Bugünkü notlarımızdan: Atatürk’ün aslında bütün dillerin Türkçeden doğduğuna inanmadığı, Kamâl ismini nasıl aldığı ve kendi yol açtığı dil devriminden çektiği çile.
***
Atatürk, tüm dillerin Türkçe’den türemiş olduğunu öne sürenlere aldanmayacak kadar zekiydi. Bu tarz bir inancın mantıksal sonucu tüm Arapça ve Farsça unsurların dilde kalması olacaktı ki bu onun maksadının tam tersiydi. Bu yüzden, sınırlı bir süre için de olsa, reformcular tarafından üretilen Öztürkçe sözcükleri sahiplendi, bunları konuşmaları ve mektuplarında kullandı.
Şubat 1935›te çare bulunmaz biçimde Arapça olan Mustafa ve Kemal isimlerini bıraktı ve kısa bir süre imzasını Kamâl şeklinde attı. Bu alışılmamış ismin kökeni resmi haber ajansı olan Anadolu Ajansı tarafından yayınlanan bir bildiride açıklandı:
İstihbaratımıza nazaran Atatürk›ün taşıdığı ‹Kamâl’ adı Arapça bir kelime olmadığı gibi Arapça ‘Kemal’ (olgunluk) kelimesinin delâlet ettiği mânâda değildir. Atatürk’ün muhafaza edilen öz adı, Türkçe ‘ordu ve kale’ mânâsına gelen ‘Kamâl’dir. Son ‘a’ üstündeki tahfif işareti ‘l’ harfini yumuşattığı için telaffuz hemen hemen Arapça ‘Kemal’ telaffuzuna yaklaşır. Benzeyiş bundan ibarettir. (Cumhuriyet, 5 Şub. 1935, alıntılandığı yer: Bozgeyik 1995: 15).
Tarama Dergisi (1934) kamal sözcüğünün manasını ‹tahkimat, kale, ordu, kalkan› olarak göstermektedir. Fakat bu diğeriyle ilgili bir kelime değildir, çünkü kamâl ile kamal aynı şey değildir (Lewis 1988: 6-7; 2000: 6-7).24 Son hecenin dışında kemaldeki e harfinin a ile değiştirilmesi ilk sessiz harfin okunuşunu /k/den /k/ya dönüştürmektedir. Fakat açıktır ki değişikliğin amacı ismin telaffuzuna dokunmak değil, sadece yazımını Arapça’ya daha az benzer bir hale getirmektir. Mustafa Kemal ‘Kamâl’ isminde ısrarcı olmamış ama imzasını alışıldığı üzere K. Atatürk şeklinde atmıştır.
1935 ilkbaharında gazeteler Arapça ve Farsça sözcükler yerine önerilen sözcüklerin listesini yayınlamaya başlamış ve okurları bunlar hakkında fikir bildirmeye davet etmiştir. Bu yılın ertesinde sonuçlar, Ağustos 1934’teki ikinci Kurultay’da planlandığı üzere, halka küçük bir Cep Kılavuzu’nda (1935) sunulmuştur. Plânın hızlı uygulanışı bizzat Atatürk’ün faal ilgisinin bir sonucudur, fakat yayına hazırlayanların kılavuz için harcayacak daha fazla zaman bulamamaları acınacak bir durumdur. Buna dair iki örnek: Eğitim sözcüğü eski bir fiil olan eğitmek sözcüğünden türetilmiş bir isim olarak düşünülmektedir. Fakat aslında eğitmek diye bir fiil asla var olmamıştır, bu sadece ‘(insanları ya da hayvanları) beslemek’ anlamına gelen igidmek sözcüğünün yanlış okunmasıdır. Millet sözcüğü içinse Tarama Dergisi aralarında uluş ve ulusun da bulunduğu sekiz öneriyle gelmiştir. Cep Kılavuzu’nun derleyicileri ise yanlış ata oynayıp ulus sözcüğünü seçmişlerdir. Bu, Türkçe uluş (devlet) kelimesinin Moğolca telaffuzudur. Sözcük, Moğolca’ya erken dönemlerde geçmiş ve onlar tarafından ‘halklar birliği (konfederas-yonu)’ anlamında kullanılmıştır (Claudson 1972: 152). 14. yüzyıl itibariyle Türkler sözcüğü geri almışlar ve 17. yüzyıla kadar Moğolca’da kullanıldığı biçimiyle, ulus olarak kullanmışlardır. Şimdi de yine aynı şekilde kullanmaktalar.
Nihai ürün ise söylendiğine göre Atatürk’ün sevilen ‘öz Türk dilimiz’ ifadesinden türemiş bir terim olan Öz Türkçe’dir 25. Öz hem saf anlamına gelmekte hem de sahiplik bildirmektedir. Yeni sözcükler Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda dolaşıma sokulmuş, bunun yanında bunların halka tanıtımı yapılmış ve gazetelerde kullanılmıştır.
Atatürk halihazırda Öztürkçe kullanımında uzun bir yol katetmişti. İşin en uç noktasına ise 3 Ekim 1934’te İsveç Prensi ve Prensesi onuruna verilen ziyafette yaptığı konuşmada ulaşır. Bu konuşmaya Türkler tarafından ‘baysal utkulu nutuk’ denmektedir ve bu ifade hepsinin içinde en tuhaf olanıdır. Konuşmada üç Fransızca sözcük Altes, Ruvayâl ve Prenses kullanılırken, sadece iki Arapça sözcük, tarih ve tüm 26 kullanılmıştır. Ayrıca bazı garip yeni sözcükler de içermektedir. Burada konuşmadan bir parça aktaralım (tüm metin ve sözlük Levend’te [1972]: 424-6 mevcuttur): “Avrupanın iki bitim ucunda yerlerini berkiten uluslarımız, ataç özlüklerinin tüm ıssıları olarak baysak, önürme, uygunluk kıldacıları olmuş bulunuyorlar; onlar, bugün, en güzel utkuyu kazanmıya anıklanıyorlar: baysal utkusu.” Tankut (1963: 125) konuşmanın Arapça ve Farsça sözcüklerle hazırlandığını sonra bunların yeni sözcüklerle değiştirildiğini söylemektedir. Yine Tankut’un anlattığına göre Atatürk konuşmasını ‘okumaya yeni başlamış öğrencilerin acemiliğiyle’ yapmıştır.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.