• İstanbul 32 °C
  • Ankara 33 °C

D. Mehmet Doğan: Mehmet Âkif ve Süleyman Nazif

D. Mehmet Doğan: Mehmet Âkif ve Süleyman Nazif
Mehmet Âkif'le Süleyman Nazif isimlerinin birlikte anılırken bir çok vesile veya sebep bulunabilir. Her iki edebiyatçımız, 20. yüzyılın başında şöhret kazanmıştır. Yani muasır şahsiyetlerdir.
Ey tek kara gün dostu bu hicranzedeyurdun,
Sen milletin âlâmını dünyaya duyurdun.
En korkulu günlerde o müdhiş kaleminle...
M.Âkif (Safahat, 7. Kitap Gölgeler)

Mehmet Âkif'le Süleyman Nazif isimlerinin birlikte anılırken bir çok vesile veya sebep bulunabilir. Her iki edebiyatçımız, 20. yüzyılın başında şöhret kazanmıştır. Yani muasır şahsiyetlerdir. Aynı dönemin şairleri, yazarlarıdır. Mehmet Âkif, Millî Mücadele sırasında İstiklâl Marşı'nı yazmış, Millî Mücadele'ye destek mahiyetinde çalışmalar yapmıştır. Bu bakımdan edebiyat tarihimizde farklı bir yeri vardır. Süleyman Nazif de, İstanbul'un işgali üzerine yazdığı "Kara bir gün" makalesiyle aynı çerçevede değerlendirilebilecek bir metin ortaya koymuştur. Bu yazı İngilizler tarafından, Malta'ya sürülmesinin sebepleri arasında gösterilir. Günlük hafızamızda yer tutan bu bilgiler yanında, Mehmet Âkif'in şiir külliyatı Safahat'ı okuyanlar, büyük şairimizin "Süleyman Nazif'e" şiirini de hatırlarlar. Bu şiir iki ismin bir arada zikredilmesi için tek başına yeterli sayılabilir. Diğer taraftan, Mehmet Âkif'in biyografisi ile uğraşanlar, aynı zamanda bibliyografyayı da göz önünde bulundurmak ihtiyacını hissederlerse, Süleyman Nazif'in, Mehmet Akif'le ilgili ilk kitabı yazan şahsiyet olduğunu da bilirler. 1924'te yayınlanmış olan bu kitap, şimdi sayısı yüzlere ulaşmış olan, Mehmet Âkif kitaplarının ilk örneği olarak kütüphanemizde yerini almış bulunmaktadır.’

Bu kadar bilgi, Mehmet Akif'le Süleyman Nazif'in ilişkilerini öncelikle bilme ihtiyacımızı tahrik etmektedir. Sağlıklarında bu iki şahsiyetin tanıştıklarını, görüştüklerini hatta birbirleri hakkında yazdıklarını biliyoruz. Bu itibarla, aralarında dostluk olarak nitelendirilecek bir yakınlık olduğunu söyleyebiliriz. Birbirleri hakkında menfi bir söz sarfetmediklerini de söylemek mümkündür. Bugün Mehmet Âkif, Türkiye'de sözü en çok edilen edebiyatçılarımızdan biridir. Onu, hepimiz Süleyman Nazif'ten fazla tanıyor olmalıyız. Süleyman Nazif ise, artık tahsisen üzerinde çalışanlar dışında pek fazla bilinen, hususiyetleri hakkında malûmat sahibi olunan bir edibimiz değildir. Bu sebeple, Süleyman Nazif'i kısaca tanıyarak konuya girmekte fayda görüyoruz.

Süleyman Nazif: Kısa hâl tercümesi ve eserleri

Doğumu: Diyarbekir, 1869. Mehmet Âkif'den dört yaş büyük. Babası Said Paşa mutasarrıf (vali), meşhur tarihçi ve şair. Hususî tahsil gördü, arapça, farsça ve fransızca öğrendi. Diyarbekir vilayet matbaası müdürlüğü yaptı. 1895'te "Ermenilere Avrupa erbab-ı semahati tarafından verilecek imtiyazın sutur ve sahaifini kanımızla bozacağımızı müttehiden ilân ederiz” cümlesiyle biten bir telgraf yazdı. 1896'da İstanbul'a geldi. 1897'de Paris'e kaçtı. 8 ay sonra döndü. Dönüşünde Hüdavendigâr vilayeti mektupçusu olarak Bursa'da ikamete memur edildi (1897-1908). Bu sırada Servet-i Fünun'a İbrahim Cehdi imzasıyla şiirler ve yazılar gönderdi. Meşrutiyet'ten sonra bir süre Tasvir-i Efkâr1 d a başyazılar yazdı. Basra (1909), Kastamonu (1910), Trabzon (1911), Musul (1913) ve Bağdat (1914) valiliği yaptı.

1915'ten itibaren kalemiyle geçinmek için gazeteciliğe yöneldi. Cenap Şahabeddin'le Hadisat gazetesini çıkardı ve bu gazetede 9 Şubat 1919'da "Kara bir gün" makalesi yayınlandı. Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti'nin kurulmasına öncülük etti (4.12.1918). 23 Ocak 1920'de Pierre Loti Günü'nde konuştu. Toplantıda İngiliz generali Harington, Fransız kumandanı Charpy ve Italyan generali Mombeli de bulunuyordu. Bunun üzerine ingilizler tarafından Malta'ya sürüldü (27.3.1920). Malta sürgünlerinin serbest bırakılması üzerine, ekim 1921'de İstanbul'a döndü. Fakirlik içinde 4 Ocak 1927'te İstanbul'da zatürreeden vefat etti. Şiirlerinden çok nesirlerinin önemli olduğunda bütün edebiyat tarihçileri ittifak etmektedir. Mizacının hayatını tanzim ettiği söylenebilir. Heyecanlı, aşırılığa meyyal, hassas bir şahsiyet. Dil hassasiyeti yüksektir, yeni lisancılarla anlaşamamıştır. Anlayış ve tarz olarak Namık Kemal'in devamıdır.

Eserleri: Nesir/ Bahriyelilere mektup (İsviçre 1897), Nâmık Kemal (Paris 1897), Malûmu ilam (Paris 1897,Mısır 1908), Boş Herif (Şerif Paşa hakkında, 1910), Süleyman Paşa (Bağdat, 1910), iki ittifakın Tarihçesi (1914), Batarya ile Ateş (1916), Âsitan-t Tarih te Galiçya (1919), Hitabe (1920), Namık Kemal (1922), Lütfi Fikri Bey'e Cevap (1922), Nasıriddin Şah ve Bâbiler (1923), Çal Çoban Çal (1923), Hz. İsa'ya Açık mektup (1924), Mehmet Âkif (1924), Çalınmış Ülke (1924), İmana Tasallut-Şapka meselesi (1925), Külliyat-ı Ziya Paşa (Nazım kısmı, 1925), iki Dost (1925), Kâfir Hakikat (1926), Yıkılan Müessese (1927). Şiir/Gizli Figanlar (Kahire 1906), Firak-ı Irak (1918), Malta Geceleri (1924). Tercüme/Victor Hugo'nun bir mektubu (1908), Lübnan Kasrının Sahibesi (P.Benoit'den). Latin harfleriyle yayınlananlar/Batarya ile Ateş, Firak-ı Irak ve Galiçya (1969), Mehm et  kif (1971 ve 1991). Hakkında yazılan kitaplar: İbrahim Aleaddin (Gövsa): Süleyman Nazif. İstanbul 1933 Şükrü Kurgan: Süleyman Nazif. İstanbul 1955 Hilmi Yücebaş: Süleyman Nazif'ten Hatıralar. İstanbul 1957 S.Nabi Özerdim: Süleyman Nazif. İstanbul 1958 Şevket Beysanoğlu: Süleyman Nazif. Ankara 1970 Şuayb Kara kaş: Süleyman Nazif. Ankara 1988 Hakkında yapılan tez: Süleyman Nazif in hayatı ve eserleri, Şuayıb Karakaş 1986

Süleyman Nazif'in Mehmet Akif'le tanışması ve dostlukları

Süleyman Nazif, Mehmet Akif'le Meşrutiyetin ilânından sonra tanışmıştır. Genç ve yakın arkadaşı Mithat Cemal, Bursa'da Mektupçu iken Süleyman Nazif'e bir mektup gönderir. Süleyman Nazif de İstanbul'a geldiğinde Mithat Cemal'i kalem-i mahsus birinci kâtibi (özel kalem birinci sekreteri) olduğu Adliye Nezareti'nde ziyaret eder. Midhat Cemal, Süleyman Nazif'i bir süre sonra, aynı yerde Mehmet Akif'le de tanıştırır. Süleyman Nazif, başlangıçta Mehmet Akif'i şair olarak önemsemez. Bir müddet sonra Midhat Cem alle her karşılaştıklarında, Mehmet Âkif'in şiiri, nazım kudreti, bilgisi, lisan hâkimiyeti, adamlığı, ahlâkı karşısındaki şaşkınlıklarını ifade eder. Mehmet Akif'i okudukça, tanıdıkça çok daha fazla ilgi gösterir. Mehmet Âkif Mısır'a gitmeden önce, Süleyman Nazif her gün Sebilürreşad idarehanesine uğrar, onunla saatlerce konuşur. Karşılıklı şiirler okurlar.2

Mısır'da iken Süleyman Nazif Mehmet Akif'e mektuplar yazar, fakat cevap alamaz. Âkif bunun sebebini Asım Şakir'e yazdığı bir mektupta, Nazif'in yazı beğenmemesine, kendisinin de düşüne düşüne yazmaya, yazdıklarını temize çekmeye vakti ve kudreti olmamasına bağlar. Buna rağmen Nazif'in Akif'e hayranlığı eksilmez. Onun Akif'le konuşurken, dikkatli davrandığını, meşhur nüktelerini sarfetmediğini Midhat Cemal yazıyor. Mehmet Âkif'in, Süleyman Nazif'in dostluğunu önemsediğini, hasımlığından çekindiğini söylemek mümkündür. Haşan Basri (Çantay) Mehmet Akif'e: "Süleyman Nazif'le aranız nasıl?" diye sorar ve şu cevabı alır:"Şeytan kulağına kurşun!"3 Mehmet Âkif hasta yatağında, Midhat Cemal'e, hastalıktan kalkınca, yazacağı şiirlerin başında Nazif'e söyleyeceği mersiyeyi zikreder.4 Eşref Edib'in Âsim Şakir'den naklettiğine göre, Mehmet Âkif, iyileşirse Âsım'ın ikinci kısmını yazacağını, burada Ahmed Naim, Hüseyin Kâzım ve Süleyman Nazif'i konuşturacağını söyler.

Nazif'in takdirkâriığı

Süleyman Nazif, kendi edebî kişiliği yanında, edebiyat dünyasının iyi bir takipçisi olarak bazı şahsiyetleri öne çıkaran tarafıyla da dikkat çeker. Kendinden önceki nesilden Abdülhak Hamid'i yücelten, bir süre sonra ayrılmaz sıfatı hâline gelen "Şair-i Âzam"ı ilk defa ve ısrarla kullanan odur. Abdülhak Hamid takdirkârlığından sonra, Nazif'in en fazla önemsediği şahsiyet kendi neslinden bir isim olan Mehmet Âkif'dir. Başlangıçta fazla önem semediği Akif'i tanıdıkça takdir eder ve hayranı olur. 1919'da Servetifünun mecmuasında sonradan kitabına alacağı övücü yazıları yayınlar. Süleyman Nazif, Mehmet Âkif'in Âsim şiirinin Sebilürreşad'da yayınını heyecanla takib eder. 1924 Ağustosunda kitap halinde yayınlanmasından sonra, Midhat Cemal Mısır Apartımanındaki dairesinde İstanbul'da bulunan şairinin de katılacağı bir bir davet verir. Bu davette, Şair-i Azam Abdülhak Hamid, Cenab Şehabeddin, romancı Samipaşazade Sezai, Süleyman Nazif ve genç şairlerden Faruk Nafiz bulunurlar.6 Bu davetten bir kaç ay sonra, Süleyman Nazif'in Mehmet Âkif kitabı yayınlanır. Kitap, Midhat Cemal'e şu cümlelerle ithaf edilmiştir: "Mehmet Akif'i ben nasıl olsa tanıyacak ve elbette sevecektim. Fakat onun beni tanıyıp sevmesi müşkil idi. Aramızdaki lâ-yezâl (sonu gelmez) uhuvvet-i fikriyeyi (fikir kardeşliğini) ihzar ve teyid eden (hazırlayan ve berkiten) sensin..." Eşref Edib, Süleyman Nazif'in "Bana kim söverse derhal mukabelede bulunurum. Yalnız Cenab ve Âkif söverse; bu belâ-yı âsümanîdir, sabretmekten başka çare yok, derim, sükut ederim "dediğini nakleder.

Âkif'in iman ve ümid telkini

Mehmet Âkif Süleyman Nazif'in en çok cesaretini takdir eder. "O ne erkek adam" der.8 Âkif, hayat tarzları ve alışkanlıkları zıt olmasına rağmen bu sebeple Nazif'i çok sever, aşırılıklarını ve mübalağalarını hoş karşılar. Nazif'le ilgili olarak Ankara'da yazdığı Süleyman N azif e şiiri de bu hisleri ortaya koymakla beraber, ümitsizliğe düşmüş şaire ümid ve iman telkin eder:

Etrafa bakıp sarsılacak yerde ümidin Vicdanını, imanını bir dinlem eliydin. Garbın ebedî gayzı ederken seni meyus, "İslama göz açtırmayacak dersen, o kâbus" Mâdâm ki Hakk'ın bize vadettiği haktır, Şarkın ezelî fecri yakındır, doğacaktır. Hiç bunca şehidin yatarak gövdesi yerde, Derya gibi kan sine-i hilkatte tüter de, Yakmaz mı bu tufan, bu duman, gitgide Arşı? Hissiz mi kalır lücce-i rahmet buna karşı?

(Sîne-i hilkat: Yaradılışın bağrı. Arş: Göğün en yüksek katı. Allah'ın kudret ve azametinin göründüğü dokuzuncu kat gök. Lücce-i rahmet: Merhamet dalgası).

Âkif şiirini, çok güçlü ve etkileyici bir beyitle bitirir:

Saldırsa da kırk Ehl-i Salîb ordusu, kol kol, Dört yüz bu kadar milyon esir olmaz, emin ol. Ankara'da İstiklâl Marşı'ndan yaklaşık iki ay sonra yazılmış olan bu şiir Mehmet Âkif'in Millî Mücadele'nin kazanılacağına olan ümit ve inancını da ortaya koymaktadır.

Unutulan adam!

Meşrutiyet'ten sonra Basra, Kastamonu, Trabzon, Musul ve Bağdat'da valilik de yapan Süleyman Nazif'in bugün pek fazla hatırlanan bir şahsiyet olmadığını görüyoruz. Eyüp Belediyesi'nin her yıl düzenlediği sempozyumlardan ö.sının (2002) "Eyüp M eşhurlarına ayrılmış olmasına ve bu meşhurlar arasında, şu anda Eyüp Belediyesi'nin sınırları içinde bulunan mezarlıklarda kabri olan şahsiyetlerin de dahil edilmesine rağmen, Süleyman Nazif üzerine bir bildiri bulunmamaktadır. Süleyman Nazif'in Edirnekapı şehitliğinde, Mehmet Âkif'in yanında yattığını, diğer komşusu Babanzade Ahmed Naim hatırlandığı halde, unutulduğunu da hatırlatalım. Belediye yetkilileri bu unutuluşu telafi etmek için bana başvurdular. Doğrusu bu unutuluş hatırlatıldığında şaşkınlığımı gizleyemedim.

Süleyman Nazif 20. yüzyılımızın her şeye rağmen adı hâfızamızda kalan önemli şahsiyetlerinden biri idi. Kendisini hatırlamadığımız zamanlarda, Mehmet Âkif ve Abdülhak Hamid gibi çağdaşı mühim edebî şahsiyetler dolayısıyla da hafızamızda yerini alıyordu. Hele Millî Mücadele basını ile ilgili söz söylenmek gerektiğinde Süleyman Nazif'i hatırlamamak mümkün değildi. Büsbütün unutulduğunu sandığınız zamanlarda ise, keskin zekâ mahsülü nüktelerinin hâlâ dilden dile dolaştığını, hatta internette bununla ilgili hayli malzemenin deveran ettiğini görüyordunuz. Bu unutuluş hatasının tamiri hususunda bana teklifte bulunulduğunda, ö n ce "burıisyanın bilinen veya bilinmeyen sebepleri olmalı" diye düşünmeden edemedim ve Mehmet Âkif'in ahbabı ve kabir komşusu Süleyman Nazif'le ilgili bir tebliğ hazırlamayı kabul ettim. “Hafıza-i beşer nisyan ile malûl"dü ama, tesadüfi de görünse, bazı sebepleri olmalıydı bu unutuluşun...Kafam a takılan bu noktanın açıklığa kavuşması için dahi Süleyman Nazif'i dar vakitte araştırmaya ve öğrendiklerimi ilgililerine sunmaya karar verdim. 2005 yılında yapılan sempozyuma, Süleyman Nazif'le ilgili bildirimi sundum. Bu metin aynı yıl yayınlanan sempozyum kitabında yer aldı.9 2007 Süleyman Nazif'in vefatının 80. yılı idi. Bu yuvarlak yıldönümünde bu önemli şahsiyetle ilgili bir kitap yayınlandığını duymadım. Hiçbir dergi özel sayı yapmadığı gibi, hakkında tek bir yazı yayınlandığına dair bir bilgiye de sahip değilim.

Hafızamızdaki Süleyman Nazif: Ahmet Hâşim'in "Son şarklı"sı

Süleyman Nazif'i evvela, galiba ilk mektep kitabımızda yer alan esir fakat hür olmak için hâline isyan eden kafes içindeki bir arslanı anlatan kısacık metinden hatırlıyordum. Daha sonra, Ahmed Hâşim'in lise ders kitabına alınmış olan "Son Şarklı" yazısı kalıcı bir tesir uyandırmıştır. Ahmed Hâşim gibi, kendi sahasındaki bir ismi önemseme konusunda hayli hasis olan bir şahsiyetin yazısı olmak itibariyle çok önemliydi bu metin.

"(Süleyman Nazif'in üslûbunu) bir adam şeklinde tasavvur ettiğim zaman gözümün önüne muhteşem bir kabile reisi geliyor. Her tarafında sırmalı püsküller sarkan, mutantan bir maşlaha sarılmış bu adamın çehresi esmer ve sakallıdır; gümüş ve altın zencirlere takılı mercan ve yakut kakmalı mukavves bir kılıç yanından sarkıyor; beyaz dişlerinde hayat şimşekleri çakıyor ve gözleri çöllerin ateşiyle yanıyor; arkasında sabırsızlıkla yeri eşeleyen, üç siyah kölenin zahmetle zaptetmeğe çalıştığı yağız bir at, köpükler içinde mütemadiyen ufuklara doğru kişniyor." "Müteheyyiç (heyecan uyandıran, acı veren) ölümüne hâlâ ağladığımız emsalsiz üstad, hakikaten siyah paltosu ve yuvarlak şapkası altında bir kabile reisinin Asyai haşmetini taşırdı. Şark medeniyetinin serhaddine varmış olan şanlı süvari bir türlü atı, mızrağı ve kalemiyle garb medeniyetinin demir köprüsünden geçememişti. Zira atı, çelik levhaların gürültüsünden ürkmüştü."

"Üslûbunun sathi tetkikinden anlaşılır ki: Süleyman Nazif bir şarklı zihniyetiyle 'belagat' kaidelerine büyük bir iman ile inanan son büyük edibimizdir. Sözün kudretini kelimelerin âhenginden, nidaların azametinden ve tezatların şimşeklerinden beklerdi. Fakat muhayyirülukul (akla şaşkınlık veren) bir hayat menbaı olan bu adam; ateşten parmakiariyte kelimelere dokununca onları garip bir seyyale ile (akıcılıkla) canlandırmasını bilirdi. Cansız kamus onun elinde bir meşale gibi yanardı." "Süleyman Nazif, insanlar arasındaki eski tabaka farkları gibi, kelimeler arasında bir sınıf farkının mevcut olduğuna kaniydi. Süfli addettiği bir takım kelimeler vardı ki, onları üslubunun eşiğine bastırmazdı. Bu kelimeler, ruzmerre (her günkü, alışılmış) hayata ait, herkesin kolayca söyleyip anladığı kelimelerdi. Asil kelimeler sınıfını ise tarihe coğrafyaya, kozmografyaya, felsefeye ait olanlar teşkil eder. Bu hususiyet üslûbuna Asurî bir kâhin lisanı çeşnisi verirdi." "Elifbe içinde bilhassa 'a' harfine meftundu. İntihap ettiği (seçtiği) ekseri kelimelerde bu h arf kuvvetle hâkimdir. Onun için üslûbu bir hitabet lisanı gibi derinden derine gelen garip bir avaz ile duyulurdu. Onu okuyan bir adam, bağıran bir adamı dinliyorum zannederdi ve önünde matbaa harfleriyle basılmış bir sayfanın durduğunu unuturdu." "Süleyman Nazif'in lisanında, cinsi ihtiras yer bulmazdı. Onun için 'kadın' isminin geçmediği bu üslûpta şafii bir huşunet mahsustur (hissedilir). Kemale ermiş erkek güzelliğinin en güzel bir nümunesi addedilmeye lâyık olan güzel başı, en hassas ve en mütenevvi bir zekâyı taşımakla beraber, üstad, -kadim bedî'a (estetiğe) sadık kalmak için olacak- yeni coğrafyaya itibar etmez ve dünyayı daraltan telli veya telsiz telgraftan, şimendiferden, otomobilden haberdar görünmeye hiç tenezzül etmezdi. Onun için lisanında arz, Afrika, Asya, şimal, cenup gibi kelimeler esrarengiz bir uzaklık ve bir namütenahilik hissini verirdi. A harfinin teselsülüyle yukarıya doğru bir inkişaf alan üslûbu, diğer taraftan dumanlı ve hududu meçhul el fazın tesiriyle ufki (yatay) birittisa (genişleme) alırdı.” “Binaenaleyh bu lisan, bazan fikri hiç iftikar etmeksizin (ihtiyaç duymaksızın), sırf kelimelerin sihriyle, sema ve denizin baş döndürücü itila (yükseklik) ve vüsatini (genişliğini) almaya muvafak olurdu." "Süleyman Nazif kelimelerin serdarı idi. Kelimeler şimdi onsuz başıboş bir sürüdür."’0

Ahmet Haşim Süleyman Nazif'ten sadece bu yazıda bahsetmez. 5 Nisan 1928 tarihli ikdam gazetesinde yayınlanan "Süleyman Nazif'in mezarı” başlıklı yazı da, bu yazıdaki muhtevayı devam ettirmekte ve aradan bir yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen kabrinin yapılmaması eleştirilmektedir. Ahmet Haşim yazısını şöyle bitirmektedir: "Süleyman Nazif'in mezarı hâlâ yapılmamış. Bunu, mezar yapmak için bir heyetin yeni teşekkül ettiği haberinden öğreniyoruz. Elli, altmış kuruş ufak para miras bırakmış olan bu büyük

Türk edibinin mezarını bundan sonra da yapmasak pekâlâ olur. Bu gibi ölenlerin çürümüş kemiklerine mermerden bir köşk yapmağa kalkışmaktan ne çıkar? Sadaka ile dikeceğimiz iki taş, o tunç lisanın kendi sahibine yaptığı tannan mezardan daha güzel ve daha sağlam mı olacak? " 11 Ahmet Haşim, aynı gazete'de yayınlanan "Bakmak edebi" (ikdam 5.6.1928) başlıklı yazısında da Süleyman Nazif'ten kendi üslûbuyla bir anektod aktarır12 "Birisine göre” (ikdam 10.11.1929) başlıklı yazıda da ondan olumlu olarak söz eder.13 Süleyman Nazif'le ilgili olumlu kanaatlerimizi, bilgilerimizi besleyen çok sayıda ifade okuduğumuz metinlerde yer almaktadır. Bu kanaatlerin çoğu, onun İstanbul'un işgali sırasında bir Fransız generalinin fâtih edasıyla beyaz at üzerinde Beyoğlunda azınlıklar tarafından alkışlanarak karşılanması üzerine yazdığı "Kara bir gün" yazısı, yine Mütareke İstanbul'unda, Türk dostu Fransız edibi Piyer Loti ile ilgili olarak yapılan bir toplantıda yaptığı konuşma bu müsbetliği beslemekle kalmıyor, onu âdeta efsaneleştiriyordu. Nitekim bunun üzerine ingilizler tarafından Malta'ya sürülmüş, iki yıl kadar orada gözaltında tutulm uştu. Onun edebiyatçılığı, gazeteciliği yanında idareciliği konusunda da menfi görüşler taşıyan metinlerle neredeyse hiç karşılaşmamıştık. Hele Mehmet Âkif gibi, kişilerle ilişkilerinde mübalağaya asla kaçmayan bir edibimizin onun Malta'da yazdığı,

Ruhum benim oldukça bu imanla beraber Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler

diye biten "Son nefesimle hasbıhâl" şiirine karşılık yazdığı ‘‘Süleyman Nazif'e" başlıklı şiir, resme son şeklini verecek kadar parlak renkler ihtiva ediyordu.

Resimdeki gölge

Süleyman Nazif resmini gölgelendiren ilk ibareler, 2000 yılında yayınlanan Ressam Naciye Neyyal'in Mutlakıyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet hatıraları'nda gördüklerim dir.14 Övülmekte ittifak edilen bir şahsiyetin yerildiğini görmek, bende ciddi bir tereddüt uyandırdı. Naciye Neyyal hanım, daha önce Kudüs, Selanik, Konya ve Yemen valiliği yapmış Tevfik Bey (Biren)in eşi olarak Hüdavendigâr (Bursa) valiliği sırasında ister istemez Süleyman Nazif Bey'le tanışır. Çünkü Süleyman Nazif Bey, Paris'e kaçıp döndüğünden beri, yani on yıldan fazla zamandır, bir nevi sürgün olarak Bursa valiliğinde"m ektupçu"dur."M ektupçuluk"vilayetin yazı işleri müdürlüğü olarak da anlaşılabilirse de, günümüzde vali yardımcılığına daha uygun düşmektedir. Neyyal Hanım, Bursa Mektupçusu Süleyman Nazif'in vali olan eşi hakkında iyi şeyler düşünm ediğini, M eşrutiyetin ilanından sonra, "bu herifi İstanbul'a postalayalım, yoksa büyük m evkiyegelebilir"şeklinde tezvirat yaptığını yazmaktadır. Süleyman Nazif, daha sonra vali ile beraber istanbula gitmiş, dönüşte, daha önceki azgınlıklarını bilen ahalinin onu bir merkebe ters bindirerek teşhir edeceklerini haber aldığı için, yarıyoldan İstanbul'a dönmüş. Bursa'ya bir daha gelmediği gibi, mektupçu tayinini de engelliyormuş (sf. 238-242). Neyyal Hanım, kitabın daha sonraki bir bölümünde menfilerden (sürgünlerden) söz ederken, Süleyman Nazif'le ilgili çok sert ifadeler kullanmaktadır:

"8u adam Bursa'ya sürülmüştü ve biz oraya vali olarak gittiğimizde vilayet mektupçusu idi. Onun ayda altın para ile seksen lira aldığını hatırlarım; bunun şimdiki satın alma gücünü hesaplamaya kalkarsak, ne kadar yüksek bir maaş aldığı anlaşılır." "Sırası gelmişken, şu hakikati burada zikretmeliyim; Süleyman Nazif, son derecede ahlâksız biri idi ve yaptığı binbir kepazelik arasında vilayette geçinemediği, gene kendi gibi adamlarla dalaşır dururdu. Bu herifler bir gün onun aleyhinde yazdırdıkları bir takım yaftaları, şehrin şurasında burasındaki direklere asmışlar ve Bursa'da bu yüzden bir hayli nahoş haller yaşanmıştı. Neticede bu iş öyle dallanıp budaklandı ki, bu vaziyetten bizar olan Tevfik Bey, Sultan Hamid'e, onu Bursa'dan aldırmasını, eğer bu mektupçunun menfi olmasından dolayı yapılamıyorsa, vilayette kalmaya devam etmesine rağmen, yerine başka bir mektupçunun tayin edilmesini yazdı.” “Sultan Hamid, Tevfik Bey'i Süleyman Nazif gibi bir adama haddini bildirmek istediği için olacak, çok az insana verilen iftihar nişanına lâyık gördü.”

Koyulaşan gölge

Vali eşi Neyyal Hanım'ın hatıratında kadınlık hislerine kapıldığını, şahsî kızgınlığını yansıttığını, bunu yaparken de epeyce ileri gittiğini düşünebiliriz elbette. Buna rağmen, "ateş olmayan yerde duman tütm ez"fehvasınca onun kızgınlığına sebep olan bazı emarelerin bulunma ihtimalini de gözden uzak tutmamalıyız, işin şahsilikten umumiliğe doğru götürülmesi halinde pek de kıymeti harbiyesi olmayan hususların önem kazanma ihtimali de yok değildir. Bu ihtimali de görünür hale getiren, RaufOrbay1 ın hatıralarında rastladığımız şu ifadeler oldu:

"... Şu sürgün hayatının ruhlar üzerinde yaptığı çeşitli tesirler, bazılarını ne hâle getiriyor. Düne kadar âleme vatanseverlik dersleri veren şair ve edip Süleyman Naz if Bey, bugün Yakup Şevki Paşa'yı bir kenara çekerek, hudutların nehirlerle tayini nazariyesinin en doğru olduğunu ispat yolunda birçok mütalaalar ileri sürdükten sonra diyor ki: 'Paşam, ben Diyarbekirliyim, sizin maskat-ı re’siniz (doğumyeriniz) de Harput'tur. Arz ettiğim kaideye göre, bu iki şehir, Fırat ve Dicle nehirleriyle mahdut bölgeler dahilinde bulunduklarından, Irak'a dâhildir. Şu halde biz de Iraklı olarak Bağdat hükümetine iltihak etmeliyiz. Osmanlı imparatorluğu'nun artık istikbali olmadığından, bu şekilde başımızın çaresine bakmamız pek muvafık olur kanaatindeyim..."’5

Rauf Bey, Süleyman Nazif'in, sürgün hayatında hissettiği baskıdan dolayı fikrî değişim geçirdiğini, nazikâne belirtmektedir. Onun Anadolu'da sürdürülen mücadeleden ümitsizliği, Malta Geceleri isimli, 1920 Ağustosunda yazdığı şiirde gayet açık olarak ifade edilmektedir. Şair, şiirin son kıt'asında sürgünde öleceğini düşünmekte ve kendi ölümünden çok vatanından eser kalmamasına, onun yok olmasına üzüleceğini belirtmektedir:

Böyle yazmışsa eğer nasiyeme dest-i İlah: Bu uzak gurbet elinde ölçeksem mutlak, Acımam kendime asla...Fakat -eyvahL.Eyvah!..- Korkarım belki vatandan da nişan kalmayacak!...

Süleyman Nazif'in, Millî Mücadele sırasında Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa Hukuk-ı Milliye Cemiyeti kurucularından olmasına, çok meşhur "Kara Bir Gün" makalesini yazmasına rağmen, pek mücadeleyi destekler bir konumda olmadığı anlaşılmaktadır.16 İsmi İsmail Hami, Refii Cevat, Celâl Nuri, Ahmet Emin, Lütfi Simavi gibi yazarlar arasında, yani Amerikan mandasına yakın olanlar meyanında sayılmaktadır. Nitekim, 19 Mayıs 1919'da kendi gazetesi Hadisatta yayınlanan "insaf ve basiret" başlıklı başyazısında, işgal sırasındaki tutum undan ötürü eleştirilen Aydın/İzmir valisi izzet Paşa'yı savunmakta, Versay konferansında alınan kararlar muvacehesinde yapılacak bir şey olmadığını iddia etmektedir.17

Süleyman Nazif'in Malta sürgününden döndükten sonra da Anadolu'daki mücadelenin lehinde olmadığını bir yazısından çıkarmak mümkündür:

“Ben Maita'ya sürülmeden de memleketimin kurtuluşu ve selâmetine taalluk eden ümidim kırılmıştı."18

Süleyman Nazif'in 1 Şubat 1926 tarihini taşıyan "Mustafa Kemal'e inanmazdım" başlıklı bu yazısı, itirafname tarzında bir müdafaanamedir. Fransız Generali France d'Espere'n'm İstanbul'da azınlıklar tarafından tantanalı karşılanışının, Türk basınınca sıradan bir haber olarak verilmesi onu kızdırmıştır. O gün bütün kurtuluş ümidini kaybetmiştir. "Kara Bir Gün"ü yazarak hayatını da ortaya koymuştur. Fakat, hakkında çıkarılan idam emri yerine getirilmemişse, kabahat ne onundur, ne de sansür memurunun. "Düşman toplarının güllelerine göğüslerini açıp da ölmeyenlere Allah acısın." Süleyman Nazif, o sıralar Mustafa Kemal Paşa'dan, "Enver Paşa'nın eski arkadaşından" da bir şey beklememektedir. "Meğer Hazret-i Muhammed'in hiçbir vakit ve daima ümmetinin üstünde şefkatle titreyen mübarek ruhu; Mustafa Kemal'e 'Yürü... ve korkma! Hesap, mantık, riyaziye, fânilerin icat ettikleri kaide ve ölçülerdir. Ot bitmeyecek kadar harap olan bu yerlerden bir ordu fışkıracak, Avrupa medeniyetinin çelikten kaleleri, yakıp eriten mermileri, senin askerlerinin çıplak güğüsleri üstünde kırılacak'... diyormuş."

Süleyman Nazif'in kendi ifadesine göre, ümitsizlikle, Millî Mücadele'ye aykırı bir konumda bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu konumun, nihai zaferden ve Cum huriyetin ilanından sonra onu zor duruma düşürdüğünü tahmin edebiliriz. Bu konumda bir kişinin, bazı "ısbat" gayretleri içinde olması beklenebilir. Bugüne kadar, cevaplandıramadığımız, Süleyman Nazif'in İskilipli Âtıf Hoca'nın yargılanması sürecinde etkisi olduğunu düşündüğüm üz "imana Tasallut-Şapka meselesi" (1925) kitabı böylece yerine oturmaktadır. Bu bahse geçmeden önce, Süleyman Nazif'in Malta sonrası konumu üzerinde durmakta fayda görüyoruz.

Yukarıda, Süleyman Nazif imajının teşekkülünde mühim rol oynadığını belirttiğimiz Ahmet Haşim, sağlığında kitaplarına almadığı "Bir şöhret" başlıklı yazıda tamamen farklı bir üslûpla şairimizden bahsetmektedir. (20.12.1921 Akşam). "Birkaç bin kariin sessiz hayatında vücut bulan bu dar âlemin sahasında dâhi Hâmid'in vardığı son merhaleye, Süleyman Nazif ayarında sahte bir münşi üç istiare taklağıyla erişmekte zahmet çekmez ve muazzam şekil o çarpık ve topal zil ile birlikte yan yana ve aynı adımla, biri ötede ebediyetin alâyiş ve şaşaasını, diğeri ise ölüm ve nisyanı bulmak üzere yürürler..."'9 Yine kitaplarına almadığı bir yazıda (Akşam, 27.11.1922) "Son senelerde amiyane bir rağbete düşen Nedim'i istisna ettikten sonra, denilebilir ki, divan âlemi, genç nesillerimiz için pek tanılmış bir âlem değildir. O taraftan, uğursuz karga sesleri halinde, Süleyman Nazif ve yaranı gibi hortlakların ahları, enin/eri, feryatları kahkahaları duyuldukça, genç nesiller o âlemi, karanlık bir servistana saklanmış uhrevî bir m asbaha sandılar" demektedir.20 Akşam gazetesinde 6.12.1922'de yayınlanan "Şi'ri kadim"yazısı da aynı mahiyettedir. "Bunamış bir kafa ile senelerden beri Makber şairinin dehasını taklide yeltenen şu âciz Süleyman Nazif'in elinde tuttuğu şey, uzaktan Hâmid’in kartalını andırırsa da yakından bakılınca görülür ki uyuz bir tavuktur."21

Ahmet Hâşim'in Süleyman Nazif'le ilgili kanaatlerinin olumlu yönde değişimini gösteren ilk yazı, 21.2.1926 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanmıştır. "Edebî bir anket” başlıklı yazıda "Eski nahifler gibi granit üzerine yazan Süleyman Nazif, akşam sarılığınının hazana boyandığı orman içinde sert dallarını semalara kadar uzatmış, orada Baki, Fuzulî, Nedim ve Hâmid'in teşkil ettikleri burcun münevver nakışlarına yeşil yapraklarının uçlarıyla dokunuyor.”22

Ahmet Hâşim'in Süleyman Nazif'le igili bu birbirine zıt denilebilecek görüşlerinden hangisine itibar etmek gerekir? Veya bu birbirine zıt sayılabilecek Süleyman Nazif yorum ­ larını nasıl anlam ak lâzımdır? Ahmet Hâşim'in Süleyman Nazif'le ilgili ilk dışa vurulan görüşü, Ruşen Eşref'in "Diyorlar ki" isimli devrin edipleriyle yapılan mülakatlardan oluşan kitabında (1918) yer almaktadır: "Süleyman Nazif, bir kubbe altında bakırdan bir âlete üfürüp kelimelerini şişirten ve onları birer âhenk halinde uçurtan bir guiyabanidir:"23 Ahmet Hâşim'in bu ilk dışavurulan görüşünün son görüşlerinin esası olduğunu söyleyebiliriz. Arada, Süleyman Nazif karşıtı bir dönem vardır. Bu dönem, Süleyman Nazif'in Malta dönüşü sonrasına (Ekim 1921) rastlamaktadır. Süleyman Nazif Malta'da ümitsizliğe düşmüş, bazı arkadaşlarıyla Millî Mücadele konusunda tartışmıştır. Dönüşte bu fikirlerinin basın dünyasında yankı bulduğu anlaşılmaktadır. Ahmet Haşim, o sıralar Yakub Kadri ile çok yakındır. Millî Mücadele'yi destekleyen Yakup Kadri ile dostluğun, Ahmet Haşim'i etkilediği düşünülebilir.

Falih Rıfkı Akşam'da Millî Mücadele ile ilgili tavırları dolayısıyla Süleyman Nazif ve Cenab Şehabeddin'i vatansızlıkla suçlar. 1923'te Süleyman Nazif ve Cenap Şehabeddin ikdam ve Akşam gazeteleri aleyhine hakaret davası açarlar. Yazar olarak Falih Rıfkı, Yakup Kadri ve Ahmet Haşim de dâva edilmiştir. Dâvanın açıldığını duyan Falih Rıfkı, Süleyman Nazif ve Cenap Şehabeddin'in yazılarından derlediği bir yazı yazmış ve bunun hiyaneti vataniye kanunun 4. Maddesine göre değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Falih Rıfkı, bu yazıda, her iki yazarı, Ali Kemal'den seciye farkı ile aşağı bulur. Davalılar, Peyam-ı Sabahîn Yozgat ve Bozkır isyanlarını tahrik ettiği, bunda Ali Kemal kadar Nazif ve Cenabîn da etkili olduğu yönünde konuşur ve yazarlar.24 Dava bir yıldan fazla sürmüş ve davacıların kamuoyu önünde hırpalanmasından başka sonuç vermemiştir. Süleyman Nazif'in içinde bulunduğu zor durum dolayısıyla kendini devrin yöneticilerine şirin gösterecek bazı işlere giriştiğini söyleyebiliriz.

Âtıf Hoca 1924 yılında "Frenk mukallitliği ve Şapka" isimli bir kitap yayınlamıştır. Şapka kanununun kabulünden bir buçuk sene evvel yayınlanan bu kitap, Maarif Vekaleti'nin izin ve takdiri ile neşredilmiştir. Âtıf Hoca bu 32 sayfalık kitapçıkta, Avrupa taklitçiliğini eleştirmekte Avrupa'nın ilim ve fennini almanın caiz, hatta lüzumlu olduğunu, kılık kıyafette onlara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alâmet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğini, bunun ise müstakil bir şahsiyet inşa eden İslâm anlayışına zıt düştüğünü söylemektedir ve bunu Peygamberimizin "B/r kavme benzemeye çalışan onlardandır" hadisi çerçevesinde izah etmeye çalışmaktadır. Âtıf Efendi kitabını neşrettikten sonra bu eser hakkında Süleyman Nazif bir tenkit yazısı yazar.

Aslında Âtıf Hoca ile çatışmanın başlangıcı biraz daha öncelere gider. Ubeydullah Efendi25 Vatan gazetesinde isteyen herkesin fidye vererek oruç tutm ak yükümlülüğünden kurtulabileceğini iddia eden bir yazı yayınlar. Süleyman Nazif de Resimli Gazete'de bu görüşü destekleyen yazılar yazar. Âtıf hoca, Mahfel mecmuasında üç sayı süren uzun bir makale ile Ubeydullah Efendi ve Süleyman Nazif'e cevap verir. Nazif bu susturucu cevabı hazmedemez. Şapka risalesi çıkınca "Bir Hocaefendiye cevap"yazısını yazar, Âtıf efendi'nin cevabı üzerine daha sert karşılık verir, fakat bu yazı hocanın eli kolu bağlı olduğu, hapsedildiği sırada yayınlanır. Daha sonra da iki yazısını Âtıf Hoca'nın cevabını beklemeden "İmana Tasallut"adıyla kitap halinde yayınlar. Süleyman Nazif bu kitapta, o zamanki siyasî zemine uygun bir tavır ortaya koymak adına, İslâm tarihini neredeyse yok sayacak ifadeler kullanmıştır. "Mezhebimin imamı olan Ebu Hanife'yi aradan çıkartarak Peygamberi ve Allahıyla yalnız kalmak"tan bahsetmiştir.

Nazif bu yazısında Âtıf efendi için de “dar görüşlü, câhil, Allah'ın haram etme yetkisini gasp edici"gibi sıfatlar kullanmıştır.

Âtıf Hoca, Süleyman Nazif'in hücumuna gerekli cevabı verm iştir:

"Fıkıh ilminde ihtisas sahiplerinden bulunan ve sözleri her vech (yönü) ile itimada şayan olan muhterem zatların sözlerine mi Müslümanların itimad ve iman etmesi vacip olur, yoksa kendi itiraf ettiği vech ile, 20'den 45 yaşına kadar 25 sene şüphe vadisinde dolaşıp ve diğer bir makalesinde itiraf ettiği üzere bu esnada bir çok kimseleri dalalete sürüklemiş olan, on bir senelik bir Müslüman olduğu halde, benim bildiğim bir sene içinde iki defa, dini zaruretlere taarruz eden, (biri orucun mükellefiyetinin vücubunu inkâr, diğeri Hz. Isa'yı tahkir ve tezyif) artık 25 sene dinsizlik, dalal ve idlal vadisinde yaşayan, on bir senelik İslâmiyet zamanında da dinî zaruretlere saldırmaktan geri durmayan Süleyman Nazif beyin şapka hakkında vermiş olduğu hükümlere, fetvalara mı itimat etmeleri lâzım geleceğine dair verilecek hükmü yine efkâr-ı ammeye (kamuoyuna) havale ederim."

Âtıf Hoca'nın yazılarını yayınladığı Mahfel Mecmuası sahibi Tahirül Mevlevî (Tahir Olgun) hatıralarında, Süleyman Nazif'in tavrını şöyle eleştirmektedir:

"Bir adamın en tehlikeli anında, sırf ilmi bir mübahasedeki (tartışmadaki) m ağlubiyetin hıncını çıkarmak için onun aleyhinde ve müdafaa edemeyeceği bir surette jurnal vermeye kalkışmak ne dinde hoş görülür ne dinsizlikte."26

Netice olarak, İskilipli Âtıf Hoca, hukuk tarihine geçecek bir adlî hataya kurban edildi. Çünkü, Şapka kanununun ortada olmadığı bir zamanda, ondan neredeyse iki yıl önce yayınlanan bir kitabı yüzünden İstiklâl Mahkemesi kararıyla idam edildi. Böylece hukukun en temel prensipleri arasında sayılan, "mâkabline şâmil olmamak" (geriye yürümemek) ilkesi çiğnendi. (4 Şubat 1926)27 Süleyman Nazif'in bu idamdan ve kendisinin beraatından sonraki geçmiş olsun ziyaretini Tahirü'l-Mevlevî şöyle nakletmektedir:

"İstiklâl mahkemesi'nden beraat kazanıp Ankara'dan avdetimde Darülfünun müderrislerinden Ferid Bey'le birlikte geçmiş olsun demeye gelmişti. Kapıdan gi rer girmez şevkle boynuma sarıldı. Â tıf Efendi'nin idamına teessür ve teessüflerini söyledi. Hatta onun tevkifini gazetede okur okumaz polis müdüriyetine gittiğini, Muavin Aziz Hüdai Bey'le görüştüğünü, tevkifine sebep aradaki münakaşa ise onun sırf ilmi bir mübahase bulunduğundan bahsettiğini anlattı. Ben ise hayret hali göstererek sadece: '-Ya!..' dedim ve bahsi değiştirdik. Sonra da iade-i ziyarete gitmedim. Mevkufiyetim esnasında çıkardığı imana Tasa Hut'un bir kaç yerinde Mahfil mecmuasını zikr etmişken, o mecmua sahibinin beraat ve avdetinde boynuna sarılan Nazif Bey bugün toprak altında bulunuyor..,(ölümüne)...edebiyat namına acıdım, fakat imana Tasallut risalesini çıkardığı gün ahlâk namına kalben acımış ve ağlamıştım"28

Acı son...

Zihnimizdeki Süleyman Nazif resmini değiştirecek dönüşüm Malta'da yaşanmıştır. Süleyman Nazif Malta'da, mücadelenin kazanılacağına olan inancını yitirir. Ali Kemal'e "zaman va esefa ki sana hak verdirdi" mealinde bir mektup yazar. Millî Mücadele'ye muhalefeti ile bilinen Ali Kemal, kendini haklı gösteren bu mektubu yayınlar. Süleyman Nazif ardından, Ali Kemal'in gazetesi Peyam-ı Sabah'a yazılar gönderir. Malta'da bazı arkadaşlarıyla Millî Mücadele konusunda tartışır, kızgınlıkla sonradan pişman olacağı sözler sarfeder. Süleyman Nazif karakterindeki bu kırılmanın bundan sonraki hayatını belirlediğini söyleyebiliriz. 1 Şubat'ta 1926'da "Mustafa Kemal'e inanm azdım” itirafname veya müdafaanamesi yayınlanan Süleyman Nazif, fakr ü zaruret içinde Atıf Hocanın idam edilişinin yıldönümünü göremeden, 4 Ocak 1927'de zatürreeden ölür... Millî Mücadele'de mühim rolü olan bir cemiyetin kurucuları arasında bulunmasına, işgalcilere karşı şiddetli ifadeler ihtiva eden yazı ve hitabelerine ve bu sebeple Malta'ya sürülmesine rağmen, Cumhuriyet'ten sonra gerekli ilgiyi görmeyen, daha önemsiz işler yapmış olanlar bir şekilde değerlendirilir, milletvekilliği ile ödüllendirilirken hiç hatıra gelmeyen Süleyman Nazif fakr ü zaruret içinde ölür. Ölümü üzerine, o sıralar milletvekili olan "Üstad-ı Âzam" Abdülhak Hamid, naaşının Ziya Gökalp gibi son devir ünlülerinin kabirlerinin bulunduğu Sultan Mahmud türbesi haziresine defnedilebilmesi için Başvekil İsmet Paşa'ya telgraf çeker. Ankara'dan gereken zamanda cevap verilmeyince, Edirnekapı şehitliğine defnedilir. Mezarı dört yıl yapılmaz, taşı dikilmez. Nihayet belediye Süleyman Nazif'in mezarını yaptırır. Mezar taşına kardeşi şair Faik Ali Ozansoy'un şu beyti yazılır:

Şimşek mürekkep olmalıdır, yıldırım kalem, Tahrir için kitabe-i seng-i mezarını

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 200

Bu haber toplam 199 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim