• İstanbul 18 °C
  • Ankara 24 °C

Aradığınız Dünya’ya Ulaşılamıyor

Aradığınız Dünya’ya Ulaşılamıyor
Salgın edebiyatı yazılarını yayınlamaya başlıyoruz.

Tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına alan, binlerce kişinin ölümüne neden olan Kovid-19 virüsü nedeniyle olağanüstü bir dönemden geçiyoruz.

Etkisi hayatın her alanında hissedilen koronavirüs salgını insanların davranış ve düşünce tarzlarında da etkili olmaya devam ediyor. Bu süreçte insanların yaşadığı üzüntü, kaygı, tasa ve umudun edebiyata yansımaması düşünülebilir mi ?

Türkiye Yazarlar Birliği’nin, salgın günlerinde insanların hissettiklerini yazmaları ve yayınlanmak üzere birliğine göndermeleri duyurusu büyük ilgi gördü. Salgına ve neden olduğu olaylara tanıklık eden edebiyatın farklı alanlarındaki yazılar editör kontrolünden sonra geliş sırasına göre yayınlama başlıyoruz.

Berivan Yamaç'ın "Aradığınız Dünya’ya Ulaşılamıyor" başlıklı yazısını paylaşıyoruz.

Aradığınız Dünya’ya Ulaşılamıyor

Yirmi dört yaşındaki bir insan ne görmüş ne geçirmiş olabilir ömründe?  Ben bir şey görüp geçirmedim.  Ne seksenlere denk geldi ömrüm, ne de meşhur eylül aylarına. Darbe nedir bilmezdim; 15 Temmuz’da mavi ceketli kadının televizyondaki bildirisine denk gelene kadar.  Ciddi bir depremle de karşılaşmadım. Doksan dokuz depremini de daha dört yaşında olduğum için hiç hatırlamam. Yaşım 24, sadece yaşımın değil bütün dünyanın şahit olduğu bir salgınla karşı karşıyayım şimdi. Belki de en tarihi yanım şimdilik budur.

Dünya koskocaman bir yalnızlığa sürükleniyor gibi. Uzay boşluğunda bomboş bir gezegene dönüşüyor. İçinde canlılar varken asılı duruyor öylece, belki kılını dahi kıpırdatmadan. Tabiat, insanın birdenbire neden ortalıktan kaybolduğuna anlam veremiyor. Ama belli ki bir şeyler insanlar için ters gidiyor. Hayvanlar bu durumu şehri ziyaret ettiklerinde görmüş olmalılar.

Evet, bir şeyler ters gidiyor. Güneşin batıdan doğması dışında, ama biraz da bu olayla bağlantılı ters giden bir şeyler var. Siz buna ister kıyamet deyin ister alametleri.

Dünyaya “Coronavirüs” diye bir hastalık bulaştı. Dünyayı bilmem ama ben hiç yaşamadığım şeylere tanıklık ediyorum. Bütün insanlığın mücadele ettiği salgın herkese bir görünüp bin dağılıyor hızlıca. Hastalık bulaşmaktan daha ötesine giderek ölüm getiriyor kendisiyle. Ölüler arkalarında birçok ölünecek kişi bırakıyor bir de sevdiklerini. 

Evde kalmak bir başkasının hayatını kurtarmak anlamına geliyor artık. Belki, “kim bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.(Maide/32)” ayetindeki insanlık bu sayede kurtulacaktır. Düşünsene sen evde kaldığın için, insanlık hayatta kalıyor. Elbette olanlar oldukça can sıkıcı. Amacım polyannacılık yapmak değil, amacım evde kalmak.

Şimdi hiçbir şey eskisi gibi değil. Devlet iyiliğimiz için bir sürü yasaklar getirdi. Mesela; insanlarla aramızda üç adım olmak zorunda. İşi gücü bir bankta oturmak, bir mescide uğramak, bir kahvehanede çay içmek olan canım yaşlılarımızın sokağa çıkması yasak. Sırf gelip oturmasınlar diye parklardaki bankların söküldüğünü gördü bu gözler. Hayata karşı bütün duruşuyla, sırtını dünyanın bir tarafına dönerek bankın bir köşesine sıkışan yaşlılarımız, usul usul ayrıldılar banklardan, bahçelerden, meydanlardan… Camilerden ayrılışları pek usulca değildi elbette. Kim bilir kaç cemaati ceplerine sıkıştırıp, kaç “Allahuekberi” kalplerine mühürlediler de öyle gittiler evlerine. Maskesiz dolaşmak yasak. Marketlere giriş-çıkışlar belli bir sayı ile. Bu yüzden önlerinde uzun kuyruklar oluşuyor. Üç adım, bir insan. Üç adım bir insan. Üç adım bir insan… Yoldan geçenler önce garipsiyor sonra şaşkın bakışlarla kuyruğa soruyor : “ Bu ne sırasıdır?”. Cevap veriyor bir başka ses: “Market sırası abla.”

Ölenleri Sağlık Bakanı grafiklerle açıklıyor. Öldüğünde insan, önce toprak olur, kuş olur, yıldız olur, gider bir çiçeğe öz olur. Ne bileyim işte! Herhangi bir güzel varlık. Şimdi önce rakam sonra maskeli bir tabut oluyor.

Korkuyoruz… Aynı zamanda çok vurdumduymaz devam ediyor hayatlarımız. Durum bu kadar ciddi iken ve risk çok yakınken bile bazıları-henüz sevdiği birinin ayağına virüs değmedi diye- kimseyi önemsemeden salgından önceki gibi yaşıyor. Bir adam şöyle demişti bir gün: “Sanıyoruz ki hep tanımadıklarımız ölecek.”

Korkuyoruz, bunca dünya işinin arasında karantinaya alınmaktan. Korkuyoruz çünkü böyle ölmeyi kimse istemez. Ölümün hayırlısını istemek bu olsa gerek. Kimsenin cenazende olmayacağı, acıların paylaşılamayacağı, omzunu dayayamayacağın dostlarının olmadığı bir cenaze evi, “cenaze evi” değil de nedir?

Neredeyse kırk gün oldu. Kırk gündür altı kişilik ailemle birlikte -balkonu olmayan, evet balkonu kesinlikle olmayan- iki oda bir salona hayatı sığdırmaya gayret ediyoruz. Biz sığamadık, belki o sığar diye güzel ağırlamaya çalışıyoruz kendilerini.

Buruk görüntülü konuşmalar, eğlenceli aktiviteler, dayanılmaz kavgalar, bitmek bilmeyen tartışma programları… Çoğunlukta olan “açlık”, işinden çıkarılan babalar, evde sürekli yemek yapan anneler, birbirini yeni tanıyan ev ahalisi… Taburcu olan hastaların sevinci, vefat edenlerin evine düşen çığlık…  Cuma kılınmayan kaldırımlar, boş kalan mescitler,  tavafa kapalı Kâbe… Çalışmak zorunda olanlar, anne ve babası için korkanlar, dolu dolu sevgi itirafları, yan yana gelip sarılamayan iki dost, yan yana bile gelemeyen dostlar… Evinde yalnız kalanlar, evinde hiç kalamayanlar… Su ve sabun, suyu ve sabunu olmayan dünyada bir yerler…

Bu durum epey sürecek gibi. Sanırım şairin “kalbimizi dolduran duygular kalbimizde kaldı.” dediği dizeye döndük. Nice sarılmalar birikti, nice tebrikler. Ertelenen fotoğraflarımız, gülünecek şakalar, ağlanacak omuzlar birikti. Sözler, kelimeler,  itiraflar, sancılar birikti. İnsan sevdiğinden ayrı düşmüşse kalbini yoklasın. Kalbimizi yoklamak için evine döndü dünya.

Belki başka bir Aylan bebek kıyıya vurmasın diye döndük eve. Belki bir annenin sokak ortasında cenazesi yedi gün kalmasın diye döndük. Kadınlar ve çocuklar tecavüze uğramasın diye, Yemen’de açlıktan ölmesin artık insanlar diye...  Doğu Türkistan’da rahat rahat oruç tutabilsin diye Müslümanlar… Anne ve babasını bir daha kaybetmesin diye Menice, oğullarına ceket alan babalar savaşta ölmesin diye belki… Ve daha bir sürü belkiler!

Eve döndük, şarkıya döndük, kalbimize döndük. Sabrın insana en çok lazım olunan çatıların altındayız şimdi. Üstelik balkonu olmayan evler daha çok dâhil buna.

—Eve dön!

—evde balkon yok.

—Şarkıya dön!

—Şarkılar bitti, şarkılar bitti…

—Kalbine dön!

—Lanete çarpa çarpa gümrah…

(Elimizden tut yoksa düşeceğiz. Çünkü dünya, uzunca bir boşluğun içine atıyor bizi. Rabbimiz;  alacağımız ders her ne ise, hem aklımızla hem kalbimizle idrak ettir. Şüphesiz ki dönüş ancak sanadır.)

Berivan Yamaç

Bu haber toplam 605 defa okunmuştur
  • Yorumlar 10
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim