeden fikirler var mıdır? Dönemin baskıcı tavırlarına, konjoktürel şartlara karşı takiyyeler sözkonusu mudur? 1951 de çıkan Atatürk’ü Koruma Kanunu sebebiyle “tabu” haline gelen konularda bütün kötülüklerin anası İsmet İnönü mü olmuştur? Karşı fikirler için gerekçeleriniz nelerdir?

İşte o maddeler:

1. Herhangi bir grup veya partinin din istismarını dine düşmanlıkla önlemeye çalışmak, hem dinen, hem ilmen, hem hukuken, hem siyaseten, hem de ahlâken doğru değildir. Din istismarını önlemenin yolu dini iyi ve doğru anlatmakla olmalıdır. En doğal ve metodik yoldan İslam Dinî’nin ana kaynağı Kur’an, kendisi adına ve kendi çıkarına bile olsa dini istismara, Kur’ân’ı ve Allah’ı istismara asla izin vermez. Zaten Kur’ân’ın ana felsefesi ve ruhu, dini istismarı, altı boyutu ile ortadan kaldırmayı amaç edinir. Çünkü istismarda hem vasıta hem de hedef sapması ve çarpıklığı vardır.

2. Sosyalist partiler de sağ partiler gibi din istismarı yapıyorlar. Sağ partiler dinin arkasına sığınarak, sosyalist partiler de dinin karşısına çıkarak bunu yapıyorlar.

3. Sağ partiler ile sosyalist partiler özde demokrat olamayıp, diktatör ve baskıcıdırlar. Her iki taraf demokrasi kelimesine dilleriyle söylüyorlarsa da kafalarında ve uygulamalarında demokrasinin yeri yoktur.

4. Sağ partilerin din anlayışında yeni anlayış ve fikirlere yer yoktur. Geleneksel ve tarihî din kültürüne dayanan anlayışlarından dolayı, gerçeklerle uyuşmaları mümkün olamıyor. Sosyalist partiler de dini dışlayan, toplumdan kovan çağdaş göreneklerle dine karşı çıkıyor. Aslında ikisinin de anladığı din kültür ağırlıklı dindir. Bu din anlayışı yanlıştır. Sağcıların ve solcuların din kültürü, zihniyeti ve anladıkları din aynıdır. Hiç biri arasında anlayışta bir farklılık yoktur. Ancak bu din İslâm dinî değil halkın töre dinidir.

5. İki yüzyıldan beri kalkınamamamızın sebebi, dinin toplumdan dışlanmasıdır. Dinin de kalkınmanın ana maddeleri arasına alınıp, geleneksel, tarihî etkilerden arındırılarak yeni yeni yorumlara gitmek gereklidir. Hâlâ buna başlanılmış değildir. İki asırdan beri bu sapma ve çarpıklık kavranılamadığından kalkınma bu uzun sürede gerçekleşememiştir. Bu çarpıklık giderilmediğince de gerçekleşeceğine inanamıyorum.

6. M. Kemal, dinin kalkınmadaki etkisini iyi tespit etmiş ve ona göre yeni uygulamaya geçmiştir. 1924’te İmam Hatip Okulları’nı (27 tane) ve İlâhiyat Fakültesini açmış, okullardaki din derslerine de aynen devam edilmiştir. Ama Hükümet Başkanı İsmet İnönü, 1927’de İmam Hatip Okulları’nı kapattı ve okullardaki din derslerini de kaldırdı. İlâhiyat Fakültesi’ni de 1933’de kapattı. Ve böylece Mustafa Kemal’in öngördüğü yeni din anlayışı atılımı söndürüldü. Yetmiş beş sene sonra Mustafa Kemal’in anlayışını, anlayarak uygulayacak bir devlet adamının bulunamaması da Türkiye’nin kötü talihidir.

7. 1997 Yılında Türkiye’de sinsi gizli bir din düşmanlığına, bulaşık din bilgili hurafe ile karışık şekilci, cahil, düşüncesiz bazı kimseler karşı çıkıyor. Bütün beceriksiz siyasilerde kendi devlet işlerindeki aksaklıkları ört bas etmek milleti uyandırmamak ve oyalamak için, dinîn sorunları çözmek yerine sorunların devamlılığı için çalışmaktadırlar. Sağ ve solun ikisi de bilmedikleri dini, menfaatleri için kullanıyorlar.

8. Her iki kesim, sağ ve sol ağızlarına şu dört kelimeyi almışlar. Birbirleriyle kartopu oynar gibi oynuyorlar: Şeriat, laiklik, irtica, Kemalizm. Başka bir şey bildikleri yok. Milleti kamplara ayırıyorlar. Memleketinin ve milletinin bütünlüğünü isteyen kimseler bu kelimelerden hiç birini kullanmaz.

9. Her konunun sömürülmesi mümkündür. Ama bir konunun sömürülmesini önlemek için o konuyu iyi bilen uzmanlara ihtiyaç vardır. Dinin sömürülmesinin önüne geçmek için iki temel şart bulunmaktadır:

a. Herkese günlük din bilgisi ihtiyacını giderecek düzeyde din bilgisi vermek. Bunu mümkün kılacak olan iki husus çok iyi bilinmelidir.

1) İslâm dininde mezhepler üstü bir eğitim verilmesinin doğal ve Kur’ânî İslâm’a uygun olduğu gerçeği,

2) Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun temel felsefesinin iyi bilinmesi.

b. Kur’ân’a bihakkın vakıf, din kültürünün tarihi oluşumunu bilen, çağdaş yaşamın gerçeklerini iyi kavrayan din alimlerini yetiştirmek.

10. Her sahadaki başarı, o sahada yetiştirilmiş yeteri miktar ve kalitedeki insan varlığına bağlıdır. Buradaki başarı sözcüğü, insanın mutluluğu anlamındadır. İnsana ve insanlığa en fazla değer veren bilim dallarının başında din gelmektedir. Bu da İslâm dünyası için, Kur’ân’ın getirdiği dindir.

İnsan onurunu layık olduğu yere yüceltmek onu korumak ve kollamak, insanı bir robot olmaktan kurtarmak ve işleyen akla kavuşturmak, onun dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak, Kur’ân-ı Kerîm’in temel görevidir.

Kur’ân’ı tarihî, kültürel, geleneksel birikimlerden ve dinin yanlışlarından ayırabilenler, bu temel görevleri açık seçik görebilirler. İşte hakiki İslâm’da can alıcı husus bu ayrımın sağlıklı bir şekilde ve mutlaka yapılmasındadır.

11. Sosyalist parti mensuplarının çoğu (CHP’de) uzun yıllardan beri, namaz kılan, oruç tutan ve dini eğitim gören kimseleri, başörtülü hanımları adeta ikinci sınıf vatandaş olarak görmüşler ve onları gericilikle damgalamaktan da geri kalmamışlardır. Sosyalistler içinde dine ve İslâm’a sahip olanlar da vardır. Dindarları hükümet nazarında suçlu tutmak akıl kârı değildir. Bu yanlışlığın bir an önce giderilmesi ve dindar halkı da mutsuz etmemeleri sosyalist partilere düşen en önemli vatan görevidir. Bir takıyyeye fırsat bırakmadan bu yanlışlığı itiraf etmeleri de bu anlayışa ayrı bir dürüstlük katacak ve güzelleştirecektir. Buna kuşkusuz inanıyorum.

12. Sosyalist partilerin ve şahısların inandırıcı olabilmeleri ve güven verebilmeleri için, dine karşı eskiden beri takındıkları tavrın yanlış olduğunu itiraf etmeleri gereklidir. Yoksa yalan söyledikleri ve takıyye yaparak müslümanları kandırdıklarına inanılır. Takıyyeyi sağcı partiler değil, solcu partiler de çok güzel yapıyorlar.

Vatandaşa vatandaş muamelesi yapılmalı, kanunda nasılsa öyle muamele yapılmalıdır. Vereceğim örneklerin kanunda yeri yoktur. Ancak gerçek hayatta bu davranışlar sürüp gitmektedir.

Hukuk Fakültesi’nde bir hanım profesör, bir kız öğrencisini asistan almak ister. Fakültesini başarıyla bitirmiş, yazılı olarak yapılan sınavlarda da başarılı olmuş, ancak uzun uzun yapılan mülâkat sonucunda babasının ilâhiyat fakültesinde profesör ve öğretim üyesi olduğunu öğrenir öğrenmez “ya!” der ve kızcağızı “başı açık” asistanlığa layık görmez. Bu sinsi bir din düşmanlığı değil midir? Aynı şekilde benim mimar olan oğlum da göreve alınmamış ve mağdur edilmiştir. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Samimi kanaatim, bu gizli din düşmanlığının kaldırılmasında, siyasilere büyük görevler düştüğüdür. Buna inanıyorum. Sözde dindar bir tanımda bir solcuya haksızlık yapmasını samimi bir müslüman tereddütsüz zulüm olarak kabul eder. Bireysel davranış bozuklukları, kişilerin ahlâkî zaaflarından kaynaklanır. Ne sağcı, ne solcunun haksız davranışlarını mazur görmek mümkün değildir. Hele Allah hiç affetmez.

Müslümanlıkta ineğe tapmak yoktur ve putperestlik en büyük günahtır. Müslümanlar putperest Hindistan’ı asırlarca idare ettiler. Onların dinlerine saygı göstermeselerdi, hak ve hukuklarına riayet etmeselerdi, onları onca yıl idare edebilirler miydi? Solcuların aynı kökten, tarihten gelen aynı yöreden ve sözde aynı dinden olan dindar müslümanlara bunca haksız davranış ve zulüm ederek güya %99’u müslüman olan bir ülkede gizli din düşmanlığı yaparak, ülkeyi huzur içinde idare etmeleri mümkün müdür? Doğru mudur? Atatürk’ün koyduğu devlet, millet bütünlüğünün kanundaki maddesi Türkiye sınırları içinde müslümanlığın azınlık olmadığı ilkesine sözde Kemalistler ve solcular ters düşmektedir. Atatürk’ün adını hep dine karşı kullanmakla, Atatürk’e ihanet etmiyorlar mı? Hayır dine karşı değildir, biz de müslümanız demek ise davranış ve söylemlerine ters düşüyor, güvenilir olmuyorlar. İşte bunlar Türkiye’nin yaşanılan gerçekleridir.

14. Belirtmiş olduğum solun da sağın da din anlayışı yanlıştır. Yalnız sağda da solda da bu din anlayışına göre dindar olmaya çalışanlar var. Solcu ve sağcı insanlar sorun çıkarıyor. Solcu insanlar bu dinin karşısında, sağcı insanlar ise bu dinin kendilerinin yaşadığı şekli ile toplumun da yaşamasını istiyor ve bunu dinî bir görev biliyorlar.

Yapılmasını önerdiğimiz tutum, Kur’ân’a gidip çağımızın bilgisinden de yararlanarak dini yeniden yorumlamaktır. Bu mümkündür. Bu yapılmadıkça da mevcut çatışmadan yararlanacak olan iç ve dış düşmanların ekmeğine yağ sürülmektedir. Solcular aydınlara devlete ve hükümete hâkim olduklarından doğru dinin anlaşılmasına ve bu dinin eğitimine fırsat vermeleri gerekir ki cahil sağ militanların dine ve kanuna karşı eylemlerine son verilebilsin, bu eylemlerin yanlış olduğu anlaşılabilsin. İnsanların dinî inançlarından dolayı yaptıkları yanlışlar ancak dini inançlarına hitap edilerek, doğrusu anlatılarak giderilebilir. Doğruyu bulmak kanunla, topla, copla olacak iş değildir. Bunlar ancak eyleme bir süre engel olabilir ama vicdanları azap içinde kıvrandırır. Bunun için insanlara yanlışlarını anlatarak, onları vicdanlarında mahkûm etmek en insanî, ilmî, millî ve vatanî bir yoldur. İslâm âlimleri içinde adil dinsiz bir hükümdarı, zalim müslüman bir hükümdara tercih edenler vardır. Müslümanlar adil dinsiz bir hükümdara evet diyebilirler, nitekim  müslüman olmayan milletlerin adil müslüman bir hükümdara evet dedikleri gibi.

15. Otuz beş yıl fiilen üniversitede asistan, doktor, doçent ve profesör olarak müdürlük ve dekanlık yaptım. (1956-1985-1990-1997). 1974 öncesi, 1974 sonrası ve 1982 sonrası YÖK kanunlarını yaşadım.

Rektörlerin, dekanların, bölüm başkanlarının kendi mensupları tarafından tek seçimle olmasını en uygun, en onurlu ve en faydalı bulduğumu söylemek istiyorum. Rektörlüğün sıra ile fakültelerden olması en demokratik düzendir (1974 öncesi gibi). Yoksa merhum Ord. Prof. Suud Kemal Yetkin İlâhiyattan rektör seçilmezdi.

Rektörlük, kalabalık fakültelerin hâkimiyetinden çıkarılmalıdır.

Üniversite kendi başına bir kurum olarak çalışmalıdır, YÖK’e (daha doğrusu Yüksek Öğretim Bakanlığı’na) karar için değil, tasdik için gidilmelidir. Türkiye’nin kalkınamamasının sebebi, üniversiteye ve dolayısıyla bilim adamına, özellikle sosyal/beşerî bilimlere, din bilimlerine önem verilmemesidir. Demokrasi olmayınca kalkınma da olamayacağından ve demokrasinin yerleşmesi de üniversiteden geçeceğinden bu konu çok önemlidir. YÖK döneminde olan ilmî ve idarî yanlışlar, ondan önceki döneme oranla daha çoktur. İlim kendi yanlışını düzeltir, yeter ki ilme hürriyet ve imkân verilsin. Din de medreselerde değil, okullarda ve üniversitelerde okutulmalıdır. Ancak bu şekilde doğru din bilgisine ulaşılabilir.

16. Her partinin, her alanda bir araştırma komisyonunun olması gerektiği gibi din alanında da bu üç veya beş kişiden -fazlasına gerek yok, gerekirse bunlar danışmanlık için çağırabilirler- teşekkül eden din âlimleri, komisyon kurmaları hem kendileri, hem memleket için faydalı olur. Bunlar milletin dinî şuurunu ve nabzını bilirler. Dini ilgilendiren konularda parti başkanını ve yönetimini bilgilendirir, parti istediğini yapar. Her parti kendi tutumuna göre istediğini seçer. Böylece partiler milletle iç içe olur, sıcaklık, sempati elde ederler, millete yabancı kalmazlar.

İslâm’da ruhbanlık olmadığı için dört duvar arasına sığacak gibi değildir. Onun secdegâhı kâinattır, dünya ve hayatı kucaklayan felsefesi vardır ve ona bu esasa göre bakmalı ve onu anlamaya çalışmalıdır. İslâm’da her türlü iyi, güzel ve yararlı iş ve üretim ibadettir.

(Kitap Dergisi, Eylül, 1997)

 

 


[1]  Tekke, cami ve kütüphane  ile ilgili geniş bilgi için bk. İsmail Kara,. Gümüşhanevî Halifelerinden Şeyh Osman Niyazi Efendi Ve Güneyce-Rize’deki Tekkesi, İstanbul, 2004.

[2] Babamın da hafızlık yaptığı  bu caminin yanında yapılan yeni bina Kur’an kursu hizmetine devam etmektedir. Ancak 33 öğrenciden (2026) hiç biri Güneyce’li değildir.

[3] Kardeşleri İbrahim ve Mustafa da ilahiyatçı olup ağabeylerinden önce vefat etmişlerdir.  Kızkardeşleri, Selime Terzioğlu  2025 yılında İstanbul’da  vefat etmiştir.

Bu haber toplam 263 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim