D. Mehmet Doğan: Yüz yıl önce Kastamonu’dan yükselen ses: “Bize düşen o murdar paçavrayı parçalamak!”

D. Mehmet Doğan: Yüz yıl önce Kastamonu’dan yükselen ses: “Bize düşen o murdar paçavrayı parçalamak!”
Kastamonu yüz yıl sonra Mehmed Âkif’i hatırladı mı?

Mehmed Âkif, 19 Ekim 1920’de Ankara’dan Kastamonu’ya gider.

“İslâm Şairi” dâvet üzerine 10 Nisan’da İstanbul’dan yola çıkmış, 24 Nisan’da Ankara’ya ulaşmıştır. Millî Mücadele’nin iç cephesinde onun sözü güçlü bir silâh olmuştur. Ankara’ya geldikten bir ay sonra Büyük Millet Meclisi bir irşad heyeti oluşturarak Kuva-yı Milliye karşıtı bir hareketi önlemek için Konya’ya gönderir. Antalya Mebusu Hamdullah Suphi, Trabzon Mebusu Ali Şükrü, Konya Mebusu Refik (Koraltan) ve Mehmet Âkif’ten oluşan heyet haziran başında Konya’dadır. Mehmed Âkif’in Konya’daki konuşmaları etkili olur. Fakat onun asıl yüksek sesle konuştuğu tarihî şehir Kastamonu’dur. Burada Nasrullah Camii’nde meşhur vaazını verir (19 Kasım 1920).

Millî Mücadele yıllarında Mehmed Âkif’in şiirleri dışında vaazları da ümid ve iman aşılayıcı tesir uyandırır. Böylece cami ile cephe arasında sağlam bir bağ kurulur. Mehmed Âkif’in bütün Millî Mücadele boyunca büyük tesir uyandıran ve yankılar yapan vaazı Kastamonu Nasrullah Camii’ndekidir. Bu vaaz, düşmanların bizi mahkûm etmek istedikleri şartların ağırlığı ve bizi içimizden parçalayarak yenmek istedikleri ana fikri etrafında geliştirilir. Böylece Âkif’in Konya isyanı sırasında yüklendiği vazifenin benzerini Kastamonu’da da yürüttüğü görülür.

Mehmed Âkif’in Nasrullah Camiinde verdiği vaaz hemen akabinde Sebilürreşad’da yayımlanmış, bu nüsha gördüğü ilgi yüzünden tekrar basılmış ve dağıtılmıştır. Aynı zamanda Elcezire Cephesi Kumandanlığı bu vaazı Diyarbekir’de küçük bir risale olarak yayımlar. Kastamonuda Nasrullah Kürsüsünde Mehmed Âkif Bey’in dinî ve ictimaî hitabesi başlığını taşıyan ve Diyarbekir Vilayet matbaasında basılan (1337, 32 sf.) risalenin iç kapağında şu ibare vardır: “Sebilürreşad Mecmuası müdir-i muhteremi Mehmed Âkif Bey’in Kastamonu’da Nasrullah Camii şerifinde irad buyurdukları mevaiz-i dinîye ve mânevîyeyi okumak, …Hıristiyanlığın din-i mübini mahv ve İslâmları esir gibi kullanmak gâyelerini istihdaf ettiği şu sırada, her bir mümin ve müslim için farzdır. Üstad-ı diyanetperverin kelâm-ı pür mealisiyle tenvir ve tezyid-i mâneviyat eylenmesini tavsiye eylerim. Elcezire Cephesi Kumandanlığı.”

Mehmed Âkif, bu vaazına Âl-i İmran sûresinin 118. âyetini tefsir ederek başlar. Bu âyette denilmektedir ki: “Ey iman edenler, siz yabancı kimselerden dost ittihaz etmeyin. Sizin sıkıntılara musibetlere, felâketlere uğramanızı isterler… Görmüyor musunuz, hakkınızda besledikleri düşmanlık ağızlarından taşıp dökülüyor. Bununla beraber yüreklerinde, sînelerinde gizlemekte oldukları kinler, garezler, husumetler, o bir türlü zabtedemeyip de ağızlarından kaçırmakta oldukları düşmanlıktan çok büyüktür, çok şiddetlidir. Size her biri aynı hikmet, mahz-ı ibret (ibretin ta kendisi) olan âyetlerimizi böyle sarih bir sûrette bildirdik. Eğer sizler akı karadan, iyiyi kötüden seçer, hayrını şerrini düşünür aklı başında adamlarsanız bu hikmetlerin, bu ibretlerin gerektiği şekilde hareket ederek hem dünyada, hem ukbada (öte dünyada) felah bulursunuz.”

Mehmed Âkif konuşmasına, “Ey müslümanlar, sizin için bu âyet-i celileye ittibadan başka selâmet yolu yoktur. Takib edilecek hatt-ı hareket, düstur-ı siyaset tamamiyle bu âyet-i celilede toplanmıştır” diye başlar. Tevbe sûresinden meâlce yakın bir âyet daha zikrettikten sonra, bir zamanlar Kur’an’da bu misilli âyetlerde diğer milletlere karşı şiddetli davranıldığı hissine kapıldığını belirtir. Bu şeytanî vesveseler, o devirlerde, aydınlar arasında yaygın olan Avrupa’nın iyiliği, üstünlüğü, medeniliği konusundaki kanaatlerden doğar. Mehmed Âkif, yaşlanıp bilgi ve görgüsü arttıkça, Avrupalılara hamledilen değerlerin hakikati hâlde olmadığını anlar. Hatta dünyanın çeşitli yerlerini gezdikçe, Avrupalıların esareti altında yaşayan insanları gördükçe, daha önce böyle vesveselere düştüğü için tövbe eder.

O’na göre, Avrupalıları hakkıyla anlayıp bunu iki cümleyle ifade eden Hersekli Hoca Kadri’nin tesbiti yerindedir:

“Adamların güzel şeyleri vardır. Evet çok güzel şeyleri vardır. Lâkin şunu bilmeliyiz ki, o güzel şeylerin hepsi, evet hepsi yalnız kitaplarındadır.”

Hoca Kadri, Mehmed Âkif’in değer verdiği bir şahsiyettir. 1900’li yılların başında Paris’e kaçmış ve 1918’de vefat edinceye kadar orada yaşamıştır.

Âkif de,“Heriflerin ilimlerini, fenlerini almalı. Fakat kendilerine asla inanmamalı, asla kapılmamalıdır. Hususiyle İslâma karşı mutaassıptırlar” diyor.

Örnek olarak, İngilizlerin Türk ve Alman ordularını yenerek Kudüs’ü işgal etmelerinin Viyana’da sevinç gösterileri ile karşılanmasını ve Almanların Türkiye ile ittifakına katolik milletvekillerinin karşı çıkmasını anlatır. Bunlar “nasıl olur da vahşî Türklerle, müslümanlarla ittifak yaparız” derlermiş. Âkif, sözünün devamında, onlara karşı düşüncelerimizi hiçbir zaman ilimlerine ve sanatlarına sıçratmamamız gerektiğini söyler. Bin tarihinden itibaren müslümanlar çalışmayı bırakmış, buna karşılık Avrupalılar ilerlemişlerdir. Onlara karşı durabilmek için onların teknolojisine sahip olmamız gerekir. Bunun için aramıza sokulan ayrılıkçıları bakmadan, birlik olmalı, ortak hareket etmeliyiz. Müslümanlar Allah’ın kitabına, Resulullah’ın emrettiği vahdete, birliğe, cemaate sarılmadıkça, dünyalarını da âhiretlerini de kuramazlar. Milletler topla, tüfekle, zırhı ordularla, tayyarelerle yıkılmıyor ve yıkılmaz. Ancak kendi aralarında çözülerek yıkılır. Bütün müslüman hükümetler tefrika yüzünden yıkılmıştır. “Biz Türkiye müslümanları, dünyanın üç büyük kıt’asına hâkimdik. Müslümanlık râbıtası; ırkı, iklimi, lisanı, âdatı, ahlâkı büsbütün başka olan birçok milletleri yekdiğerine sımsıkı bağlamıştır.”

Mehmed Âkif, sözü ağustos ayında bize dayatılan Sevr Andlaşması’na getirir. Düşmanlarımızın tertib ettikleri sulh şartları bizim için dünya yüzünde hayat hakkı bırakmıyor. Gezdiği yerlerden şu intibaı edinmiştir: Halkın hiçbir şeyden haberi yok. Aydın geçinenler şartların ağır olduğunu biliyorlar, ama bilgileri son derece icmâlî, zannediyorlar ki, memleketin kenarları (Hicaz, Bağdat vb.) elden çıkınca iş olup bitecek. Artık herkes kendi işiyle meşgul olacak. Âkif bu tavır karşısında isyan eder: “Allah rızası için olsun, şu muahedenâmenin bizim hakkımızdaki maddelerini okuyunuz. Okumak bilmiyorsanız birisine okutunuz da dinleyiniz.”

Mehmed Âkif, Sevr Muahede'siyle elimizin kolumuzun bağlanacağını, bütün güç kaynaklarının elimizden alınacağını belirttikten sonra, “yabancılar neden bizimle bu kadar uğraşıyorlar” sorusuna cevap arar. Bunlar, Cihan harbinin başında bütün milletlerin istiklâli için çalıştıklarını ve harb ettiklerini söylediler. Mahkûmiyetleri altında bulunan 100 milyon müslümana da istiklâl sevdası geldi. Bu isyanları kanla bastırdılar ama, bunların tekrar baş kaldırmamaları için dünyada hiçbir müstakil Müslüman memleketin kalmaması gerekirdi.

Mütarekeden sonra iki müstakil Müslüman hükümeti kalmaktadır: İran ve Osmanlı Devleti. "Himâyelerini lânet halkası gibi acemlerin boynuna geçirerek icabına bakmışlar.” “O hâlde yalnız biz kaldık. Ey cemaat-i müslimin! Biz ise asırlardan beri âlem-i İslâmın başında olarak ehl-i salîbe karşı çarpışıyoruz. Dünyanın bütün müslümanları selâmetlerini, necatlarını, yıllardan beri müştak oldukları (özledikleri) istiklâllerini kurtarmak için bizden örnek alıyorlar. Yüzlerce milyon müslümana nisbetle bizim bir avuç mesabesinde olan halkımızın ne ehemmiyeti vardır? demeyiniz. İyi biliniz ki, bu bir avuç halkın bütün âlem-i islâmda pek büyük mevkiî, pek büyük itibarı vardır. Bütün müslümanlar bilirler ki, maazallah Türk milletinin devrilmesi bütün cihan-ı imanı sarsacaktır, bütün müslüman yurtlarını en müdhiş zelzelelere tutulmuş gibi hasara uğratacaktır.”

“Diyeceksiniz ki; -Bugün bütün dünyaya hâkim olan düşman satveti karşısında bizim ne ehemmiyetimiz olur ki, herifler senin dediğin gibi bizim günün birinde büyüyeceğimizden korksunlar da bu kadar ihtiyata lüzum görsünler?” “Yanılıyorsunuz!”der Âkif; Avrupalılar yalnız bugünü değil, gelecek asırları da düşünürler. Gelecekte güçlenebileceğimizi de düşünürler. Şu ânda onları iki tehlike korkutmaktadır. Bunlar İslâm tehlikesi ve komünistlik tehlikesidir.

Mahkûm milletler 6-7 sene süren harb sonunda bir hayli tecrübe kazandılar. Meselâ, batılıların ordularında savaştıkları için harb tecrübesi ve batılıların vaadlerinde durmadıkları. Hepsi de düşmana karşı uyandılar. Bilhassa müslümanlar. Düşmanlarımızı en çok İslâm tehlikesi korkutuyor. İkinci tehlike ise komünizmdir. Harp Avrupa’da sınıf farklarını keskinleştirdi. Rus ihtilali Avrupa’da sosyalistleri harekete geçirdi. Bütün nizam sarsılabilir.

Mehmed Âkif sömürgecilerin sömürge ahalisine hayvan muamelesi yaptığını söyler ve “ahali açlıktan ölür, yine de sömürgecilerden çok vergi verir”, der. “Peki bu vergiler ne olur bilir misiniz? Sömürgecilerin hazinelerine toplanıp müstemlekat ahalisi arasında nifak çıkarmaya, fesad çıkarmaya sarf edilir.” Mehmed Âkif, Afrika sömürgelerini sözkonusu ederek misalleri çoğaltır. Tekrar ülkenin içinde bulunduğu duruma döner.

“İslâmın son sığınağı”

“Bizi mahv için tertib edilen muahede-i sulhiye (barış andlaşması) paçavrasını mücahidlerimiz şark tarafından yırtmaya başladılar. Şimdi beri taraftaki dindaşlarımıza düşen vazife Anadolumuzun diğer cihetlerindeki düşmanları denize dökerek o murdar paçavrayı büsbütün parçalamaktır. Zira o parçalanmadıkça İslâm için, Türk için bu diyarda bekâ imkânı yoktur.”

“Ey cemaat-i müslimin! Hepiniz bilirsiniz ki, buhranlar içinde çırpınıp duran bu din-î mübin, bu mübarek yurt sizlere vediatullahdır (Allahın emanetidir). Kahraman ecdadımız bu sübhanî vediayı siyanet uğrunda canlarını feda etmişler, kanlarını seller gibi akıtmışlar, muharebe meydanlarında şehid düşmüşler; râyet-i islâmı (İslâm bayrağını) yerlere düşürmemişler… İslâmın son mültecası (sığınağı) olan bu güzel toprakları düşman istilası altında bırakmayalım. Yeisi, meskeneti, ihtirası, tefrikayı büsbütün atalım, azme, mücadeleye, vahdete sarılalım. Cenab-ı kibriya Hak yolunda mücadele için meydana atılan azim ve iman sahipleriyle beraberdir.”

Mehmed Âkif, müteakib günlerde de Kastamonu kazalarında çeşitli camilerde vaaz ederek halkı Millî Mücadeleye, düşmana karşı mukavemete dâvet eder. 25 Aralıkta Ankara’ya dönmek üzere hareket eder.

Nasrullah Vaazı devrinde büyük bir tesir uyandırmış, onbinlerce basılıp dağıtılmış, bütün camilerde cemaate okunmuştur. Âkif’in Kastamonu’da olduğu günler, İstiklâl Marşı yarışmasının gazetelerde ilan edildiği günlerdir. Burada bir taraftan, arkadaşı Eşref Edib’in başına sarılan belâyı def etmeye çalışırken, diğer taraftan Sebilürreşad’ın yayımı için de uğraşmaktadır. Âkif soranlara yarışmaya katılmayacağını söylemiştir: “Ben ne müsabakaya girer ne de caize alırım.”

Millî meselelerde ödül sözkonusu olmaz, hele paranın pulun lâfı bile edilmez, gerçek mükafatı millet verir.

Evet, yarışmaya girmeyecektir. Para mükafatını da almayacaktır. Fakat İstiklâl Marşı’nı yazacaktır. Zaten zihninin bir köşesinde yazılmaktadır. Nasrullah kürsüsünde söylenenler İstiklâl Marşı’nın düşünce arkaplanının açıklaması mahiyetindedir.

Bu haber toplam 1014 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim