Kandinsky sanatın “kişilik” olarak da adlandırılabilecek olan türde bir “başka türlü”yü gösterme sorumluluğunu anlatır ünlü manifestosunda. Tiyatro işte bu “başka türlü”yü göstermede zorlukları olan bir gösteri sanatı. Bir açıdan heykel sanatını andırıyor. Baudelaire’in “Heykel niye sıkıcıdır?” şeklindeki sorusuna verdiği cevabı hatırlarsak, cevaplardan biri tiyatro için de geçerli: Bir tablo sadece
kendi istediği şeyken, ona kendi ışığı dışında bakmanın bir yolu bulunmazken, heykelin çevresel
faktörlere ve izleyicisinin keşif gücüne bağlı kalan bir belirsizliği ve anlaşılmazlığı vardır.
Bir salonda heykel sessizliğiyle oturup oyunu izlemeniz gerekiyor. Peki sahnede olup biten sizi ne ölçüde içine çekecek? Daha doğrusu oyunun böyle bir niyeti var mı, yoksa “mış gibi yapan” temsilin kendi kendini kutsallaştırmanın ötesinde bir derdi yok mu? Bu Bretch’in de sorusuydu, dolayısıyla tiyatroyu o donuk içe kapanıklığından kurtararak seyircinin katılımına açmaya çalıştı. Bizim tiyatro denildiğinde akla gelen temsil geleneğimiz böyle bir katılıma izin veren “minyatür” perspektifli bir ucu açıklık sergiliyor. “Antik” tiyatro kalıbını bir tür mabet gibi yorumlayan Cumhuriyet’in elit sanatçısı, kendisini de dokunulmazlığa sahip seküler rahip olarak tanımlıyordu adeta. Bu yaklaşımın tabii neticesi Klee’nin “halksız sanat” tespitini hatırlatan “halksız bir tiyatro” oldu. Dilek Zaptçıoğlu’nun “Yeterince Otantik Değilsiniz Padişahım” isimli kitabında tiyatronun ulusçu ideoloji tarafından nasıl araçsallaştırıldığını gösteren öğrenmeye değer ilginç örnekler var.
Yazının devamı için: http://www.dunyabulteni.net/yazar/cihan-aktas/20089/merheba-oyuncu-ve-seyirci-beraber































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.