Prof. Dr. Adem Efe: Yüzyıl Önce Isparta'da Ramazanlar “Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Cihan Değer”

Prof. Dr. Adem Efe: Yüzyıl Önce Isparta'da Ramazanlar  “Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Cihan Değer”

YÜZYIL ÖNCE ISPARTA’DA RAMAZANLAR[1]

“Geçmiş Zaman Olur ki Hayali Cihan Değer”

Ispartalı HAKKI[2]

Yay.Haz.: Adem EFE[3]

Ramazan, evvelleri hayırla, bereketle beraber gelirdi. Gözlere nurlar, gönüllere sürûrlar getirirdi. Mübarek ay, belki yine öyle geldi. Lâkin biz bunu anlayacak halde olmadığımızdan, anlamadık. Ramazan gelince, ben yeniden çocukluğa kavuşmuş gibi olurum. Bütün üstümdeki ağırlıklar, bütün içimdeki kederler kalkardı. Bana olan hal, elbette her Müslümanda olurdu. Lâkin bu yıl… Heyhât.

Ramazan geldi. Ne gözümü kaldırıp minareye baktım. Ne gönlümü araştırıp kandil kadar ışık buldum. Gözlerim düşük, boğazım kuru yerlere bakıp irkildim. Geçmiş zamanların güzel ramazanlarını, geçmiş ramazanların güzel günlerini aradım. Düşündüm. Düşündükçe daldım. Hep yuvası civarına inen yaralı kuşlar gibi, memleketim Isparta’nın ramazan hatıraları üstüne düştüm. Memleketimin o güzel günleri, letâfetleri, latîfeleri, âdetleri, iftarları sahurları her katmeri bir saâdet gülü açtıran âlemleri hazîn hazîn gözümden geçti. Saatlerce bunlar arasında dolaşıp ruhumu avuttum, oyaladım.

Taşranın, taşra cümlesinden meselâ bizim Isparta’nın ramazanları, belki İstanbul’unki kadar parlak değildir. Lâkin onun da kendine göre tecellileri vardır ki yâd ve hikâye edilmeğe değer. Oralarda da âlemler, iftarlar, sahurlar, olur ki sefâsına doyulmaz. Zaten büyük ağaçların top güzelliği yaprakların parça güzelliğinden çıkmaz mı?

Ramazan, şüphesiz her yerde senenin rûh ve inşirâh[4] ayıdır. İbâdet ve tefekkür zamanıdır. Rûhânî ve cismânî istirâhat devrânıdır. Bizde ise bu tecelliler daha açıktır, daha lekesizdir. Sabahları ortada edebli ve sâkin bir hâl. Sokaklardaki halk, çokluk sahurdan sonra uyumamış, bir camide, bir mescidde mukâbele dinleyip sabah namazını edâ etmiş evlerine dönen kimselerdir. Azıcık uyuyup işine, ya ki bir vaaza veya derse gidecekler.

Öğle vakti cami hayatı. Hemen her camide bir vâiz, İstanbul’da olduğu gibi şu köşede bir vâiz, yanında bir başkası, yine orada bir hâfız, sesler birbirine karışmaz. Vaazlar ve dersler bazen ikindiyi bulur. İkindileri mukâbele denen Kur’an kıraati… Hâfızlar caminin imamı başta sekiz, on kişi mihrâbın soluna sıralanır. Uca düşenler çokluk yedi, sekiz, on yaşında hıfz çocuklarıdır. Hıfzına göre, mukarrer üç, beş sahifeden bir sahifeye kadar her gün birer cüz okurlar. Okuyan mutlaka ezber okur. Ötekiler mushaf tutmayarak veya tutarak dinler.

Akşama doğru, camiden çıkanlar çarşıları, arastaları doldurur her yerde bir inşirâh, her yerde bir rûh. Her yerde her nev’iden yiyecek, içecek bâ-husus adam boyu beyaz uzun pideler. Kırmızı parmak pideler, fincan pideler, herkes tatlısını kendi yapar, mahalle fırınında veya ev ocağında pişirir. Tatlı faslı uzuncadır. Pekmezden, şekerden yüz türlü reçelden sonra kadayıflar, sarık burmalar, baklavalar, helvalar. Dükkânlarda satılan tatlılar çokluk yabancı memurlar ve gözü dışarı kimseler içindir. Maa-haza[5] eşin, dostun mürüvveti satıcıdan tatlı almağa pek de meydan bırakmaz.

Akşam yaklaştıkça eğlencenin meyânesi[6] kızışır iğne iğne latîfeler, çuvaldız gibi şakalar, gürültüler ortalığı tutar. Ne o? Tiryaki Ali Ağa’ya kahveci dumanı üstünde kahve, ateşi yanında sigara getirmiş. Yahut Kızak Ömer Usta’nın tezgâhı üstünden gaz tenekesini düşürmüşler. Keçeci Osman Ağa ne söylüyor ki başına üşüşmüşler. Bir şey değil. Ağa, bu ikindi namaz niyetini bir türlü becerememiş (neveytü)[7] demiş, hecelemiş, everip çevirmiş, yapamamış, nihayet “Al Allah’ım namazını” demiş ve duruvermiş.

İftar, İstanbul’daki gibi değil. Herkes akşam selamı çekip bir seferde görünmez. Bundan belki, kerem ve ikrâm sahibi bir zâtın külfetsiz nimeti açık olması gibi, birbirini tanımayan kimselerin bu münâsebetle tanışıyor olması gibi, çok ahbabı olanları arayıp davet etmek namına üzüntülere düşmemesi gibi iyilikler yok. Lakin misafirlerin ancak yemek için gelmiş görünmesi gibi, sofra üzerinde ancak yemek hatırı için anlaşması ve söyleşmesi gibi, iftar sahibinin yemeği eksik gelmek veya artık gelip atılmak gibi ezalara uğratılmaması gibi iyiliksizlikler de yok. Zaten her âdetin hikmeti yerine ve kendine göre olur. Bizde iftar için herkes misafirini, ahbabını evvelden düşünür, arar, davet eder. Maa-haza kolayca anlaşıvermek, haberleşivermek için de yol kapalı değildir. Ahbap oymakları olur ki bir aylık ramazan birleşmelerini bir sözle tertip ediverirler.

Taşralılar latîfe işinde bazen ileri giderler. Hele samimi ahbap arasında hele ramazanlarda-hem onlar bir mizahçının, bir meddahın bulduğu, yazdığı yapma fukaraları, çiğnem yiyen çocuklar gibi kötürüm kötürüm dinlemekle, okumakla kalmazlar-hayır bir şey olmuşsa kendileri de içindedir. İşin en hoş ciheti de budur. Öyle latifeler yapılmıştır ki yazılsa kitaplar olur. İşte mesela yine bir ramazan… Erbaşı iftar ve gece birleşmelerini kararlaştırırken on beşinci akşam için açık bir şey söylemez. Yalnız “O gece bir kaz yolacağız.” Nasıl kaz? Çok söz yok. Bir kaz, işte bu kadar. O gün gelir. İşe başlanır yahut ki işe birkaç gün evvelinden başlanmıştır. İsmail Efendi’nin uzak semtteki evinden çıkıp iş başına geldiği anlaşıldıktan sonra, köydeki sürüden çobanın o sabah kendi eliyle kestirdiği iki kuzu da beraber yollanarak eve haber uçurulur: İftara ve sahura ehemmiyetli misafir var. Kuzular kesilecek. Evden iki de kaz koşulacak. Her şey mükemmel olacak. Büyük oğul İzzet Efendi bugün inmemeli, evde kalmalıdır. İkindiden sonra toplanırlar. Yolda takılanlar da olur. Sabırsızlık edenler birbirine sorar: Canım nereye? İsmail Efendi bir fısılla[8] cevap verir: “Bir kaz yolunacak dedik ya! Çok söz yok.” Yol uzar; yol uzadıkça gidilen yer de yolunan kaz da yavaş yavaş anlaşılır. Efendi “Vah! Sersem kaz” diye diye kendi elleriyle kendi şakaklarına vururken, sokak başında iftar topu görülür. Yârân bir kelime bile söylemeye üşenerek sofraya üşüşüp iftarlıklara saldırırlar.

Müezzin merhum İvâ Hasan Efendi gibi, gıdası latîfe-nekreler vardır ki kendilerine yapılan şeylere karşı tahammüllerine akıllar şaşar. Ramazan olmuştur ki iftar verir bir yerde, sahur bir yerde, uyku bir yerde Hasan Efendi’yi bir ay evine ayak bastırmamışlardır. Ve Ramazan olmuştur ki dağa adam kaldırır gibi sert muamelelerle Hasan Efendi’ye sofradan sofraya kaldırıp bir iftarı üç mahallede tamamlatmışlardır. Yine ramazan olmuştur ki zeytincikle iftar açtırıp Hasan Efendi’yi sofra başından almışlar, ellerini bağlayıp yemek biterken karşıdan seyrettirmişler, sonra da mükellef bir sofra ile hatırını yapmışlardır.

Sofraları fukaraya açık in’âm[9] sahipleri de eksik değildir. Bunlara (Hanedan) ve (Oda sahibi) derler. Hanede misafir alınan kısım (oda)’dır. Böyle misafir alıp yemeklemek veya sadece kahve ve şerbet çıkarmak (oda açmak)’tır. Oda açanlar, terâvih için ücretli ve ikramlı ayrıca imam da tutarlar. Komşular, uzak yakın misafirler iftardan sonra veya evvel odada toplanır. Yatsı ezanı ve salât ve selamı odanın yakınında münasip bir yerde okunur. Namaza başlanır. Evdeki, komşuluktaki çocuklar müezzinlik ve ramazana mahsus temcîdcilik[10] vazifesini yapar. Teravih ekseriya dörder veya sekiz rekatle ve sür’atle edâ edilir. Hükümet Konağı, Askeriye Dairesi, Hastane gibi belli başlı yerlerde de cemaatle teravih kılınır. Bilfarz Askeri Dairesi’nde on üç dakikada kılınıyor, diye bir haber şâyî olursa çokları oraya koşar, izdiham yapar.

Teravihten sonra tâ sahurlara kadar münacaât gibi, naat gibi, teşbih ve temcîd gibi dinî na’meler, ezgiler okurlar. İş konuşurlar. Laf atarlar. Odalarda böyle olduğu gibi minarelerde de:

“Yâ ze’l-Celâli ve’l-Ceberûti leke’l-ulâ ulâ

Yâ ze’l-Kemâli ve’l-Melekûti leke’l-velâ velâ”

ve

“Sekâhum rabbuhum câmın[11]

Suna uşşâka fercâmın”[12] gibi temcidler, tehliller okutup semaları çin çin öttürürler.

Teravihe müteallik[13] pek çok menkıbeler hikâye ederler. Bir defa Hoca Ethem Kuddûsî Efendi[14], bahçede yeşil çimen üstünde, yeşil ağaçlar altında teravih kıldırırken yağmur çiselemeğe başlar. Hoca merhum cemaatin dağılacağını teemmül[15] eder ki teravihleri kesmeyerek tam yirminci rekatı bulup işte o zaman (es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah) der, selam verir. Bu mübarek hocanın bu mübarek teravihi bir parçada tulum deri çıkarır gibi olduğu için, (Tulum teravih) diye bir vakitler ağızdan ağza düşüp an’ane olmuştur.[16]

Isparta’da iftar için Hükümet Konağı civarından Kışla havalisinden iki havai fişekli bir top atarlar. Fişeklerin havadaki kırmızı yılankavi ateşi etraftaki açık köylerin çoğundan görülür. Topun sedası üç dört saatlik açık veya dağ ardı köylere kadar gider. Sahur vakti, imsaktan bir buçuk saat evveli yine böyle iki fişek ve bir topla haber verilir. Halk buna (ilk top) der. İmsakı ilan eden (son top) yalnız bir toptur.

İftar yemekleri mükellefçedir. Sözde hafif iftar seniyyesiyle oruç açılır. Bunda mevsime göre çiy ve pişmiş yemişler, yerli kompostolar, reçeller, peynir, zeytin, salata, kupa kupa şerbet, yumurta mıhlaması bulunur. İftardan sonra kalkılıp kahve sigara keyfine girişilir. Cemaatle namazdan sonra tekrar sofraya oturulur. Yemek işi (mükellefçe) deyip kısa kesmek evladır. Çünkü uzundur. Maa-haza muhtasar olduğu da olur. Yaz mevsimleri bağlarda, bostanlarda iftar yapıldığı eksik değildir.

Gece birleşmeleri ömürdür. İftardan sonra çok kimseler evinde veya misafir bulunduğu yerlerde kalamayarak bir odaya, bir ahbap evine can atar. Bu yerlerde yakası açılmadık, öyle çekici burnunda şakalar, şamatalar olur ki bir tanesi, bir yıl sermaye olsa yeridir. Mesela bir salonda “Kahve mi? Yoksa şerbet mi evvel? Diye hiç yoktan bir düzensizlik çıkar. Kahveden evvel şerbet içilmez… Yok, herkesin harâreti var, şurup evvel içilmeli… Gibi kimi nala kimi mıha… Söz, sav kıyamet. Nihâyet karar verilir: Kahve evvel, şerbet sonra. Kahve içilir. Lakin şurup niye gelmiyor? Bu kadar söze sebep olan şurup ne olsa gerek? Çok geçmez, o da gelir. Kimi bardağı birden diker, kimi bir solukta yarıyı bulur. Kimi de sade dudağını dokundurup geçer. Bazılarıysa el bile sürmez. Acaba ne şurubu? Tadı ne nev’iden? Şeker mi? Bal mı? Kimseler anlayamaz. Meğerse bu, tatlıyı tatsızı anlayanları, anlamayanları seçmek için sade sudan bir imtihan tertibi imiş. “Âbi[17]”, “âbi” diye meseleyi hallettikleri sırada mükellef hardaliye[18] de söker. Arkasınca kıramık[19] şurubu, üzüm turşusu suyu. (Âbi)’den içmiş olanlar tekrar içer, içmemiş olanlar tekrar tekrar içer. Bakılsa sudan bir eğlence. Lakin samimi. Samimi olduğu için hatırası yıllarca ruhları okşar.

Bir gece Etrelizâdelerin Odası’nda[20] bulunuluyor. Ramazan bahara düşmüş, lakin meydan hâlâ kış, ortada hevenk üzümü, kuru üzüm, ceviz, iğde gibi kış döküntüleri. Hakkı Efendi birine der ki “Kıştan bir kavun kalmış. Lakin cemaate birer dilim düşmeyecek. Dinleyen tereddütsüz, kat’i cevap verir: “Kolayı var… Kavunu kes. Parçala. Bir de yumuşak suyundan helvacı kabağı kurban et. Kavun gibi dil, büyük tepsiye güzelce istif et. Ne olacak? Bulanlar kavunu bulur, bilmeyenler kabağı yuvarlar.” Münâsip işe ne denir? A’lâ bir eğlence. Tepsi gelir. Ohh mart içinde misk kokulu kavun. Eller uzanır. Tadı tuzu yok, tatsız. Tatsız da söz mü? Tatsız sensin. “Tatlıyı tadı için, tatsızı Allah için demişler.” Derken tepsi yarıyı bulur. Yârânın tuzu biberi Mehterzade Kara Mehmet Efendi bağırır: “Vallahi yutamayacağım.” Gürültü yükselir: “Halt edersin Mehmet” deyip çıkışırlar. “Lakin olamayacak.” Nasıl olamayacak? Râsih yardım et!”. Pat küt Ahmet Efendi’ye su yetiştirir. Şükrü Efendi birkaç yumruk yollamış olur. Mehmet’e ağzındaki parçayı güç kolay yuttururlar. Karaoğlan sofra başından kaçmak ister. Lakin bırakırlar mı? “Acayip, baharda kavun bulursun da onda bir de tat mı ararsın?”, “Acayip sen hangi nazlı bostanın çiçeği imişsin?” Gibi bin saraka ile omuzuna yeniden yumruklar iner. Kavunu bulamayanlar sessizce kabağı yutkuna yutkuna yutarlar. Kavunun esrarını bazıları orada bazıları ertesi akşam anlamıştır. Bazıları ise hâlâ ve hâlâ anlamamıştır. Bu vâkıa benim hatırıma geldikçe ağzımı bıçaklar açmadığı zamanlarda bile ihtiyarsız gülerim.

İlk topunda davulcu çıkar. Her mahallenin davulcusu başkadır. Davulcunun yanında fenercisi, yamağı bulunur. İbtida[21] davulunu vurarak mahallenin sokaklarını söyler geçer. İkinci defa her evin kapısında başka başka durup türküsünü söyleyerek bahşişini veya sahur yemeğinden yağını, katmerini alır. Davulcu türküleri İstanbul’unki gibi yavandır.

Sahur yemekleri çokluk hamur işleridir. Bâ-husus oklava ile açılan, saçta pişirilen hamur işleri… Börek nev’ileri, ıspanak böreği, kıymalı, peynirli sini ve saç börekleri, (katmer) denilen tahinli, sadeyağlı, susam yağlı haşhaş yağlı kalın yufka hamur işleri. Göçebelikten kalmaya benzeyen bu âdet unutulmamıştır. Et, sebze, pilav, çıkaranlar olsa da halkın yüzde altmışı bunlarla sahur yer. Davulcuya para vermeyenler bunlardan ikram eder. Bunun için türküsünde katmerin ismi çok geçer. Davulcu topladığını yiyemeyeceği için kurutur veya satar derler.

Sahur yemeklerini yoluna koymak kadınların işidir. Kadın akşamdan hazırladığı hamuru açar, (senit) denen tahtaya yayar, tahininin veya yağını, cevizini emiştirir. Saç önünde pişirip gözetir. Sonra da hazır hoşaf yoksa çömleklerdeki kızılcık, erik, vişne reçellerinden ezer, soğutur. Sofrasını tertip edip evin erkeğine buyurun der.

Davulcu Kadir’den sonraki geceler ramazanı okşar, “Bizden şikâyet etme ramazan” gibi sözlerle selamlar, teşyi’ eder. O sıralarda camilerde de teravihten sonra imam minbere çıkıp tehlîller okuyup (elveda)’lar çeker, bu gecelerde minareler tehlîllerle dile gelip bülbüller gibi şakır.

Bayram haftası, ramazanın en nazlı günlerini toplayan haftadır. “Ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası!” Sözünü söyleyen kim ise, bunu anlatmak istemiş olmalıdır. Kadir’den evvelki veya sonraki günlerde gece gündüz herkes halince telaş içindedir. Bir taraftan hali vakti olanlar muhtaç olanları arar bir taraftan bunlar onları bulur. Babalar analar çocukların bayramlıkları kaygısına düşer. Kadınlar (Nokul)[22] ve (Yuvalak)[23] dedikleri yumuşacık veya gevrek, sütlü, altı susamlı, içi katmer katmer yağlı, karanfilli, kokulu (susâmât) çöreklerinin ince üzüntüleriyle terler, pişer. Yavuklular gidecek ve gelecek bayram hediyelerini hayaliyle hülyalara dalar.

Ben burada o güzel şeyleri anıp ayıklarken acaba zavallı vatancığım, o yıkılıp harap olan cennetcik ne halde oluyor? Orada yine odalar açık mı? Sofralar dolu mu? Hemşehriciklerim oruç mu? Yoksa aç mı? Ya iftar? Ya sahur? Ya cami? Ya bayram? Geçen sene bir şeyler yoktu. Göklerin rengi bile o çok ve yeşil yapraklar bile solgundu. Bana kurtlar, kuşlar haber veriyor ki bu sene bu haller daha fenâ… Ya Rabbi, mübarek günler hürmetine, sen yetiş bize!

***

**

*

 

[1] Bu çeviri yazı, Ispartalı Hakkı’nın, İslâm Mecmûası, Yıl: 4, Sayı: 54, 23 Ramazan 1335/14 Temmuz 1333/14 Temmuz 1917, s. 1074-1082 sayfaları arasında yayınlanan “Bizim Ramazanlar” başlıklı makalesinin günümüz harflerine aktarılması suretiyle hazırlanmıştır. Çeviri yazı hazırlanırken metnin aslı korunmaya çalışılmış; yalnızca bazı kelimelerin bugünkü karşılıkları ve dipnotlar tarafımızdan verilmiştir. (Yhn).

[2] (1869-1923) yılları arasında yaşamış olan Ispartalı Hakkı, 1908 devrimindeki II. Meşrutiyet Meclis-i Mebusanı’nda Isparta Mebusu olarak görev yapmıştır. Islah-ı Huruf Cemiyeti üyesi olan Hakkı Bey Türk Derneği’nin kurucularındandır. İslam Mecmûası, Sırat-ı Müstakim/Sebilürreşad ve Türk Yurdu gibi dergilerde “Osmanlı Dili Öğretimi”, “Türklük”, “Dilimiz İçinde” ve “Köyümden Geliyorum” vb. başlıklı çok sayıda makalesi vardır. Bunlardan “Köyümden Geliyorum” başlıklı seri yazı aynı isimle, Haz.: Şevket Aziz Kansu, TDK Yay., Ankara 1971, kitap olarak yayınlanmıştır.

[3] Prof. Dr.; SDÜ. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi; e-posta: ademefe@sdu.edu.tr.

[4] ferahlık.

[5] bununla beraber.

[6] kıvam.

[7] niyet ettim.

[8] fısıltıyla.

[9] iyilik.

[10] temcid: Üç aylarda Receb’in ilk gecesiyle başlayarak özellikle Ramazan ayında, Allah’ı anmak, yüceltmek için sahur vaktinde imsaktan önce birkaç müezzin tarafından minarelerden topluca melodik bir şekilde Arapça olarak okunan bir cami musikisi türüdür. Türk Din Musikisi’nde en meşhur temcid, Hatip Zakiri Hasan Efendi’nin Irak makamındaki eseridir. Bkz. Erdoğan Ateş, Türk Din Musikisi, Rağbet Yay., İstanbul 2015, s. 69-70.

[11] cam, kadeh.

[12] akibet.

[13] ilişkin.

[14] Burada ismi geçen zatın Müderris Ethem Kuddûsi Efendi olduğunu düşünüyoruz. E. Kuddûsi Efendi, (d. 1819), 1266/1850’de Isparta’ya gelen Karaağaçlı Topal Şükrü Efendi’den gizlice Farsça dersi; Müftü Abdurrahman Efendi’den Arapça dersleri almış, bir süre İstanbul’da Papazoğlu Medresesi’nde okumuş, şiire, edebiyata meraklı bir zattır. Şimdilerde Ziraat Bankası’nın olduğu yerde bulunan Harâbizâde veya Çubukçuzâde Medresesi’nde 1278/1862 yılında bizzat müderrisliğe başlamıştır. Hadikatü’l-Üdeba, Şerhü Nasihatu’l-Hükema isimli eseri vardır. Rüştiye’de öğretmenlik de yapmış olan E. Kuddusi Efendi, 1311/1894 yılında 75 yaşını aşkın olduğu, Edirne Kırk Medrese ruûsunu hamil bulunduğu halde vefat etmiş ve Piriefendi mezarlığına defnedilmiştir. Geniş bilgi bkz. Nuri Katırcıoğlu, Bütün Isparta, Bereket Matbaası, Ankara 1958; Böcüzade Süleyman Sami, Isparta Tarihi, Yay. Haz. Hasan Babacan, Isparta Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yay., Isparta 2012, s. 158-166.

[15] düşünme.

[16] Asr-ı Saadet’te yine ramazan ayında buna benzer bir vak’a olmuş, geceleyin kuvvetli bir yağmur yağarak Peygamber Efendi’miz ve sair mescitte bulunanlar iyicene ıslanmışlar ve Aleyhisselam’ın alnında secdede aldığı toprak eserleri görülmüştür. (Buhari 2, H. 256, Müslim 2 C. 122), Ayrıca bkz. Buhari, Kitabu’l-Ezan, 669, 813, 836, Buhari, Kitabu Fazli Leyletü’l-Kadr, 2016, 2018: Müslim, Kitabu’s-Sıyam, 1167.

[17] su.

[18] hardaliye: içine hardal katılan üzüm şırası.

[19] anberbaris.

[20] Etrelizâdeler, Isparta’da halıcılığın gelişmesinde büyük rol oynamış bir ailedir.

[21] başlama.

[22]Bafra, Sinop ve Isparta’nın sahiplendiği mayalı hamurla yapılan haşhaşlı, fındıklı ve sakızlı türleri bulunan rulo şeklindeki bir tür poğaça.

[23] nohutlu sulu köfte.

Bu haber toplam 200 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim