• İstanbul 15 °C
  • Ankara 13 °C

Batı bize secde ettirdiği putlarını yerle bir ediyor!

D. Mehmet DOĞAN

Bize bu putları insanlığın gerçek dini olarak empoze ettiler; bütün dinler, tahsisen müslümanlık bâtıldı, batının putları hariç.

Batı hümanistti, insan severdi. Hürriyetçiydi, insan haklarına riayet ederdi.  Dünyanın bir yerinde “soykırım” yapılınca, zulüm olunca hemen ayağa kalkar ve dünyayı da ayağı kaldırırdı.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.

Yüz küsur yıl önce Çanakkale Harbi’nin şiirini yazan Mehmed Âkif hakikati bütün çıplaklığı ile ilan etti.

Filistin meselesi, Gazze’de aylardır devam eden melun katliam, o maskeyi her gün binlerce, on binlerce defa yırtıyor. Altında o çirkin çehre çıkıyor ve pişmiş kelle gibi sırıtıyor...

Tarih boyunca savaş suçu sayılan, en iptidaî devirlerde bile uyulan, mabedlerin, sağlık kurumlarının, mekteplerin dokunulmazlığı ilkesi çöp sepetine atıldı.

Çocuklar, kadınlar, yaşlılar hiçbir ayırım yapılmadan katledildi. Belki de tarih boyunca hiçbir “savaş”ta çocuk katliamı bu seviyeye çıkmadı.

Bu raddede Mehmed Âkif’i ve onun yazdığı İstiklal Marşı’nı hatırlamamak mümkün değildir:

Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyyet' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Büyük Âkif 102 sene önce batı medeniyetini İstiklâl Marşımızda böyle tarif etti. Bazıları, batı hayranları, Âkif’in Avrupa medeniyeti ile ilgili ifadelerini ağır, hatta kabul edilemez buldu. İnsanlık Avrupa’daydı, hak ve hürriyetler Avrupa’da idi. Soykırımlar, katliamlar hep Avrupa dışında vuku bulurdu. Avrupa medeniyeti her bakımdan örnek alınacak bir üstünlükteydi.

On yıllarca bu yalanları utanmadan yaydılar, bütün insanlığı kandırdılar. Oysa Avrupa medeniyeti garbın ufuklarını saran çelik zırhlı duvardı. Savaş bittikten sonra Türkiye Avrupa’yı tek istikamet olarak gördü, tabii çevresiyle bağlarını kesti. İşte bu havada 2 yıl sonra, 1925’te İstiklâl Marşı’nı değiştirmek için yarışma açıldı: İlk sebep “medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar”dı.

Bunlar Âkif için kızgınlıkla söylenen sözler değildi, hakikatin ta kendisi idi! Bunu hayatımız boyunca yaşadıklarımız da doğruladı.

Sömürgecilik tarihi Avrupa’nın kirli yüzüne ayna tutuyordu. Amerika’da, Avrupa’da soykırıma maruz bırakılmayan yerli kabile var mıydı?1950’lerde, 60’larda ne savaşlar gördük, Filistin’in başına gelenler zaten kâfi fikir verir. Bu kadim halk, Kudüs’ün işgalinden sonra kendi vatanında parya muamelesine tâbi tutuldu, tutulmaya devam ediyor. Filistin’in yakın tarihini dönüp dönüp okumalıyız, bu zihin tazelemesine ihtiyacımız var. Yakın devirde Irak’ta, Suriye’de, Bosna’da, Karabağ’da olanlar unutulur mu 

Mehmed Âkif’den beri mazlumlar değişmediği gibi, zalimler de değişmedi.

Zalimler zulmünü yine birtakım kılıflara sarıyor, fakat artık şenaatlerini hiçbir şekilde örtmek mümkün değil. Bizde bir laf vardır, “mızrak harara (büyük çuvala) sığmaz”!

Dünyanın sömürgeci patronları ve onların peşine takılanlar Gazze’de cereyan eden hadiseleri, yer yüzüne yeni yaydıkları hayvanları koruma ideolojisi kadar bile mühimsemiyorlar.

İnşaallah Gazze hadiseleri, dünya tarihi için dönüm noktası olacak. Bundan sonra insan hakları, savaş hukuku vs. konularda zart zurt edenlerin, bize insanlık dersi vermeye kalkışanların hükmü yürümeyecek.

Devletler vicdanlarını kiraya vermişken, her yerde insanlık haysiyeti olanlar vicdanlarının sesini dinleyerek yeni bir dünyanın zeminini döşüyorlar.

Gazzeli masum çocuklar! Siz zaten cennetliktiniz, bir daha cennetlik oldunuz, fakat dünya sizin yüzünüzün suyu hürmetine yeni bir dünya olacak. Ahlâksız yalancıların sonu gelecek.

Sonuna kadar direnen bir halk ölse bile, onun kanı insanlığı kurtaracak bir ebediyyet ağacını besler.

Gazze’yi unutmak yok!

Gazze’yi hafızamızı en güçlü şekilde kazımalıyız.

Onun verdiği insanlık dersini hatırdan çıkarmamalıyız.

Gazze günümüzün Çanakkalesidir. Bir farkla orada ordular savaşıyordu, burada bir ordu mazlum bir halkı katlediyor. Buna rağmen küçücük bir kara parçasını, daha doğrusu Gazze’nin kararlı halkını teslim alamıyor.

Âkif Çanakkale’yi yazdı:

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;

O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,

Boşanır sırtlara, vâdîlere sağnak sağnak.

Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,

Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,

Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.

*

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...

O, rükû olmasa dünyâda eğilmez başlar,  

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;

Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!  

Bu şiirin Çanakkale için yazıldığını bilmesek, Gazze’nin bugününü anlattığını düşünebiliriz.

Bundan 110 yıl önce Gazze’yi Gazzeli kardeşlerimizle İngiliz emperyalizmine karşı savunduk. Adı sanı unutulmuş birçok askerimiz Gazzeli kardeşleriyle koyun koyuna o mübarek topraklara karıştı.

Heyhat Kudüs üzerine yürüyen İngiliz askerlerinin önünde Na-Şerif Hüseyin’in çapulcuları vardı. Osmanlı ordusu bu manzara karşısında Kudüs’ü müdafaada ısrar etmedi. Kudüs, Filistin Osmanlıdan kurtarıldı. Peki Arapların mı oldu? İngilizler stratejik planlarını uyguladılar, Balfur deklarasyonunu Hüseyin’e tasdik ettirdiler. Bu İsrail devletinin kuruluşunun yolunu açmak demekti.

Burada son büyük Osmanlı padişahı Abdühamid Hanı anmadan geçemeyeceğim. O tahttan indirilişinin gerçek sebebini Suriyeli şeyh Mahmut Ebu Şamat'a yazdığı mektupta şöyle açıkladı:

“Bu ittihatçılar, Arazi-i Mukaddese ve Filistin'de Yahudiler için bir vatan-ı kavmî kabul ve tasdik etmediğim için ısrarlarında devam ettiler. Bu ısrarlarına ve tehditlerine rağmen ben de katiyen bu teklifi kabul etmedim. Bilâhare yüz elli milyon altun İngiliz lirası vereceklerini vaat ettiler. Bu teklifi dahi katiyen reddettim ve kendilerine şu sözle mukabelede bulundum: 'Değil yüz elli milyon İngiliz lirası, dünya dolusu altın verseniz bu tekliflerinizi katiyen kabul etmem! Ben otuz seneden fazla bir müddetle Millet-i İslâmiye'ye ve Ümmet-i Muhammediye'ye hizmet ettim. Bütün Müslümanların ve salatin ve Hulefa-i İslâmiyeden aba ve ecdadımın sahifelerini karartmam ve binaenaleyh bu tekliflerinizi mutlaka kabul etmem' diye kat''î cevap verdikten sonra hal'imde ittifak ettiler.”

Türkler için Filistin bin yıllık derinliği olan bir tarihtir.

Türkler bu coğrafyaya davetle geldiler, Abbasi halifesi Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etti. Ona “dünya sultanı” ünvanı verdi. Ve Türkler sünni Müslümanlığı ayakta tutmak için bölgeye gelmeye başladılar.

Sultan Alp Arslan, sefere çıktığında hedefi, Kudüs ve Akdeniz’e ulaşmaktı. Belki de Şii Fatımi belasını buradan defetmekti. Bizans imparatorunun meydan okuması karşısında geri dönüp Anadolu’nun fethinin başlangıcı olan Malazgirt zaferini kazandı. O yola çıkmadan Filistin’de Büyük Selçuklu Devleti’ne tâbi bir Türkmen beyliğini Kurlu Bey 1070’de kurmuştu. Onun vefatı üzerine Atsız Bey, Selçuklu devleti adına Kudüs ve civarını Fatımilerden aldı. (Malazgirt zaferi: 1071, Anadolu Selçuklu Devleti'nin kuruluşu, 1075 İznik).

Bin doksan birde, Artuk Bey Kudüs'te vefat etti. Ömrünün son yıllarını Kudüs Bey'i olarak geçiren Artuk Bey, Anadolu'yu İslâma açan efsanevî büyük gazi kumandanlardan birisi idi. Anadolu dışında Suriye, Irak, Arabistan bölgelerinde gazalarla dolu bir hayat sürmüştü. Kudüs'te Süleyman mabedine giden yol üzerinde defnedildi. Abbasi Hilafetine karşı hareket eden Şiî Fatımîler onun ölümünden sonra, Artukoğullarını Haçlı istilasının başlamasından da faydalanarak Kudüs'ten uzaklaştırdılar. Kudüs Fatımilerin elinde fazla kalmadı, bir zamanlar gizli ittifaklar yaptıkları Haçlılar tarafından buradan tard edildiler. Binlerce müslüman, kadın ve çocuklar dâhil, merhametsizce katledildi. Haçlı askerlerinin atları kan içinde kaldı. Kudüs Latin Krallığının merkezi oldu (1098-1187). Ancak Selahaddin Eyyübî, doksan yıl sonra tekrar Kudüs üzerinde müslümanların hâkimiyetini tesis edebildi. Filistin’in bundan sonraki tarihi de Türk asıllı hanedanları/ yöneticileri olan devletlerin tarihine karıştı (Memlûk, Osmanlı). Memluk Sultanı Baybars bölgedeki haçlı dükalıklarını ortadan kaldırarak Kudüs’ü emniyete aldı.

Beş asır önce, Yavuz Sultan Selim Mısır’da idi. Ridaniye zaferini kazanmış, Memlûk devletine son vermişti. Mekke Şerifi Bereket, oğlunu Kahire’ye göndererek Selim Han’a tebriklerini ve bağlılıklarını bildirmiş ve Mekke ve Medine’nin anahtarlarını takdim etmiştir. Yavuz da Şerif’e vazifesinde devamı adına hilat ve teşrif (gösterişli bir elbise) göndermiştir.

İslâm dünyasının kalbi mahiyetindeki Hicaz bölgesinin rıza ile Osmanlı hâkimiyetini kabul etmesi mühim bir hadise. Bugün İslâm dünyasının düzmece devletleri/devletçikleri ve kifayetsiz muhteris yöneticileri, birbirlerine sömürgeci güçler adına kumpas kurarken, beş asır önce güçlü bir Müslüman otoritenin şemsiyesi altında varlığını devam ettiren mahallî otoritelerin ne kadar şerefli bir mevkide olduklarını görmemek idraksizlikten başka bir şey değildir.

Türklerin Ortadoğu'ya, Anadolu'ya sonradan geldikleri hatırlanırsa, mantıken bu bölgenin halkı olan Araplarla savaşmış olmaları gerekir. Halbuki böyle bir tarih yok! Türkler Abbasî döneminde bölgeye davet edildiler (1060). İslâm devletinin askerî gücünü meydana getirdiler. Sonra da bulundukları yerlerde hükümran oldular. Peki Mısır'daki Memluk/Kölemen devleti? Adı üstünde “kölemen”ler bulundukları coğrafyanın idaresine hâkim oldular! Ya Yavuz Sultan Selim'in Şam ve Mısır seferleri? Osmanlı ordusu, Suriye'de ve Mısır'da kiminle savaştı biliyor musunuz? Yöneticileri "Türk" ve "Çerkes" olan devletin Türk ve Çerkes askerleriyle!

Eğer Araplarla Türkler arasında bir savaş olmuşsa, bu İngiliz ordusu içinde yer alan hain Hüseyin’in askerleri ile savaştır.

1915'de İngiltere ile Hüseyin arasında bir himaye anlaşması imzalanmıştır. Böylece tarihte ilk defa mukaddes topraklar bir Hıristiyan devletin himayesine girmiştir!

(Lütfen bu cümleyi hatırda kalacak şekilde tekrar tekrar okuyunuz!)

(NaŞerif) Hüseyin'in oğlu Faysal 1918 kasımında Londra'da Yahudi lideri Weizman (Sonradan ilk İsrail Cumhurbaşkanı olacaktır) ile anlaşmaya varır: Filistin'e Yahudi göçü için gerekli kolaylıklar sağlanacaktır. Faysal 1920'de Suriye'de kral ilan edilir. Fakat İngiltere ve Fransa bu krallığı tanımaz. Suriye'de Fransız, Irak’da İngiliz manda idaresi tesis edilir. Filistin’de tesis edilen İngiliz manda idaresi, Yahudi göçünü teşvik eder. 1914’de 38 bin olan Yahudi nüfus, 1924’te 104 bine ulaşmıştır.

"Büyük Arap Krallığı" hülyasıyla Osmanlı Devleti'ne isyan eden Şerif Hüseyin Kıbrıs'ta İngilizlere sığınmış, daha sonra oğlu Ürdün kralının yanında sığıntı olarak ömrünü tamamlamıştır…Oğlu Faysal Irak'da İngiliz mandası altında "kral" olarak hüküm sürer. Yöneticileri İngiliz ve Hindli olan bir Arap kralı!…

20. yüzyılın dünya tarihi açısından en sonuç doğurucu hadisesi Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıdır. Osmanlı yıkılmadan İsrail devleti kurulmazdı. Osmanlının yıkılışı ile İslâm âlemi hamisiz ve temsilcisiz kaldı. Emperyalistler kurdukları terminal devlet İsraille bölgenin siyasetini yönlendirdiler. Şu anda bizim bilmediğimiz kirli bir plan dahilinde bir operasyon yürütülüyor. Bu demektir ki, mesele Gazze ile sınırlı kalmayacak.  

Gazze halkı bugün ila-yı kelimetullah için cihad ediyor, islamın izzetini, şerefini ayakta tutuyor.

Bizler onların hayatları pahasına sürdürdükleri mücadeleyi ancak utançla seyredebiliyoruz. Arap dünyası istisnalar dışında ABD-İsrail ekseninde yerini almış, meseleyi neticesiz protestolarla geçiştiriyor.

Bütün dünyada İsraili lanetleyen gösteriler yapılıyor. Türkiye, Pakistan hariç hiçbir Müslüman ülkede halk sokaklara çıkamıyor. Bu zillet asla kabul edilemez.

Türkiye’nin yaptıkları yapmak istediklerinin çok gerisinde. Hükümetimizden daha fazlasını beklemek hakkımız.

Bize sorulacak olan şudur: “Gazze’de bir halk kitle halinde yok edilirken neredeydiniz?”

Emin olun bu soruya cevaplamak için bütün hayatımı verirdim! 

*

(D. Mehmet Doğan’ın TYB İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen Filistin temalı Edebiyat Festivalinin açılışında yaptığı konuşma).

gcjg5rsxwaelabw.jpg

 

Bu yazı toplam 121 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim