• İstanbul 14 °C
  • Ankara -2 °C

Mehmet Âkif Araştırmaları Derinleşiyor

Mehmet Âkif Araştırmaları Derinleşiyor
Türkiye Yazarlar Birliği’nin bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Mehmet Akif Bilgi Şöleni kamuoyunun önüne şair ve mütefekkir Âkif’le ilgili yeni açılımlar getirdi.

Türkiye Yazarlar Birliği’nin bu yıl üçüncüsünü düzenlediği Mehmet Akif Bilgi Şöleni kamuoyunun önüne şair ve mütefekkir Âkif’le ilgili yeni açılımlar getirdi.

Bilgi Şölenlerinin ilk hedefi, ele aldığı alanda yeni araştırmaları, taze bilgileri irfan ehlinin dikkat nazarlarına sunmaktır. TYB’nin üç yıldır düzenlediği ve artık gelenekleşmiş sayabileceğimiz Mehmet Âkif Bilgi Şölenleri her yıl bu büyük insanın etrafında birçok meselemizin ele alınıp konuşulmasını sağlıyor. Âkif’i araştırmak ve onun üzerinden konuşmak ‘biz’i konuşmak ve medeniyetimizin çerağını uyandırmak anlamına geliyor aslında.


Âkif’le ilgili Bilgi Şölenlerinde her yıl farklı bir tematik konu etrafında yoğunlaşılıyor olması da ayrı bir güzelliktir. Âkif’le ilgili daha önceki bazı çalışmalara bakarak ‘artık bu konuda söylenebilecek bir şey kalmamıştır’ diye düşünenler, TYB’nin Bilgi Şölenlerini dikkatle izlemelidirler. Üçüncü Âkif Sempozyumu, Âkif hakkında ve etrafında ele alınacak daha birçok konu bulunduğunu yeterince göstermiştir. Elbette bundan sonraki yıllarda da daha söylenecek ve hatta yapılacak çok şey vardır.

Bilgi Şöleni’nin Mukaddimesi: Taceddin Dergâhı’ndaki Tören

Her yıl Âkif’le ilgili TYB tarafından düzenlenen faaliyetlere katılanlar, Taceddin Dergâhı ve çevresindeki gelişmeleri de izliyor olmalılar. Dergâhın önündeki Âkif Parkı’nda gerçekleştirilen programın haber değeri taşıyan safahâtını basın-yayın organlarından takip edebilirsiniz. Fakat oradaki herkesin gözüne kocaman bir çöp gibi batıp duran bir korsanlığı burada zikretmeden olmayacak.

Taceddin Dergâhı ile Karacabey Külliyesi arasındaki çok da geniş sayılamayacak alana bu iki kadim komşu yapının birbiriyle alâkasını tamamen kesecek cesamette bir ucube bina dikilmiş. Anıtlar Yüksek Kurulunun kararıyla bu tür tarihî binaların en az 500 m. yakınına herhangi bir bina yapılmaması gerekirken; bu kanunla düzenlenmiş bir hususken hangi vicdan ve iz’anla bu binanın oraya dikildiğini kimse açıklayamaz. Binanın hastane binası olması dahi durumu değiştirmiyor ne yazık ki.

Törenin söz konusu inşaat yüzünden zarar gördüğü için o sırada restore edilmekte olan Dergâh binasının ve yanındaki tarihî camiin önündeki alanda yapılıyor olması da TYB’nin 20 küsur yıldır sürdürdüğü çabaların bir sonucudur. Mekânlar insanlarla bir anlam kazanır, tabii insanlar da özellikli mekânlarda tarihlerini ve kendilerini bulurlar.

Bilgi Şöleni = İlim ve İrfan Sofrası
Taceddin Dergâhı’ndan Bilgi Şöleninin icra edileceği TOBB Konferans Salonuna geçildi. Programın sunucusu Ahmet Fidan Bey, ilk olarak açış konuşmasını yapmak üzere TYB Genel Başkanı İbrahim Ulvi Yavuz’u davet etti. Yavuz, konuşmasında TYB’nin 30. yıl faaliyetlerinden ve Âkif Bilgi Şöleninin öneminden ana başlıklar hâlinde söz etti. Protokol konuşmalarının ikincisini ise D. Mehmet Doğan yaptı.

Bilgi Şöleni’ne Kültür [ve Turizm] Bakanlığı katından da bir ilgi olduğunu Bakan Ertuğrul Günay adına bir konuşma yapan Ayşenur İslâm’ın kürsüye davet edilmesiyle öğrenmiş olduk. İslâm, Bakan adına hazirunu selâmladı. Daha önceki konuşmacıların Kültür Bakanlığı’na yönelttiği bazı eleştirilere de cevap veren İslam; “Eleştiriye açığız. Bizi eleştirin, ama yaptıklarımızı da görün. Bu akşam Millî Kütüphane’de Âkif’in bestelenmiş şiirlerinden hazırlanan müzik programına davetlisiniz. Biz biriz.” diyerek Âkif’in tefrikayı yeren mısralarını okudu.

Daha sonra kürsüye eski Adıyaman Milletvekili Mahmut Göksu geldi. Göksu kısa bir selâmlama konuşması yaptı ve “Hükûmetimizin Mehmet Âkif’le ilgili daha birçok çalışma yapması gerekir. Âkif için ne yapılsa azdır. TYB ve İlim Yayma Cemiyeti’ne teşekkür ederim” dedi.

Artık söz sırası, Bilgi Şöleni’ni düzenleme aşamasında Türkiye Yazarlar Birliği’nin iki yıldır en büyük destekçisi olan İlim Yayma Cemiyeti Ankara Şubesi idaresinden Fatih Saraç’taydı. Saraç Türkiye genelinde şubelerinin ve 60’a yakın yurtlarının bulunduğunu, yurtiçi ve yurtdışında 2000’in üzerinde üniversite öğrencisine burs verdiklerini belirttikten sonra; “Sizinle olmak bize büyük bir heyecan veriyor. Burada bulunan yazarların, bilhassa D. Mehmet Doğan ağabeyimizin, lise yıllarımızdan itibaren düşüncemize önemli katkıları olmuştur. Şu an internet üzerindeki bir gazeteden İsrail’in Gazze’yi vurduğunu ve 120 cana kıydığını öğrenmiş bulunduğum için çok keyifli olamıyorum ama vurgulamak isterim ki TYB ile kültürel alanlarda her türlü işbirliğine hazırız.” diyerek konuşmasını tamamladı.

Bu arada Ahmet Fidan, Bilgi Şölenine gelemediği için telgraf gönderenlerin isimlerini okudu.

Fidan, “Üçüncüsü değil, otuzuncusu yapılsa, Mehmet Âkif’ten öğreneceğimiz çok şey var. Âkif’in ruhaniyetinin bizimle olduğuna inanıyorum” diyerek ilk oturumun başkanı Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu’nu kürsüye davet etti.

İlk Oturum: Siyaset, Velâyet, Tefekkür, İslâm Birliği ve Dönemin Fikir Akımları…


İlk oturumun ilk tebliğcisi Yard. Doç. Dr. Mustafa Gündüz, önceden belirttiği bir mazereti sebebiyle Bilgi Şöleninde bulunamadı. Fakat bildiri özetini ve metnini Bilgi Şöleni sekreteryasına ulaştırmıştı. Dolayısıyla oturum başkanı Karaismailoğlu, ilk konuşmacı olarak sözü Prof. Dr. Ahmed Güner Sayar’a verdi.

 

A. Güner Sayar,  çocukluk yıllarında Fatih semtinde ailece gerçekleştirdikleri kabir ziyaretleri esnasında hemen oracıktaki Âkif’in kabrini de ziyaret ettiğini anlatarak başladı konuşmasına. Dolayısıyla Âkif’in kabrinin Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilmeden önce orada bulunduğunu öğrenmiş olduk. “Siyaset ve Velâyet Girdabında Âkif” başlıklı bildirisinde; “İktisat Fakültesinde okumaya başlayınca fark ettim ki, Âkif’in düşüncesinde ekonomi-politik yok. Âkif bir yoksul gördüğünde sırtındaki paltosunu çıkartıp ona veren insandır. Âkif, İslâm’ı bihakkın bilen bir insandır. Fakat günümüzde İslâm’la insan arasındaki makas açıktır.” düşüncesini ortaya koydu.


Âkif’in tasavvufla ilişkisine de değinen Sayar, Osman Nuri Ergin’den naklettiği bir anekdotla sözü Babanzade Ahmed Naim ve Âkif dostluğuna getirdi. Bu nakle göre Babanzade son dönem Melâmîlerinden Ahmed Amiş Efendi’ye bağlıdır. Âkif’e ‘En sevdiğin dostun kimdir?’ diye sorulunca tereddütsüz ‘Naim!’ demiştir. Sayar, işte tam bu noktada iki şahsiyet arasındaki güçlü dostluğa rağmen “tasavvuf konusunda neden Âkif’in iki kolu yandadır?” diye sormadan edemediğini belirtti. Fakat; “Âkif, nefsanî olmayan bir hayat sürdü. Yedinci Safahat’ta Âkif, o çok eleştirdiği tasavvufun bizzat içine girdi ve o yolda metinler yazdı” diyerek konuya açıklık getirdi.

 

Bilgi Şöleni’ndeki ilk oturumun ikinci konuşmacısı Prof. Dr. Hakan Poyraz’dı. “Mustafa Özçelik’le birlikte TYB Sakarya Şubesi’nin düzenleyeceği Nasreddin Hoca programına katılmak için aranızdan ayrılacağım. Şimdiden özür dilerim” diyerek başladığı konuşmasını şöyle sürdürdü:


“Fikir ve sanat yaratımları insanlığın kriz anlarında ortaya çıkar. Şiir de derin şuura ulaşmada bir vasıtadır. Akif’i bu bağlamda değerlendirmek gerekir.”

 

Mustafa Özçelik de bildirisini sunduktan sonra Sakarya’ya hareket edeceğini söyleyerek öncelikle Filistin’de şehit edilen insanlar için rahmet diledi. Daha sonra bildirisinin asıl konusuna geçen Özçelik; “Her şair eleştirilmiştir. Âkif de tartışılan ve eleştirilen bir insandır. Tenkit tuzağından kurtulması mümkün değildir. Fakat Âkif’in tartışılamayacak bir yanı vardır: Ahlâkı ve karakteri. Burada “Çanakkale Şehitlerine” ve “İstiklâl Marşı”na yöneltilen eleştirileri ele alacağız. Âkif’i dinî duyarlığa sahip olanlar da eleştirmişlerdir. İstiklâl Marşı, Çanakkale Şehitlerine yazdığı şiirden daha fazla itirazla karşılanmıştır.  Maarif Bakanı Rıza Nur, Kâzım Karabekir gibi birçok kişi Marş’ı eleştirmişlerdir.”


Özçelik, konuşmasında Âkif’in Çanakkale Şehitlerine yazdığı şiirle ilgili olarak Münir Nurettin, emekli bir tuğgeneral ve Rasim Özdenören’in eleştirilerine, 1940’larda yeni bir İstiklâl Marşı yazdırılması girişimine ve bunun etrafında oluşan tartışmalara, Marş’ın bestesi etrafındaki tartışmalara da değindi.

Mustafa Özçelik’in sunumundan sonra Hakan Poyraz ve Özçelik özür dileyerek Bilgi Şöleninden ayrıldılar ve Nasreddin Hoca programına katılmak üzere yola çıktılar.

Bilgi Şölenine Konya Selçuk Üniversitesi’nden katılan Doç. Dr. Caner Arabacı “Akif’te İslâm Birliği Düşüncesi” konusunda bir sunum yaptı. Arabacı konuşmasına dünyada şu an mevcut birlik örgüt veya oluşumlarını özetleyerek başladı. “Neden dünya birleşmeye giderken biz ayrışıyoruz? Vahdet ve ittihadı temsil eden İslâm’ı temel alan Osmanlı’da neden bir ‘İttihâd-ı İslâm’ davası doğmuştur?” sorularıyla konusunu açmaya başlayan Arabacı şöyle devam etti:


“İttihad-ı İslâm’ın doğuşunun ilk sebebi Osmanlıcılığa duyulan tepkidir. Bir tür korunma içgüdüsüyle gerçekleştirilmiştir.”


‘Âkif İttihâd-ı İslâm düşüncesinin neresindedir?’ sorusuna da cevap arayan Arabacı, Âkif’in Âsım’ı İslâm birliğini de sağlayacak olan insan tipi olarak öne çıkardığını vurguladı.

 

Birinci Oturumun son konuşmacısı olan Prof. Dr. Suat Cebeci “Mehmet Âkif’te Din ve Siyaset İlişkisi” konulu bir tebliğ sundu. Din ve siyaset ilişkisinin ilk devirlerden beri tartışıldığını vurgulayan Cebeci, şu görüşleri ileri sürdü:


“Âkif’in durduğu yer İttihâd-ı İslâmcılık değil ‘İslamizasyon’dur. Din alanında bir büyük filozoftur. O devirde İttihad-ı İslâmcı akımlar olarak Senûsîlik, Mehdîcilik gibi tasavvuf kaynaklı akımların yanı sıra Arabistan’da Vahhabîlik ve Mısır’da ise Afganî-Abduh çizgisi hakimdi. Âkif Senûsîliği ve onun zıt kutbunda yer alan Vahhâbîliği değil, Mısır’da gelişen İslamcı akımı benimsemiştir. Cumhuriyet döneminde ise Âkif, Burdur milletvekilidir, ama Mecliste hiç konuşmamıştır. Çocuksu bir inançla bağlandığı bir İslâm anlayışına sahiptir.”

 

İkinci Oturum: Âkif’in Nesirleri, Mektupları, İdealize Ettiği ve Ele Aldığı Şahsiyetler


Doç. Dr. Derya Örs’ün yönettiği İkinci Oturumda altı katılımcı vardı. Oturum A. Vahap Akbaş’ın “Mehmet Âkif’in Nesirleri” konulu tebliğiyle başladı.

Akbaş, bildirisinde Âkif’in nesirlerini ana hatlarıyla tasnif ederek bu meyanda tercüme yazılarına da dikkat çekti. Âkif’in nesirlerinin şimdiye kadar genellikle çevrimyazı çalışmalarıyla ortaya konulduğunu, oysa genç nesillere Âkif’in düşüncesinin ulaştırılabilmesi için bunların sadeleştirilerek yeni neşirlerinin yapılmasının zamanının geldiğini vurguladı.

Selim Cerrah ise, “Asım: İki Hakikat; İki Tasavvur” başlıklı bildirisinde Safahat’taki Âsım bölümünün bir özetini çıkardı. Âsım kitabında yer alan “biçare dindaşlar” ve “üç buçuk soysuz” kavramlarına dikkat çeken Cerrah şöyle dedi:


“Âsım’daki iki gerçek kişi Köse İmam lakaplı Ali Şevki Hoca ve Hocazade; iki mutasavver kişilik ise Âsım ve Melek (Köse İmam’ın kızı)’tir. Âsım Kitabı bu iki gerçek ve iki mutasavver kişiden söz eder.”
Cerrah, Âkif’in ‘Âsım’ın nesli’ olarak nitelediği ‘yarını inşa edecek gençler’in özelliklerini sıralayarak sözlerini bitirdi.

Bilgi şöleninin bu aşamasında Mehmet Âkif’in mektuplarını esas alan art arda üç bildiri bir araya gelmişti. Bunlardan ilki Doç. Dr. Nesime Ceyhan’ın “Şairi Mektupla Anlamak” başlıklı bildirisiydi.

Nesime Ceyhan, mektuplarında tezahür eden baba, eş ve dost Âkif portresini içtenlikli bir üslûpla anlattı. Âkif’in mektuplarında belirginleşen nüktedanlığına da dikkat çeken Ceyhan, dinleyicileri yer yer gülümseten ve Bilgi Şöleninin ağır havasını açan bir sunum gerçekleştirdi. Farklı konusuyla Şölenin en ilgi çekici bildirilerinden biri de buydu.

Yard. Doç. Dr. Nazım Elmas ise “Mehmet Âkif’in Mektuplarındaki Edebî Dünya”yı ele aldığı sunumunda bu mektup toplamına tematik bir açıdan yaklaşmış oldu. Âkif’in edebî düşüncelerini ihtiva eden makalelerinin dışında mektuplarında da dikkate değer edebî görüşlerinin ve bu konuyla ilgili ayrıntıların bulunduğuna dikkat çeken Elmas, ağırlıklı olarak Mısır günlerinde yazdığı mektuplarında daha çok ‘iydiyye’, ‘tebriknâme’ tarzı kısa şiir örnekleri bulunduğunu söyledi. Âkif’in Mısır’da yazdığı şiirlerini Fuad Şemsi’ye göndererek eleştirmesini istediği, Emine Abbas Halim Hanım’a yazdığı mektuplardaki üslûbunun daha edebî ve incelikli bir üslûp olduğu gibi birçok hususun mektuplarından takip edilebileceğini örnekleriyle gösterdi.

Bu satırların yazarı da aynı oturumda idi ve o da Âkif’in mektuplarından yola çıkan bir bildiri sundu: “Mehmet Âkif’in Bektaşîliğe Yaklaşımı” başlıklı bildirisinde Âkif’in Emine Abbas Halim Hanımefendiye yazılmış bir mektubunda yer alan Bektaşîlikle ilgili ifadelerini değerlendiren Günaydın, bu ifadelerin Safahat’ta yer alan ve ‘tasavvufu Türke sürülmüş olgun bir şıra’ olarak niteleyen mısralarına açılım getirdiğini söyledi.

İkinci oturumun son konuşmacısı Dr. Selâmi Şimşek “Mehmet Âkif’in Sûfîleri, Şairleri ve Edipleri” başlıklı bir bildiri sundu. “Âkif, tasavvufa bütünüyle karşı değildir, o hurafelerden uzak bir tasavvuf istiyordu” diyen Şimşek, Safahat’ta adı geçen sûfî, şair ve edipleri teker teker ele alarak değerlendirdi: Firdevsî, İbn-i Sînâ, Gazalî, Razî, Seyyid Şerif, Mevlânâ, Şeyh Sadî, Hâfız, Attâr, Beydâvî, Kutbuddin Şirazî, Taftazânî, Şeyh Bedreddin Simavî, Fuzûlî, Hüsam Efendi, Osman Şems, Antere, Mütenebbî, Abduh, Afganî, Ferid Vecdî, Lamartin, Nâmık Kemal, Hâmid…

Üçüncü Oturum: Münevverlerimizin Âkif Algısı, Varoluş, Modernizm, Islah ve Gelenek

 

Bilgi Şöleninin son üç oturumu 28 Aralık 2008, Pazar günü gerçekleştirildi. Pazar gününün ilk, Bilgi Şöleninin üçüncü oturumunu yönetecek olan Prof. Dr. Suat Cebeci rahatsızlandığı için oturumu Muhsin Mete yönetti.

Oturum, Yusuf Kaplan’ın “Âkif’in Varoluş İrade ve Mücadelesi” başlıklı bildirisiyle başladı. bu bildiri oldukça dikkat çekici bir konuyu ele alıyordu. Kaplan, bildirisini özetlemeden, hazırladığı en geniş şekliyle dinleyiciye aktarmaya çalıştı ve tam ana konuya geldiği sırada süresi doldu. Buna rağmen, söyledikleri hazirun tarafından ilgiyle izlendi. Sanırız bildiriler kitaplaştığında Kaplan’ın metnine öncelikle göz atmak isteyecek birçok okuyucu olacaktır.

Prof. Dr. Cemâl Kurnaz ise ikinci konuşmacı olarak “Serdengeçti’nin Âkif’e Yaklaşımı”nı ele aldı. Serdengeçti’nin hemşehrisi ve sağlığında yakınında bulunmuş bir şahıs olarak Cemâl Kurnaz Serdengeçti’nin Âkif’le ilgili görüşlerini şöyle özetledi:


“Zamanının şairleri yan gelip yatarken Âkif, bu milletin şiirini yazmıştır. Serdengeçti’ye göre Âkif, ‘fecaat devri’ şairidir. Allah onu tam zamanında göndermiştir. Fikret, Haşim ve Hâmid’i ise sorumsuzlukla suçlar. Âkif’in sağlam Türkçesini de beğenir. Ona göre Âkif’in Mısır’a gidişinin bir zahir, bir de bâtın sebebi vardır. Bâtın sebebi “Adam aldırma da geç git diyemem” diye haykıran bir mizaca sahip olması, zahir sebebi ise birtakım şaşkınların “Maalesef en güzel Çanakkale şiirini bizden olmayan biri yazmıştır” diyerek Âkif’i dışlamaya çalışmaları ve gönlünü incitmeleridir.”


Cemâl Kurnaz, Âkif’in iki manzum mektubunu da konuyla ilgisi bakımından zikrederek konuşmasını bitirdi.

 

Doç. Dr. Turan Karataş ise Mehmet Âkif’i yakın arkadaşlarından “Hasan Basri Çantay’ın gözüyle” ele aldı. Ağırlıklı olarak Çantay’ın Âkifnâme adlı eserinden yola çıkan Karataş, Âkif’in de Çantay’ı önemsediğini ve hakkında “Adam gibi adam” dediğini aktardı ve sunumuna şöyle devam etti:


“Çantay, şair Âkif’ten çok insan Âkif’i anlatır. Ona göre riyasız bir vatanperver ve kâmil bir mü’mindir Âkif. O, çağdaşları içinde “en âlim sanatkâr”dır. tatlı-davudî bir sesi olduğunu, Türk musıkîsinin bazı parçalarını söyleyebildiğini, Mısır’a medâr-ı maişet için gittiğini, Veda Hutbesi’ni nazmen yazmak istediği gibi ayrıntıları da Âkif’ten öğrenmekteyiz.”


Karataş konuşmasını Ruhi Naci Sağdıç’ın “Âkif’in Baş Ucunda” başlıklı şiirinde yer alan bir dörtlükle bitirdi.

 

Yard. Doç. Dr. Ahmet Faruk Kılıç ise aynı oturumda “Islahatçılık ve Modernistlik Açısından Mehmet Âkif Ersoy” başlıklı bir bildiri sundu. Konuşmasına “Islah” kavramının etimolojisiyle başlayan Kılıç, ıslahatçılıkla modernistliği birbirinden ayırmanın kolay olmadığını vurguladı. Âkif’in siyasî anlamda ıslahatçı sayılamayacağını belirten Kılıç, Tanzimat Islahat Fermanının maddeleriyle Âkif’in anlayışını karşılaştırarak şöyle dedi:


“O, Afganî ve Abduh gibi ‘sadr-ı İslâm’a dönmeyi önerir. Ama onlara nazaran, şekilden çok ruha ve öze ait bir ıslahata vurgu yapar. Âkif, Islahatçı hareketin akla verdiği öneme de bütünüyle katılmaz. Aklı bazı açılardan eleştirir. Sadece akla değer veren İbn-i Sînâ ve İbnü’r-Rüşd gibi Meşşâî filozoflarla sûfî anlayışı temsil eden Gazâlî’yi birlikte ele alır. Bu biraz da devrinde orijinal fikirler üretebilen âlim yokluğundan şikâyeti sebebiyledir. Ayrıca Âkif, dinin teorik yönüyle ilgili tartışmalara da pek girmez. Âkif’i basit bir ıslahçı veya modernist kalıbına sokmak doğru değildir. O iknacıdır. Din ve toplum temeline dayalı bir bütünleştirmecidir.”

 

Dr. Bilal Çakıcı’nın konusu “Mehmet Âkif’in Geleneğin İzindeki Bir Şiiri: Tarkîb-i Bend” idi. Çakıcı, ‘Terkîb-i Bend’in iki yönü üzerinde durdu:


“Âkif, bu şiiriyle Divan geleneğinin, Senâî, Sadî ve Attar yolunun sürdürücüsü konumundadır. Bu şiirde imgeden çok mesaj öne çıkar. Söz konusu şiirin bir özelliği de Divan şiirinde kullanılan kimi mazmunları anlamamıza yardımcı olabileceği hususudur. Âkif yirmili yaşlarda Divan geleneğinin sürdürücüsüdür. Sanatta da ‘bid’at’i sevmez; geleneğe sımsıkı bağlıdır o dönemlerde. Son şiirlerinden olan Gece, Secde ve Hicran şiirlerinde ulaştığı yer de çok farklı değildir. Âkif, bu şiirleriyle ‘vadi değiştirmiş’ olarak kabul edilmiştir. Oysa, asıl vadisi odur.”


Çakıcı ayrıca Bağdadlı Rûhî, Ziya Paşa gibi ünlü terkîb-i bend şairlerinden örnekleri Âkif’in Terkîb-i Bend’iyle karşılaştırdı. Âkif’in bu şiirini kısmen okuyan Çakıcı, böylece dinleyicilerin anlatılan hususular üzerinde bir izlenim oluşturmasını sağlamaya çalıştı.

 

TYB Şeref Başkanı D. M. Doğan ise oturumun son konuşmacısı olarak “Mehmet Âkif ve Yahya Kemal” konusunu ele aldı. Mehmet Âkif ve Yahya Kemal’in hem fikir, hem de şiirleriyle birlikte üzerinde durulması gereken şahsiyetler olduğunu vurgulayan Doğan, bu iki şahsiyetin Osmanlı’dan müdevver ama Cumhuriyeti idrak etmiş iki şair olduklarına dikkat çekti ve şöyle devam etti:


“İkisi de asıl şiirlerini 1908’den sonra yazmıştır. Bu iki şahsiyet kültür muhitlerinde bir araya gelmemiştir. Fakat ikisinin birbirini çok iyi tanıdıklarını da düşünebiliriz. Mehmet Âkif İstanbul’a döndüğünde Yahya Kemal Ankara’ya daha yeni gitmektedir. İkisi de kimlik şairidir. Yahya Kemal 1908’de İstanbul’da bulundu ve 1920’lerde Millî Mücadele’yi destekledi. Yahya Kemal’e göre Mehmet Âkif, İslâm’ın değil, İslâm akidesinin şairidir. Böyle söylemesinin sebebi, İslâm’ın şiirini kendisinin yazdığını düşünmesidir diyebiliriz. Kanaatim o ki, Yahya Kemal’in İslâmî muhteva taşıyan şiir ve yazılarının temelinde Mehmet Âkif vardır. Yahya Kemal Safahat’ı ciddî olarak okumuştur, hatta onun başucu kitabıdır. Âkif’in Süleymaniye Kürsüsünde şiirine karşılık Yahya Kemal’ın Süleymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazmış olması dikkat çekicidir. Yalnız Yahya Kemal bu noktaya sonradan gelmiştir. “Dinin son yurdu” kavramı Âkif’e aittir. Fakat Yahya Kemal’deki “…bu son ordusudur İslâm’ın” söyleyişinin Âkif’ten alındığını düşünüyorum.  Dikkatle bakılırsa Yahya Kemal’in dile getirdiği birçok hususun Âkif’in şiirinde izi sürülebilir.”

 

Dördüncü Oturum: Âkif’in Dönemi, Dönemimiz, Çağın Getirdikleri, Safahat’a Mitolojik Bakış

 


Oturum Başkanlığını Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün’ün yaptı bu oturum Prof. Dr. Naci Bostancı’nın “Mehmet Âkif Ersoy ve Dönemi Üzerine Bazı Değerlendirmeler” başlıklı bildirisiyle başladı. Bostancı, içtenlikli ve gençlik döneminden hatıralarla yüklü bir arkaplana sahip konuşmasında özetle şunları söyledi:

“İnsanlar bağlamlarının neticesidirler. Âkif’i değerlendirirken de beslendiği kaynakları, içinde bulunduğu muhitleri, yaşadığı şehirleri göz önüne almak lazımdır. İstiklâl Marşı, Bülbül ve Çanakkale Şehitlerine Âkif’in en önemli şiirlerindendir. Özellikle İstiklâl Marşı’yla hepimizin tuhaf bazı karşılaşmaları olmuştur. Herkes gibi ben de ilk kez ilkokul sıralarındayken karşılaştım. Tekrar tekrar karşılaştıkça farklı bir ünsiyet kesbediyorsunuz. Mülkiye’de okurken İstiklâl Marşı’yla karşılaşmamız farklılaştı. Anarşi ortamındaydık. Bu dönemlerde İstiklâl Marşı’nın çatışma esnasında bile herkesi yerinde durduran bir gücü vardı. Bu marş, farklı kamplardaki gençler arasında bir tür ortak alan oluşturuyordu. Düşman gördüğümüz insanlarla aynı marşın etki gücü altında birleşiyorduk. Sonra 12 Eylül döneminde hapishane tecrübemiz oldu. Demişlerdi ki; ‘İstiklâl Marşının bütününü ezberden okuturlar, aman ezberleyin.’ E biz zaten biliyorduk, sorduklarında okuduk. Fakat peşinden Eskişehir Marşı’nı soracaklarını bilmiyorduk. Onu okuyamadık ve dolayısıyla yine dayak yemekten kurtulamadık. İstiklâl Marşı’nın çok temel bir duyarlılık alanı olduğunu vurgulamak isterim.”

Profesör Bostancı, sunumunu bitirdikten sonra başka bir toplantıya yetişmesi gerektiği için Bilgi Şöleninden ayrıldı.

Dördüncü oturumun ikinci konuşmacısı Yard. Doç. Dr. Sezai Coşkun idi. “Mehmet Âkif ve Çağı Okumak” başlıklı bildirisinde Coşkun daha çok Âkif’in çağıyla kurduğu ilişki ile ‘İnsan’ başlıklı şiiri üzerinden insan ve irade kavramlarını öne çıkararak şunları vurguladı:


“Âkif mütefekkir sanatkârdır. Toplum-çağ ilişkisine değinmiştir. O, çağ-medeniyet ayrımına gider. Döneme hakim olan Batı medeniyetine eleştiriler yöneltir. Âkif’in ‘İnsan’ şiiri Türk Edebiyatı içinde özgün bir yerde durur. Şiir, insana kendini hatırlatarak, hatta tutup sarsarak işler konusunu. İnsanı insan yapan önemli bir yön olarak irade kavramını öne çıkartır. İnsana iradesini kullanması gerektiğini hatırlatır. Fakat aynı zamanda insanı ruh ile kaim görür. “İradenin hakkını vermek’ de Âkif için imanî bir kavrayışla mümkündür. İrade varoluşu kavrayışla ilgilidir. Yanlış tevekkül anlayışını ele alarak ataleti eleştirir. Çağ, onun derdidir. Kendi iç meselelerini bir kenara bırakarak toplumun derdini dert edinmiştir. Çağ, bu tür bir çabayla şekillenecektir.”

Bu konuşmadan sonra Oturum Başkanı Ş. Ali Düzgün, Coşkun’un vurguladığı medeniyet-kültür ayrımından yola çıkarak Aliya İzzetbegoviç’in “kültürsüz medeniyetler – medeniyetsiz kültürler” ayrımıyla Âkif’in yaklaşımı arasındaki benzerliğe dikkat çekti.

Cevat Akkanat ise “Çağın İdeolojileri Karşısında Mehmet Âkif” başlıklı bildirisinde Âkif’i ‘mağlup hayat ideolojisi’ ve ‘evrensel hayat ideolojisi’ açılarından ele aldı. Bunu yaparken de Fevziye Abdullah Tansel’in Âkif’le ilgili kitabında yer alan “Gerçekleşmeyen Mefkûre” yazısından yola çıktı ve bu bağlamda Mehmet Can Doğan’ın Âkif’le ilgili bir yazısına eleştiri getirdi:


“Leylâ şiiri Âkif’in Mısır’a gitmeden önce yazdığı son şiirdir. Fevziye Abdullah, bu şiiri yorumlarken Âkif’in Mısır’a gidiş sebebi üzerinde durur. Bağlandığı İslâm Birliği idealinin Balkanlar’ın kopuşu ve Arapların ayrılışıyla bile yıkılmadığı hâlde Cumhuriyet Türkiyesi kurulduğunda yıkıldığını söyler. Tansel’in Âkif’çe savunulan İslâm Birliği idealini Leylâ’ya benzetmesi isabetsizdir. Mehmet Can Doğan’ın da Şair Sözü adlı kitabında yer alan Âkif hakkındaki “Yenik İdeoloji” yazısının izini sürdüğümüzde Tansel’in söz konusu yazısına ulaşırız. ‘Gerçekleşmeyen Mefkûre’, M. Can Doğan’da ‘Yenik İdeoloji’ye dönüşmüştür.”


Akkanat, bu tespiti yaptıktan sonra özellikle Doğan’ın görüşlerine birtakım eleştiriler yöneltti ve Âkif’in sanıldığı gibi ‘ihyacı’ değil, ‘inşacı’ olduğunu vurguladı.

Dördüncü oturumun dördüncü konuşmacısı Yard. Doç. Dr. Rıdvan Canım ise bir mazereti sebebiyle Erzurum’dan gelemediği için Bilgi Şölenine katılamadı. Dolayısıyla Oturum Başkanı Düzgün, sırayı beşinci konuşmacı olan Dr. Nazif Öztürk’e verdi.

Dr. Nazif Öztürk, “İstiklâl Marşı’nın Yazıldığı Taceddin Dergâhı’nda Selâmlık Binasının Yapımını Sağlayan Şeyh Osman Vâfî Efendi” başlıklı bir bildiri sundu. İstiklâl Marşı’nın önemine binaen, yazıldığı mekâna dair ayrıntıların da önem taşıması sebebiyle bir konuyu araştırdığını söyleyen Öztürk, şöyle devam etti:


“Bu dergâh aslında bir külliye idi. Günümüzde ise külliyenin sadece selâmlık bölümü ve camii kalmıştır. Burada şeyhlik yapan şahıslara bakacak olursak şunları görürüz: Taceddin Dergâhı şeyhliğinde 1209’a kadar üç kopuş yaşanmıştır. Söz konusu şeyhlik elimizde bulunan silsilenamelere göre son şeyh Osman Vâfî Efendi’nin şeyh olduğu 1827’ye kadar bu süreçten geçmiştir. Osman Vâfî Efendi, Tâceddin Mustafa Vâfî’nin oğludur. Tekke Mustafa b. Taceddin ile başlamış, fakat neseben onunla hiçbir ilgisi bulunmayan Mustafa b. Taceddin’e intikal etmiştir.”


Öztürk, konuyla ilgili Osmanlı Sadaretine intikal eden arşiv belgelerini de slayt gösterisiyle dev ekrana yansıttı ve külliyenin ihya edilmesi dileğiyle sözlerini bitirdi.

 

Dr. Adil Şen ise “Mehmet Âkif’in Ruh ve Fikir Dünyası” başlıklı bir bildiri sundu. Âkif’in tanınmış biri olmasına rağmen çok tanınmanın bazen setredici bir tarafının da bulunduğunu belirterek söze başlayan Şen, Âkif’in doğup büyüdüğü vasatın tarihî-siyasî portresini çizdi. Şen, sözlerini şöyle sürdürdü:


“Âkif’in ince ruhu üzerinde yakın muhitinden annesi; zekâsı üzerinde ise babası etkili olmuştur. Büyük bir ruhla karşı karşıyayız. Fikir ve hassasiyet onda kıvamını bulmuştur. Âkif ölmüş, bitmiş, mitolojik bir varlık değildir. O, fikir ve ruh dünyasıyla diridir. Âkif’le ilgili araştırmaları artırarak sürdürmeliyiz. Onu nisyana terk etmemeliyiz. Ruhu şad olsun.”

 

Bu oturumun son konuşmacısı Yrd. Doç. Dr. Dursun Ali Tökel’in ele aldığı konunun farklılığı ve daha önce hiç ele alınmamış oluşuyla büyük ilgi çeken bildirisi “Safahat’ta Mitolojik Bakış” başlığını taşıyordu. D. Mehmet Doğan’ın teklifiyle bu konuyu araştırdığını vurgulayarak konuşmasına başlayan Tökel, bu vesileyle Safahat’ı baştan sona okuduğunu belirtti. Tökel, özetle şunları söyledi:


“Tevfik Fikret, Tanpınar ve Yakup Kadri’nin mitolojik bir arkaplanı vardır. Ama bu yapıda Yunan mitolojisi vardır. Bu da gayet somuttur. Bu tür somut örneklerin dışında bir de bazı eserlerde zamana yedirilmiş bir mitolojik arkaplan vardır. Bu tür yapıları çözmek için “arketipal eleştiri yöntemi”ni kullanmak gerekiyor. Bir eseri bu yöntemle okursak karşımıza bir şeyler çıkacağı gibi Safahat’ı okuduğumuzda da karşılaşacağımız şeyler vardır. Mehmet Âkif, pozitivist bir şiir anlayışına sahiptir ve yansıtmacıdır. Bu sebeple Zola’yı çok sever. Bu anlayışı sebebiyle Âkif’te somut mitolojik bir gönderme bulmak zordur ve zaten yoktur da…  Safahat’ta mitolojik unsur taşıyan her şeyle açıkça dalga geçilir. Bunlar onun anlayışına göre “Bedâhaten kusulan herzepareler”dir ve ancak eğlencelik olabilir. Karagöz, Köroğlu, Ayvaz, Hacı Bektaş, Ferhad, Kerem gibi konuya örnek olabilecek unsurlardan istikrahla söz eder.


Arketipal olarak baktığımızda ise Safahat’ta tam bir arketip buluyoruz. O da toplumu kurtaracak olağanüstü kahraman Âsım’dır. Âsım, Safahat’ta sayılan özelliklerine bakılırsa olağan bir tip sayılamaz: Gövdesi yalçın kayalardan, ruhu ince mi ince, ölmez, bileği bükülmez bir pehlivandır Âsım. Onu Ebû Zer’e benzetir. ‘Arketipal eleştiri yöntemi’yle incelediğimizde Safahat’ta tam da mitolojik bir kahraman yatmaktadır. Bir metni zengin yapan o metnin dayandığı zemin metinlerdir. Âkif’in eseri bu anlamda tam bir arketipal eserdir. Safahat, Fârâbî’nin Medînetü’l-Fâzıla’sı, Eflatun’un Devlet’i gibi bir eserdir. Bütün insanlığın ortak zeminini oluşturan mite dayanır. Safahat, bu yönüyle metinler üstü ve çağlar üstü bir kitaptır.”

Oturum Başkanı Ş. Ali Düzgün sunumun bitiminden sonra Kur’an’ın ‘esâtîru’l-evvelîn’ = mitoloji kavramının karşısına ‘kasas’ kavramını koyduğunu, Erzurumlu Mustafa Nâzım’ın bir tür ütopya kitabı olan bir eserinde nasıl bir toplumsal yapıya ulaşılması gerektiğini rüyaya yatarak görüp anlattığını, ütopyaların dışında bir de distopyaların bulunduğunu hatırlatarak, Bilgi Şöleninde konunun mitolojik boyutunun da ihmal edilmemiş olmasına sevindiğini açıkladı ve Dördüncü Oturumu sona erdirdi.

Beşinci Oturum: Realizm, Hikemiyat, Besteler, İnşad, Şehir ve Şiir


Doç. Dr. Turan Karataş’ın yönettiği beşinci ve sonuncu oturumda altı konuşmacı yer alıyordu. Oturum ilk konuşmacı olan Prof. Dr. Mehmet Törenek’in bildirisiyle başladı.


Profesör Törenek, “Gerçekçilik Açısından Âkif’in Şiirine Bir Yaklaşım” başlığını taşıyan bildirisine edebiyatımızda Realizm akımının geçmişini özetleyerek başladı ve Âkif’in bu tablo içindeki yerini belirledi. Törenek şöyle dedi:


“Onun realistleri benimsemesi, sadece beğendiği yanlarını almasıyla sınırlıdır. Mesela onların ‘sanat sanat içindir’ anlayışını benimsemez. Onlara Batıyı tanımak ve kullandıkları anlatım imkânlarından istifade etmek amacıyla yaklaşır. Âkif’in ‘Hasır’ gibi manzum hikâyelerinde de gerçekçiliğin etkisi vardır. Realizmin şiirde görünümü Parnasizmdir. Oysa Âkif’te Parnasizm çok da belirgin değildir. Kanaatimizce Âkif, sanat anlayışına Parnasyenleri takip ederek varmamıştır. Onun ahlâkî bir kaygısı vardır. “Edebsizliğin başladığı noktada edebiyat biter” der. Realist romanda ise toplumdaki ahlâkî çöküntü sergilenir.”

 

İkinci konuşmacı Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu idi. “Hikmetle Geleceğe Yürüyenler: Şeyh Sadî ve Mehmet Âkif” konulu bildirisini sunarken özetle şunları söyledi:


“XIII. Asrın bilge şahsiyetlerinden Şeyh Sadî ile Mehmet Âkif arasındaki ilişkiye bakacağız. “Hikmet”, “Sâdî” ve “Âkif” kelimeleri gerçekten kolayca bir araya gelebilecek üç kelimedir. Konuyla daha önce ilgilenen birkaç araştırmacı ve yazar olmuştur. Ben daha çok Safahat’ta Âkif’in Sadî’den aktardığı Farsça alıntıları ele alacağım. Âkif, hikemî bir şair olarak gördüğü Sadî’yi kendi deyimiyle ‘perestişkârâne hürmetle” sever. 25 yaşında yazdığı bir şirinin sonuna ise ondan on bir tane Farsça beyit aktarmıştır. Seçtiği bu beyitler hem Âkif’in beğeni seviyesini, hem Sadî’nin şiirini ve hem de ‘hikmet’i bir araya getirmiştir. Biz de bildirimizde Safahat’ta alıntılanan Sadî beyitlerini bir araya toplamış oluyoruz.”

 

Beşinci Oturumun üçüncü konuşmacısı Kâmil Büyüker’di. Büyüker, “Âkif’in Eski ve Yeni Müzik Formlarıyla Bestelenmiş Şiirleri” başlıklı bir bildiri sundu ve sözlerine Yahya Kemal’in Eski Musıkîmiz başlıklı şiirinden bir alıntıyla başladı. Bildirisinde Âkif’in neyzenliği, Şerif Muhiddin Targan’a olan muhabbeti, İstiklâl Marşı için gerçekleştirilen çeşitli bestelerle ilgili bilgileri bir araya getirdi. Büyüker, bildirisinde şöyle dedi:


“İstiklâl Marşı ve diğer bazı şiirleri Ali Rifat Çağatay tarafından bestelenmiştir. Çağatay aynı zamanda Bülbül şiirini de bestelemiştir. Âkif’in toplam 28 şiiri bestelenmiştir. Âkif’in şiirlerini besteleyen sanatkârlar; Saadettin Kaynak, Şerif İçli, Akın Özkan, Ali Kemal Belviranlı, Ali Nihat Karamemişoğlu, M. Cahit Atasoy, Cahit Öney, Ahmet Kaya, Ömer Kayaoğlu, Cinuçen Tanrıkorur, Hafız Zeki Attun, Gökmen Ürün’ gibi sanatçılardır. Ertuğrul Erkişi ise bir albüm hazırlığı içindedir.”

Oturum Başkanı Turan Karataş, bu bildiriden anlaşıldığı kararıyla bestelenmek üzere seçilen eserlerin ses bakımından da güçlü şiirler olduğuna dikkat çekerek sözü son oturumun dördüncü konuşmacısına verdi:

Dr. Ebubekir S. Şahin, “Mehmet Âkif’in İnşada Dair Düşünceleri ve Âkif’in Şiirini Okumak” başlıklı bir bildiri sundu ve şöyle dedi:


“Âkif inşada özel bir önem atfeder. Çünkü şiirinin hitap ettiği kesim âlem-i İslâm’dır. İnşad = şiir okumanın esaslarıdır.”


Şahin, inşad kurallarını Âkif’in Çanakkale şiiri üzerinde uygulamalı olarak gösterdi.

 

Mehmet Kurtoğlu, “Safahat’ta Şehirler” başlıklı ayrıntılı bildirisinde şunları söyledi:


“Âkif birçok şehri gezerek görmüş bir şairdir. “Herkesin bir ilk şehri” olduğunu söyleyen Âkif’in şehri ise İstanbul’dur. Safahat’ta başta İstanbul olmak üzere Berlin, Buhara gibi 42 şehir, 30 ülke ismi geçer. Âkif İstanbul’u anlatırken mahalleden başlar. Şehir ve mekânları kişileştirir. Ankara Âkif’in sustuğu, Kahire ise derinleştiği, mistikleştiği bir şehirdir.”

 

Şair İbrahim Eryiğit, bütün oturumların ve dolayısıyla Bilgi Şöleninin son konuşmacısı olarak duygu yüklü ve sabırları taşırmayan bir konuşma yaptı. Bildirisinin konusu “Kocakarı ile Ömer” Şiiri Örneğinde Âkif’in Duyarlı Bir Aydın Olarak Portresi” idi.


Eryiğit, konuşmasının sonunda “Gözlerimizi kapatalım ve bu ağlayışları dinleyelim” diyerek izleyicilere seslendi.

 

Kapanış


Bilgi Şöleninin kapanış konuşması TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan tarafından yapıldı. Doğan konuşmasında şöyle dedi:


“Bütün katılımcılara teşekkür ediyoruz. Daha önceki tecrübeler burada değerlendirildi. Katılım genişledi. Aramıza genç ilim adamları katıldı.


Böylece TYB tarafından gerçekleştirilen Mehmet Âkif çalışmalarında büyük bir birikim oluşacak. Zaten şiiri, düşüncesi üzerine iki gündür bir Âkif resmi oluşmuştur.


Emek verenlere, katılımcılara, çok teşekkür ediyorum. Bildiriler kitaplaştığı zaman büyük bir kaynak oluşacak. Üç cilt olacak bu kitaplarla bir bütün oluşmaya başladı.


Sabırlı izleyicilere de çok teşekkürler.”


***
Böylece iki gün boyunca Ankara’da tam bir bilgi ziyafeti verilmiş oldu. Birer ‘Hak sofrası’ sayılabilecek bu tür bilgi şölenlerinin somut meyvesi olan bildirilerin en kısa zamanda kitaplaşması dileğiyle.

Haber: Yusuf Turan Günaydın

 

 

Bu haber toplam 1182 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim