• İstanbul 22 °C
  • Ankara 16 °C

Uyudun Uyanamadın Olacak

Uyudun Uyanamadın Olacak
Türkiye Yazarlar Birliği (TYB)’nin, salgın günlerinde insanların hissettiklerini yazmaları ve yayınlanmak üzere göndermeleri duyurusu büyük ilgi gördü.

Fatma Dağlı'nın "Uyudun Uyanamadın Olacak" başlıklı yazısını paylaşıyoruz.

Uyudun Uyanamadın Olacak

Pencerenin pervazına dayamıştı yorgun bedenini. Karanlıktan sıyrılmaya başlayan ilk ışık huzmelerini görünce dev dalgalar gibi yükselip alçalan hırıltılı göğsünün üzerine bastırdı elini. İçi umutla dolmuştu. Dudakları belli belirsiz kıpırdadı:

“Ne doğan güne hükmüm geçer, 
Ne halden anlayan bulunur; 
Ah aklımdan ölümüm geçer; 
Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. 

Ve gönül Tanrı’sına der ki: 
- Pervam yok verdiğin elemden; 
Her mihnet kabulüm, yeter ki 
Gün eksilmesin penceremden!”

Bu gecenin de sabaha kavuştuğunu görebilmenin huzurlu hüznüyle içini çekti. Ciğerlerine dolan hava cam kırıkları gibi batınca nefesi kesilir gibi oldu. Dış dünyadan soyutlanalı ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildi. Yavaşça döndü. Ağır adımlarla uzun zamandır oturmadığı yazı masasına doğru yöneldi. Masif ahşaptan yapılma sandalyesine bıraktı kendini. Bomboş gözlerle baktı kâğıda. Gayri ihtiyari divitini hokkaya batırıp çıkardı. Kolu havada bir süre asılı kaldı. Amacı neydi, ne yazacaktı, unutmuştu. Divitin ucundan düşmemek için direnen siyah damlacığa acıyarak baktı. Sonra kâğıdın ortasına damlayışını, kendini bırakarak amaçsızca yayılışını ve yavaş yavaş kuruyuşunu izledi.

“Göz açıp kapayıncaya dek…” diye fısıldadı.         

Bu kadarcık mıydı yani? Sert bir zemine çakılmış, parça pençik dağılmış ve yapabileceği her şey bitmiş miydi? Bakışlarını bir süredir zayıflayan bedenine çevirdi. Yüzleşmekten kaçındığı gerçek acımasızca dikiliyordu karşısında. Asla kabullenmek istemediği acziyetinin farkına varıyor olmak içini ürpertiyle doldurdu. Artık “hatırası bile yabancı gelen” geçmişine, hayallerinde yaşattığı geleceğine tutunarak kaybettiği “şimdi”leri için bile ağlayacak takati kalmamıştı. Neredeydi her şeyi yönetebilme istek ve inancı? Ya meydan okumaya çalıştığı “zaman”? Peki ya hiç şaşmayan zamanlama? İşte bu sefer zamanlayamamıştı.

İyice eğildi mürekkep kalıntısının üzerine. Giderken geride bıraktıklarıyla neler anlatmaya çalışmıştı acaba… Yoksa asıl merak ettiği şey kendisinin neler anlatacağı mıydı? Korktu birden, doğrulmaya çalıştı, olmadı. Bilinmezliğin dehşeti tüm varlığını ele geçirmişti. Bataklığa saplanmış gibi debeleniyordu bakışları. Kâğıdın içinden esen duman rengi, soğuk, hiddetli rüzgârın ardından sayısız kol uzandı lekenin içinden, incelerek parmaklara dönüştüler sonra. Uzadılar, uzadılar ve sarı saçlarına dolanarak uğultulu, zifiri bir karanlığın içine çektiler onu.

Düşmüş müydü, uçmuş muydu anlayamadı. Elleri simsiyahtı, kâğıda tutunmaya çalışırken hokka devrilmiş olmalı diye düşündü. Saç diplerinden süzülen ter damlalarını silmeye çalışırken alnı da karaya bulandı.  Etrafını yokladı. Boşluğun içinde dibe vurmuş gibiydi, yoksa boşluk mu onun içindeydi? Tuhaf hissetti kendini.  Galiba eksilmişti. Yapayalnızdı ve korkuyordu. Avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

“Kimse yok muuu?”

“Kurtarın beniii…”

Yazık ki sesini kendisi bile işitemedi. Hıçkırıkları boğazına yumru olup oturdu. Gözlerinden süzülen yaşları kurulamak istedi, yapamadı, yanakları ıslak değildi çünkü. Nasıl oluyordu? Varlığına alıştığı her şey kendisini bir bir terk etmeye ne kadar da meraklıydı. Ürpere ürpere nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Gölge duvarlar vardı etrafında. Anımsadı. O çukur olmalıydı burası. Evet, evet, kaç gecedir rüyalarında gördüğü çukur. Üzerine üzerine gelen gölge duvarlara direnmeye çalıştı. Parmakları sızlıyor ve katran katran kanıyordu. İçi boşalıyordu. Ürperdi. Elini dokunduğu her yerde pırıltılı kelimeler beliriyordu:

“…varmış…kayıp…keşke…nasıl…tedbir…yorgun…aşk…güven…yardım…başarı…istemiyorum… bir zamanlar… sonunda…zamanında…hak etmedim” ve daha niceleri birbiri ardınca sıralanarak anlamlı cümleler oluşturmaya başladı. Görevini tamamlayanlar süzülerek uzaklaşırken, bazıları boşlukta öylece asılı kalıyor ve için için ağlıyordu. Birdenbire durdu. Bu sözcükleri tanıyordu.  Ne olduğunu anlamaya başlamıştı. Galiba kendi hikayesini yazmaya, iz bırakmaya çalışıyordu. Hem de boşluğa… Boşlukta iz bırakabilir miydi insan?

Hayatı boyunca kaybetmekten korkmuştu. Sevdiklerini kaybetmekten, başarıyı kaybetmekten, sağlığını kaybetmekten… Şimdi de bedeninden ve geride bırakacaklarından ayrılmaktan yani ölümden korkuyordu.

Evet, ölümden korkuyordu çünkü hala gidecek gücü kendinde bulamıyordu…

Gidemiyordu çünkü aklını yüreğinin kucağına bırakamıyordu…

Ellerine baktı. Hayatı parmaklarının ucundan takvim yaprakları gibi dökülmeye devam ederken neden ve keşkelerin, kaygı ve üzüntülerin pençesinde bir tutsak olarak geçen, gerçek olan tek anı “şimdi”yi kaçıran öyküsünü izledi çaresizce.

Acı acı gülümsedi. Düştüğü çukurdan çıkamayacağını biliyordu. Unutulacaktı. Hayat orada devam ederken o burada kalacak ve unutulacaktı. Acizliğinin hüznü yeniden omuzlarına çöktü.

Yolun sonundaydı ve elinden yazmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu. Son kez “keşke” dedi. “Keşke gerçekten yaşamış olsaydım, neden yaşamış olduğumun farkına varsaydım, varlığımın yansımasının değil kendisinin bilincine varabilseydim…”

Tüm mevcudiyetiyle olana teslim olmaya razıydı artık. O an kalbinde şefkate, merhamete benzer bir sıcaklık hissetti. Korku yerini güvene bıraktı. Gerçek varlık içindeydi ve onu asla terk etmeyecekti. Yalnız değildi, hiç olmamıştı. Sadece sonsuzluğa akıyordu.

Nefesini yokladı. Sanki soluk almıyordu ama rahattı, daralma hissetmiyordu. Huzursuzluğu yanaklarında beliren gamzelerin içinde sönüp gitti. Faniydi işte, gelip geçici…

Zamanı gelmiş ve gelip geçmişti….

Derinden gelen sesler duydu.

“Endotrakeal tüpü çıkarabiliriz artık. Akciğerler rahatladı. Entübasyona gerek kalmadı.”

Külçe gibiydi bedeni. Gözlerini açamayacak kadar bitkindi. Fazla dayanamayarak yeniden kendinden geçti. Karanlığın içinde aydınlıktaydı.

“Ne tuhaf” dedi içinden.

İçinden dedim de “içi de dışı da” birdi sanki. Her şey bir ve tekti…

 

 

Fatma DAĞLI

Bu haber toplam 873 defa okunmuştur
  • Yorumlar 4
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
  • Korona Günleri01 Haziran 2020 Pazartesi 10:00
  • Korona Günlüğü30 Mayıs 2020 Cumartesi 15:00
  • Kısa Çöp, Kısa Hayat27 Mayıs 2020 Çarşamba 12:00
  • Maskeler ve Mesâfeler23 Mayıs 2020 Cumartesi 14:24
  • Gözlerimizde Bıçak Yarası21 Mayıs 2020 Perşembe 09:41
  • Mehmet Kurtoğlu: Korona Günlüğü20 Mayıs 2020 Çarşamba 11:11
  • Hayatı Eve Sığdırmak18 Mayıs 2020 Pazartesi 16:39
  • Aradığınız Dünya’ya Ulaşılamıyor15 Mayıs 2020 Cuma 11:34
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim