• İstanbul 19 °C
  • Ankara 20 °C

Mehmet Kurtoğlu: Korona Günlüğü

Mehmet Kurtoğlu: Korona Günlüğü
Türkiye Yazarlar Birliği’nin, salgın günlerinde insanların hissettiklerini yazmaları ve yayınlanmak üzere göndermeleri duyurusu büyük ilgi gördü.

Mehmet Kurtoğlu'nun "Korona Günlüğü" başlıklı yazısını paylaşıyoruz.

Bugün dört gündür evdeyim. Üç şey yapıyorum. Kitap okuyorum, film seyrediyorum ve uyuyorum. Aklıma Sartre'ın Bulantı romanındaki bir kahramanı geliyor. Otuz yıl önce okuduğum bu romandan aklımda kalan kahramanın her gün kütüphaneye gidip harf sırasına göre kitap okuması... Bir de İnanmadığı halde sırf değişiklik olsun diye müzik dinlemek için kiliseye gidip ayine katılır. Hayatı bir tekrardır. Coronadan dolayı benim de hayatım bir tekrara dönüşmüş. Gerçi  oradan önceki hayatımız bir tekrar değil miydi? Hepimiz evde değil de sokakta, meydanda, şehirlerde tekrarlıyorduk hayatımızı. Her gün aynı şeyleri yapıyorduk. Yat kak işe git ve gel. O kadar. Daha geniş bir alanda tekrarlıyorduk yalnızca.  Şu anda ise dar alanda paslaşıyoruz o kadar. Bulantı'nın kahramanı kiliseye gidip ayine katılacak kadar özgürdür ama biz camiye gidecek özgürlüğümüzü dahi kaybettik. Evden çıkamıyoruz. Çok dindar olmadığım için bundan kaygı duymuyorum ama kaygı duyanların da olduğunu biliyorum. Ama ne olursa olsun ister cami cemaat, ister tiyatro sinema balo gibi alışkanlıkları olsun dindar veya dinsiz hiçbir kesim hayat üzerine derinlemesine düşünmüyor. Ne, niçin, neden, nasıl sorularını acaba kaç kişi sormuştur bu güne kadar?  Eflatun üzerine düşünülmemiş bir hayat, hayat değildir der. Bu bağlamda  günlük hengameler içinde, dindarından dindar olmayanına kadar hiç kimsenin hayat üzerine düşündüğüne inanmıyorum. Allah’ın bir belası olarak görülen bu corona dolayısıyla az buçuk hayat üzerine düşünenlerin olduğunu görüyorum. Bu demektir ki, günlük meşgaleler ve dünya hevesleriyle sarhoş olanlardan bir kısmı ayılmış ve hayat üzerine düşünmeye başlamış olmalılar.... Hayat üzerine düşünme insan bilge yapar. En iyi bilgi tabiatı, dünyayı gözlemektir. İlk dönem filozofları gözlem ve düşünmeyle felsefelerini kurmuşlardır. Hayat bir tekrar. Mevsimler bir tekrar. Doğup ölmemiz bir tekrar. Bu tekrar kimine göre amaçsız, acı veren bir kısır bir döngü, kimine göre mesaj yüklü bir ikaz! 
Düşünüyorum da eve hapsolduğumuz bu günlerde güzel edebiyat eserleri yaratılacak, güzel fikirler ortaya çıkacaktır. Türk edebiyatı uzun yıllar hapis yatan edebiyatçılardan beslenmiştir. Hapishane insanı iç zenginliğe götürdüğü gibi corana hapsi de bir iç zenginlik yaratacaktır. İç zenginliğimizi kaybettiğimiz son yıllarda bu bir imkân! Tabi bu süreç dolayısıyla psikoloji bozulanlar, hayatları altüst olanlar da olacaktır. Burada iradesi güçlü insanlar daha güçlenecek, zayıf olanlar ise travmalar yaşayacaktır. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diyenler bunu belki ekonomik ve sosyal hayat bağlamında söylüyorlar ama bireysel bağlamda bunun yansıması daha güçlü ve etkili olacaktır.

 

25 Nisan 2020 Pazar

Bugünlerde sinema ile edebiyatı birlikte götürüyorum. Televizyonda Arapça Fauda Türkçesi “Kaos” adlı diziyi seyrediyorum. Dizi üç sezon otuz altı bölümlük bir dizi. Ben üç günde diziyi seyrettim. Dizinin konusu Filistinli direniş örgütleriyle İsrail’in Savunma Bakanlığının arasında geçen istihbarat savaşları ve cinayet ve terör. Film İsrail yapımı. Müslümanları terörist gösteriyor. Filmin benim için en öğretici yönü Filistin’deki direniş örgütlerinin arasındaki ilişkiler ile İsrail istihbaratı arasındaki ilişkileri.. Dizide El Fetih, Hamas, İşid gibi örgütlerin terör hareketleri ve İsrail savunma bakanlığının bunları engellemesi işleniyor. Bu filmde İsrail’in Filistinlileri nasıl bir çıkmaza sürüklediğini, onlarla aslanın fareyle oynadığı gibi oynadığını görüyorsunuz.  Bir de Filistinlerin birbiri arasınd6aki mücadeleleri ve birbirine ihanet etmesini görüyorsunuz. Filistin direnişinde en dikkatimi çeken şey, Filistinlilerin İŞİD terör örgütünü ülkelerine sokmama gayretleri. Çünkü kendileri bir bağımsızlık mücadelesi veriyorlar, İŞİD ise ne olduğu belli olmayan bir örgüt. Onların haklı davasına kara leke sürebilir, dünya kamuoyundaki haklılıklarını gölgeleyebilir. Bu yüzden Filistinliler İŞİD’e uzak duruyor ve ülkelerine sokmuyorlar. Filmde bir de İsrail7in Filistin’de uçan sinekten dahi haberdar olduğu anlaşılıyor. Bir diğer altı çizilmesi gereken en önemli nokta, Filistinli gençler bağımsızlık mücadelesi için hayatlarını gözlerini kırpmadan veriyorlar. Kendilerini kurban ediyorlar, hayallerini, rüyalarını erteleyip, Filistin bağımsızlığı üzerine bir dünya kuruyorlar. Bu dünya yoksulluk, açlık, esaret, hapis, işkence ve ölüm… Bunu bile bile genceler Hamas’a el Fetih’e Cihat hareketine katılıyorlar. Filistin mücadelesinde şehit olanlara yurt dışından büyük ihtimalle Arap ülkelerinde para geliyor. Zengin Arap ülkeleri Filistin direnişini ayakta tutuyorlar. Öyle sanıyorum ki, Filistinlileri sevdiklerinden dolayı değil, onları hep savaş ve cihatçı ruhla ayakta tutuyorlar ki, İsrail’i Ortadoğu’da durdurabilsen, onların şerri Filistin öteye, yani kendilerine bulaşmasın… Filistinli bir avuç gencin mücadelesini kendilerini ayakta tutabilmek, İsrail ve Amerika’ya karşı koz olarak kullanabilmek için… Dizide El Fetih’in Arafat’ın safında savaşan militanların, daha doğrusu bugün Filistin’in meşru temsilcisi FKÖ’nün mensuplarının İsrail ile işbirliği içinde çalıştığını görüyorsunuz. Dizideki el Fetih temsilcisi oğlunun Hamas’a katılmaması için İsraillere eliyle teslim eder ve onu Avrupa’da okutulmasını sağlar.  İsrail istihbarat şefiyle görüşürken eski günleri bir nostalji olarak anarlar, birbiriyle nasıl mücadele ettiklerini anlatıp sonra el sıkışırlar… El Fetih temsilcisi, oğlunu Tel Aviv’e götürüp lüks bir kahvede kahve içip sohbet ederken, “oğlum bu binalara bak. Bu güzellikleri. Bunları yok edemezsin artık” der. Ve FKÖ’nün yenildiğini itiraf etmiş olur. Sonra Hamas liderinin nasıl uçkuruna düşkün olduğunu,  dul bir kadınla gönül ilişkisi olduğunu, sevişirken sırtındaki kılların dahi İsrail istihbaratının elinde olduğunu görürüz. Sırf bu yüzden Hamas’ın temsilcisi dahi İsrail istihbaratına yardımcı olmak zorunda kalır… Dizi Filistin’in bir kaotik bir kaos içinde olduğunu gösterir. Gerçekten Filistin artık kaybedilmiş bir davadır. Bu davayı rezil Arap ülkeleri birkaç Filistin örgütün üzerine yüklemişler.. Filistinliler ise bir yandan ölerek bağımsızlık mücadelesini devam ettirirken, diğer yandan çocuk yaparak varlıklarını sürdürüyorlar. En ufak bir suçta içeri alınıp serbest bırakılan Filistinlere işbirlikçi hain diye bakılıyor. Çünkü İsrail eline düşen hiçbir Filistinliyi işbirliğine razı etmeden bırakmıyor. Onları ya eşleri, ya kızları, ya oğullarıyla tehdit ediyorlar. Baştan sona trajik bir durum. Dizide filmin kahramanları Yahudi Araplar. Ama hiçbir zaman filmin başkahramanlarını değil, onları uğraştıran, bütün imkânsızlığa, ölümü rağmen direnen Filistinlileri tutuyorum. Artık Kızılderililere karşı kovboyları tutan bir izleyici yok karşılarında. Yenilse dahi Kızılderilileri ve Filistinlileri tutuyorum.

 

21.Nisan 2020/SALI

I.

Düşünüyorum da, aydın, sanatçı okurlar olarak hepimiz yazıp okuduklarımız, hatta konuştuklarımız hep batı edebiyatı ve felsefesi etrafında oluyor. Çok ama çok az kişi Doğunun kadim eserlerini okuyor. Kendimi de dâhil ederek söylüyorum herkes Shakespeare, Dostoyevski, Tolstoy, Balzac, Kafka, Gide, Hugo, Camus. Sartre, Nietzsche'nin, Goethe vs. eserlerini okuyor, onlar üzerinden yapıyor ama bir Allah'ın kulu Yunus’tan bir felsefe, Mevlana'dan bir hikemi epigraf dahi paylaşmıyor. Batılı yazarlar üzerinden edebiyat ve felsefe yapıyoruz ama yazdıklarımızın ne Batı da ne de kendi insanımızın gönlünde karşılığı yok. Aydınımız başta olmak üzere halkımız dini bilgilerini ya vaizlerden ya da TV’deki programlardan alıyor. Hayatlarında kutsal kitabımızı dahi mealen okumuş değiller. Batı İncil ve Tevrat' ve Azizlerinin hayatından ilhamla büyük eserler yaratmıştır. En ateist yazarları dahi kutsal kaynaklardan beslenir.  Andre Gide'in Dar Kapı romanı İncil'deki bir ayetten ilhamla yazılmıştır. Kazancakis'in Çarmıha Gerilen İsa ve Allah'ın Garibi İsa ve azizlerin hayatıdır. Goethe' in Faust'u İncil'e Doğu ve Batı Divanı’nı

Kuran'dan ilhamla yazılmıştır. Tolstoy'Un içimizdeki Şeytan hikâyeleri, İnsan Ne ile Yaşar, Diriliş İncil ve Hıristiyan azizlerinin yazdıklarından ibarettir. Hugo'nun Sefiller'inin ana fikri ile İncil'in ana fikri ortaktır. Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'i sahifeler dolusu İncil ve İsa'yı anlatıp yargılar. Büyük Engizisyoncu bölümü tamamen dini felsefi bir metindir. Romandan çıkarılsa roman bir şey kaybetmez ama aynı zamanda romanın en derinlikli bölümüdür... Bunlarla ilgili daha çok şeyler söylenebilir. Modern Batılı yazar ve sinemacılar Binbir Gece Masallarından ilhamla film yapıp romanlar yazmışlardır. Paul Celho'nun Simyacı romanı bu türden bir romandır. Mevlana'nın Mesnevisindeki bir hikâyeden ilhamla yazılmıştır. Kilise kaynaklı Yüzüklerin Efendisi'nin ilham kaynağı Kitabı Mukaddestir. İlyas/İdris daha doğrusu üç Hermes'in büyük etkisi vardır. Burada Borges'e özel bir yer açmak gerekir. Borges'in en güzel hikâyelerinden birinin ilham kaynağı İbni Rüşt'tür. O hikâyesi bize bir kadim kaynaktan nasıl öykü yazılır onun yolunu göstermiştir... Peki, biz neden Mevlana'nın Mesnevi'sinde anlatılan kıssalardan neden allegorik bir roman veya hikâye yazamıyoruz? Tasavvufi hikâyelerimizden neden bir şah eser yarata mıyoruz? Çünkü okumuyor ve bilmiyoruz. En iyi romancımız Kemal Tahir, Orhan Kemal, Orhan Pamuk dinimizin cahilidirler. Kemal Tahir Yusuf ile Eyüp Peygamberi karıştırır, Orhan Pamuk tekbir ile kelime-i şahadeti... Yalnızca Mesnevi'den hareketle ne romanlar yazılabilir. Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinden kurmaca eserler, irşat kitaplarından hikâyeler, denemeler... Kuran'dan ilhamla metaforik, imgesel şiirler. Kuran'da kıyamet sahnelerinden ilhamla bir şiir yazmak mesela.  Hadisler yahut  Gazali'nin İhya-i Ulumiddin kitabındaki kıyamet sahnelerinden ilhamla Dante'nin cennet cehennem ve araf'ı gibi bir eser yazmak... Hep Batıyı okuyoruz. Kalbimiz ve zihnimiz kirleniyor ama bu kirlilikten Batılılar çapında eser de yaratamıyoruz. Oysa en muhteşem eserler durulan zihinlerden, seven ve aşkın yüreklerden çıkar. Yunus gibi Mevlana gibi... Peki, neden kendi klasiklerimize dönemiyoruz? Çünkü sancılıyız, hatalığı aldığımız yerde deva arıyoruz. Oysa deva içimizde. Kendimizde. Simyacı'da olduğu gibi rüyayı gördüğümüz yerde...

II.

İnsanlık bir gün corona gibi bir virüsle yeryüzünden silinebilir. Coronanın yayılış hızı, öldürücü gücü bunu gösteriyor. İnsanlık bin iki bin yıl sonra dönüp bu günlere baksa, antik dönemlerdeki ilkel insanlar gibi görüneceğiz onlara. Bu okuduğumuz kutsal kitaplar, klasikler diye başucu yaptığımız eserler, bindiğimiz arabalar, bugünkü yaşam tarzlarımız çok ilkel görünecektir. Örneğin  inanç ve dinimize bizim pagan insanlara baktığımız gibi bakacaklar. Bizim mağara insanına baktığımız gibi bakacaklardır bize. Ve bizim uygarlığımızı ilkel görecekler. Belki de bütün bunlar olmayacak uygarlık sıfırlanacak ya başladığımız mağara devrine döneceğiz ya da bugün içinde bulunduğum modern hayat birkaç küçük değişimle kıyamete kadar aynen sürüp gidecek. Dışarı çıkma yasağı benim için evde yeni bir dünya yaratmama vesile oldu. Daha çok okuma. Daha çok yazma. Örneğin günlük tutma alışkanlığım 25 yıl aradan sonra yeniden nüksetti. Türk edebiyatının en büyük eserleri hapiste yazılmıştır.  Kemal Tahirler, orhan Kemaller, Nazım Hikmetler, Necip Fazıllar... Hapishane yazarları... Biz ev hapsinde yakınıyoruz. Oysa bu musibetten çok güzel eserler çıkabilir.

III.

1950'lerin Afrika’sını anlatan bir film seyrediyorum. Afrikalılar kendi ülkelerinde köle... Amerika'da da köle... Zenciler hastalığa tanrının belası olarak bakmıyorlar. Kahramanlardan biri "Hastalıkları tanrı göndermez, atalarımız gönderir hastalığı" diyor. Düşünüyorum da zenciler doğru söylüyor. Bilindiği gibi hastalıkların büyük bir kısmı genetik belirliyor. Hatta trafik kazası, kaza kurşunu hariç insanın yaşını ve ömrünü genetik belirliyor. Afrikalılar atalarımız hastalığı gönderiyor derken doğru söylüyor.

İnsan geldiği yere dönmek ister.  Tıpkı denizden gelip yumurtalarını karaya bırakan kaplumbağalar gibi. Yumurtalarını bırakıp denize dönerler. Karada doğan yavrular annelerinin geldikleri denize yönelirler. Denizden gelmişlerdir, denize dönerler. İnsanın doğduğu yerleri özlemesi, doğduğu topraklara gömülmeyi istemesi de böyledir. Bizde uzun süre gurbette yaşayıp memleketine döndüğünde ölenler için söylenen bir deyim vardır: Toprak çekti. Yani insanın doğduğu toprakla karıldığına inanılır. Topraktan gelen insanın toprağı doğduğu yerden alındığına inanılır. Toprak çekti denmesi; geldiği yere yani adlına dönmesi demektir. İnsanın aslı doğduğu yerdir. Bu yüzden şair insan doğduğu yere benzer demiş.

12 NİSAN/.2020 Pazar

Kitap ve film. Hayatım bu ikisi arasında. Dışarı çıkma yasağı bana da uygulansa bir romana başlayacağım. Ama cesaret edemiyorum.  Okuma yaparken tesadüfen mi yoksa içinde bulunduğum şartlardan dolayımı bilemiyorum, salgın hastalıklar dikkatimi çekiyor. Dün okuyup bitirdiğim Türkiye Mektuplarında uzunca Koleraya yer vermişti yazar. İstanbul’da sıtma ve Kolerayı anlatıyordu. O dönemde de devlet gerçek rakamları saklıyor şimdi de. Devletin salgın dediği dönemde yazar sokakta cesetleri, araba dolusu ceset taşındığına şahit oluyor. Sonra ölenlerin ve hasta olanların rakamlarının belirsizliğinden bahsediyor. Tıpkı şu anda yaşadığım gibi. Coronalı hastaların gerçek saydılar mı bilemiyoruz. Kitaplığımda arama yaparken gözüne Benim Adım Kırmızı çarptı. İstanbul okumaları yaptığım yeniden kitaba baktım. Gözüme ilk ilişen satırlar şu oldu: "pahalılığın, vebanın, yenilgilerin tek sebebi, Hazreti Peygamberimiz zamanındaki İslam’ı unutup, Müslümanlık diye başka kitaplara ve yalanlara kanıp inanmamızdır." Tıpkı bugün olduğu gibi Osmanlı döneminde de Müslümanlar, bela ve musibetlerin İslam’dan uzaklaşmaya bağlıyor. İlginç olan vebaya çözüm bulmak yerine, çare olmak yerine kendini toplumu suçlama yoluna gidiyorlar. Zihniyet değişmiyor. Yüz yıl önceki insanın zihin formatıyla bugünün insanın zihin formatı aynı. Ne acı halen yüzyıl geriden gelmek.

4 Nisan 2020 Cumartesi

I.

Gün boyu film seyrettim ve kitap okudum. Altı bölümden oluşan Yahudi casus Elia Cohen'in hayatını anlatan bir filim. Filmde Arap aklı ile Yahudi aklının farklılığını görüyorsunuz. Cohen Suriye başkanı Emin Hafızın danışmanlığına kadar yükselen, Suriye genelkurmay başkanıyla dost olan, , hatta ülke içinde darbe yapan Baascılara yardım ederek rejimi oluşturuyor. Bu güven ve dostluktan sonra kendisine savunma bakanlığı teklifi yapıyorlar. Tam kabul edeceği sırada deşifre olup idam ediliyor. Ama Cohen bu süreçte Golan tepelerinde Suriye’nin cephanelerinin yerini tespit ediyor. Golanda mağlup olan ama halkına İsraili yendiğini söyleyen Suriye hükümetinin Golandaki karargâhına misafir olarak gidiyor. Genelkurmay başkanının subay olan yegeninin arkadaşlığı folaydıyla gitiyor. Karargâh sıcak ve tek bir ağaç yok. Karargahı gezdiği sırada yere gömülü olan vrphaneliği fark ediyor. Suriyeli zengin iş adamı olmadı ve ordunun kendisini karargâhta ağırlaması anısına ağaç hediye ediyor. Ordu Cohen'in gönderdiği ağaçları karargâha dikiyor. Tabi yere gömülü cephaneliğe ağaç dikilemediği için boşluklar oluşuyor. Cohen'in idamından sonra İsrail çıkan 1967 Arap İsrail savaşında, İsrail daha önceden  fark ettiği bu boşluklarda gömülü olan cephanelikleri patlatıyor. Yine Rus yapımı 120'lik topların Suriye tarafında olduğunu Cohen'in istihbaratı sayesinde öğreniyorlar... Filmden anladığım kadarıyla Suriye Baasını dahi iktidara taşıyan İsrail. Arap liderlerin yatak odalarını dahi biliyorlar... Diğer yandan Cohen bir yıldan fazla eşiyle görüşemediği halde eşinin kucağında bir çocuğu olmasından rahatsızlık duymuyor. Eşiyle ilgilenen iki var bir MOSSAD’dan biri, diğeri Cohen'in  kardeşi. Çocuk hangisinden kendisi de bilmiyor...

II.

Okuduğum kitaptan da bahsetmeliyim. İngiliz gazeteci Maurice Baring'in 1909 ve 1912 de Savaş yıllarını anlattığı İstanbul Mektupları. Hacim olarak küçük içerik olarak oldukça zengin bir kitap. Osmanlıyı, Türkleri, Sırpları, Bulgarları ve Yunanları tanımlayan, özellikle İttihat ve Terakkinin ülkeyi nasıl kötü bir duruma soktuğunu anlatan bir kitap. Özellikle İslam hakkında önyargıları olan yazarın, diğer konularda bir gazeteci yaklaşımını görüyorsunuz. Bir İngiliz’in Balkan Harbinde cepheden dönenler üzerinden anlattığı savaşın ve Türklerin o trajedisini görüyorsunuz. Sonra İstanbul’dan manzaralar sunuyor. Ama bu manzaralarda hiç de iç açıcı değil. Koleranın nasıl insanları öldürdüğünü, ilaç, hastane, temiz su dahi bulunmadığını görüyorsunuz. Özellikle İstanbul'u vuran kolerayı okuduğum satırlarda, coronadan eve hapsoluş biri olarak o günlerle bu günleri kartlaştırma imkânı yakaladım. Çok kötü bir durumdan çok iyi günlere gelmişiz. Kitabın asıl can alıcı yeri İstanbul’u bize çok gören Avrupaların özellikle de İngiliz yazarın bakışı. Daha 1912 yılında başkenti İstanbul’dan Bursa: ya taşımamızı tavsiye ediyor...

II.

Bugün bereketli geçti. Çünkü bir kitap bitirdim ve uzunca bir film seyrettim. Akşama doğru Eski vekilimiz İbrahim Halil Çelik aradı. O içten ve samimi duygularla, "ne yapıyorsun?" dedi "kitap okuyorum" dedim. Sonra  "niçin aramı yorsun?" dedi.  Ben "abi kusura bakma rahatsız etmek istemedim." dedim. Daha sözümü tamamlamadan "bak ben bugün Sezai abiyi (Karakoç), Rasim Abi'yi (özdenören),İsmail Kazdal'ı ardım. İnsan büyüklerini aramaz mı dedi. Sonra bir kaç espri paklattı ve bana "senin adın geçtiğinde, Kurtoğlu yazı makinası" diyorum" dedi. Ben de bundan sonra kendisini aramakta ihmal etmeyeceğimi söyledim.

III.

Corona dolayısıyla insanlar Amerika'da  kilisede bir araya gelip dua ediyor. Böylesine tehlikeli anlarda din, dil, ırk ayrımı olmaz çünkü insanlık yalnızca aynı acı, aynı korku ile aynı Allah'a dua eder. Acı ve dua insanlığın ortak dilidir. Corona dolayısıyla Yahudi’si, Hristiyan’ı, Müslümanı kilisede bir araya gelip dua ediyor ve her biri kendi kutsalından ayetler okuyarak acılarını korkularını inançlarını paylaşıyorlar. Sosyal medyada kilisede kuran okundu diye Amerika İslam'a koşuyor propagandası yapılıyor. Kimsenin dinini terk edip başka bir dine girmek gibi bir derdi yok. Sonra dünyada en zor şey din değiştirmektir o da istisnai kişilerde görülür. İspanya'da corana ülkeyi darmadağın etmiş, sağlık iflas etmiş, iş Allah'a kalmış. Devlet büyükleri beş yüz yıldır minaresinden ezan okunmayan Kurtuba Cami'de ezan okutmuş diye sosyal medyada İspanya yeniden fethedildi diye paylaşım yapılıyor.  Yok, böyle bir şey! Bir kısım kişi de bunlardan ilhamla Avrupa İslam'a gebe diye bağırıyor. Avrupa'nın İslam'a gebe mebe olduğu yok! Gebe olan varsa Müslümanlar, Hıristiyanlığa gebe. 200 yıldır taklit ediyor, benzemek için her kılığa giriyor, göç etmek için her yolu deniyorlar.  Avrupa Hristiyanlığı dahi aşmış yüzde 80'i ateist veya deist...
Diğer yanda corona ile Amerika çöküyor diyenler var. Çöküş varsa bütün dünya çöküyor. Çürüme varsa bütün insanlık. Amerika bu krizi avantaja çeviren ülke. Belki en güçlü o çıkacak. Petrolü ucuzlatıp Arapları batırıyor, fakir ülkelere borç verip kaynaklarına el koyuyor, karşılıksız dolar basıp dağıtıyor. Kimse gık dahi diyemiyor. Bu ülke çökmez. Gücünün zirvesine çıkıyor. Ölenler mi? Amerika onlara şöyle bakıyor:  Onlar kuru insan yığınları ölmeleri dünyadan bir şey eksiltmez. Raskonikov'un sinek görüp öldürdüğü parazitlerdir.

3 Nisan.2020/Cuma

Bu haber toplam 240 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Hayatı Eve Sığdırmak18 Mayıs 2020 Pazartesi 16:39
  • Aradığınız Dünya’ya Ulaşılamıyor15 Mayıs 2020 Cuma 11:34
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim