Peyâmi Safâ’nın nefis bir sözü var:
“Türk milleti, laiklik gelince Müslüman olduğunu fark etti.”
Burada ilk anda laikliğe bir medhiye var zannedilebilir. Öyle olduğunu sanmıyorum.
Yazar, demek istiyor ki,
Türk milleti, Müslümanlığı farkındalık şuuru ile yaşamıyordu. Bin yıl içinde gelenekselleşmiş, örfe-âdete sinmiş ve âdetâ görünmezleşmiş bir şekilde yaşayıp gidiyordu. Başındaki devletler de tabiî olarak İslâmî kâidelere göre hareket ediyor -veya öyle olması gerektiği düşünülüyor-du. “Dîn ü devlet, mülk ü millet” anlayışı günlük hayâtın temelini teşkîl ediyordu zâten. Devlet-millet arasında inanç, kültür ve ideoloji açısından bir çatışma yoktu. Devlet, bütün milletin inanç ve ideallerini temsîl ediyor, düşmanla cihad ediyor; millet de devletini destekliyordu. Bu durum bile üzerinde düşünülmüş taşınılmış bir bilgi ve fikir hâlinde değil, anadan-atadan intikâl eden bir şuur ve yaşama tarzı şeklinde devâm ediyordu. Teneffüs ettiğimiz havâ gibi… Varlığını fark etmeyiz ve hemen hemen hiç düşünmeyiz ama onsuz da yaşayamayız. İnanç hayat hâline gelmiş…
Bu durum hem bir güzellik ihtivâ ediyor hem de içinde bir zaaf barındırıyordu. Çünkü farkında olmadığımız şey, farkettirilmeden elimizden alınabilir, ortadan kaldırılabilirdi.
Bir gün bir şey oldu… Selçuklu’yu da katarsak, Osmanlı’yla birlikte bin yıllık devletimiz yıkıldı. Onunla birlikte inancımız, kültürümüz, hayat tarzımız; dilimiz, edebiyâtımız, mûsikîmiz yıkıldı. Oysa devlet-i ebed-müddet’i, hilâfeti kurtarmak üzere yola çıkılmış, plânlar yapılmış, vazîfeler dağıtılmıştı. “Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar”a karşı devletimizi, hilâfetimizi, inancımızı, dilimizi, kültürümüzü… bağımsızlığımızı koruyacaktık. Savaş maddî plânda kazanıldı. Ama arkası beklenen ve plânlanan şekilde gelmedi. Birdenbire savaşta yendiklerimize benzeme sevdâsı ve bu yolda devrimler baş gösterdi. Öyle ki yeni rejimin ilk Anayasa’sında “Devletin dîni dîn-i İslâm’dır” yazarken birkaç sene sonra bu madde kaldırılmış, birkaç sene sonra da laiklik ilkesi Anayasa’ya eklenmiştir. Bu, “yedi düvel”e karşı yaptığımız savaşın başlangıç amaçlarından büyük bir sapmaydı. Ondan sonra dil ve yazımızdan kıyâfete, hukuktan eğitime kadar her şeyimiz bin yıllık İslâmî inanç ve hayâtımızdan koparılıp savaştığımız milletlere benzeme yoluna sokuldu. Aliya İzzetbegoviç’in sözü tahakkuk ediyordu âdetâ: “Savaş ölünce değil, savaştıklarınıza benzeyince kaybedilir.” Biz kazandıktan sonra kaybetmeye başladık.
Dînî eğitim tamâmen yasaklandı. İnsanlar çocuklarına bile Kur’an öğretmekten dolayı tâkîbâta uğrayıp cezâlandırıldılar. Ezan 15 yıl Türkçe okutuldu. Bütün bunlar laiklik gereği yapılıyordu. Millet bu ilke sebebiyle elinden bir şeylerin kaybolmakta olduğunu fark etti. Ne idi bu kaybolan? İslâm… İşte o zaman millet daha önce farkında olmadan yaşadığı bir değerin sâhibi olduğunu fark etti. Hayâtının temeli İslâm’dı ve elinden alınan ve yok edilmeye çalışılan şey aslında buydu, yâni İslâm’dı. İşte o zaman millet irkildi ve artık farkında olarak İslâm’a sahip çıkmaya, karınca kararınca inançlarını yaşamaya yaşatmaya kalkıştı. İşte Peyâmi Safâ’nın demek istediği buydu diye düşünüyorum: Laikliğin götürdüğü şeyleri görünce millet Müslümanlığını fark etti. İslâm diye bir değeri olduğunun şuuruna vardı. Elbette laikliği getirenlerin amacı milletin bu farkındalığı yaşaması değildi ama netîce böyle tecellî etti. Huzûrumuz kaçtı ama şuurumuz da arttı. Zâten bilmek insanın huzûrunu kaçırır. Ama bilmeden de olmaz, bilmeyenler sürüdür.

























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.