D. Mehmet Doğan: Sapanca’da şiiri konuşmak

D. Mehmet Doğan: Sapanca’da şiiri konuşmak

Bir yer için “şiir gibi” denilecekse, hiç şüphesiz Sapanca böyle bir yer...

“Şiir gibi”, ama şiir değil! Şiire atfedilen yüksek değer böyle benzetmeleri, nitelemelere yol açıyor; şiir bir bakıma, güzelliğin eş anlamlısı oluyor. İşte, şiir gibi bir yerde, Sapanca’da şiiri konuşuyoruz, şiirden konuşuyoruz. Güzellik her zaman aklımızı aşıyor, hissimizi harekete geçiriyor.

20. yüzyılımızın büyük şairi, şiir tefekkürü olan üstadı Yahya Kemal, şiir yazmaktan değil söylemekten söz eder. Şiir söylemek, terennüm etmek, inşad etmek, okumak...Şairin yaptığı iş budur.

Eski türkçede cır, ır, yır şiirin karşılığı olarak görülür. Cırlamak, ırlamak, yırlamak... “Yır koşmak”, Divan ü Lügati’t-Türk’de “şiir söylemek”tir.

Âsım tercümesi Kamus’da, şair için “şiir söyleyen adama denir” ifadesi var. Yahya Kemal’in zamanı, 20. yüzyıl, şiirin söylendiği değil, yazıldığı dönemdir halbuki. Buna rağmen okunan, seslendirilen ve dinlenen sözün şiir olduğu vurgulanmak istenir. Şiirin âhengi, mûsıkîsi dikkatten kaçırılmamış olur böylece.

Şiirin sıradan bir söz olmadığı çok tekrarlanan bir görüştür. Eski şairlerimize, baksı, bahşı, kam (şaman) denildiğini burada hatırlamamız gerekiyor. Bunlar cezbe halinde şiir söylerler ve ekseriya bunu sazla da terennüm ederler. Ötelerden gelen bir sestir onlarınki... Aslında Anadolu’da yaygın olarak kullanılan “âşık” da aynı zeminden beslenen bir kelimedir. Âşık, Hak âşığıdır, “Hakdan gelen şerbeti içmiş” sanatkârdır. Ve onun sözü şu olur:

Derildik pınar olduk, irkildik ırmağ olduk, 
Aktık denize dolduk, taştık elhamdülillah.

Bütün köklü edebiyatlarda şair başlangıçta kâhin, münecim, büyücü veya şamandır. Şiir de sihirdir, büyüdür; asla sıradan bir söz değildir.

Şiir tulû eder, doğar... Bu ona aşkın, hatta ilahî bir kaynak atfetmeye yol açar. Fuzulî, şairin ilahî bir yardıma mazhar olmadan kusursuz şiir söyleyemeyeceği beyan eder. Yine de şiir ilahî mesajı yayan peygamberlere değil, insanlara mahsus bir san’attir.

Şiir kelimesinin köküne, iştikakına inersek, buraya kadar söylediklerimizi yalanlamış gibi oluruz. Şiir “bilmek”, dahası “sezişle bilmek” demek; bu durumda şair de “bilgili”, “sezişli” demek oluyor. Şiirin bu anlamda şuurla, bilinçle bağlantısını kolaylıkla kurabiliriz.

Biraz önce büyük lirik şairimiz Fuzulî’nin görüşlerini paylaştık. Fuzulî bunu söylemekle beraber, ilimsiz şiirin temelsiz duvara benzeyeceğini belirtir, bu yüzden değeri yoktur. Şairin gerçek şiire ulaşması için akıl ve nakil ilimleriyle donanması şarttır. Bilgiyle, ilimle yüklenen şair yine de ilahî ilhama muhtaçtır. Fuzulî’nin de çoğu büyük şairler gibi ilimle başı hoş değildir aslında:

İlm kesbiyle pâye-i rifat
Arzu-i muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak

(İlim elde ederek yüksek dereceye ulaşmak imkânsız bir arzu imiş, aşk imiş her ne var alemde, ilim bir dedikodu imiş ancak!)

Biz şair değiliz, tariflerle meşgulüz. Fakat müşkil bir mevkideyiz, tarifi çok zor bir şeyi açıklamaya çalışıyoruz.

Bazı şairler yaptıkları işi tarif etmek ihtiyacını hissetmişlerdir. İşte bunlardan biri, sağlığında şairliği önde görünen, fakat vefatından sonra edebiyat teorisyenliği ile, romancılığı ile daha fazla tanınan Ahmet Hamdi Tanpınar. Onun tarifi şu: “Bu belki âni bir cehtle kendini bulan ruhun, insandaki ezelî hakikatle temasından doğan bir konuşmadır; belki güzellik dediğimiz idealle bir lâhza başbaşa kalmanın verdiği mestîdir. Bu mânada denilebilir ki, şiir ve alelumum sanat, ferdin en mutlak ve hür sûrette kendini idrak ettiği zirvedir.”

Tanpınar’dan söz açıp da onun üstadından, Yahya Kemal’den bahsetmemek olmaz.

Sapancadayız ya, şiir gibi bir yerde...Şiir gibi yer, bizde estetik hisleri ayaklandırır, bediî heyecanlar uyandırır. Böyle yerlerde bir an şair olacağımız gelir, şiir söyleme hissi, ürpertisi kuşatır bizi. Peki şiir sırf böyle hislerden, heyecanlardan doğan bir şey midir? Bu soruya tamamen “hayır” diyemeyiz, fakat şiirin kaynağı sadece böyle hisler, heyecanlar olmamalıdır.

İşte Yahya Kemal söylüyor: “Şair doğmuş olanlar bile nazmetmek kabiliyetini yavaş yavaş edinirler. Şairin şair olarak doğduğuna dair eski bir itikad vardır ki doğrudur; hiçbir edebî terbiyeye muhtac olmaksızın yetişebileceğini iddia edenlerin sözleri ise efsanedir.” “Her san’atta olduğu gibi şiir sanatına da vukuf doğuşta olmaz. Ya bir aşk veya bir ideal, bir şairin inkişaf etmesine, hissini ifade etmek için dilinde bir kudret aramasına vesile olabilir.”

Her tarif kafamızı karıştırıyor değil mi? Bu kaçınılmaz, çünkü kolay bir iş yapmıyoruz, şiiri konuşuyoruz!

Her sanat eseri gibi şiir de bize tesir eder. Hissiyat uyandırır, düşünce doğurur, haz verir. Dil zevki en yüksek şiirden alınır. Peki şiirin tesiri anlamıyla, açıklığı ile mi olur?

Buna en açık şekilde itirazı 20. yüzyılımızın en büyük şairlerinden Ahmet Haşim yapmıştır. “Şiirde mâna ve vuzuh”, onun Piyale isimli şiir kitabının mukaddemesidir, önsözüdür.

Bu önsöz, “Bir günün sonunda arzu” şiirine yapılan itirazlar üzerine yazılmıştır. Şair bu akşam vakti şiirini, “Göllerde bu dem bir kamış olsam” mısraı ile bitirir ki, en çok bu mısra tartışılmıştır.

Şair bize bir akşam tasviri yapar, fakat bu bilindik bir tasvir değildir. Güllerden, fecirden, güneşten, kamıştan, altın kulelerden, âlemlerimizden sefer eyleyen kuşlardan, suya akseden sırma kemerden, tılsımlı (büyülü) bir yay olan semadan söz eder ve akşam kelimesini bir büyü oluşturacak şekilde tekrarlar:

Akşam yine akşam, yine akşam, yine akşam, yine akşam...

Şöyle söyler Haşim:

“Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere, vücut bulmuş mûsıki ile söz arasında, sözden ziyade mûsıkiye yakın, mutavassıt bir lisandır.”

“Mâna araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o sihrengiz sesi telâfiye kâfimidir?”

San’atı kendisiyle açıklayan bu görüşler şüphesiz kendi gerçekliği üzerinden konuşuyor. Fakat gayesi kendi olan bir sanat nereye kadar bizi kucaklar? Tamamen faydasız san’attan söz etmek ne kadar doğrudur? Şüphesiz sanat da faydasız değildir, gayeden yoksun olamaz. Sanatın, güzelin, insan ruhu, hissiyatı ve aklı üzerindeki tesirini yüce gayeler için harekete geçirmek tamamen vazgeçilebilecek bir şey değildir. Tebliğ, daha hafifi telkin, tamamen sadet dışında bırakılabilir mi? (Bu arada şiirin telkini, tebliği aşacak şekilde, propaganda maksatlı kullanıldığını da hatırdan çıkarmayalım.)

Nitekim, bildiğimiz önem verdiğimiz nice şair var ki, sanatla ülkü, ideal arasında güçlü bir bağ kurmuşlardır. Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Necip Fâzıl, Nazım Hikmet...Bu isimler Haşimle, Tanpınarla aynı devirde yaşamış ve herbiri düşüncelerini, ideallerini şiir diliyle ifade etmeyi tercih etmişlerdir. Bunun dönemle ilgili bazı zaruretlerle alâkasını kurma konusunda Mehmed Âkif bize yardımcı olabilir. Şiirini imanı, ideali, vatanı, milleti için bilmiş olan Âkif, büyük şiir kudretini bu uğurda harekete geçirmiştir. Günlük olaylardan, tarihe mal olacak mühim vak’alara kadar birçok konuyu nazım şeklinde ifade etmek yolunu seçmiştir.

İçinde bulunulan kötü durumdan kurtulmak, halis şiir gibi halis bir insanlık onun şiarı olmuştur. Fakat bir zaman gelmiştir ki, şairin hayatın içinden konuşması anlamını yitirmiştir. İşte Gece, Hicran, Secde gibi şiirleri böyle bir dönemin mahsulüdür. Bu durum Âkif’in yakınında bulunanlar tarafından da fark edilmiş ve vadiyi değiştirdiği, tarzının dışına çıktığı ifade edilmiştir. Âkif, buna karşılık, asıl vadisinin bu olduğunu, milletinin, vatanının içinde bulunduğu durumdan ötürü telkinci, tebliğci şiirler yazdığını ifade etmiştir. Hatta onun “gül devrinde yaşasaydım, bülbül olurdum” dediği söylenir.*

Şiirimizin Tanzimat sonrası çok vatan, millet, insaniyet vb. kavramlar üzerinden konuşması şiirin özünün kaybolmasına yol açmıştır. Şiirin asıl yatağına dönmesi konusunda Ahmet Haşim gibi şairlerimizin ortaya koydukları tavır önemlidir. Şiiri içe, benimize döndürmek, halis şiirin kaynaklarını hatırlamak da bu raddede bir vazife haline gelmiştir.

Söndürün lâmbaları uzaklara gideyim

Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim!

Haşim’le en zıt noktada bulunan, “sözüm odun gibi olsun doğru olsun tek” diyen Mehmed Âkif dahi an gelir ruhunun vahyini duymaktan söz eder. Çanakkale Şehidleri’ne şiirinin yüz yıldır eksilmeyen tesirini bu duyuşa bağlamak yanlış olmaz.

Sözün burasında gerçek şiirin sırrına nüfuz etmenin hiç de kolay olmadığını söylemek durumundayız. Şiir sözü kanatlandırır, hissi derinleştirir, düşünceyi zenginleştirir. Şairlerin insan olma keyfiyetimizi yükselten hikmetler hâlinde zihinlerimize yerleşen sözleri ümitlerimizi besler. Fakat şiir artık hayatımızda eskisi kadar yer tutmuyor. Son yıllarda içinde yuvarlandığımız sığlığın, basitliğin, bayağılığın, eski tabirle iptizalin sebeplerinden biri bu. Artık şiirden konuşmuyoruz, şiiri konuşmuyoruz, şiir okumuyoruz, şiirin dünyasının dışında kaldığımız için ufkumuz daralıyor, hissimiz köreliyor, insanlığımız eksiliyor.   

Burada şiirin de alanını daralttığını hatırlamamız gerekiyor. Vezni, kafiyeyi, âhengi, mûsıkîyi bir kenara bıraktı. Bunlar gerekli miydi? Anlam tek kişinin şifresine çevrilmeli miydi? Şiirin bu kadar kişileşmesi icab eder miydi? Bu sorulara cevap vermek mevkiinde değilim. Sadece gözlemlerimi paylaşıyorum. Şairler, artık eskisi kadar topluma mal olamıyorlar; kusur onlarda mı, halkda mı?

Halk zevkinin de şiirden uzaklaştığı görülebiliyor. Hiç bir devirde, halkın paylaştığı müzik, edebiyat, şiir, sanat zamanımızdaki kadar basitleşmedi, sığlaşmadı. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, seçkinler de kitle kültürüne kapıldı, yüksek sanatı idrakten, ince zevkleri tefrikten uzaklaştı. Cevherin kadrini bilen sarraf kalmadı. “Kitle kültürü” dediğimiz deniz ise, en büyük okyanustan bile büyük, fakat derinliği birkaç santimden ibaret!

Sapanca’da, bu sükûn telkin eden şiir gibi yerde, bu hususlar üzerinde tefekküre ihtiyacımız var.

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

Şair için yanan gönül ateşidir, başka bir şey değil, kapısını açan sabah rüzgârıdır gayrisi değil!

Şiirli günler dileği ile...

*D. Mehmet Doğan’ın “Onur konuğu” olarak 17. Sapanca Uluslararası Şiir Akşamlarının açılışında yaptığı konuşma

* Viranelerin yascısı baykuşlara döndüm

Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu.

Gül devrini bilseydim onun bülbül olurdum

Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?…

Ağustos 1935

Hastalığı sırasında Antakya ziyareti vesilesi ile yazılmıştır.

Bu haber toplam 315 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim