• İstanbul 26 °C
  • Ankara 25 °C

‘Ben Dünyaya Yazmak İçin Bakmıyorum, Yazarak Bakıyorum’

‘Ben Dünyaya Yazmak İçin Bakmıyorum, Yazarak Bakıyorum’
Prof. Dr. Alaattin Karaca, edebiyat ve sanat yazılarının devamını ‘Estetik Endişe’ adlı kitapta topladı.

Alaattin Karaca aynı zamanda yayın kurulu danışmanlığını yaptığı Kopernik Yayınevinden yazmanın ahlakı, doğası ve iklimi; edebiyatın şehir, vatan ve coğrafyayla ilişkisi, kültür dünyamızın önemli yazar, şair ve düşünürleri üzerine kaleme aldığı sanat&edebiyat yazılarından oluşan ‘Estetik Endişe’ adlı kitabını yayınlattı. İki yıl önce yine yine Kopernik etiketiyle raflardaki yerini almış olan ‘Sivil Edebiyat’la bağlantılı bu eserde de Karaca’nın lafı eğip bükmeyen net tavrına, meseleleri anlama çabasına şahitlik ediyoruz. İlk kitaptaki  agresif tutum ve katı dilin yumuşadığı,  edebiyatın daha fazla konu edildiği dikkatimizi çekiyor. Biz bu makalemizde  ‘Estetik Endişe’nin birinci bölümü olan ‘Yazı ve Bedel’deki yazıları değerlendirme, acizane tartışma amacındayız.

Sunuş kısmında; ‘Ben dünyaya yazmak için bakmıyorum, yazarak bakıyorum’ diyen Karaca, ‘bu kitaptaki yazılarda evvela geniş anlamda dilin, dar anlamda yazmanın; dolayısıyla yazarın ve şairin, nihayetinde entelektüelin sorumluluğu ve bilinci üzerinde durdum’ cümlesini vurgulayarak, yazmanın bir bedeli olduğunu ve bu bedelin de yazmanın gerektirdiği bir yalnızlık olduğunu belirtiyor.

Maria Vargas Llosa’nın dillendirdiği gibi edebiyat bir boş zaman hobisi değil, tüm yaşamımızın içine sızan bir faaliyet olarak görülmeli öncelikle. Öncelikle vücuda getirilen metin yazarın içine sinecek, yazar metinde sahici ve sağlam olacak, eleştirmenin öncelikli işi de budur; metindeki kişileri, kişilerin davranışlarını, diyaloglarını, olayların neden sonuç ilişkilerini mercek altına alarak kurgusal dünyanın ne kadar doğal ve içten olduğunu tespit etmek.

Sonraki aşamada yazar aradan çekilir, okurla metin karşı karşıyadır artık. Metinle okur kalbi bağ kurabildi mi, mühim olan bu.

Bu şartları yerine getirdikten sonra yazmaya geçebiliriz artık. Öncelikle kısa mı uzun mu yazmalı? Ahmet Rasim’den yazı isteyen bir gazete patronuna söylediği; ‘ uzun yazarsam yazı başına üç mecidiye, kısa yazarsam bir altından aşağı almam’ sözü ve yazılarını kısaltmasını isteyen editöre, bir zamanların gazeteciler kralı Hearst’ün; ‘ O kadar müsait vaktim yok!’ cevabı meseleyi net şekilde izah etmiştir sanırım. Bir önemli nokta da metne duygusal bağlılık ve kibrin, ilke ve tartının unutulmasına yol açacağı gerçeğini aklımızdan çıkarmamamız gerektiği. 

Yazma serüvenini merdivenin basamaklarına benzeten Karaca, ilk basamaktan sonra pes edenlerin durumunu hazin bulur. Karaca’ya göre; ‘Gerçek şair/aydın sürüye dahil olmayandır! O merdivenin ilk basamağına adım atarak aslında ısmarlama bir hayatı bırakır; sürüden ve sıradan ayrılır.’ Zaten Theokritos’un da dediği gibi bu ilk basamak dahi ‘sıra’dan ve ‘sürü’den çok yukarıda değil midir?

Şiir, ‘Estetik Endişe’de geniş yer ayrılan bir türdür. Kendisi de yazdığı şiirleri sosyal medya hesabından paylaşan Alaattin Karaca genel olarak şiirin ve şairin gücüne değindikten sonra günümüzde Türk şiirinin durumunu ve tartışmalarını ele alır. Karaca’ya göre bizde güçlü bir sanat ve fikir hareketi olmayışının nedeni; devlet ve şairlerinin, iki kaşık gibi iç içe, zevk ü sefa içinde yatmaya alışmış olmasıdır ve Türk edebiyatı tarihi, askeri bando eşliğinde şeflerine ‘Memnunuz cihandan ve hükümetten’ mısralarıyla methiyeler düzen bir sürü müteşair ve kendi kültürüne yabancı müstağriple dolu!’dur. Keşke daha çok okuyan, sanatçısına, yazarına sahip çıkan bir millet olsaydık da sanatın da sanatçının da hiç kimseye mihnet borcu, yazmak ve okumak dışında pazarlamacılık yapma gibi angaryaları olmasaydı diye geçirdim içimden.

Alaattin Karaca’nın kitapta şairleri işaret ederek ifade ettiği fakat rahatlıkla şair yerine hikayecileri de düşünerek okuyabileceğimiz bir diğer eleştirisi, mananın es geçilerek şekil ve biçime önem verilmesi, yani salt edebi şekil ve tekniklerin alınarak bunun özgün ve yeni olmanın temel ölçütüymüş gibi algılanmaya başlanması, bu modern biçim tutkusunun son dönemde bazı muhafazakar yazarlara da sirayet etmesi şeklinde tezahür etmesidir. Peki bunun sonucunda ne oluyor diye soracak olursanız cevabı da var kitapta; ‘ yazılanlar heyecandan, dertten, aşktan mahrum olduğu için okurun kalbine dokunmuyor, muhatabında bir heyecan uyandırmıyor.’ Pek çok yazımızda postmodernizme, post trutha neden taktığımız, hikayeden başka denemeden, anlatıya her şeye benzeyen ama hikayeye benzemeyen ürünlerin edebiyatımızı özünden uzaklaştırdığı, okurun ilgisini azalttığı  tehlikesine isyanımız boşuna değil sevgili okur! Bazı pop müzik numunelerindeki ilhamları, uyarlamaları intihale dönüştürdüğümüz gibi, Batı öyküsünü takip edenler de öykücülerimizin nelere öykündekilerini ve ne derece becerebildiklerini rahatlıkla tespit edebilir, anlayabilirler. Hani klasik söz vardır ya Buzzatı’nın ‘Tanrıyı Gören Köpek’i öyküyse, Tatar Çölü romansa bizim okuduklarımız ne o zaman(!). Tabi kimleri ayrı tuttuğumuzu takipçilerimiz, okurlarımız iyi bilir.

Posttruthttan bahis açmışken hakikat konusunun da kitabın ilk bölümünde etraflıca ele alındığını belirtelim. Dış dünyayı olduğu gibi ele almanın sanatın en alt noktası olduğunu söyleyen Karaca, salt gerçeğe odaklı edebi eserlerin kurgu kisvesi altında sıkıcı gerçekleri veya doğruları anlatmaya başladığında okuru bıktıracağını savunur. Bu aynı zamanda sanatın yaratıcı doğasına darbedir zaten! En doğrusu şu şekilde bağlamak meseleyi; ‘O halde sanat, gerçeğin izdüşümüdür; doğası gereği hayalidir ama gerçeğin hayali!

Kadim meselelerimizden ‘Sanat doğuştan bir yetenek midir, yoksa öğrenilebilir bir faaliyet midir?’in cevabı Karaca’ya göre sanatın Allah vergisi olduğu, öğrenilebilir bir şey olmadığı, fakat hüner de gerektirdiğidir. Dolayısıyla bu hünerde mahir olmak için çalışmanın ve öğrenmenin önemi küçümsenemez. Günümüzün popüler mecralarından yazarlık kursları, atölyeleri de Alaattin Karaca’nın eleştirilerinden payını alır; ‘Yazarlık kurslarında insana ‘hal’ üzere, ‘aşk’ üzere olma öğretilemez. Çünkü bu insana Allah tarafından bahşedilen, doğuştan gelen ‘vehbi’ bir mizaçtır.’ Ben de yazarlık kurslarının biricik faydasının, kişinin yazıp yaz(a)mayacağının farkına varabilmesi olduğunu söylemek isterim.

Gerçek sanatkarın varlık/yokluk ve itaat/isyan gibi ikilemler arasında yaşadığı ve metinlerinde bu durumları yaşattığı kitapta savunulan bir başka tezdir. Karaca; ‘Büyük öfke ve neşve, dolayısıyla o kutsal isyan veya itaatin olmayışı yahut çok zayıf olmasının nedeni, günümüzdeki Müslüman şair ve yazarların inzivayı, kıyıyı değil de iktidarı, şöhreti, sahneyi seçişlerinden.’ der.

‘Estetik Endişe’de İsmet Özel’e yapılan göndermelerin çokluğu, bu büyük şairimize verilen ehemmiyetin göstergesidir. Özel kadar olmasa da Behçet Necatigil ve Sezai Karakoç atıfta bulunulan diğer şairlerimiz olarak verilebilir kitaptan.

Roman ve hikayenin şiire göre daha çok rağbet görmesini şiirin, muhatabından daha fazla birikim, derinlik, yoğunluk beklemesine bağlayan Karaca, ‘oysa günümüz insanının tefekkürde ve tahayyülde dikey ilerlemeye tahammülü yok’ sözünü de ilave eder yargısına.

Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde profesör olan Alaattin Karaca’nın eleştirmenlik tarafı, diğer yönlerine göre daha ağır basmaktadır bence. Kitap boyunca bu birikimin izlerini ve güvenini taşır okuyucu. Entelektüelin en önemli vasfının eleştirel tavrı olduğuna dikkat çeken Karaca, eleştirel tavrın amacının da hakikati, güzeli ve iyiyi tespit etmek olduğunu savunur. Cemil Meriç’e göre de eleştirmenin görevi iyi kitabı kötü kitaptan ayırmak değil midir?

Hocanın altına imzamı attığım bir diğer düşüncesi, İslam dünyasının en büyük sorununun bir eleştirel tavrının, dolayısıyla gerçek anlamda bir entelektüel zümrenin bulunmayışı görüşüdür. Karaca, eleştirinin bizde olmama sebebini de Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün Hayri İrdal’ı üzerinden anlatır.

Kültürel iktidar konusunun daima gündemde olduğu bir ülkede iktidarla içli dışlı olunarak özgürlüğün ve özgünlüğün yakalanamayacağını; yeni ve modern algısıyla mananın tamamen terkedilerek, sadece şekle önem vermenin yanlış olduğunu savunan ve en başta bu gerçeklerin yılmaz savunuculuğunu üstlenen, mücadelesini veren’ Alaattin Karaca’nın ‘Estetik Endişe’ adlı kitabı ziyadesiyle istifade edeceğiniz, düşünce ufkunuza yeni pencereler açacak başarılı bir eser. Okuyucularımın okuma listelerine eklemelerini hararetle öneriyorum.

 

Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

 

r2.jpg

Bu haber toplam 103 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim