• İstanbul 32 °C
  • Ankara 35 °C

Doç. Dr. Bilal Çakıcı: Mehmet Âkif'in Geleneğin İzindeki Bir Şiiri: Terkîb-i Bend

Doç. Dr. Bilal Çakıcı: Mehmet Âkif'in Geleneğin İzindeki Bir Şiiri: Terkîb-i Bend
İlk şiir kitabını 1911 yılında yayımlayan Mehmet Âkif'in bu kitabındaki en eski şiiri 1904 tarihlidir.

Diğerleri ise 1906- 1910 yılları arasında yazılmış şiirlerdir. Bu bilgilere göre, M. Âkif, ilk şiirini 31 yaşında iken yazmış, ilk şiir kitabını ise 37 yaşındayken yayınlatmıştır.1 Ancak onun şiirle meşguliyeti babasını kaybettiği çocukluk yıllarına kadar uzanır.2

Safahât dışında kalan şiirler ise daha eski tarihlidir. 

Mesela,

"Destur" başlıklı, Şeydâ-yı gamım beste-i zindr-i hevâyım Uşşâka şu hâlim ile ben gıbta-fezâyım 

matlaıyla başlayan 11 beyitlik şiir, 1892'de yazılmıştır. Fevziye Abdullah Tansel, bu şiirin, M. Akif'in,"Ben arkadaşlarıma yüzer beyitli mektuplar yazardım. Ziya Paşa üslubun da terkîb-bendim, terci'-bendim vardı. Fakat bugün bunların bir mısraı bile hatırımda kalmamıştır. Kendimi milletimin huzurunda gördüğüm günden beri sanattan ziyade cemiyeti düşünmek istedim."3 şeklindeki ifadelerinde geçen Terci'-bendinin son terkibhanesi olabileceğini belirtmektedir.4 Eşref Edip'in naklettiğine göre Âkif, gençlik yıllarında gazeliyyata dair defterler dolusu şiirler yazmış; bu defterlerden bazılarını kaybetmekten dolayı çok üzüldüğünü zaman zaman arkadaşlarıyla paylaşmıştır. Daha sonra şiirlerinde sosyal hayata dair konulara yönelmesiyle yani tarz değiştirmesiyle birlikte; Âkif, şiirle meşguliyetinin ilk mahsülü olan söz konusu defterlerini imha ettiğini belirtmektedir.5 Tebiliğimde üzerinde durmak istediğim "Terkîb-bend"in bulunduğu defter, M. Âkif'in kaybetmekten dolayı çok hayıflandığı defterlerden biri olmalıdır. "Terkîb-bend"in ilk altı terkib-hanesi, şairin gazel nazım biçimiyle yazdığı 4 şiiri ve 3 mektubuyla birlikte Kaya Bilgegil tarafından yayınlanmıştır. Terkîb-bend,"Mâ-ba'di elde edilemediğinden bu kadarla iktifâ..."biçimindeki kayıttan da anlaşıldığı gibi eksiktir. 

Kaya Bilgegil, bu şiirleri, Rizeli Taşcıoğlu Süleyman Efendi'ye ait iki defterin içinde bulmuştur. Süleyman Efendi, M. Âkif, Edirne'de Baytar Müfettişi Muavini iken, aynı şehirde kitapçılıkla meşgul olmaktadır. Mehmet Âkif, Edirne'den ayrıldıktan sonra Süleyman Efendi ile irtibatı kesmemiş; onunla bir süre mektuplaşmıştır. M. Âkif'in Süleyman Efendi'ye gönderdiği mektuplardaki tarihlerden anlaşılmaktadır ki bu defterde yer alan şiirler, 1896'dan öncesine aittir.6 Yani söz konusu Terci'-bendle aynı yıllarda, şair 19-20 yaşlarında iken yazılmış şiirlerdir.

Terkîb-bend ile birlikte bu defterde yer alan 4 gazelin matla beyitleri ise şöyledir: 

Allah'ı seversen nazarımdan güzeretme Müştâkını başın işin olsun heder etme Kürsîye çıkıp bâde-perestâna atarsın Ey hâce-i pejmürde fazîlet mi satarsın Şevk-i a'mâk-ı hayâlât etmede her an beni Kurretu'l-aynım o güzel eyliyor hayrân beni Bir lem'ası yok tâbiş-i ruhsârına benzer Hurşid nasıl meş'al-i dîdârına benzer 

Bu gazellerden sadece ilki şairin Safahât dışındaki şiirleri arasında bulunurken diğer 3 gazele nedense Safahât neşirlerinde yer verilmemiştir. Terkîb-bendin ele alınabilecek elbette birçok yönü olabilir; ancak ben bu tebliğimde bunlardan ikisi üzerinde durmak istiyorum: Bu şiir ve aynı yolda yazılmış diğer şiirler, şairin Divan şiiri geleneğiyle ilişkisi değerlendirilirken göz önünde bulundurulmalıdır. Şiirle meşguliyetinin bu ilk mahsullerinden sonra, yani aşağı yukarı 1904'ten sonra M. Âkif'in yol değiştirdiği âşikârdır. Ancak onun tuttuğu bu yeni yolun gelenekten büsbütün bir kopuş olmadığı, yine gelenek içinde ayrı bir damarı teşkil eden ve temsilcileri tarafından "şi'r ile iş'âr", "eş'âr ile iş'âr" yani "şi'r ile şuurlandırma", "şi'r ile eğitme" olarak formüle edilen ve Senâî, Mevlânâ, Sa'dî gibi önemli temsilcilerin belirlediği yolun bir devamı olduğu söylenebilir.

Türk edebiyatında hikâyelerden yararlanarak bir konuyu anlatma, dinî-tasavvufî mesnevilerin, özellikle Nizamî'nin Mahzen-i Esrâr’t ve Türk edebiyatında bu esere yazılan nazirelerin ortak özelliğidir. Bu tür eserlerde, önce bir makâle, ardından konuyla ilgili bir hikâye anlatılır.7 Mevlânâ'nın Mesnevi1 sinin de en önemli anlatım aracı olan tahkiyenin8 temelinde Kur'an-ı Kerim ve diğer kutsal kitaplardaki kıssa anlatma tekniğinin olduğu söylenebilir.9 Kutsal kitaplarda, mesajın etkili kılınmasında, insanları ikna etmenin gerekli olduğu durumlarda, sıklıkla bu kıssalara başvurulur. İslâm Kültür Atlası adlı eserde İslâm sanatı üzerindeki Kur'ân etkisi anlatılırken Kur'ân'ın bu özelliği, şu satırlarla dile getirilmektedir:"... Kur'ân'ın hiçbir kıssası malumat vermek için anlatılmaz. Bunun yerine dinleyicilerin kıssa ya da olayın genel hatlarına âşinâ oldukları düşünülerek Kur'ân bunu dinleyicinin şuuruna aşılamak istediği yeni bir ders için vasıta olarak kullanır. Sonuçta Kur'anî bilgilerin, tariflerin, beyan ve ibretlerin sürekli akışı içinde Kur'ân, ifadeleri, âyetleri ya da âyet gruplarının güzelliği ve gücüyle iknâya çalışır..."10 Gerek mensur olsun, gerek manzum olsun kısa hikâyelerin amacı, okuyucuyu bilgilendirme, eğitme, onların anlatılan kıssalardan h/sseler çıkararak fikir ve düşünce bakımından gelişmelerini sağlamaktır.11

Mevlânâ'nın, Beyt-i men beyt nîst iklîmest Hezl-i men hezl nîst ta'lîmest12

beytinde de belirttiği gibi şiirden maksat eğitimdir. Bu tür şiirlerde beyit bütünlüğünden ziyade manzume bütünlüğü önem kazanır; mesaj, düşünceler şiirin bütününe yayılmıştır, nesr edilmiştir (nesr-i manzum, manzum nesir). Mehmet Âkif, vadisini değiştirerek"eş'âr ile iş'âr"yoluna neden girmiştir?

Her şeyden önce bu tercih, şairin bizzat belirttiği gibi mecburen olmuştur. Bilindiği gibi devletlerin içinde bulunduğu şartların sanatı, sanatçıyı yönlendiren bir etkisi vardır. Edebî türleri belirleyen çoğu zaman bu etkidir. V. Holbrook'un Benedict Anderson'un Hayali Cemaatler adlı kitabındaki teze dayanarak yaptığı değerlendirmeler, bu ilişkiyi açıklayıcı mahiyettedir: "Bir yanda küçük devletlerde yerel farkları belirtmeye uygun gerçekçi türler gelişir; öbür yanda büyük devletlerde evrensel bütünlerin temsil edilmesine uygun olan alegorik türler."". . .Gerçekçilik küçük devletlerin, alegori de büyük devletlerin ihtiyaçlarını karşılar diye kesin bir kural yoktur. Sadece bu yönde bir eğilim vardır."13 Âkif'in şiirleriyle, ülkenin içinde bulunduğu şartlar arasında da bu ilişkiyi kurmak mümkündür. Ömrü boyunca halkın eğitime, bilince olan ihtiyacını fark ederek bu ihtiyacı karşılamaya çalışan Âkif, "hayatı şiire, şiiri ise hayata sokmuştur."14 Terkîb-bendin dikkati çekmek istediğim ikinci yönü ise, Divan şiirinde kullanılan kimi kavramların anlaşılmasını kolaylaştıracak özelliklere sahip olmasıdır. 

Sâkî getir ol bâdeyi kim rûh-i revândır Peygûle-nişînân-ı gama neş'e-resândır

biçiminde sâkîye hitapla başlayan Terkîb-bendin, Arap edebiyatında "hamriyye"; Fars ve Türk edebiyatlarında ise "sâkînâme" adıyla bilinen şiirlerin bir devamı olduğu söylenebilir. Bağdatlı Ruhî, Ziya Paşa ve Muallim Naci'nin Terkîb-bendleri ise aynı yolda yazılmış en meşhur örneklerdir. Hissî, felsefî ve tasavvufî unsurların ön planda tutulduğu bu tür eserlerde, genel olarak, ehl-i ilme, ehl-i kemale, marifete, kabiliyete değer verilmemesi; liyakatsiz insanların nahak yere iş başına gelmeleri, dünya nimetlerinden yararlanmaları, itibar görmeleri gibi meselelerden duyulan rahatsızlıklar dile getirilir. Sâkinâmelerde sıkça karşılaşılan şarap, sâkî, mutrib, muganni gibi kavramların gelenek

içerisinde ne anlama geldiği, bu türün önemli temsilcileri tarafından tartışmaya imkan vermeyecek netlikte vurgulanmıştı. Bunlara kısaca değinmek isterim: Arap edebiyatının önemli şairlerinden Ömer b. el-Fârız (ö. 632/1235)'ın bu gelenek içinde özel bir yeri vardır. Onun "mimiyye "ya da "hamriye" adıyla şöhret bulan kasidesi, edebiyatımızda üzerine şerhler yapılan ve medreselerde ders olarak okutulagelen bir eser olmuştur. Söz konusu kasidede yer alan "biz sarhoş olduğumuzda henüz üzüm yaratılmamıştı" biçimindeki ifade, bu şiir geleneğinde "şarap"ın mahiyeti hakkında önemli ipuçları vermektedir.

Yine Sâkînâme yazma geleneğinin öncülerinden olan Genceli Nizâmî (öl. 610/1213- 1214)'nin şu ifadeleri Ibnü'l-Farız'ın söylediklerini daha da somutlaştırmaktadır: "Gel sâkî! Eski şarap küpünden kadehe bal ve süt gibi şarap dök. Dinde haram olan şarabı değil, dinin esasının tamamlandığı şarabı ver." "Benim için sâkî, İlahî bir müjde; sabûh, maddeden kurtulma; şarap, benlikten sıyrılmadır. Yoksa, Allah'a yemin ederim ki, yaşadığım müddetçe dudağımı şarapla bulaştırmadım." Şeyh Mahmûd-i Şebisterî (öl. 720/1320) Gülşen-i râz isimli eserinde, "Şarap, mum ve güzel, ma'nânın tâ kendisidir. O ma'nânın her surette tecellisi var."demektedir.ls Türün edebiyatımızdaki önemli isimlerinden Bağdatlı Ruhî ve Ziya Paşa ise bu sarhoşluğun "bezm-i elest"te tevcih edilen "elestu bi-rabbikum" sorusuna verilen "belâ" cevabıyla birlikte başladığını terkîb-bendlerinde zaman zaman dile getirmişlerdir:

Bağdatlı Ruhî, 

Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz Biz ehl-i hârâbattanız mest-i elestiz Mey sun bize sâkî biziz ol kavm ki derler Rindân-ı sabûhî-zede-i bezm-i kıdemdir Bu nazm-ı Peyâmî'den işit hâle münâsib Kim zübde-i yârân-ı sühan-dân-ı Acem'dir Mâ rind-i sabûhîzede-i bezm-i elestîm Pîş ez-heme sâgar-keş ü bîş ez-heme mestim

Ziya Paşa, Sâkî içelim aşkına rindân-ı Hudâ'nın Rindân-ı Hudâ vâkıf-ı esrâr-ı nihândır Sâkî içelim rağmına sofî-i harîsin Kim maksadı Kevser emeli hûr-ı cinândır İç bâde güzel sev var ise akl u şu'ûrun Dünyâ var imiş yâ ki yok olmuş ne umûrun Sübhânekeyâ men halaka'l-halka ve sevvâ Sübhâneke sübhâneke sübhâneke eifâ 

M. Âkif'in vasıta beyti dahil 11 beyitlik terkib-hanelerden oluşan söz konusu terkîbbendi, eksik hâliyle 6 terkib-haneden ibarettir. Bu bendlerde üzerinde durulan konuları şöyle özetlemek mümkündür16

I. Bend: Sâkî, ruha ferahlık veren, gamlılara neşe kaynağı olan o badeyi getir! Onun her damlası olgun kişilerin katında hakikat güneşi gibi etrafa nur saçıcıdır. Gül renkli kadehe intisap eden bağlanan herkesin ikbal aynası her daima parlaktır. Sâkî, her biri bir ayrılık köşesinde kaybolmuş eski dostların hatırına içelim. Gençlik zamanı bir daha ele geçmez, safa zamanı işte bu kıymetli zamandır. Ezelî şarapla sarhoş olandan el çekme! Zavallı felaketzededir, hâli yamandır. Feyiz verici âb âlemine namahrem olan, bu âlemin bir başka âlem olduğunu nerden bilsin. Orada rindler işret ederler, mutrib bülbül gibi feryad eder. O latif sâkînin lütfettiği kadehte füyuzat aşikardır. Her köşesinde bir tecelli nurunun parladığı o yer, meyhane değil, feyiz verici bir cennet bahçesidir. İnsan için peymane gibi bir arkadaş, meyhane gibi bir kurtluş mekanı olamaz:

Hem-dem olamaz âdeme peymâneye benzer Yok cây-ı selâmet hele meyhâneye benzer

II. Bend:"-dan usandım" redifli bu bende hakim olan düşünce toplum hayatında yaşanılan olumsuzluklar karşısında yaşanan bezginlik, bıkkınlıktır. İkbâlin elde edilme yolunun "edâniye müdâra etmek", "etek öpmek", "rezilane temenna"dan geçmesi insanı usandırmakta, canından bezdirmektedir. Bu kötü toplumsal hastalıklarla mücadelede sonuç alamama duygusu insanı çareşizleştirmiş, tepkisizleştirmiş ve vasıta beytinde ifade edildiği gibi bir kanıksamaya neden olmuştur: Lâ-kayd olayım fikri ile haylî çalışdım El-minnetü lillâh ki her şey'e alışdım 

III. Bend: Liyakatsiz, cahil kişiler rahat, huzur içinde iken; kemal ehli, âkil kişiler belalarla olmakta; ehl-i kemal baştacı yapılacağı yerde cühelanın habis ellerinde kahrolmaktalar. Câhiller safa ikbalinin kayığında geziyorken; âkiller bela girdanının tam ortasında yüzmeye kendilerini kurtarmaya çalışıyor. Dünya cahillere elini uzatıyor; ehl-i kemalin eli ise daima havada kalıyor. Akıl bu olup biteni anlamada hayret içinde debelenip duruyor:

Girdâbe-i hayretde kalır akl nihayet Hayret yine hayret yine hayret yine hayret

IV. Bend: Tüm olumsuzluklar karşısında insanın sığınabileceği kapı her zaman açıktır. İnsan böylesine çaresiz kaldığı, derdini anlatacak, kendini anlayacak biri kalmadığı anlarda takdire sığınma, duada bulunma ihtiyacını daha şiddetle hisseder. Zira İlahî kanundaki ahkamın büyüklüğü kulu rahatlatır. O büyüklüğü, anlamada akıl yetersiz kalır. Zira aklın hayır olarak nitelediği şer; şer zannettiği şeyde hayır olabilir. Tevhid niteliğindeki IV. bendin vasıta beytinde bu durum şöyle ifade edilir: 

Kânûn-i İlâhî'deki ahkâm büyükdür Mikyâs-ı tefekkür ise gâyetle küçükdür

V. Bend:Eşyanın hakikatine ilişkin beyitlerle kurulan bu bendde, eşyanın görünen tarafının insanı yanıltabileceği; görüntüye aldanmamak gerektiği; her canlı heykelin insan olmadığı, insanlığın cisimle, şekille, suretle ilgili olmadığı, her cömert kişinin Hatem olmadığı gibi, siret/suret ilişkisine değinilmiştir.

Minhâc-i Hudâ dîde-i tahkîka ayandır Yol doğru iken aksine gitmek hezeyandır

VI. Bend: Halkın bir kısmı, kendiliğinden gelip geçecek olan yani kişinin tamamen iradesi dışında olan geleceğe gözünü diker ve gelecek için "ân'î feda eder ve haksız yere büyük bir zarara uğrar. Geçmişe teessüfle geçen ömre de yazıktır. Geçmişe üzülmek boşunadır. Akıllı kişi anı değerlendiren çalışan kişidir... Çünkü 

Âlemde ne ekdinse biçersin anı mutlak Öyleyse nedir şer yaparak fâide ummak

Sonuç Âkif, 20'li yaşlarda yazdığı şiirlerle zaten Divan şiiri geleneğinin bir temsilcisidir. Ertuğrul Düzdağ, şairin bu yolda yazdığı şiirlerin Safahât'taki şiirler kadar olabileceğini belirtmektedir. Daha önce de söylediğim gibi Âkif, bu tür şiirlerini, seçtiği yeni yolun da tesirinde kalarak imha etmiştir. Bundan sonra araya Safahât'ın ilk 6 kitabı girmiştir. Bu şiirler, Mehmet Doğan'ın da Camideki Şair adlı kitabında tespit ettiği gibi17 biçim bakımından geleneğe sıkı sıkıya bağlıdır. Aruzla yazılan bu şiirler, bazı tasarruflarla büyük ölçüde mesnevî nazım biçimiyle yazılmıştır. Âkif, üslûb itibariyle ise geleneğin Mevlânâ, Sadî gibi önemli temsilcilerinden beslenen ve"eş'âr ile iş'âr" olarak formüle edilebilecek kanadının bir devamıdır. Toplumsal şartların sonucu olarak tuttuğu bu yeni tarz da gelenekle ilişkilidir. Zira o, her konuda olduğu gibi "sanatta da bid'ati sevmez". Safahât'ın sonuncu kitabı olan Gölgelerdeki bazı şiirler, M. Âkif'in nihâî olarak geldiği noktayı göstermesi bakımından önemlidir. Ben bunlara ilişkin 2 anekdotu naklederek Terkîb-bend üzerine söyleyeceklerimi bağlamak istiyorum: Diğer 6 kitaba göre metafizik konulara daha çok yer verilen Safahât'ın son kitabı "Gölgeler"de bulunan Gece, Secde ve Hicran başlıklı şiirlerle ilgili olarak nakledilen bir anekdot, onun şiirde nereden nereye geldiğine ışık tutar mahiyettedir. Zira Âkif her üç şiiri de 1925 yılında, 52 yaşında iken yazmıştır. Yani artık ülkemiz savaşlarla dolu sıkıntılı yılları geride bırakmış, yavaş yavaş yaralarını sarmaya başlamıştır. Üstelik Âkif şu ya da bu sebeple hadiselerin dışında kalmayı tercih etmiştir. Böylece daha mistik, daha metafizik konulara yönelmiştir.

Söz konusu şiirlerdeki değişik havayı gören Haşan Basri Çantay, "Hayret, siz vadiyi değiştirmişsiniz." dediğinde, Mehmet Âkif, ona şu cevabı vermiştir: "Benim asıl vadim bu idi. Ben şiirlerimi cemiyete faydalı olsun diye yazdım".18 Bu sözlerin söylenmesine vesile olan şiirlerle Âkif'in diğer şiirleri arasında önemli farklı söyleyişi görmek için, Gece'den alınan şu beyitlere bakmak yeterli olacaktır:

Senin mecnûnunum, birsensin ancak taptığım Leylâ Ezelden sunduğun şehlâ nigâhın mestiyim hâlâ’9 Gel ey sâkî-i bâkî, gel, Elest'in yâdı şâd olsun: Yarım peymâne sun, bir cur'a sun, tek aynı meyden sun! O lâhûtî şarâbın vahyi her zerremden inlerken, Bütün âheng-i hilkat birzamân dinsin enînimden Gel ey dünyâların Mevlâ'sı, ey Leylâ-yı vicdânım, Senin yâd olduğum sinende olsun, varsa, pâyânım (Gece'den)

Yine Âkif, Mısır'dan Fuad Şemsi'ye gönderdiği bir mektupta "sana en son şiirimi gönderdim. Bilmem nasıl bulacaksın? Kişi düştüğü yerden kalkar derler. Fâilâtün fâilâtün derdine uğradığım hengâm-ı tufûliyetimde meczûb idim; şimdi gördüğün veçhile yine meczûbâne vâdîlere rücû'ediyorum. Mahalle Kahvesini yazan herifle bu Hicrân'ı nazmeden herifin aynı alduğu güç anlaşılır, öyle değil mi?"20

Mehmet Âkif: Edebî ve Fikrî Akımlar/3. Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni’nde sunulan tebliğlerin kitap haline getirilmesi ile oluşan kitap TYB'nin 39, Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 3.kitabı

Bu haber toplam 229 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim