• İstanbul 19 °C
  • Ankara 12 °C

Anadolu’da şiirin kaynadığı yer

D. Mehmet DOĞAN

TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan’ın 14 Ağustos akşamı, Konya’da Karatay Belediyesi ve TYB Konya Şubesi tarafından düzenlenen 11 Mevlâna Şiir Şöleni’ninde yaptığı konuşma.

Mademki şiir şölenindeyiz, biz de teberrüken bir şiir okuyarak başlayalım. Elbette kendi şiirimiz değil; kimin olduğunu tahmin edenler ve bilenler çıkacaktır elbette:

 

Ol kim gide uzak yola gerek azık ala bile

Almaz ise yolda kala irmeye hergiz menzile

Virdi sana malı Çalap ta hayra kılsın sebep

Hayr eyle kıl hakkı talep vermeden ol malin yele

Bugün sevinirsin benim altunum akçem çok deyu

Anmaz mısın ol günü kim muhtaç olasın bir pula

Yoksul isen sabreyle gil ger bay isen hayreyle gil

Her bir hale şükreyle gil Hak döndürür haldan hala

Hakka bana ne mal gerek dileğim eyu hal gerek

Ne kıl gerek ne kal gerek kendüzini bilen kula

 

Bu akşam, Anadolu’da şiirin kaynadığı yerdeyiz; burası Selçuklu sarayının gül bahçesi, devrin sultanı bu bahçeyi zamanın âlimler sultanına bahşetmiş. Şiirimizin bereketli toprağı burası. İşte o gür kaynak, bu topraklarda meydana çıkan edebiyatın esasını teşkil etmiştir. 13. Yüzyılda farsça yazılan Mesnevî, düşman istilası ile dağılan, parçalanan bir coğrafyada bir vahdet ifadesi idi. Mevlâna on binlerce beyitlik eserinde işte bu vahdet arayışını hikâye etti. Daha sonra ortaya çıkan edebiyatçılar, şairler için Mesnevî vazgeçilmez bir kaynaktı. Ben derim ki, Anadolu’da teşekkül eden Oguz türkçesi edebiyatın çıkış noktası da burasıdır.

Bu akşam vakti Türkiye’nin dört bucağından bunca şairin burada cem olması boşuna değildir! Yedi asırlık bereketin kaynağı topraklardayız.

*

1990’lı yılların başında Türkiye Yazarlar Birliği, ülkemizin bazı şehirlerinde şiir şölenleri düzenlemeye başladı. Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni de ilk olarak 1992’da Bursa ve Konya’da başlatıldı. Balıkesir’de Dursunbey-Suçıktı, Çorum, Ordu, Erzurum ve Konya bunların en belli başlılarıdır. Çorum şölenleri Ârif Ersoy hocanın başkanlığı süresince yapıldı, onu da burada rahmetle yâd ediyoruz. Hatta bir defasında uluslararası bir şölene dönüştü. Suçıktı şöleni yaz günlerinde atmosferi ile bilhassa etkileyici idi. Açık bir şölendi, gelen katılabilirdi, kimse geri çevrilmezdi. Epeyce sürdü, fakat o da bir başkan değişikliğinden sonra veda etti.

Konya şölenleri bu bakımdan bilhassa önemli. Aradan geçen bunca zamana ve başkan değişmelerine rağmen kesintiye uğramadı. Doğrusu da budur, kültür sürekliliktir. Burada belediyelerimizin kararlılığı yanında Konya şubemizin hakkını da teslim etmek lâzım. Diğer şehirlerimizde de Konya’daki gibi şubelerimiz olsa idi, durum farklı olabilirdi. 

Türkçenin Anadolu macerasının başlangıcı: 13. yüzyıl

Anadolu’da türkçenin yazı dili, edebiyat dili olması macerasının başlangıcının, 13. Asrın başlarında aranması yanlış olmaz.

Selçuklularının Anadolu’daki ikinci asrı, yani 12. yüzyıl; birçok bakımdan mühimdir. Malazgirt zaferinden 25 sene sonra başlayan Haçlı seferleri yüz yıllık bir süre içinde Anadolu Selçuklularını meşgul etti. Anadolu’nun fatihleri başkentlerini asıl hedef olarak seçtikleri İstanbul’un burnunun dibindeki İznik’ten Konya’ya taşımak zorunda kaldılar. Dördüncü Haçlı seferi 1202-1204 arasında yapıldı ve Anadolu’ya geçmeden İstanbul’un Latin işgali ile sona erdi. Vatan edinilen topraklarda medeni varlığımızı göstermek için şartlar böylece olgunlaştı.

1175’te Anadolu’da bir gaza beyliği olarak ortaya çıkan Danişmendliler, merkeze bağlandı. 1176’da Miryokefolon Savaşı sonucunda ağır bir mağlubiyete uğratılan Bizans, Anadolu Selçukluları için tehlike olmaktan çıktı. 2. Süleymanşah devrinde, 13. Asrın başlarında, Anadolu birliği geniş ölçüde sağlandı. Erzurum merkezli Saltuklu beyliği Selçuklu’ya katıldı. Mücadelelerle geçen bu yüzyılı, Anadolu’ya yerleşme ve kökleşme asrı olarak görebiliriz. Böylece, Anadolu’nun bütünlüğü ve emniyeti sağlandığından istikrarlı bir idare ve ticaretin, ilimlerin ve sanatların gelişmesi için zemin teşekkül etmiş oldu.

13. Asrın ilk yarısı, Anadolu Selçuklu Devleti’nin zirvesidir. Bu zirveyi Alaeddin Keykubat (Uluğ Keykubat) temsil eder. 1220–1237 arasında saltanat süren Alaeddin Keykubad devrinde Anadolu baştan başa umran eserleri ile donatıldı. Hanlar, kervansaraylar, köprüler, darüşşifalar, saraylar, tersaneler, camiler inşa edildi. Refah seviyesi yükseldi.

Alaeddin Keykubad’ın ölümünden birkaç yıl sonra ciddi sarsıntılara yol açan Babaî isyanı başladı (1240). Onun ardından, birkaç sene sonra meş’um Kösedağ Muharebesi cereyan etti (1243). Moğollara karşı kaybedilen bu muharebeden sonra Anadolu Selçuklu Devleti’nin zor günleri başladı, 1308’de son Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Mes’ud’un vefatı ile Anadolu Selçuklu Devleti tamamen ortadan kalktı…

İşte bu yükselişle başlayan ve çöküşle sona eren yüzyılda Anadolu’da türkçe edebiyatın yolu açıldı. 

Fuad Köprülü 1926’da Anadolu’da ilk türkçe edebî eserin Ahmed Fakih’in Çarhname mesnevisi olduğunu öne sürmüştür. Anadolu’da ilk yazılı eserlerin farsça ve arapça olduğu, türkçe eserlerin onlardan sonra geldiği biliniyor. İlk türkçe eserlerin edebî metinler olmadığı da anlaşılıyor. Mikâil Bayram, Hekim Bereket’in Tuhfe-i Mübarizî isimli tıpla ilgili kitabının Anadolu sahasında ilk türkçe eser olduğunu öne sürüyor. Daha önce Şahabeddin Tekindağ bu eseri tanıtmış.[1] Hekim Bereket arapça eserini Danişmend emirlerinden Mübarüzi’d-din Halifet Gazi’ye sunmuş, o da arapça olan eserin farsçaya ve türkçeye çevrilmesini buyurmuş. Halifet Gazi’nin türkçe eser yazılmasını teşvik ettiği anlaşılıyor. Halifet Gazi’nin baba ve dedesi Danişmendname kahramanları arasında imiş.[2] Danişmendoğlu Melik Ahmed Gazi’nin Bizans’la mücadelelerini destanî bir tarzda anlatan “Danişmendnâme”nin de 13. asır ortalarında Dânişmend ilinde, Tokat’da yazıya geçirildiği de hatırlanmalıdır.

Türkçe kelimeler de ihtiva eden Evhâdü’d-din Kirmânî’ye (1164-1238) ait bir gazelin Tuhfe-i Mübarizi ile eş zamanlı yazılmış olduğu ileri sürülmektedir.

Mârâ ezeddür mescîd der-i hammâr olısar

Seccâde neyem lâyık mârâ ân nâr olısar

Evhadî dervişleri bu şiiri topluca ilâhî olarak terennüm ederlermiş.[3]

1-084.jpg

Mağlubiyetin türkçeye açtığı yol

Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküş süreci, merkezî iktidarın tesirini kaybetmesi, böylece farsça yazışan bürokrasinin geri plana düşmesi ve yeni elemanlarla takviye edilememesi, Anadolu’da türkçenin yolunu açmıştır. Türkleşen Anadolu’da farsça bilenlerle bürokratik yönetimi sürdürmek giderek güçleşmektedir. Diğer taraftan geniş kitleleri gözetmek ihtiyacını hisseden tekke/tasavvuf ehlinin türkçeye ilgisi türkçe çığırının açılmasında mühim rol oynamıştır. Böylece dilde bir geçiş devri gözlenmeye başlamıştır. Farsça metinlerde türkçe kelimeler görülür olmuş, mülemma denilen türkçe ile karışık şiirler yazılmıştır. En başta farsçanın dört büyük şairinden biri (diğerleri: Firdevsî, Sadî, Hâfız) olarak sayılan Anadolu’nun merkezinde, Konya’da eserlerini farsça olarak söyleyen/yazan Mevlâna mülemma (karışık) bazı beyitler yanında sırf türkçe beyitler de söylemiştir.[4]

Onun oğlu Sultan Veled, farsça yazmakla beraber, eserlerinde türkçe oranını hayli artırmıştır: İbtidaname’sinde 76 beyit, Rebabname’sinde 162 beyit, Divan’ında 128 beyit. Ve nihayet bütünüyle türkçe eser veren Ahmet Fakih, Şeyyad Hamza ve Hoca Dehhanî gibi şairlerin yetiştiği görülmektedir. Bu şairler arasında Yûnus Emre’nin müstesna bir yeri vardır. Bu dört şairin Mevlâna çağını idrak etmekle beraber, onlardan genç oldukları ve 14. Asrı gördükleri dikkate alınırsa, Anadolu’da türkçe edebiyatın bir zaman meselesi olduğu düşünülebilir. Farsçanın tesiri azalırken, türkçe kendini göstermeye başlamıştır.

Mevlâna’nın Divan-ı Kebir’indeki bu türkçe beyti de Yûnus Emre’den önce söylediğini tahmin edebiliriz:

Okçulardır gözleri hoş nişandır kaşları

Öldürür yüz süvari kimdir ol Alparslan

(O güzel, okçu gözleriyle, nişan almaya uygun kaşlarıyla, yüz süvari öldüren Alparslan gibidir…)

Bu beyit, Anadolu’da türkçe şiirin büyük başlangıcını Mevlâna’nın yapabileceğini bize gösteriyor. Başka bir şeye daha işaret ediyor: Anadolu’yu bize açan büyük Alparslan’ın hatırası yaşıyor ve Mevlâna onun ismini zikretme ihtiyacını hissediyor.

Bu güzel türkçe beytin sahibi Mevlâna, geçiş döneminin başında bulunması itibarıyla türkçe edebiyatın büyük başlatıcısı olamamıştır. O bir nesil erken gelmiştir. Buna rağmen, onun muazzam farsça külliyatı yanında türkçe mısralar, beyitler yazması da büyük ehemmiyet taşımaktadır. Ayrıca eserinin dil dışı tesiri edebiyatımızın gelişmesinde daha mühim bir rol oynamıştır.[5] Anadolu’da ondan sonra ortaya çıkan muazzam türkçe edebiyatın temelinde Mevlâna’nın eserleri, bilhassa Mesnevî’si vardır. Yûnus Emre’nin beslendiği esaslı kaynak da onun eseridir.

Beylikler döneminde Anadolu’da türkçe edebiyat gelişmeye devam eder. Osmanlılar Anadolu’da siyasî birliği kurarak yazı dilinin müşterekliğini sağlamışlar, böylece Yûnus Emre’nin büyük başlangıcını ileri bir safhaya taşımanın zeminini hazırlamışlardır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda Osman Bey’in rolü ile Yunus Emre’nin Anadolu’da edebî türkçenin teşekkülündeki kurucu rolü mahiyet itibarıyla benzeşir. Bu sebeple Anadolu’da ortaya çıkan edebiyatımızı baştan itibaren “Osmanlı edebiyatı” olarak kabul etmek yanlış olmaz.

Burada biraz da Konya Ankara ilişkileri üzerinde duralım. Ankara Selçuklular zamanında şehzade sancağı idi. Sultan Mes’ud gibi, Alaeddin gibi hükümdarlar, şehzadeliklerinde bu sebeple Ankara’da bulunmuşlardır. Hatta kardeşine karşı saltanat iddiasında bulunan Alaeddin, ordusuyla Ankara kalesine sığınır. Bir yıl burada mukavemet eder. Şehrin tahrib edilmesini önlemek için teslim olur, Malatya’da bir kaleye hapsedilir. Ankara’da onun adını iki eser yaşatır: Aleaddin Camii ve Akköprü.

Nâzım ve şârih

Mesnevi’yi Mevlâna yazdı, yani nazmetti, nâzımı odur. Peki kim şerh etti? İsmail Rusuhi Efendi. O bir Ankaravî, yani Ankaralı! Bu sebeple ona Hazret-i Şârih denilir. İsmail Efendi’nin gözleri görmez olur, Konya’nın yolunu tutar. Şeyh Bostan Çelebi’nin Mesnevî'den şiirler okuduktan sonra "gözünün iyi olması, Mesnevî şerhetmenizin hediyesi olacaktır” dediği nakledilir.

Ankaralı İsmail Rusuhî’nin hizmeti sadece şarihliği ile sınırlı değildir, O Mevleviliğin sistemleştirilmesi yönünde güçlü bir tesir uyandırmıştır. Mesnevî okumaları, mesnevihanlık onun çizdiği çerçevede yürütülmüştür. Minhac, Risale-i Muhtasar ve diğer mevlevilikle ilgili eserleriyle de tarikatın sözlü geleneğini yazılı hale getirdiğini söyleyebiliriz.

Bu “şerh” konusuna bir Ankara parantezi daha açalım: Meşhur Mesnevî şârihleri arasında bulunan Âbidin Paşa’nın uzun süre (10 yıla yakın) Ankara valiliği yaptığını da hatırlayalım. O meşhur şerhini de Ankara’da kaleme almıştır.

Bir de sahnenin kapanışı vardır. Ankaralı derviş Mehmed Dede, tekkeler kapanınca Âsitane’deki hücresini terk etmez. Bir rüya görmüştür. Hazret-i Mevlâna rüyasında Dede’nin eline bir süpürge tutuşturur ve dergâhın içini ve dışını süpürmesini söyler…Mehmed Dede, tekkeler kapatılmasına rağmen vazifesinin sona ermediğini düşünür. Dede’nin hücresini terk etmemekteki ısrarı üzerine, bir çözüm aranır: Dede müstahdem kadrosuna alınır… Artık Konya Âsar-ı Atika (Eski Eserler) Müzesi’nin hademesidir o! Mevlevilik hizmetinin süreceğini Ankaravî Mehmed Dede hayatıyla ilân eder…Bu arada, müzelerin bağlı olduğu Maarif Vekili Hasan Ali Yücel’in de bir rüya gördüğü rivayetini hatırlatalım. Bakanın rüyasına Mevlâna girmiş ve “Hasan! Benim dervişimi koru!” demiştir…

Şiir efsanesiz olmaz, nice hakikat dahi günü gelir bir efsane olur!

 

 

[1] Şehabeddin Tekindağ: “İzzet Koyunoğlu Kütüphanesinde Bulunan Türkçe Yazmalar Üzerinde Çalışmalar I”, Türkiyat Mecmuası, 1971, XVI, sf.134-139

[2] Mikail Bayram: “Anadolu’da Telif Edilen İlk Türkçe Eser Meselesi” Erdem 2000, S.36, sf. 902

Mezkûr kitapla ilgili doktora tezi hazırlayan Binnur Erdağı, Anadolu’da Mübârizü’d-dîn ünvanlı başka beylerin de bulunduğunu, bunlardan birinin de Aydınoğlu Mehmed Bey olduğunu öne sürerek, bu eserin onun tarafından tercüme ettirildiğini iddia etmektedir. Bu durumda eser yüz yıl sonra yazılmış olmalıdır. “Anadolu’da yazılmış ilk türkçe tıp kitabı” Türkbilig, 2001/2, sf. 46-54

[3] M.Bayram, agm. sf. 904, Mustafa Uğurlu: “Oğuzca ve Anadolu merkezli Oğuz Türkçesi” Turkish Studies, 2011, sf. 134

[4] Mecdut Mansuroğlu: “Mevlânâ Celaleddin Rûmî’de Türkçe Beyit ve İbâreler”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı. Belleten (1954), s. 207-220. İlk olarak M. Şerafeddin Yaltkaya Mevlâna’nın türkçe şiirlerini inceleme konusu yapmıştır: “Mevlâna’ta türkçe kelimeler ve türkçe şiirler” Türkiyat Mecmuası IV (1934) sf. 112-168

 

[5] Bu konu şu makalede tartışılmıştır: Lars Johanson (Çev. Kudret Savaş). "Rumî ve Türk Şiirinin Doğuşu". Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 4 / 8 (Aralık 2013), sf. 243-254

Bu yazı toplam 62 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim