Fethi Güngör: Cahiliye Toplumunu İslam Toplumuna Dönüştürebilmek

Fethi Güngör: Cahiliye Toplumunu İslam Toplumuna Dönüştürebilmek
“… Allah (dilediği ve hükmettiği) tüm işlerde mutlak galip olan ve işi sonuçlandırandır. Ancak insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf 12:21).

Mütercim Sıbğatullah Kaya, “Kurtuluş Yolu” adıyla çevirdiği eserinin giriş kısmına dercettiği takdiminde Seyyid Kutub’un fikir dünyasını beliğ bir şekilde özetlemiştir:

 

İslam düşüncesinde manyetik bir kutup: Seyyid Kutub

 “Yıl 1979… “Millî Görüşün” o güne kadar ürettiği sloganik söylemler heyecanınızı dindirmeye, duygularınızı okşamaya yetiyor belki, ama kesinlikle aklınızı doyurmaya yetmiyor. Şöyle bir kalkıp benim de söyleyecek sözüm var, diyemiyorsunuz. Derken, imdadınıza kitaplar yetişiyor. İslam’da Sosyal Adalet, İslam-Kapitalizm Çatışması, Yoldaki İşaretler, Fî Zilâl’il-Kur’an. İslam’ın bir hukuk sistemi olduğunu, kendine özgü ekonomik ve sosyal görüşleri olduğunu, toplumsal adalet ve kardeşlik düşüncesiyle aslında toplumu yönetmeye talip olduğunu Seyyid’in kitaplarından öğreniyorsunuz.

İşgalci Batı’nın İslam dünyasına dayattığı kapitalist sistemin ve kapitalizme tepki olarak yine Batı’da ortaya çıkan marksist sistemin aslında Batı’ya ait değerlerolduğunu ve bize uymadığını okuyorsunuz. İşgalci güçlerin ve onların içerideki uzantılarının İslam’ı kasıtlı olarak karaladıklarını, kasıtlı olarak gerici ve çağdışı ilan ettiklerini, amaçlarının İslam’ın etrafında şüpheler uyandırmak ve zihinleri İslam’dan uzak tutmak olduğunu öğreniyorsunuz (s.6).

Seyyid’in kitaplarını okuyunca, dünyayı yönetmeye talip bütün doktrinlere karşı bizim de bir sözümüz olduğunu, karşılaştırmalı bir şekilde öğrenmeye başlıyorsunuz. Daha önce öğrendiğiniz klasik dinî bilgilerden, aldığınız medrese eğitiminden ve aşina olduğunuz fıkıh, tefsir, hadis ilminden edinemediğiniz farklı bir bakış açısı kazanıyorsunuz. Çömeldiğiniz yerden daha güçlü doğruluyorsunuz. Ayaklarınız yere daha sağlam basıyor. Kendinizden eminsiniz. Haykırmak geliyor içinizden: Benim de söyleyecek sözüm var! (s.7).

Seyyid sıradan bir âlim değil, aksiyoner bir mücahit olarak hepimizin dostu, yoldaşı ve arkadaşıydı. Onun şöhreti de ömrünü o yüzden sonlandırdıkları bu “aksiyoner mücahit” olma özelliğinden kaynaklanıyordu (s.8). O, şöhreti terk etmiş ve cihadı seçmişti, ama mücahitliği ona şöhretini fazlasıyla iade etmişti.

1906 yılında Mısır’da doğan Seyyid Kutub, gençlik yıllarında bir Arap aydını ve edebiyatçısı olarak boy gösterir. Onu “Seyyid” yapacak olan düşünceleri II. Dünya Savaşından sonra netleşmeye başlayacaktır. 1948’de araştırmalar yapmak üzere gittiği ve iki yıl kadar kaldığı ABD macerası, kimilerinin umduğu gibi onun yakından tanıdığı Batı’ya hayranlığını artırmaz, bilakis işgalci Batı’yla hesaplaşma isteğini artırır. Ülkesine döndüğü 1950’den 1966’daki şehadetine kadar olan dönemde, Seyyid hem fikrî olgunluğa erişir hem de İslam toplumunun kendi dinamikleri üzerinde nasıl devletleşebileceğini tasarlamaya çalışır.

Bu tarihten itibaren Seyyid Kutub hem “küfürle” uzlaşmayı reddeden Müslüman bir düşünür, hem de Müslüman Kardeşler’in en tanınmış yazarıdır. Bu yıllar Seyyid’in hem kendi düşüncelerinden dolayı hem de sistemin İhvan-ı Müslimîn’e yönelik hamlelerinden dolayı, göz altı ve hapis hayatı yaşayacağı yıllar olacaktır. Seyyid Kutub’u dar ağacına götüren, onun plan veya eylemleri değil düşünceleriidi. Yüce Allah’ın “İlahlığına” ve Rabliğine” iman etmiş bir toplumun Allah’ın hâkimiyetinden başka “hâkimiyet” tanımaması gerektiğini, ancak O’nun hâkimiyetini tanıyan bir toplumun “İslam toplumu” sayılacağını, diğerlerinin “cahiliye toplumu” olduğunu savunuyordu (s.9).

Müslümanların cahiliye toplumunu ve özelliklerini “ret ve inkâr” ederek kendi toplumlarını inşa etmeleri gerektiğini, inşa ettikleri bu toplumun “kendi devletini” zorunlu olarak doğuracağını, kanun ve düzenlemelerin daha sonra, zamanın şartlarına göre yapılacağını savunuyordu. Seyyid, işgalcilerin oluşturdukları seküler otoriteleri “tağut” olarak niteliyor ve bunların reddedilmesi gerektiğini savunuyordu.

Bu suç muydu? İnanç değerlerimizin hayatımızı yönetmesini istemek, uzlaşmak istememek bir kusur muydu? Ya da uzlaşmasız olan aslında kimdi? Dikkatle bakılırsa, bölgedeki yerel diktatörlüklerin de uzlaşmaz oldukları anlaşılıyor. İşgalci Batı’nın bölgeyi yönetsin diye kurdukları yerel düzenler, yerel değerlerle hiç uzlaşmıyorlardı. Aslında uzlaşmaz olan ve halkın değerlerini hiçe sayan onlardı.

İşin aslına bakılırsa Seyyid ya da başka bir İhvan üyesi asla suç işlememiş, kimsenin kanını dökmemiş, kimseyi kan dökmeye çağırmamışlardı. Evet Allah yolunda her Müslümanın ortaya koyacağı bireysel ve kolektif çabaya “cihad” diyorlardı. Ancak bu cihat çağrısı silahlı bir savaş çağrısı değil, sivil itaatsizlik ve protesto formatını pek aşmayan bir çağrıydı. Ancak muktedirler bundan ürküyor, Seyyid’i ve İhvan’ı teröre/şiddete çağırmakla suçluyorlar, seslerini bastırmaya çalışıyorlardı (s.10).

Seyyid Kutub’un düşünceleri, evet, şiddet içeren düşünceler değildi ama başka düşüncelerin kendisiyle uzlaşabileceği, kendisiyle orta yolu bulabileceğiniz düşünceler de değildi. Seyyid’in edebî üslubundan kaynaklanan sembolik ifadeler ve metaforlar yanlış anlaşılmaya da müsaitti. Bazı gençlik grupları bu fikirlerden yola çıkarak uç noktalara kayabiliyorlardı. Seyyid daha hayattayken hapishanede “Bazı gençlerin onun tezlerinden yola çıkarak, başkalarını tekfir ettiklerini…” duyduğunda üzüntülerini dile getirmişti. Üzülseniz ne çare, uçlara kayanlar sizi dinlemiyorlar ki… Bugün hâlâ “İhvan” içinde ve dışında, bazı marjinal/silahlı grupların kendilerini Seyyid’e yamamaya çalıştıklarını biliyoruz. Derin bir bakış açısıyla, bu tip grupların Seyyid’i darağacına çıkaranlardan daha az “zalim” olduğunu söylemek mümkün değil, sanırım…” (s.11).

 

Seyyid Kutub’un metodunu kardeşi Muhammed Kutub’tan öğrenmek

“1986 yılında Seyyid’in kardeşi Üstat Muhammed Kutub ile Seyyid’in düşünceleri çerçevesinde bir röportaj yaptım. Bu söyleşi gündemi çok etkiledi ve yıllarca konuşuldu. Seyyid Kutub’un doğru anlaşılması adına, Muhammed Kutub ile yaptığım o söyleşinin özetle ana çerçevesi şöyleydi:

  1. Geleneksel olarak Müslüman olan ama bilinç yoksunu oldukları için “Cahiliye” statüsünde yer alan toplumları ve bireyleri “Müslüman” saymamak doğru mudur? Cevap: Cahiliye kavramı, bireylerin değil, toplumların vasfıdır. Tıpkı “Daru’l-İslam ve Daru’l-Harb” kavramları gibi. Örneğin Daru’l-Harb’te yaşayan bir Müslüman kâfir sayılamayacağı gibi, Daru’l-İslam’da yaşayan bir kâfir de Müslüman sayılamaz. Seyyid’in cahiliye toplumları diye vasıflandırdığı toplumlarda yaşayan bireyleri kâfir kabul etmek doğru değildir. Hattâ bu tip toplumlarda yönetime katılmak hata kabul edilebilir, ama kesinlikle küfür kabul edilemez (s.12).
  2. Seyyid’in üzerinde çokça durduğu “tekfir/kâfir kabul etme” ve “hicret/ayrılış” kavramları nasıl okunmalı? Cevap: Kâfir kabul etme, düşünce ve inançların küfür kökenli olduğunun bilincinde olma, ayrılma ve hicret de bilinçsel ve düşünsel bir ayrılma demektir. Bu kavram kesinlikle fiziksel anlamda kampları ayırma ve ötekileri kâfir kabul etme anlamında kullanılamaz.
  3. Cihadın metodik karakteri sert olmak ve nihai durağı da devrim olmak zorunda mıdır? İslami hareketler devlet otoritesini reddettiklerinde devlet otoritesine tanınan tüm haklara sahip olurlar mı? Örneğin, Suriye İhvanı’nın önde gelen yazarlarından Said Havva bu görüşü açıkça dile getirir… Cevap: İslami hareketler hoşgörü ve af yolunu seçebilirler. Devlet erkinin tüm yetkilerini üstlenip kullanamazlar. İslami hareketler, İslam devletinin çekirdeğini ve ana bloğunu oluştururlar, kendisini değil!” (s.13).

 

Üstat Muhammed Kutub bazı kavramları kökünden reddetmiyor, yorumlarını tamamen değiştirmiyordu belki, ama esnetiyor ve yumuşatıyordu. Benzeri bir yumuşatmayı İhvan’ın II. Genel Başkanı Hasan el-Hudaybi, 1969’da yazdığı “Yargıç Değil Davetçiyiz” adlı kitabıyla yapmıştı. Seyyid’in düşüncelerine eklenen bu yeni üslup, Türkiye’de gittikçe radikal ve uzlaşmasız bir karakter kazanan İslami uyanışa ve gelişen İslam düşüncesine hizmet etmiş, büyük ölçüde olumlu sonuçlar doğurmuştu.

O günden bugüne çok zaman geçti. Diktatörlüklerin hüküm sürdüğü bölgelerde hâlâ iman+öfke+cesaret bireşiminden ibaret gruplar ellerine silah alıyorlar. Kendilerini Seyyid Kutub’a yamayan bu tip hareketler özelde Seyyid’i, genelde İslam’ı temsil edebilirler mi? İslam düşüncesi bu kadar sığ, hele yaptıklarına bakılırsa, Müslüman bir mücahit kendi başına buyruk, dar görüşlü ve cahil olabilir mi?

Seyyid Kutub’un “Kurtuluş Yolu” dikkatle okunduğunda cevabın kocaman bir “Hayır!” olduğu kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Küfürle ve kurumlarıyla hesaplaşmanın, dayatmacı diktatörlüklerle uzlaşmamanın, onlara karşı protestocu, mücadeleci ve itaatsiz olmanın adıdır Seyyid Kutub. Elinde silah, ilimden ve irfandan yoksun bir şekilde, iman ve hormon gücüyle hareket etmenin adı ne Seyyid’dir ne de Kutub!” (s.15).

 

Realiteyi görmek ama yenilgiyi içselleştirip teslim olmayı kesin bir dille reddetmek  

İlk bölümünü geçen haftaki yazımızda özetlediğimiz “Kurtuluş Yolu” isimli risalesinde Seyyid Kutub mevcut duruma ve geleceğe ilişkin şu görüşleri serdetmektedir:

“… Peki bugün durum ne? Elbette ki, İslam fıkhının gelişmesini ve ilerlemesini kendi öz yönteminden uzaklaştıran birçok etkeni hesaba katmak durumundayız. Elbette fiilî gerçekliğin, psikolojik ve zihinsel gerçekliğin, inanç ve bilinç gerçekliğinin İslam ikliminden ve İslami hayattan uzaklığını hesaba katmak zorundayız.

Elbette ki, Batı medeniyeti ve fiilî şartlar karşısında uğradığımız düşünsel ve psikolojik yenilgiyi hesaba katmak zorundayız. İslam fiilî gerçekliğe yönelir, ama kendini ona uydurmak için değil; büyüklüğü ne olursa olsun onu kendi anlayışına, kendi metoduna ve kendi hükümlerine uydurmak için; doğal gelişim açısından fıtri ve zorunlu olanı yerinde bırakmak, asalak, gereksiz ve bozucu olanları ise söküp atmak için… İslam beşerî cahiliyeyle karşı karşıya geldiği zaman böyle davranmıştır; bundan sonra da ne zaman cahiliyeyle karşı karşıya gelse yine böyle davranacaktır (s.83).

Fiilî gerçekliğin hacmi ne olursa olsun, onun Allah’ın hükümlerinin üstünde uyulması gereken asıl değer olarak itibar görmesi, yenilginin ilk belirtisidir. Oysaki İslam Allah’ın yolunu ve Kur’an’ın hükümlerini, insanların mihver edineceği ve mevcut durumu ona uygun olarak onaracakları temel değer olarak kabul eder. Nitekim İslam geldiğinde evrensel cahiliye toplumuyla karşı karşıya gelmiş, onu kendine özgü metoduyla onarmış, sonra da onu ileriye taşımıştır.

İslam’ın bugünkü evrensel cahiliye toplumuyla karşı karşıya geldiğinde de konumu değişmeyecektir. Onu kendine özgü metoduyla onaracak, sonra da onu ileriye taşıyacaktır. Bu iki kabul arasında önemli bir fark vardır. Cahiliye gerçekliğinin temel değer olarak kabul edilmesiyle, Rabbani metodun temel değer kabul edilmesi birbirinden tamamıyla farklıdır.” (s.85).

 

Cahiliye toplumunun ürettiği sorunlara İslami çözümler üretme çabasının beyhude olduğunu görebilmek

“Ben İslam’a ve ciddiyetine olan saygımdan ötürü, cahiliye toplumlarının herhangi bir problemine İslam’dan çözüm sormayı reddediyor ve kınıyorum. Bundan daha alaycı ve aşağılayıcı ne olabilir ki? Bir yargıca kararını talep etmek üzere başvuruyorsun; ancak ona dilini çıkararak baştan onu yargıç olarak tanımadığını, onun otoritesini kabul etmediğini ilan ediyorsun! Onun verdiği hükme keyfine uyduğu sürece bağlı kalacağını söylüyorsun! (s.87).

Bugün, dünyada olan biten hiçbir şey ile İslam arasında ilgi kurulamaz. Çünkü, kimse İslam’ı kendi hayatına hâkim kılmış, onu kendi toplumuna yönetim modeli yapmış değildir. Kimse çıkıp Allah’ın dinini tek başına dünyaya hâkim kılmış da değildir. Kimse kalkıp Allah’ı layıkıyla “birlemiş” değil; kimse hayatı yönetmeyle ilgili olarak ilk ve son sözü Allah’ın hükümlerine bırakmış değildir!

Bu bakımdan, ister iyi niyetle olsun ister kötü niyetle olsun, İslam’dan çözüm isteyenler, onunla alay ediyorlar. Bu isteklere cevap verenler, günümüz insanlığına ait herhangi bir konum için İslami sistemde yer arayanlar, daha büyük alaycıdırlar! Gerçi ben bunların çoğunu tanıyorum; bunu alay etmek için yapmazlar ve İslam’ın düştüğü durumu anlasalar, bunu asla kabul etmezler. İslam’dan sorunlara çözüm bulması, ancak İslam tek başına hayat tarzı hâline geldiğinde istenir. Bu da bir İslam toplumu kurulduğunda gerçekleşecektir. İslam’ı kendi hukuk sistemi olarak kabul eden ve ondan başka yasama kaynağı kabul etmeyen “örnek toplum” kurulduğunda… (s.89).

Yüce Allah’ın insanlığa merhamet edeceğine olan güvenimiz, bu toplumu dileyip (kurulmasına) izin vereceğine olan ümidimizi sürekli kılmaktadır. Sürekli söyleyip tekrarladığımız gibi bu toplumun kurulması insani bir zorunluluk, fıtratın zor zamanda açığa çıkan cevabı ve onun kaçınılmaz kıldığı bir (sonuç) olacaktır. Doğumun kaçınılmaz olması doğum sancılarını (ortadan kaldırmayacak) ama onu önemsiz kılacaktır.

Peki, ama koca bir insanlık İslam’a nasıl yönelecektir? Bu soruyu soranların, her şeyin nasıl başladığını ve nasıl gerçekleştiğini iyice düşünmeleri gerekiyor.

Bir tek adam bütün bir insanlığın önünde Allah’ın metoduyla durmuş ve kendisine emredildiği gibi şöyle haykırıyordu: Karanlıktasınız (cahiliye); aydınlık (hidayet) Allah’ın hidayetidir… Derken, tarih değişmeye başladı… Bu büyük hakikat, bir tek adamın kalbine yerleştiğinde tarih değişmeye başladı… Bu değişimin (tarihteki) seyrini dost-düşman herkes biliyor (s.91).

Bu bir tek adamın kalbine yerleşen o hakikat, büyük varlık yasası gereği hep var olmuştur. O sapkın insanlık da var olmaya devam etmiş, yine karanlığına (cahiliyetine) geri dönmüştür.

Olan bitenin derli toplu özeti budur. Bir başlangıç noktası var… Bu, gerçeğin bir tek kalbe yerleşme noktasıdır… Sonra birkaç kalbe… Sonra inanmış bir topluluğun kalbine… Sonra bu kafile yola koyuluyor… Uzun ve dikenli bir yola… Garip olan bugün de -bazı istisnalar dışında- insanlığın kendisine hidayetin geldiği ilk gün gibi bu yola yabancılaşmış olması… Yolun sonunda bu kafile de uzun ve dikenli yola ulaşacak… Tıpkı ilk kafilenin ulaştığı gibi… (s.93).

Bunun zahmetsiz bir mesele olduğunu savunmuyorum… Kısa sürecek bir mücadele olacağını da… Ancak garantili sonuç budur… Her şey, ama her şey bunu destekliyor… Varlığın doğasında bulunan, insanın doğasında bulunan gerçek ve fıtri her şey… Molozlar ayağına dolanacak, büyük bir insanlık gerçeği yoluna çıkacak… Ancak bu engel çerçöpten başka bir şey değildir… Büyük, ama çer-çöp!

Bütün davamız, en sonunda “Hamdolsun âlemlerin Rabbi Allah’a” diyebilmektir…” (s.95).

 

Kaynak:

Seyyid Kutub; Tarîqu’l-Halâs: Kurtuluş Yolu, Çeviri: Sıbğatullah Kaya, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 96 s.

 
Bu haber toplam 90 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim