Edebiyat ve tarih, 18. yy’a kadar kol kola ilerlerken, neo-klasik dönemle beraber edebiyatın çizgilerinin netleştirilmesi, bu iki alanın müstakil disiplinlere dönüşmesiyle sonuçlanmıştır. Schiller’in “evrensel tarih” yaklaşımı da 19. yy’da tarihin bir bütün olarak algılanmasını gündeme getirmiştir. Ancak edebi eserlerde tarihin yeniden öne çıkması, 19. yy’da Romantizm akımının gücünün artmasıyla birlikte olmuştur. Romantizm; edebi eserlerde duygusallık, hüzün, melankoli ve milliyetçilik olarak kendini göstermiş ve sanattaki keskin çizgileri yumuşatmış; edebi eserlerde geçmişe dönme, kaçış duygusu, tabiata yönelme gibi sonuçlar ortaya çıkarmıştır.[1]
Tarih ve edebiyat disiplinleri, tarihî roman türü içinde tarihsel olaylar ve kahramanların edebi ölçüler çerçevesinde yeniden kurgulanması şeklinde kaynaşır. 1814’teki Sir Walter Scoot’un Wayerley’inden ve Walpole’un Castle of Otranto (Otranto Şatosu)’sundan itibaren gittikçe gelişerek günümüze kadar gelmiş[2] konusunda bazı tasnifler yapılmıştır. Bu tasniflerin bir kısmı, kullanılan yöntem çerçevesinde yapılırken bazıları tarihî romanların yazıldığı döneme göre yapılmıştır.[3]
W. Blos, tarihî romanları “Kurgusal anılar, kurgusal aile tarihi ve araştırmalara dayalı roman” olmak üzere üçe ayırırken[4], Hoffman, tarihî kurguyu iki başlık altında incelemiştir: İlk grupta ortam tarihseldir ancak tarihî olay ya da kişi bulunmaz. İkinci grupta ise ortam ve karakterler tarihi olgulara dayanır.[5]
Türk araştırmacılar da bazı tasnifler yapmıştır. Örneğin Baran Dural, Edebiyatımızın Üvey Evladı Tarihi Roman kitabında tarihî romanları yazar ve konularına göre olmak üzere ikiye ayırmış; yazarlarına göre de tarihî romanları:
1. Tarihî olayları yaşamış ve bunları roman haline getirmiş yazarların tarihi romanları,
2. Tarihî olayları yaşamamış ancak araştırmaları sonucunda bu olayları roman haline getirmiş yazarların tarihi romanları olarak 2’ye ayırmıştır.
Konularına göre tarihî romanları ise:
1. Yalnızca bir döneme ilişkin tarihî olayları anlatanlar,
2. Farklı dönemlerdeki tarihî olayları karşılaştırarak anlatanlar,
3. Belli bir bakış açısıyla tarihin belli bir devrinin şartları çerçevesinde insanın evrensel tarihini konu alan tarihi romanlardır.[6]
Dilek Yalçın Çelik, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarihi Romanlar adlı eserinde tarihî romanları genel olarak üç gruba ayırmıştır:
1. Kronolojik, Gerçekçi romanlar,
2. Modernist kurgu içeren romanlar,
3. Postmodern tarihî romanlar.
Kronolojik, gerçekçi romanları da kendi içlerinde, “Popüler Tarihî romanlar” ve “Biyografik tarihî romanlar” olmak üzere ikiye ayırmaktadır.
Ayfer Yılmaz da yaptığı tasnifte tarihi romanları üç gruba ayırmıştır. Bunlar:
1. Yazar ve dönemin durumuna göre,
2. Konularına göre,
3. Konunun kurgusuna göre.
Yazar ve dönemin durumuna göre tarihî romanları ise iki grupta ele almıştır:
a. Tarihî olayları yaşamış ve bunları roman haline getirmiş yazarlar,
b. Tarihî olayları yaşamamış ancak araştırmaları sonucunda edindiği bilgiler yardımıyla tarihi romanlaştırmış yazarlar.
Konularına göre tarihî romanları ise iki gruba ayırmıştır:
a. Yalnızca bir döneme ilişkin tarihî olayları ele alan romanlar,
b. Farklı dönemlerdeki tarihî olayları karşılaştırarak ele alan romanlar.
Konunun kurgusuna göre tarihî romanları da ikiye ayırmıştır:
a. Tarihî olayların estetik ölçütler çerçevesinde ele alındığı romanlar,
b. Popüler tarihî romanlar.”[7]
Bu sınıflamalar incelendiğinde, tüm tarihî romanları kapsayan, detaylı bir tasnif olması nedeniyle Yılmaz’ın tasnifinin daha kapsamlı olduğu görülmektedir. 2000 sonrası 5 tarihi roman incelenirken de özellikle bu tasniften yararlanılmıştır.
Bulgular ve Yorumlar
Romanı “içselliğin serüvenini anlatır” şeklinde tanımlayan Georg Lukàcs’ın tarifinde[8] de saklı olduğu üzere, karakterlerin ruhsal macerası, çatışmaları, yazarın kurgu ve dil ustalığı ile birleşince roman dünyası giderek zenginleşmiştir. Bu dünyada gerçek ve tarihi kişiler veya tarihi olaylar da yer alabilir. Tanzimat devrinde geçmiş kültüründen gelen kahramanlık destanlarına, Hz. Ali cenkleri gibi cenk hikâyelerine alışık Türk okurunun tarihi roman türünü de kolay benimsediği görülür. Ahmet Mithat Efendi’nin (Yeniçeriler-1871, Süleyman Müsli-1877) ve Namık Kemal’in (Cezmi-1880) kaleme aldığı ilk tarihi romanlar da kolay benimsenmiştir.
Servet-i Fünûn’da gerilese de “Türk milletini vurgulamayı ve Türklüğü canlandırmayı hedefleyen Milli Edebiyat döneminde hem tarihî romanlar hem de çok sayıda tarihî hikâye (Ö. Seyfettin başta) kaleme alınmıştır.[9]
Cumhuriyetin ilanından 1940’lı yıllara kadar tarihi roman yazarları, tarihî olayları yaşamış kişiler olarak bu olayları roman haline getirmiştir. Bu devrede, toplumu kökten etkileyen büyük tarihsel dönüşümlerin ard arda yaşanması sebebiyle özellikle işgal ve Millȋ Mücadele yıllarını tüm tarihsel ve sosyal yanlarıyla konu alan romanların çok sayıda yazıldığı dikkat çeker. Bu romanlarda “savaş” odaklı olarak tarihe tanıklık etmek düşüncesi dikkat çekmiştir. (Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek (1923), Vurun Kahpeye (1923), Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomorre (1928) ve Yaban (1932)’ı gibi).
1940 ve 1950’li yıllardan 1980’’li yıllara kadar daha çok Osmanlı tarihi ile yüzleşmek isteyen yazarlar, Osmanlı tarihinin çeşitli safhalarını anlatan çok sayıda tarihi roman kaleme almışlardır. Bu romanlarda dönemlerin siyasal, toplumsal olayları, kültür, yeme-içme gibi sosyal yaşam unsurları araştırmalara dayalı olarak yansıtılmıştır. İsmail Karaca “Türk Edebiyatında Tarihî Romanlar (1951-1960)” adlı çalışmasında 1950-1960 yılları arasında yazılan 41 tarihi roman üzerinde durmuştur.[10] Çalışmada Enver Behnan Şapolyo’nun Selçuklular Devri’ni anlattığı Anadolu Fatihi Alparslan kitabından Hikmet Ilgaz’ın 20. yy’da geçen Şark Yıldızı eserine kadar birçok roman geçer. Bu devrede popüler tarihȋ romanların sayısında da büyük bir patlama yaşanmıştır. Reşat Ekrem Koçu’nun Topkapı Sarayı (1960), Osmanlı Padişahları (1960), Yeniçeriler (1964), Fatih Sultan Mehmed (1965), Patrona Halil (1967); Kösem Sultan (1972) Kemal Tahir’in Esir Şehrin Mahpusu (1962), Yorgun Savaşçı (1965), Devlet Ana (1967), Kurt Kanunu (1969), Tarık Buğra’nın Küçük Ağa (1954) ve Firavun İmanı (1976) örnek gösterilebilir.
1980 sonrasında da tarihî romana ilgi önemli ölçüde artmış; özellikle Osmanlı tarihini ele alan romanlar yazılmış; film ve dizileri de yapılarak toplumda beğeni kazanmıştır. Örneğin Tarık Buğra’nın Osmancık (1984)’ı bu romanlardandır.
1990’lardan itibaren ise “post modern tarihî romanlar” okuyucularıyla buluşmuştur. Dilek Yalçın-Çelik’e göre, Post-modernizmin, üstkurmaca, kolaj, metinlerarasılık, zaman sıçraması gibi teknikleriyle yazılmış Orhan Pamuk’un Beyaz Kale, Ahmet Altan’ın Yalnızlığın Özel Tarihi, İsyan Günlerinde Aşk, İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası, Kitabü’l Hiyel gibi romanları 2000 öncesi post-modern tarihî romanları olarak sayılabilmektedir.[11]
2000’li yıllarda ise tıpkı dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “Milliyetçilik ve milli kimliği canlandırmak” şuuru gittikçe artmış; geçmişe duyulan merak ve özlem birçok araştırmanın yapılmasına neden olmuştur. Özellikle Osmanlı tarihine, tarihimizin büyük savaşlarına ve komutanlarına ve sultanlarına duyulan ilgi, hâlihazırda yaşanan olaylara tarihten emsal arama düşüncesi, 1950’li yılları aratmayacak miktarda bir kısmı “popüler”, tarihi roman yazılmasına ve ilgiyle okunmasına sebep olmuştur. Bu tarihi romanların bir kısmı popüler, biyografik, kronolojik ya da belgesel tarih anlayışıyla bir kısmı da post-modern ve polisiye kurgularla zenginleştirilerek kaleme alınmıştır. Ayrıca 2000’li yıllarda gerek ülkemizdeki siyasi iktidarın Osmanlı tarihine sahip çıkan ilgisi gerekse popüler kültürde de Osmanlı tarihine büyük bir merak ve yönelmenin olması ile TV dizi, tarih sohbet ve programlarında Osmanlı tarihinin konu edilmesi, bu yönelimi daha da artırmıştır. “Yeni Tarihselcilik” anlayışı ile tarih dışı verileri de katarak tarih yazımı yapmak eğilimi giderek artmış; bir ailenin özel tarihi arka planında yazılmış tarihi romanlar da artmıştır.
Çalışmamızda 2000 sonrası Türk edebiyatında tarihi duyarlılıkla edebi kaygıyı bütünleştiren 5 Türk romanı üzerinden 15. yy’dan 20. yy’a kadarki Türk tarihinin ele alınışı üzerinde durulacaktır. Bu romanlar, tarihi olayları ele alış sırasına göre, Fatih döneminden başlayarak Sarıkamış Savaşına kadar olan süreci kapsamaktadır. İnceleyeceğimiz beş romandan 15. yy (Fatih Sultan Mehmet) devrini yansıtan roman Hasan Erdem’in Kızıl Atın Süvarisi (2012) romanı, III. Selim devrini yansıtan Hıfzı Topuz’un Hatice Sultan (2000)’ı ve Veysel Türk’ün Müzehhip Hafiye (2013)’si, Sultan II. Abdülhamid Devri’ni Plevne Savaşı bağlamında ele alan Okay Tiryakioğlu’nun Kumandan (2008)’ı ve Sarıkamış Harekâtını konu alan Sara Gürbüz Özeren’in Sarıkamış-Donmuş Umutlar (2013) adlı romanlarıdır.
İnceleyeceğimiz 2000 sonrası tarihi romanlardan ilki Fatih Sultan Mehmet devrini (15. yy) yansıtan Hasan Erdem’in Kızıl Atın Süvarisi[12] romanıdır.
Şar Dağının Kurtları ve Argos Kalesi ardından üçüncü tarihi romanı olan Kızıl Atın Süvarisi’ni yazan Hasan Erdem, bu romanında 15. yy Osmanlı tarihi açısından önemli olan Otlukbeli Savaşı, Kripoli Akını ve Venedik Savaşı gibi önemli tarihî savaşları konu edinmiştir.
Bu tarihi olaylardan ilki Otlukbeli Savaşı’dır. Tarihi kaynaklara göre, Fatih’in 1461’de Trabzon’u alıp Pontus Rum Devletine son vermesi, Akkoyunlu Sultanı Türkmen asıllı Uzun Hasan’ı telaşlandırır. Uzun Hasan, Pontus Rum kralının kızı ile evli olduğundan kendisine ait olduğunu düşündüğü Trabzon’u ister. Papa, Napoli ve Venedik’ten de asker ve silah yardımı alır. Karşılığında ise Argos, Ağrıboz, Midilli ve Mora’yı verecektir. Venedikliler, Uzun Hasan’a yardım etmek için; Osmanlı şehirleri olan Antalya ve İzmir’i yağmalar.[13] Roman da tıpkı tarih kitaplarının verdiği bu bilgilerin aynısıyla başlar.
1464’te Karamanoğlu İbrahim’in ölmesiyle taht kavgası yaşanır. Uzun Hasan, İshak Bey’e yardım ederek beyliği ele geçirmesini sağlar. Pir Ahmed Bey ise Osmanlı’dan yardım isteyerek beyliği ele geçirir. Pir Ahmed Bey’in Venediklilerle de anlaşması üzerine Fatih Sultan Mehmet, Karaman’a sefer düzenler. Konya ve Karaman, bu seferle Osmanlı’ya bağlanır. Yenilen Pir Ahmed Bey, Uzun Hasan’a sığınır. Böylece Akkoyunlularla Osmanlı’nın arası açılır ve savaş kaçınılmaz hale gelir. 1473’te Otlukbeli’nde gerçekleşen savaşta Osmanlı, Uzun Hasan’ın ordusunu birkaç saatte bozguna uğratır.[14]
Kızıl Atın Süvarisi’nin 61 sayfalık ilk kısmında Akkoyunlu ve Osmanlı Devletlerinin Otlukbeli’nde karşı karşıya gelmesi anlatılır. Tarihî birer şahsiyet olarak Uzun Hasan ve Fatih Sultan Mehmet’in yer aldığı bu kısımda Uzun Hasan’ın, Osmanlı Devleti’ni alt etmek için Venedik, Macaristan, Napoli, Lehistan, Boğdan, Papalık ve Rodos şövalyeleriyle iş birliği yaptığı anlatılır.[15] Bayburt’a yönelen Osmanlı ordusunu Otlukbeli’nde yakalayan Akkoyunlu kuvvetleri savaşın daha erken yani 11 Ağustos 1473 günü başlamasına neden olmuştur. Romana göre sekiz saat süren harp neticesinde Osmanlı kuvvetleri galip gelmiştir.[16]
Ancak Kızıl Atın Süvarisi’nde Otlukbeli Savaşı’nın nedeni tarih kitaplarında anlatılandan farklı şekilde yansıtılmıştır. Romana göre, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın toprak genişletme isteği değil, Karamanoğulları Beyliği’nde taht kavgaları esnasında yaşananlar iki devlet arasında yaşanan savaşa neden olmuştur. Ayrıca romanda tarih kitaplarının anlattıklarının aksine Akkoyunlular ve Osmanlılar iki kardeş devlet olarak anlatılmıştır. Osmanlı, Anadolu ve Avrupa’ya hâkim iken; Akkoyunlular İran, Irak, Doğu Anadolu ve Kafkasya’da büyük bir devlet haline gelmiştir. İki büyük devletin arasındaki savaşın kaçınılmaz olduğu tarih kitaplarında geçmektedir.
Romanda anlatılan bir diğer tarihi vaka Kripoli Akını’dır. 1477 yılında 46 Venedik, 25 Papalık, 17 Napoli ve 14 Rodos kadırgasından oluşan Venedikli Amiral Mocenigo komutasındaki Haçlı Donanması’nın Akdeniz’e inmesi, Antalya kalesini kuşatıp çekilirken surların dışındaki tüm alanları yağmalayıp insanları öldürmesi sonrası başlayan Kripoli Akını[17], yıllarca süren bu saldırılara öfkelenen Fatih Sultan Mehmet’in, Akdeniz’in en büyük donanması olan bu donanmasına karşılık 20.000 kadar Türk akıncısını Bosna Sancakbeyi Turhanoğlu Ömer Bey’in komutasında kuzeyden Venedik sınırına toplayarak 1 Ekim’de kuzeyden Venedik’e girmesi ve piyadeleri bozguna uğratması şeklinde gerçekleşmiştir. Bu akın sonrasında Venedik Generali Novellüs ölmüş, Venedik ordusu parçalanmıştır.[18]
Purgstall’ın Büyük Osmanlı Tarihi adlı eserinde dile getirdiği üzere, “Türk akıncıları Kuzey Venedik’te bir ay kalmış; yapılan katliam ve tahribatın öcünü almıştır. Kripoli akını, 16 yıldır devam eden Osmanlı-Venedik savaşının da sonu olur.”[19]
Kızıl Atın Süvarisi romanında, Venediklilere ait kırk altı, Papalık’a ait yirmi beş, Napoli kralı Ferdinand’a ait on yedi ve Rodos şövalyelerine ait iki kadırgadan mürekkep müttefik donanmasının Akdeniz üzerinden ilerleyip Antalya sahiline erişmesiyle başlar. Donanma, Antalya kalesini top atışlarıyla tahrip etmiş; ancak Türk kale muhafızlarının direnişi karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır. Sahildeki yerleşim yerlerini yağmaladıktan sonra İzmir’e doğru yelken açmış; Amiral Moçenigo’nun emriyle Anadolu’nun sahil şeridindeki kasaba ve köyleri talan etmiş; ahaliyi katletmiştir. Moçenigo, askerlerini “kundakçılığa ve ırza geçmeye” teşvik etmiştir. Amiral Moçenigo, askerlerine Türk başı getiren herkese üç altın vereceğini vaat etmiş; böylece İzmir’i ele geçirmiştir.[20]
Haçlı ordusunun başarısız Antalya kuşatmasından sonra Ege sahillerini yağmalaması tarih kitaplarında anlatıldığı gibi yer almaktadır. Hatta yalnızca yağmalamakla kalmamışlar; ırza geçme ve kundakçılık olayları da vuku bulmuştur. Romanda yer alan insanların katli, köle satıcılığı gibi tüm olaylar gerçekle uyuşmaktadır.
16 yıl süren “Venedik Savaşı da romanda 15. yy’ın önemli bir hadisesi olarak yer alır. Tarihi kişilik olmayan Afşin, kurgusal kişilik olarak Kripoli Akını’nı yaşamış, köyü talan edilip birçok aile ferdi katledilmiştir. Tek başına 80 haydutla savaşarak aldığı “Kızıl Atın Süvarisi’ namıyla 10 yıl sonra talan edilen köylerinin, katledilen insanlarının intikamını Venedik Savaşı sonrası almıştır. Romanın ilk bölümünde ettiği intikam yeminiyle orduya katılan Afşin, amcası Beytekin ve baskın sonrası köle olarak satılan kız kardeşi Gökçe’ye kavuşmuş; Ailesinin ve köyünün intikamını 1479’da Venedik Savaşı sonunda alır.
Çalışmada üzerinde duracağımız tarihi romanlardan ikisi III. Selim devrini siyasȋ ve sosyal olaylarıyla yansıtmaktadır. Bu romanlardan ilki Hıfzı Topuz’un Hatice Sultan’ı, diğeri Veysel Türk’ün Müzehhip Hafiye’sidir. İlk roman mekân olarak İstanbul’da diğeri ise Harput ve Fransa’da geçmektedir.
On beş bölümden oluşan Hatice Sultan, biyografik nitelikli bir tarihi romandır. Eser, 2013 yılına kadar on dört baskısı yapılmış ve popüler tarihi roman özelliği göstermektedir.
Hıfzı Topuz’un Hatice Sultan[21] adlı tarihi romanı, 18. yüzyıl Osmanlısının önemli olaylarını, tarihî roman kurgusu dâhilinde aktarmaktadır. Yazar, romanına Hatice Sultan ve çevresi ile dönemin bir panoramasını çizerek başlar. İlk sayfalarda III. Selim tahta çıkar. Sultan Selim’in kız kardeşleri olan Hatice Sultan ve Beyhan Sultan bunu neşeyle karşılarlar. Sultan Selim’in tahta çıkışını kutlamak için sarayda pek çok eğlence düzenlenir. III. Selim kardeşlerine köşk ve “sahil saray” hediye eder.[22] Roman, Ortaköy Defterdarburnu’nda bulunan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’dan kalma bakımsız sahil sarayın onarımı için Antoine-Ignace Melling’in davet edilmesiyle farklı bir boyut kazanır. Melling ve Hatice Sultan arasında yasak bir aşk gelişir. Tarihi realite olarak Hatice Sultan ve Melling’in aşkının en büyük kanıtı, romanda da kullanılan mektuplardır.
Yazar, bu aşk etrafında dönemin Fransız ressamlarını ve saray halkının eğlence alışkanlıklarını anlatmıştır. Romana göre III. Selim’in diğer kız kardeşi Beyhan Sultan’a ise devrin ünlü şairi Şeyh Galip âşık olmuştur. Şeyh Galip’in ünlü şiirleri aracılığıyla aktarılan platonik boyuttaki bu aşk etrafında dönemin müzik, edebiyat ve dergâh yaşantısı romana yansımıştır:
“Bunların yanı sıra Hünkâr’ın bestekâr ve şair dostları da yanından hiç eksik olmuyorlardı. III. Selim onlarla musikî âlemleri yapıyor ve o toplantılarda besteler çalınıyor, şiirler okunuyor, öyküler ve fıkralar anlatılıyordu.”[23]
Romanda III. Selim’in tahta çıkışı esnasında yaşanan sevinçli kutlamalar, tarih kitaplarında aktarılanlarla paralellik taşımaktadır. Nitekim Uzunçarşılı da “Selim gibi ateşli, genç ve yeni düzen isteyen bir padişahın başa geçmesinin ümitle karşılandığını, bu yüzden III. Selim’in tahta çıkışı, tüm ülkede çok büyük bir mutlulukla karşılandığını ve geleceğe yönelik büyük umutlar yarattığı”nı dile getirmiştir.[24]
Hatice Sultan romanındaki önemli tarihî olaylardan biri de “Kabakçı Mustafa İsyanı”dır. Tarihi kaynaklara göre, “III. Selim, 1793’te Nizam-ı Cedit ordusunu kurmuştur. Ordunun kurulması için Fransa ve Prusya’dan özel uzman ve danışmanlar getirilmiş; Mısır’ın savunulması sırasında başarı gösteren Nizam-ı Cedid ordusu, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında aynı başarıyı sağlayamamıştır.[25]
Nizam-ı Cedid ordusundan rahatsız olan Yeniçeriler, 1807’de ordunun kaldırılması için Kabakçı Mustafa önderliğinde isyan başlatırlar. İsyan sonucunda III. Selim, Nizam-ı Cedid’i dağıtmak zorunda kalır ve Yeniçeriler tarafından otoritesi sarsılan padişah tahttan indirilerek yerine tahta IV. Mustafa geçirilir. Sultan Selim, aslında yapmak istediği ıslahatlar yolunda can vermiştir.
Kabakçı Mustafa isyanının başlangıcı Hatice Sultan romanında tarih kitaplarında de verilerek şöyle anlatılır:
“Ertesi gün, 15 Mayıs 1807, çarşamba sabahı yamaklar, kale çevresindeki yeni Laz uşakları ve Gürcülerden oluşan 1500 kişilik bir topluluk, ellerinde bayraklar, Büyükdere Çayırından yola çıktılar. Gürültüyü duyan yabancılar kapılarını kilitleyip yalılarına ve köşklerine kapandılar. Düzene başkaldıranlar, Kefeliköy kıyılarından Tarabya’ya geldiler.”[26]
2000 sonrası yayınlanan III. Selim devrini yansıtan bir diğer tarihi roman da Veysel Türk’ün Müzehhip Hafiye[27] romanıdır. (Müzehhip, tezhip sanatını icra eden kişilere verilen addır) Romanda hafiye Alphan, bir müzehhip olarak karşımıza çıkar. Kendi içinde 56 kısma ayrılan romanda kurgu daha sağlamdır.
Müzehhip Hafiye’de olaylar, III. Selim ve II. Mahmud devrinde geçmektedir. III. Selim’in tahttan indirilmesi, Fransız ihtilali gibi tarihî olaylar geniş biçimde romanda ele alınmaktadır. Roman kişilerinin kendilerine has kurgusal dünyası ile tarihî hadiseler birleştirilmiştir.
Müzehhip Hafiye romanında, Fransız ihtilali ve Osmanlı Devleti’ne tesirleri, III. Selim’in yaptığı ıslahatlardan rahatsız olan halk, Yeniçerilerin isyan hazırlıkları, Kabakçı Mustafa isyanı, kişiler üzerindeki etkileriyle ele alınmıştır.
Müzehhip Hafiye, Osmanlı toprakları yanında Fransa’da da geçtiğinden Fransız İhtilali süreci ve etkilerine ilişkin önemli detayları tarihî kaynaklarla örtüşen şekilde yansıtmıştır.
Roman, Fransa’nın Tours kentinde yaşayan bir aile olan Kont D’arcy, Bayan Carolina ve kızları Mabella, Adelisa ve Jeanina’nın gündelik hayatlarının tasviri ile başlar. Romanın olay örgüsü, paralel iki çizgi halindeki olay örgüsüyle ileride birbiriyle bağlanacak iki ayrı karakterin yaşamları üzerine kurulmuştur. Bu kişiler Fransa’da yaşayan Mabella ve Harput’ta bir genç olan Alphan’dır.
Başına buyruk bir çocuk olan Alphan, Tusi adlı bir âlimin kendisine verdiği Dervişin İmtihanı adlı bir kitaptan çok etkilenir. Bu vesileyle Tusi’den iki yıl boyunca kimya, botanik, coğrafya, Arapça ve Farsça gibi dersler alır ayrıca onun teşvikiyle Sipahizade Eşref Paşa’dan kılıç kullanmayı ve at binmeyi öğrenir.[28] Alphan ardından Harput’tan İstanbul’a gelerek padişahın hizmetine hafiye olarak girer. İstanbul’da Yeniçerilerin padişaha karşı bir ayaklanma tertip ettiği sırada Sultan III. Selim;
“Orada ihtilal sonrası yaşanılanları gazetecilerin, politikacıların, lordların kısacası herkesin düşüncesini, duygusunu, devrimde yaşanılanları öğrenmeni istiyorum”[29] diyerek ihtilalin yarattığı etkiyi gözlemlemesi için Alphan’ı Fransa’ya, hafiye olarak gönderir.[30]
İhtilal neticesinde, Mabella’nın babası, koyu bir kralcı olan Kont D’arcy iki kızı ile birlikte çıkarılan bir yangınla öldürülmüş, Fransa bir iç karışıklık devri yaşamıştır.[31] Mabella, kuzeni Sydney’in yanında yaşamaya başlamıştır. Vaktinin çoğunu yabancı kitapları okuyabilmek için İngilizce ve Osmanlıca öğrenmeye çalışarak geçirir. Bu sırada Fransa’ya gelen Alphan’la yolları kesişir.
Romanda Mabella üzerinden Osmanlı’da yürütülen misyonerlik faaliyetlerine de yer verilmiştir. Mabella, bir Cizvit olan ve Fransa haricindeki ülkelerde misyonerlik yapan Fhilip Enderson’un teşvikiyle misyoner olarak Osmanlı Devleti’ne gider.[32]
İstanbul’da Yeniçerilerin isyan hazırlığı da tarihi bir vak’a olarak romanda yansıtılır:
“Yeniçeriler ise padişahın ocağı lağvedeceğinin farkına varınca görülmemiş rezaletlere başvurmaya hazırlandılar. Yapacakları darbenin kanlı ya da kansız olması onlar açısından fark etmiyordu. Artık tek istedikleri şey padişahı tahttan indirmekti. O yüzden gizliden gizliye devletin aleyhinde örgütlenmeye başladılar.”[33]
Tarihî bir figür olan Kabakçı Mustafa da isyan esnasında Alphan’la karşı karşıya getirilmiş ve Alphan, “Seni tehdit etmeye değil, seni zindana atmaya, ihanet ve şiddetin karşılığını vermeye geldim” diyerek Kabakçı’ya meydan okumuştur.[34]
Müzehhip Hafiye romanında Kabakçı Mustafa İsyanı’nın hazırlıkları esnasında kahvehanelerin (özellikle Sardunya Kahvehanesinin) örgütlenme ve muhalefet merkezi olarak kullanılması tarih kitaplarıyla örtüşür şekilde bahsedilmektedir.[35]
Sultan II. Mahmud’un tahta çıkmasıyla bir nebze de olsa asayişin sağlandığı İstanbul’da, Sadrazam Alemdar Paşa’yı öldürme kararı alan isyancılar, sarayı kuşatır. Alemdar Mustafa Paşa ile birlikte savaşan Alphan, isyancılara karşı cesurca mücadele etse de sadrazamı kurtaramaz. İsyancıların gücünün kırılmasıyla Alphan, yeni bir görevde yer alır. Osmanlı’daki gayrimüslimleri isyana teşvik eden silah kaçakçılarını bulup, sevkiyatı engellemek göreviyle korsan kılığında kaçakçıların arasına karışır. Alphan İstanbul’daki gayrimüslimleri isyana teşvik eden silah kaçakçılarının yakalanmasını sağladıktan sonra misyonerlik yapan ajanları yakalamak vazifesiyle Harput’a gider. Onların halkı isyan için kışkırtmasına engel olacaktır. Fransa’dan sonra Harput’ta da Mabella ile karşılaşan Alphan, onun misyonerlik faaliyetlerini görür. Bir Rus ajanı olan Derviş Hatemi’yi etkisiz hale getirir. Yabancı ülkelerden Harput’a silah getirilmesini sağlayan ajan Simavi Ağa’nın cemaatine Derviş Hatemi kimliğiyle sızıp onu kadıya teslim eden Alphan, İstanbul’da başarısız olan yeniçeri isyanı ardından saklanmak için Harput’a gelen Yeniçeri Ağası Hüsrev’in silahından çıkan bir kurşunla ölür.[36] Mabella da artık misyonerliği bırakmıştır.[37]
Romanda Alphan ve Mabella üzeriden, paralel iki çizgi halinde gelişen olay örgüsüyle bir yandan Faransız İhtilali ve etkileri diğer yandan Sultan III. Selim ve II. Mahmud devri tarihi hadiseleri, tarih kitaplarındaki bilgilerle örtüşen polisiye ve entrik kurguyu da ihmal etmeyen bir anlayışla yansıtılmıştır.
Okay Tiryakioğlu’nun Kumandan[38] adlı tarihi romanı, Gazi Osman Paşa tarafından yönetilen Plevne Savunması’nı tüm ayrıntıları ve heyecanıyla ele almıştır. 11 bölümden oluşan eserde, kronolojik bir tarihçilik sergilenmiş, bu durum roman estetiğine de zarar vermiş ancak tarihi hadiseler gün gün aktarılmıştır.
1877-1878 yıllarındaki Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi), romanın belkemiğini oluşturmaktadır. Uzunçarşılı’ya göre, Ruslar Paris Anlaşması’nı kabul etmemiş; Almanya ve İtalya’nın kurulmasının ardından bozulan siyasi dengeden faydalanmak istemiş, Panslavizm politikası ve I. Meşrutiyet’in ilan edilmesi gibi sebeplerden dolayı Rusya, 1877’de Eflak ve Boğdan’a girerek Osmanlı Devleti’ne savaş açmıştır. Osmanlı Devleti, Tuna ve Kafkasya cephelerinde, Ruslarla savaşmıştır.[39]
Romanın ilk bölümü 16 Haziran 1877’de Bulgaristan’ın Vidin şehrinde geçer. Bir yıl önceki Sırp isyanlarını bastırarak Mareşal rütbesine yükseltilen Osman Nuri Paşa, bölgenin komutanıdır. Roman, 1 Temmuz 1877’de, büyükelçi General İgnatiev’in Türkler ve Osmanlı padişahı hakkındaki olumsuz ve çirkin sözleriyle başlar. 14 Temmuz’da asker Vidbol Tepeleri’ni geçerken, Romen topçusu tarafından taciz ateşi açılır. 15 Temmuz gecesi Osman Paşa bir telgraf alır. Süleyman Paşa geri çekilmeye başlamıştır, Kızanlık ve Yeni Zağra düşmek üzeredir. Artık Balkanlar düşmüş sayılmaktadır. Bu haberin verdiği dehşetle Osman Paşa ve askerleri ara vermeksizin Vulçiderma’ya kadar yürür. Kuzeyde Niğbolu’nun Güneyde de Lofça’nın düştüğü öğrenilir.
19 Temmuz’da Türk öncü birlikleri etkili bir destekle Atıf Paşa’nın birliklerinin muvaffak olmasını sağlarlar. Osman Paşa Plevne için daha önce hiç görülmemiş yeni bir savunma yönteminin emrini verir. Şehrin tüm kritik noktalarına siperler kazdıracak; siperler hilal şeklinde birbirine bağlı olacaktır. Böylece kavisli atış yapamayan toplar için siperleri vurmak çok zor olacaktır.
Ruslar, tüm kuzeydoğu hattını kapsayan Türk askerinin üç katı otuz bin mevcutla taarruza geçer. Osman Paşa, Ahmet Hıfzı Paşa komutasındaki üç avcı piyade taburunu, savunma gücü nispeten zayıf bölgeye naklettirir. Kazak birliklerinin ilerleyişi yavaşlatılsa da durdurulamaz. Rusların sayıca çokluğu Kazakları Türk savunma hatlarının önüne kadar getirir. Ahmet Hıfzı Paşa ve Yarbay Hüsnü ağır yaralanır. Talat Paşa’nın uğraşıyla ve Osman Paşa’nın bizzat çatışma alanına gitmesiyle asker gücünü toplar. Bu durum Rusların moralini bozar.
26 Temmuz’da Osman Paşa, güneydeki birliklerin desteğini alabilmiş, General Atıf’ı göndererek Rusların hâkimiyetindeki Lofça’yı da ele geçirmiştir. 30 Temmuz 1877 sabahı Rus kuvvetleri dört koldan Plevne yakınlarına sokulurlar. Türk öncü kuvvetleri tarafından açılan ateşle asıl muharebe başlamıştır. Tahir, Atıf, Hasan Sabri Paşalar ve Osman Paşa, Yunus Bey arasında hatlar kuzeyden güneye paylaştırılır. Rusların “Demir Kazık” dediği Yunus Bey’in hattı en ağır çatışmaların olduğu yerdir.
31 Temmuz’da Tahir Paşa, Osman Paşa’ya büyük bir heyecanla Rusları mağlup etmenin tam sırası olduğunu, Mehmet Ali Paşa’nın Şumnu’daki ordusuyla birleşirlerse, Balkanları geri alabileceklerini söyler. Osman Paşa ise süvarileri olmadığından bu fikre sıcak bakmaz. Ruslar mağlup olmuş; Rus generaller yenilgiden mutsuz olmuştur. Ancak Osman Paşa’nın yeteneği ve zekâsını takdir ederler. Abdülhamid Han, bizzat yaverini göndererek Osman Paşa ve generallerini “Büyük Osmanlı Madalyası” ile onurlandırıp değerli bir kılıç hediye etmiştir.
Rus Çarı da yeni Rus harekâtı için asker sayısının iki katına çıkarılmasını, mühimmat ve top desteği sağlanmasını emretmiştir. Şıpka Geçidi’ni kaybetmiş olan Süleyman Paşa, Akri Dağı’nı ele geçirmeyi başarır. Türk Ordusu yardımlarla sayısını ikiye katlayarak 45 bin olur.
6 Eylül’de Plevne üzerine topçu ateşi, 7 Eylül’de ağır bir tahrip ateşi başlar. Bu sırada Süleyman Paşa Ruslara esir düşer ancak Rus ordusu büyük bir darbe alır. 13 Eylül’de gelindiğinde üç bin Osmanlı askerine karşılık yirmi bin Rus ölmüştür. 25 Ekim’de 1877’de Ruslar Süleyman Paşa’nın, topladığı gönüllülerle birlikte güneyden yeni bir taarruza kalkışacağı haberini alır. Bu sırada Ahmet Hıfzı Paşa’nın bin beş yüz askeri şehit olur, Paşa teslim olmak zorunda kalır. 30 Ekimde Tahir Paşa’nın emriye hasta ve ihtiyar tüm yük hayvanlarının kesimine başlanır. 7 Kasım’da Osman Paşa, Rus ilerleyişini durduracak bir anlaşma yapılması gerektiğini düşünür ve sonunda antlaşma imzalanır.
Yazarın Osmanlı tarihine beslediği hayranlığın dikkat çektiği eserde olaylar kronolojik biçimde ve belgelere dayandırılarak yansıtılmıştır. Özellikle savaşa dair detaylar ve harekât planlarında yazarın hayranlığı kendini hissettirir. 93 Harbi tarih kitaplarına göre Osmanlı’nın önemli miktarda toprak kaybetmesine sebep olan bir savaştır. Romanda bu olaylar, daha farklı şekilde anlatılmıştır. Bu da tarihî olaylara dayansa bile eserin kurguya bağlı oluşunun göstergesidir. Kronolojik ve belgesel olması sebebiyle romanın kurgusu zayıftır.
Üzerinde duracağımız son roman olan Sarıkamış: Donmuş Umutlar’ı, Erzurum yöresinin yazarlarından biri olan ve bölge koşulları ile tarihi hadisenin halk hafızasındaki tesirlerini çok iyi bilen Sara Gürbüz Özeren 2014’te kaleme almıştır.
Romanın başlangıç zamanı 1960 yılıdır. 1960 İhtilalinin olduğu sırada Ankara’da bir paşanın eşi, bir rüya görür. Rüyasında Sarıkamış’ta bir albay ona, Allahüekber Dağı’nda yol ortasında yattığını anlatarak “bari yerimi işaretlesinler de rahat uyuyayım” der. Böylece Sarıkamış’a uçaklar ve askerler gelmiş; Allahüekber dağında ölen 90 bin şehit adına bir anıt dikilmiş; düzenlenen törene halk da davet edilmiştir. Olaylar, romanın ‘anlatıcı ben’inin (o yıllarda 4-5 yaşlarında bir çocuk olan yazar/anlatıcı) çocuk gözüyle izlediği tören anından, I. Dünya Savaşı’nın başlangıcına 1914 yılına geri dönülerek anlatılmıştır.
Yazar, Sarıkamış Harbi’ni, o yörede geçen çocukluğu sebebiyle dinlediği sohbet ve hatıralar, mektuplar, anı kitapları, maniler, yakılan türkülerden hareketle kurgulayarak “Yeni Tarihselcilik” anlayışıyla yazmıştır. Örneğin romandan alınan aşağıdaki ağıt, ordunun malzeme noksanlığını, hazırlıksız girilen bu savaş sebebiyle ölen veya esir düşen askerler sebebiyle halkın Enver Paşa’ya olan öfkesini yansıtır:
“Çadırlar dağa kuruldu
Hücum borusu vuruldu
Bir Sarıkamış uğruna,
Doksan bin fidan kırıldı.
Yaşa padişahım yaşa
Kan bulaşmış çatık kaşa
Biz Urus’a esir düştük
Sebep oldu Enver Paşa”[40]
Romanda tarihsel gerçeklik olarak yazarın üzerinde durduğu hususlar;
-Trablusgarp ve Balkanları kaybeden yorgun ordusuyla Osmanlı’yı I. Dünya Savaşı’na götüren nedenler,
-Yanlış kararlarla Türk ordusunun Alman komutanların eline bırakılışı,
-Savaşa hazır olmayan yoksul Anadolu ve askerin hâli,
-Alman hayranı, hırslı, maceraperest komutanlara (özellikle harekâttan sorumlu tutulan Enver Paşa’ya) karşılık, gerçekçi ve savaş taktiklerini bilen Mustafa Kemal’in o yıllardaki yükselişi,
-Faciayla sonuçlanan Sarıkamış harekâtı sebebiyle Rusların, zafer kazanması ve zaten ellerinde olan Kars, Ardahan Iğdır’a, Erzurum, Muş, Bitlis’i de katarak buralardaki halkı esir etmesidir.
Romana göre Kendini “Kafkas Fatihi” olarak görmek isteyen Enver Paşa’nın büyük hayali, “Orta Asya’daki Türklerle birleşip Mete’nin yaptığı gibi büyük bir Turan devleti kurmak”[41] şeklinde bir açıklamayla, edebî esere zarar verecek şekilde okura açıklanmıştır. Böylece Kafkas Cephesi ve Afganistan üzerinden Hindistan’a kadar uzanılacak[42] hatta Kafkasya’daki, Türkistan’daki Türklerden de yardım alınacaktır.[43]
Roman boyunca tarihî kişilikler karşısında tarafsız kalma çabası gösterse de Özeren’in, özellikle Enver Paşa’nın Alman hayranlığı meselesinde tarafsız kalamadığı gözlenir. Enver Paşa’nın; Kâzım Karabekir’in tüm itirazlarına rağmen orduyu Almanlaştırması, önemli mevkilere Alman komutanlar (Felix Guse, Feldman, Bronsart von Schellendorf) atadığına değinen (183) yazara göre, kendini Napolyon’a benzeten Enver Paşa, tıpkı onun gibi Rusya’yla savaşmak istemiş; Almanlar, onun bu idealini kullanıp hazırlıksız Doğu’ya sürmüşlerdir.
Yazarın cephedeki olayları Takvime bağlı olarak anlattığı harekât 21 Aralık 1914’te başlar. Çetin kış şartları ve tipi görüş mesafesini öyle azaltmıştır ki, Albay Abdülkerim yönetimindeki 32. Tümen, 31. Tümene ateş etmiş yani tipi yüzünden Türk ordusu birbirine ateş etmiş yaklaşık iki bin kişi şehit olmuştur.[44]
Tarihi roman yazarları maalesef zaman zaman -kendilerinin romancı olduğunu unutarak- tarihi olayları bir tarihçi kimliği ile masaya yatırmak, bir tezi ispatlamak, bir tarihi kişiliği aklamak ya da bir tarihi olayı aydınlatmak zorundalarmış zannıyla hareket edebilirler. Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı, Yol Ayrımı, Devlet Ana vb. romanlarında, kahramanları üzerinden kendi tezlerini sayfalarca ispatlamaya kalkışması gibi Sara Gürbüz Özeren de Sarıkamış: Donmuş Umutlar’da romanın estetiğine zarar verecek şekilde tarihi kişilikleri yargılayan, suçlayan, olaylar hakkında nutuk atan bir tavır sergilemiştir. Sarıkamış Harekatı’nın sonucunu masaya yatırırken de tezlerini ileri sürerek Enver Paşa ile diğer Paşaları şöyle suçlamıştır:
“Başarısızlıkta birçok kumandanın suçu vardı. Başta İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin askerlikten zerre kadar anlamadıkları hâlde münevver Türk subaylarını şikâyet ederek ordudan uzaklaştırılmasına vesile olan elemanları suçluydu. (…)
Kıskançlığı ve hırsları yüzünden Enver Paşa’ya yanlış kararlar aldıran Hafız Hakkı Paşa suçluydu. (…) Binbaşı Nasuh Bey’in esir düşmesiyle ordu kararları Rusların eline geçmiş, süre dört gün uzamış, asker Allahuekber Dağı’nda kara saplanıp donmuştu. (…)
İhsan Paşa ve kurmayları suçluydu. Eğer Sarıkamış’a geldikleri gece rica minnet Enver Paşa’dan dinlenme izni koparmasalardı, o gece Sarıkamış’a hücum etme cesaretini gösterselerdi, sadece iki bin yaşlı asker tarafından savunulan Sarıkamış’ı alır, askerin karnını doyurur ve Rus ordusunu Kars’a kadar sürebilirlerdi. (...)
Nihayet Enver Paşa suçluydu. İleri karakollar oluşturmadan, depolar meydana getirmeden, yol açmadan, sağlık hizmetlerini ayarlamadan, askeri kışın şartlarına göre giydirmeden yalın kılıç ileri atılmış, orduyu cebri yürütmüş, (...) komutanların görevlerini yapmalarını engelleyerek gereksiz husumetler yaratmıştı. (…) Bütün bunların üstünde olmak şartıyla Alman subayları!.. Onların derdi Türklerin kazanacağı zafer değildi. Donuklar ve tifüs de! Onlar sadece Rus ordusunu doğuda oyalayıp kendi cephelerini rahatlatmak istiyorlardı.”[45]
Romanın tarihte var olmayan ancak temsil ettikleri değerle de onbinlerce şehitten birkaçı olarak kurgusal hikâyeleri yer alan kişilikleri Erzurum/ Beydüzlü Hasan ve ailesidir. Allahüekber Dağları’nda donarak ya da imkânsızlıklar yüzünden tifüsten ölen vatan evlatlarını ve geride bıraktıklarını temsil eden bu kişilerden Beydüzlü Hasan, yeni evlenmiş ve gebe karısı Ayşe’yi geride bırakarak cepheye koşmuştur. Hasan, savaş sonrası baba ocağına dönebilen nadir askerlerdendir. Ancak bitlenme sonucu asker arkadaşından kaptığı tifüsü, karısı Ayşe’ye de bulaştırmış sonunda onun da kendisi gibi ölümüne neden olmuştur. Yazar, romanda bir yandan da savaş esnasında ve sonrasında yaşanan dramları yansıtırken bir yandan da (Hasanların komşuları üzerinden) Ermenilerin ülkedeki savaş ortamındaki taşkın hareketlerini yansıtmıştır.
Olayların geçtiği mekân olarak Sarıkamış’taki cephe atmosferi duygusal biçimde yansıtılmıştır:
“(...) Son gücünü harcayan erler, biraz soluklanmak için oturuyor, bir daha kalkamıyorlardı. (...) Fazladan harcanan enerji mutlak ölüm demekti. Düşen kalıyordu. (...)Oltu vadisinin keskin soğuğuna dayanamayanlar, birer ikişer dökülmeye başladı. Önce hissizleşiyorlar, bastıkları yeri göremiyorlar, sonra yere yığılıveriyorlardı. Yol kenarları, yar başları, çalı dipleri bu zavallılarla dolup taşmıştı.”[46]
Romanda tarihte karşımıza çıkan bir başka gerçek de Erzurum’da yaşlılar ve çocuklardan başka malzeme taşıyacak kimse kalmadığından on üç- on dört yaşlarındaki 120 çocuğun soğukta donma bahasına fedakârca cepheye cephane taşımasıdır.[47]
Romanda duygu, hayal ve sanatın belki de en çok konuştuğu satırlar, yazarın sorduğu aşağıdaki soruda gizlidir:
“Acaba Allahüekber yaylalarında gelinciklerin bu kadar kırmızı oluşlarının sebebi, koç yiğitlerin donduğu için toprağa akamayan kanları mıydı?”[48]
Sonuç
2000 sonrası yayınlanan incelediğimiz romanlarda genellikle Osmanlı tarihine hayranlık dikkati çekmiş; yazarlar tarihi kaynaklara adeta bir dedektifin ipucu aramasını hatırlatır şekilde yaklaşarak romanlarını kaleme almışlardır. Kronolojik sıra ve tarihi gerçeklik gözetilirken zaman zaman belgesel romana kayılmış ve edebi kurgular zayıflamıştır (Kumandan, Sarıkamış: Donmuş Umutlar). Romanların bir kısmı tek bir dönemi veya bir tek bir savaşı tarihi kaynaklardan alınma belge, mektup, hatıra ve ayrıntılarıyla yansıtırken (Örneğin, Sara Gürbüz Özeren’in Sarıkamış: Donmuş Umutlar’ı, Okay Tiryakioğlu’nun Kumandan’ı,), Hasan Erdem’in Kızıl Atın Süvarisi, Fatih Sultan Mehmet devrini Otlukbeli, Kripoli ve Venedik Savaşları üzerinden, dönemin tarihi olay ve kişilerine beslediği hayranlığı hissettirerek eğitici ama edebi kaygıdan azade şekilde yansıtmıştır. Veysel Türk’ün Müzehhip Hafiye’si Alphan adındaki Sultan III. Selim’in hafiyesi üzerinden, bir polisiye macera eşliğinde Sultan III. Selim ve II. Mahmud devirlerinin önemli tarihi olay ve isyanlarını yansıtırken paralel olay örgüsüyle Harput’ta misyonerlik yapan Alphan’la yolları kesişen Mabella’nın ailesi üzerinden Fransız İhtilali’ni ve etkilerini karşılaştırmalı olarak macera romanına yaklaşarak yansıtır.
Hıfzı Topuz’un Hatice Sultan’ı biyografik karakterli ve bir kişinin yaşamı üzerinden 18. yy Sultan III. Selim döneminin tarihȋ ve sosyal olaylarını, Okay Tiryakioğlu’nun Kumandan’ı, Gazi Osman Paşa’nın kahramanlığı ve Osmanlı-Rus Savaşı’nı kronolojik bir bakışla yansıtırken kurgu, dil gibi edebȋ hassasiyetler konusunda zayıf kalmıştır. Yazarların tarihȋ kişilikler karşısında ya hayranlıklarını veya eleştirilerini belli ettikleri dikkat çeker. Örneğin Hasan Erdem’in Kızıl Atın Süvarisi’nde Fatih Sultan Mehmet ve Bosna Sancakbeyi Turhanoğlu Ömer Bey’e hayranlığını gizleyemediği, Türk ordusunu her fırsatta övdüğü, Veysel Türk ve Hıfzı Topuz’un Osmanlı’nın yenilikçi padişahı III: Selim’in ıslahatlarını anlatırken beğeni hislerini gizlemediği, ancak Sara Gürbüz Özeren’in ise 90 bin şehitten sorumlu tuttuğu Enver Paşa’yı maceracı ve hayalci bulduğu, hızlı yükselişi, Alman hayranlığı, bölge ve iklim koşullarını düşünmeden hazırlıksız askeri savaşa sürdüğü gerekçelerle satır aralarında nutuk çekerek sık sık eleştirdiği dikkat çeker.
İncelediğimiz eserlerde yazarlar tarihi olaylar karşısındaki tezlerini sayfalarca ve gereksiz yere ispatlama gayreti içerisinde olmuşlardır. Osmanlı tarihinin farklı dönemlerine duyulan bu ilgi ve eğilimlerde Türkiye’deki siyasi yönetimin köklerine bağlılık konusundaki hassasiyet ve telkinlerinin, yaşanan bazı büyük savaşların 100. Yıllarının 2000’li yıllara denk gelişinin, TV dizi sektörü ve sinema dünyasının da etkisi olduğu yadsınmamalı, yayınlanan eserlere yöneltilecek kaliteli eleştirilerle edebi yönü daha kuvvetli tarihi romanlar yazılmasına katkıda bulunulmalıdır.
Kaynakça
Beydilli, Kemal. III. Selim: Aydınlanmış Hükümdar, TDV, İstanbul 2010.
Beydilli, Kemal. İslam Ansiklopedisi, TDV, İstanbul 1991.
Blos, J. W., “Perspectives on Historical Fiction”, M. O. Tunnell, & R. Ammon The Story of Ourselves Teaching History Through Children’s Literature, Portsmouth Heinemann, 1993.
Dural, Baran. Edebiyatımızın Üvey Evladı Tarihî Roman, İstanbul 1991.
Düzgün, H. Tarih Öğretiminde Tarihî Romanların Yeri - Mehmed Niyazi’nin Romanları, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İstanbul 2008.
Erdem, Hasan Kızıl. Atın Süvarisi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014.
Fedai, Özlem. Kemal Tahir’in Romanlarında Tarih ve Toplum, Yüksek Lisans Tezi, DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998.
Hoffman, B. Historical Fiction Criticism & Evaluation. Oregon State University: http://web.cocc.edu/cagatucci/classes/eng339/Intro/Hoffman.htm, 1997.
Karaca, İsmail. Türk Edebiyatında Tarihî Romanlar (1951-1960), Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2004.
Karakışla, Yavuz Selim. “Fatih Sultan Mehmed’in Topları ya da Rumeli Hisarı Düşleri”, Tarih ve Toplum, S. 33(198), 2000, ss. 51-57.
Lewis, Bernard. Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınevi, Ankara 1984.
Lukàcs, G. Roman Kuramı, Çev. C. Soydemir, Metis Yayınları, İstanbul 2003.
Opperman, Serpil. Postmodern Tarih Kuramı: Tarihyazımı Yeni Tarihselcilik ve Roman, Evin Yay., Ankara 1999.
Özeren, Sara Gürbüz. Sarıkamış-Donmuş Umutlar, Damla Yayınları, İstanbul 2014.
Öztürk, Nermin. Tarihî Romanlar ve 19. Yüzyılda Yazılmış Üç Tarihî Romanın Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1992.
Purgstall, B. J., Büyük Osmanlı Tarihi, Sabah Yayınları, İstanbul 2000.
Tiryakioğlu, Oktay, Kumandan, Timaş Yayınları, İstanbul 2013.
Topuz, Hıfzı. Hatice Sultan, Remzi Kitabevi, İstanbul 2013.
Türk, Veysel. Müzehhip Hafiye: Çatı Kitapları, İstanbul 2013.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı. Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.
Yalçın-Çelik, D., Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Akçağ Yayınları, Ankara 2005.
Yılmaz, Ayfer, “Tarihî Roman Üzerine.” Bilge, S. 24, 2000, ss. 42-49.
[1] Nermin Öztürk, Tarihî Romanlar ve 19. Yüzyılda Yazılmış Üç Tarihî Romanın Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2002, s.28.
[2] Özlem Fedai, Kemal Tahir’in Romanlarında Tarih ve Toplum, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s.6.
[3] H. Düzgün, Tarih Öğretiminde Tarihî Romanların Yeri - Mehmed Niyazi’nin Romanları, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi, Eğt. Bil. Ens., İstanbul 2008, s.42.
[4] J. W. Blos, “Perspectives on Historical Fiction”, M. O. Tunnell, & R. Ammon The Story of Ourselves Teaching History Through Children’s Literature, Heinemann, Portsmouth 1993, s.14.
[5]B. Hoffman, Historical Fiction Criticism & Evaluation, Oregon State University, 1997. (http://web.cocc.edu/cagatucci/classes/eng339/Intro/Hoffman.htm adresinden alınmıştır).
[6] Baran Dural, Edebiyatımızın Üvey Evladı Tarihî Roman, Bizim Gergef Yayınları, İstanbul 1991, s.14.
[7] Ayfer Yılmaz, “Tarihi Roman Üzerine”, Bilge, S. 24, 2000, ss.42-49.
[8] G. Lukàcs, Roman Kuramı, Çev. C. Soydemir, Metis Yayınları, İstanbul 2003, s.95.
[9] S. Dilek Yalçın-Çelik, Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Akçağ Yayınları, Ankara 2005 s.65.
[10] İsmail Karaca, Türk Edebiyatında Tarihî Romanlar (1951-1960), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi, 2004.
[11] Yalçın-Çelik, a.g.e., s.67.
[12] Hasan Erdem, Kızıl Atın Süvarisi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2014, s.288.
[13] B. J. Purgstall, Büyük Osmanlı Tarihi, Sabah Yayınları, İstanbul 2000, s.200.
[14] Purgstall, a.g.e., s.116.
[15] Hasan Erdem, a.g.e., s.35.
[16] Hasan Erdem, a.g.e., s.59.
[17] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1982, s.116.
[18] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., ss.130-132.
[19] Purgstall, a.g.e., s.130.
[20] Hasan Erdem, a.g.e., s.10.
[21] Hıfzı Topuz, Hatice Sultan, Remzi Kitabevi, İstanbul 2013, s.246.
[22] Hıfzı Topuz, a.g.e., s.10.
[23] Hıfzı Topuz, a.g.e., s.69.
[24] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, (1982), s.321.
[25] Kemal Beydilli, İslam Ansiklopedisi, TDV, İstanbul 1991, s. 364; Ayrıca K. Beydilli, III. Selim: Aydınlanmış Hükümdar, TDV, 2010.
[26] Hıfzı Topuz, a.g.e., s.117.
[27] Veysel Türk, Müzehhip Hafiye, Çatı Kitapları, İstanbul 2013, s.336.
[28] Veysel Türk, a.g.e., s.83.
[29] Veysel Türk, a.g.e., s.151.
[30] Veysel Türk, a.g.e., s.152.
[31] Veysel Türk, a.g.e., s.47.
[32] Veysel Türk, a.g.e., s.237.
[33] Veysel Türk, a.g.e., s.140.
[34] Veysel Türk, a.g.e., s.210.
[35] Veysel Türk, a.g.e., s.139.
[36] Veysel Türk, a.g.e., s.329.
[37] Veysel Türk, a.g.e., ss.335-336.
[38] Okay Tiryakioğlu, Kumandan, Timaş Yayınları, İstanbul 2013, s.302.
[39] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., s.422.
[40] Sara Gürbüz Özeren, Sarıkamış-Donmuş Umutlar, Damla Yayınları, İstanbul 2014, s.12.
[41] Sara Gürbüz Özeren, a.g.e., s.53.
[42] Sara Gürbüz Özeren, a.g.e., s.133.
[43] Sara Gürbüz Özeren, a.g.e., ss.53, 133.
[44] Sara Gürbüz Özeren, a.g.e., ss.186-187.
[45] Sara Gürbüz Özeren, a.g.e., ss.283-285.
[46] Sara Gürbüz Özeren, a.g.e., ss.180-182.
[47] Sara Gürbüz Özeren, a.g.e., s.152.
[48] Sara Gürbüz Özeren, a.g.e., s.21.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.