• İstanbul 30 °C
  • Ankara 34 °C

Doğan: “İstiklâl Marşı millî aidiyetimizi tarihî derinliği içinde ifade eden bir metindir”

Doğan: “İstiklâl Marşı millî aidiyetimizi tarihî derinliği içinde ifade eden bir metindir”
Edebiyat Ortamı Dergisi’nin Mayıs-Haziran sayısında yayınlanan söyleşi.

Söyleşiyi yapan: Yunus Nadir Erarslan

 

D. Mehmet Doğan: “İstiklâl Marşı, 7’den 77’ye ferdiyetimizi aşan, millî aidiyetimizi tarihî derinliği içinde ifade eden bir metin olarak silinmeyecek şekilde milletin zihnine yerleşmiştir.”

 

Öncelikle, Edebiyat Ortamı’nın sorularını cevaplama lütfunda bulunduğunuz için teşekkür ederim.

12 Mart 2021 Cuma günü, Tâceddin Câmii kürsüsünden Mehmed Âkif’i andınız. Nasıl bir duygu idi? Neler hissettiniz?

 

Müstesna bir gündü…

İstiklâl Marşı’nın kabulünün 100. Yıldönümünde “Camideki Şair” Mehmed Âkif’i Taceddin Camii kürsüsünde yâd etmek tahayyül edilebilirdi, nitekim birçok arkadaşımızın böyle bir hayali varmış. Bunu aramızda konuştuk. Doğrusu ben Mehmed Âkif’in cami kürsülerinde büyük bir vukufla konuştuğunu, şair olmasına rağmen, din ilimlerinde de ehil bir şahsiyet olarak o kürsüleri doldurduğunu biliyorum. Bizim cemaati olduğumuz bir camide kürsüye çıkıp konuşmamız, Mehmed Âkif’e nisbet edilecek bir faaliyet olarak görülecek ve dikkatleri üstünde toplayacaktı. Önce nasıl olsa, Diyanet İşleri böyle bir şeye sıcak bakmaz diye üzerinde durmadım. Fakat Diyanet olumlu karşıladı, Altındağ Müftüsü aradı. Bizim için Taceddin Camii kürsüsünde konuşmak bir vazife haline geldi.

Bu vazifenin yüklediği sorumluluğu hissederek kürsüye çıktım. Salgın yasaklarının olduğu bir zamanda cami içi seyreltilmişti. Hava müsait olduğu için dışarıda da cemaat vardı. Kürsüye çıkınca, o anın heyecanının sadece beni değil, cemaati de sarıp sarmaladığını hissettim. Birçok tanıdık sima o güne şahitlik etmek için Taceddin Camii’ni doldurmuştu. Besmele, hamdele ve salveleden sonra “medet ya hazreti Mehmed Âkif!” diyerek sözümüzü söyledik. Zihnimde hep şu vardı: Âkif’in üç yılı bu camiin yanındaki küçücük kerpiç evde geçti. İstiklâl Marşı işte bu mütevazı Ankara evinde yazıldı. Âkif en azından sabahları Taceddin Camii cemaatinin müdavimlerindendi. Bazı cumaları da bu camide kılmış olabilir, hatta bazı günler davet üzerine muhtemelen bu kürsüye çıkıp konuşmuştur. İşte yüz yıl sonra buradayız. Bir tarihî anı, hatırlatmak için bize söz verilmiş. Sözümüzü Mehmed Âkif’e yakışır şekilde söylemeliyiz…

Bu düşüncelerle çıktığımız kürsüden vazifemizi yapmış olarak inmeyi nasibettiği için rabbimize şükrettik.

Taceddin Dergâhı, adını, Taceddin Velî’den mi alıyor? Dergâhın hususiyetleri nelerdir? Taceddin Veli kimdir? Mehmed Âkif’in bu mekânla ilişkisi nedir? Siz, yıllardır, ısrarlı biçimde Mehmed Âkif’in vefat yıldönümlerinde bu mekândasınız, neler yaptınız, yapıyorsunuz?

 

Taceddin Dergâhı’nın inşa tarihi Kanunî Sultan Süleyman devrine kadar götürülüyor. Bu konu ile ilgili derinlemesine araştırmaları eski Türkiye Yazarlar Birliği başkanlarından Nazif Öztürk yaptı. Onun verdiği bilgilere göre, Taceddin Sultan’ın 17. Yüzyılda Bursa’dan Ankara’ya geldiği Celvetilik yolunu takip ederek irşada başladığı anlaşılıyor. Camii ve türbe son şeklini 19. Yüzyılın sonunda almıştır. Nereden bakılsa dört asırlık bir süreklilik var.

Ankara’nın kuzeyinde Hacı Bayram Veli’nin Camii ve dergâhı güçlü bir maneviyat merkezi iken, güneyinde Taceddin Dergâhı da böyle bir mevkidedir. Mehmed Âkif Ankara’ya geldiğinde Taceddin Şeyhi’nin daveti üzerine dergâhın müştemilatından küçük Ankara evinde kalmış, bilahire bazı mebus arkadaşlarının da katılmasıyla dergâh şenlenmiştir.

Bu mütevazı bina İstiklâl Marşı’nın yazılışına şahidlik etmiş bir mekândır. Âkif sadece İstiklâl Marşı’nı bu evde yazmamış, Bülbül, Süleyman Nazif’e, Leylâ gibi meşhur şiirlerini de burada kaleme almıştır.

Milletimizin temel millî mutabakat metni olan İstiklâl Marşı’nın yazıldığı binanın tarihî bir hatıra olarak yaşatılmasının önemini anlatmaya gerek yok. Biz böyle bir konuyu gündemde tutmaya çalıştık. 1978’den beri her ahvalde, bunu yaptık. Orada toplantılar düzenledik, binanın korunması için ilgili makamları uyardık. Bu küçük binaların çevresine üniversite idaresinin ruhsatsız devasa yapılar inşa etmesini önlemeye çalıştık. Bunda kısmen muvaffak olduk.

Dergâh çevresindeki eski Ankara evlerinin, sokaklarının tarihî kimliğine uygun şekilde onarılması, bu yapıların kültür ve sanat kuruluşlarına tahsis edilerek Ankara’nın merkezinde bir kültür ve sanat muhiti oluşturulması için uğraştık. Yine Dergâh merkezli bir İstiklâl Marş Bahçesi/Parkı yapılması için proje hazırladık. Bunlar şöyle veya böyle yapıldı.

 

Mehmed Âkif’le ilgili bir de vakıf kurdunuz, vakfın kuruluş amacından, bugüne değin yaptıklarından söz edebilir misiniz?

 

Mehmed Âkif Fikir ve Sanat Vakfı’nı 1984’te kurduk. Büyük şairin vefatının 50. Yılı yaklaşıyordu. Devlet’in İstiklâl Marşı şairi ile arası açıktı. Ellinci yılda Devlet’in İstiklâl Marşı şairini anması için böyle bir vakıf kurup resmî kurumlar nezdinde teşebbüslerde bulunmak ve tabiî Âkif’i hakkıyla anmak için çalışmalar yapmak maksadını güdüyorduk.

Bu çabalarımız boşa gitmedi, 1986 yılı Mehmed Âkif yılı olarak ilan edildi, ilk defa İstiklâl Marşı şairi devlet erkânının katıldığı bir törenle anıldı. Bu amaca ulaşıldıktan sonra Vakfı sürdürme ilgisi zayıfladı. Bir süre Yavuz Bülent Bakiler vakıf başkanlığını üstlendi. O İstanbul’a taşınırken TYB yönetimi vakfın ne olacağını tartıştı. Bazı arkadaşlar TYB varken Vakfa ihtiyaç olmadığını, zaten Âkif’le ilgili faaliyetlerin aksatılmadan yürütüldüğünü düşünüyordu. Bir arkadaşımız başkanlığı üstlenmek istedi. Biz de o arkadaşa verdik. Bir süre sonra o arkadaş Vakıf’la ilgili malzemeleri alarak TYB’den ayrıldı. Sonradan öğrendik ki, biz kurucuları defterden silmiş, karısını, kızını, akraba taallukatını, eşini dostunu Vakfa almış. Buna üzüldük. Fakat yapacak bir şey yoktu. Vakıf bu eski arkadaşımızın kartvizitinde yaşıyordu. Yeri yurdu yoktu. Sonra bu zat İstanbul’a taşındı. Vakıf kuruluş itibarıyla Ankara’da, böyle bir gariplik sürüp gitti.

28 Şubat döneminde Âkif’e ve İstiklâl Marşı’na karşı bazı kampanyalar yapıldı. Hatta bir profesör general GATA’nın açılışında bu konularla ilgili saldırgan bir konuşma yaptı. Vakıf’tan tık çıkmadı. İlk açıklamayı Vakfın kurucusu olarak biz yaptık. Vakıf’tan bu süreçte ses çıkmadı. Baktık olacak gibi değil, Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı bünyesinde Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi’ni kurduk. Merkez Memed Âkif’le ilgili çok sayıda faaliyet yaptı. Bunların en başında Mehmed Âkif Bilgi şölenleri gelir. 9 bilgi şöleni yaptık, hepsinin kitabını yayınladık. Böylece Mehmed Âkifle ilgili yaklaşık üç bin sayfalık bir külliyat oluşturduk.

Bu sene İstiklal Marşı’nın yüzüncü yılı dolayısıyla açılışı TBMM’de olmak üzere 5 gün süren büyük bir bilgi şöleni yaptık. Onun kitabı da yayına hazırlanıyor.

 

12 Mart 1921 günü Meclis’te neler oldu? İstiklal Marşı’nın kabulü nasıl gerçekleşti?

 

İstiklâl Marşı’nın üç mutabakatla yüzüncü yılına ulaştığını düşünüyorum.

Birincisi, İstiklâl Marşı şairinde mutabakat. “Bunu ancak Âkif yapabilir”. Ankara’daki erkân yukarıdan başlıyarak “İslâm şairi”nde mutabık kalmıştır.

O zaten Ankara’ya “İslâm şairi” olarak davet edilmiştir, geldiğinde öyle karşılanmıştır. Özü, sözü birdir. Fikri, zikri, bilinmektedir. Ne yazacağı tahmin edilir ve ne yazarsa, o millî marş olacaktır! Bu mutabakat üzerine Maarif Vekili Âkif’in peşine düşer.

Mehmed Âkif yarışmaya girmez, fakat yarışmanın mükafat şartını değiştirir! Bu Âkif’in tarzıdır: İttihat Terakki’nin yeminini de böyle değiştirmiştir! Hamdullah Subhi, ona yazdığı tezkerede “hassasiyetinizi anlıyoruz, bunun için pek çok tedbirler vardır” der.

Bir de şunu der: Maksadın hâsıl olması için zât-ı üstadanelerinin bu şiiri yazması son çaredir!

Maarif Vekili ne diyor aslında? Yazdığınız millî marşımız olacaktır! Bunu ancak siz yazarsınız! Bir memleket meselesi vardır ve onun halli Âkif’ten beklenmektedir. Sorumluluk onundur, vazife ona düşmektedir. Bir vazife ve mes’uliyet adamı olarak Âkif, şiiri yazmayı kabul eder. Âkif yazacak, yazdığı milli marş olacaktır! Bu itminanla yazacaktır. Şahsında sağlanan mutabakat, şiirinde mutabakatla pekişecektir.

Nitekim Meclis, Âkif üzerindeki mutabakatı, şiiri üzerindeki mutabakatla pekiştirir. “Ekseriyeti azime” ile, büyük oy çokluğu ile! Yarışma bir tarafa bırakılır, seçilen 6 şiir oylanmaz bile…

Balıkesir’den Bitlis’e Âkif’in şiiri oylansın diyen milletvekilleri: Balıkesir Hasan Basri, Bursa Operatör Emin, Kastamonu Suad Bey, İsparta İbrahim, Ankara Mehmed Şemseddin (Hacıbayram şeyhi), Kırşehir Yahya Galip, Bitlis Koçzade Yusuf Ziya.

Şiir daha önce, 1 Martta Meclis’te okunmuştur. Büyük heyecan uyandırmıştır. Esasen, 17 Şubatta da Hakimiyet-i Milliye’nin 1.sayfasında yayınlanmıştır. Hakimiyet-i Milliye TBMM’nin yarı resmi yayın organıdır.

Şairde mutabakat, şiirde mutabakata dönüşür. Mehmed Âkif’den şiirini Meclis kürsüsünden kendisinin okuması istenir. Mevzu kendisi ile ilgili olduğu için Âkif, görüşme başlayınca Meclis’ten hızla uzaklaşmıştır. Şiiri yine Hamdullah Subhi okuyacaktır. Meclis mutabakatını İstiklal Marşı’nı ayakta dinleyerek bir daha ilan eder!

İstiklâl Marşı’nda üçüncü mutabakat, milletin mutabakatıdır.

Meclis’in mutabakatı milletin mutabakatı ile pekişmiştir. Meclis’te sağlanan mutabakata rağmen, bazı vekiller İstiklâl Marşı’nın muhtevasından pek de memnun değildir. Milletimizi yok etmek isteyen batı emperyalizmine karşı sert ifadeler vardır. “Tek dişi kalmış canavar” gibi! Sonra dinî muhtevası güçlüdür! Fakat Meclis, o sıralar bizi yok etmek isteyen düşmanı çok iyi bilmektedir, fiilen ona karşı savaşmaktadır. Hakikat budur! Bu yüzden İstiklâl Marşı’nın muhtevasına itirazlar, mutabakatı etkilemez. Fakat aradan birkaç yıl geçince, Lozan imzalanınca, batı emperyalizmi ile uzlaşılınca, Cumhuriyet ilan edilince ve ardından inkılaplar sökün edince, Meclis’in mutabakatında çatlaklar meydana gelir.

1924 sonunda yeni bir milli marş yarışması açılır. İşte o zaman milletin mutabakatı öne geçer.

Her şey değişir, kanunlar değişir, anayasa değişir. Millet bu değişme devresinde kendini kanunlarda bulamaz, anayasada göremez. Bunlarda onun mutabakatı beklenmez ve istenmez zaten. Millet için temel metin İstiklâl Marşı’dır. Milletin büyük ekseriyetini devletle mutabakat bağını İstiklâl Marşı üzerinden sürdürür. Millet İstiklâl Marşı’nda kendini bulur. Bu mutabakatın yüzüncü yılındayız!

“İstiklal Marşı, Bin Yılın Destanı” diyorsunuz. Bu adla kitabınız yayımlandı. Neden bin yılın destânı?

Bazı metinler vardır ki, yazıldığı günlerin havasını taşır. Yaşayanlar üzerinde heyecan uyandırır ve hemen benimsenir; fakat aynı zamanda geniş bir arkaplana, kuşatıcı bir muhtevaya sahiptir. Bu arkaplan, bu derinlik, metni o güne ait olmaktan çıkarır, geleceğe kalan müessir bir söz mertebesine yükseltir. Geniş kitlelerin kendini bulduğu bir şiir, hitabe, hikâye, yazı... zamanını hedeflese de zamanını aşar, zihinlerde yer eder, kökleşir; yaşamaya, yani okunmaya ve dillerde dolaşmaya devam eder. Yaşayanlar o sözü, efsanevî unsurlar da katarak sonraki nesillere aktarır. Bu âdeta destanların teşekkülüne benzer bir seyir takib eder.

İşte İstiklâl Marşı bu tarz nâdir metinlerden biridir, hatta daha ötesidir. Çünkü İstiklâl Marşı o zamanın şartlarında büyük bir heyecan uyandırmış, millî marş olarak kabul edilmiş ve onun üzerinde sağlanan mutabakat her şeye rağmen devam etmiştir. İstiklâl Marşı, 7’den 77’ye ferdiyetimizi aşan, millî aidiyetimizi tarihî derinliği içinde ifade eden bir metin olarak silinmeyecek şekilde milletin zihnine yerleşmiştir.

Millî marşımız bu kadar güçlü bir şiir olmayabilirdi; tekerleme edalı, sıradan sözlerden oluşabilirdi. (Nitekim böyle millî marşlar çoğunluktadır.) Onu galiba resmiyet icabı yine söylemeye devam ederdik. Fakat Mehmed Âkif’in şiiri millî marş olmasa idi dahi bizim hafızamızda yer edecekti. Tıpkı Çanakkale Şehidlerine şiiri gibi. Çanakkale zaferini millet hafızasında ebedileştiren bu benzersiz destanî metin, zihnimizin Çanakkale’sini geçilmez kılacak bir tesir uyandırır.

İstiklâl Marşı ise, bu topraklar üzerindeki tarihî varlığımızı, zaferlerimizi ve mukavemet unsurlarımızı ifade ettiği gibi, bayrak üzerinden devlet varlığımızı nizamımızı, maneviyata mahsus kavramlar etrafında tasvir eder.

“Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl” mısraının ikinci kıt’anın sonunda geçmekle birlikte, şiirin sonunda tekraren zikredilmesi, kuvvetli bir son söz söyleyerek bitirme arzusunun ifadesi olarak anlaşılabilir. Bu mısra, batıdan geçen hürriyet kavramının bize has bir ifadesidir. Hakka tapan bir insan asla kula kul olmaz; istiklâli, hür olmayı her şartta hak eder.

İlk iki kıt’ada bayrak üzerinden konuşan şair, onun milletimizin yıldızı olduğunu ve sonsuza kadar parlayacağını söyler. Yıldız mecazen, baht, talih demektir. Milletimizin bahtı, talihi sürekli açık; hatta parlak olacaktır. Şair burada bayrak için “o benimdir, benim milletimindir” diyerek güçlü bir benimseme ifadesi ortaya koymaktadır. Bayrağın üzerindeki hilâl İslâm’ın sembolüdür, bunun en azından Haçlı seferlerinden beri böyle olduğunu söyleyebiliriz.

Hilâlin İslâmiyet’i temsil eden bir sembol olarak ortaya çıkışı bin yıllık tarihimizin bir parçasıdır. Türklerin İslâm dünyasındaki baskın varlığı işte bu bin yıllık tarih dönemde öne çıkar.

 

Mehmed Âkif için, “İslam şâiri”, “Câmideki şâir” gibi ifadeler kullanılır. Bunlar neyi ima ediyor? Safahat’taki birçok bölüm, câmi kürsülerinden hitaplar mıdır?

 

Mehmed Âkif döneminde “İslâm şairi” olarak tanınmıştır. Millî Mücadele’nin başlangıcında Ankara’ya bu sıfatla davet edilmiş ve Ankara’da yine bu şekilde karşılanmıştır. Burdur milletvekili seçildiğinde Meclis’in kayıt defterine “İslâm şairi’ olarak kaydedilmiştir. Camideki Şair, onun 1912’den 1922’ye kadar cami kürsülerinde konuşmasından kaynaklanan bir adlandırmadır. Âkif Balkan Harbi sırasında Bayezid Camii kürsüsünde konuşmaya başlamış, daha sonra İstanbul’un selatin camilerinden vaaz etmiştir. Anadolu’ya geçince de birçok şehrimizin büyük camilerinde konuşmuştur. 7 kitaplık safahatın iki kitabı vaaz şeklinderdir: Süleymaniye Kürsüsünde ve Fatih Kürsüsünde

 

Safahat için, Prof. Dr. Mehmet Kaplan, “yirminci yüzyıl İstanbul’unun, hatta İslam âleminin manzum romanıdır” diyor, ne dersiniz?

 

Mehmed Âkif Sırat-ı Müstakimde şiirlerini “Safahat-ı Hayat’tan” başlığı altında yayınlamaya başlamıştır. Yani hayatın safhalarından, levhalarından. Âkif güçlü bir anlatıcıdır. Manzum hikâyeleri vardır. Safahat’a tabiî klasik roman karşılığı olmamak üzere roman veya uzun hikâye denilebilir.

 

“Sözüm hakikat olsun da odun olsun tek” ibaresini nasıl anlamak gerekiyor?

 

Mehmet Âkif bir nevi realizm tarifi olarak görülebilir. Âkif gerçekçilik yolunu seçmiştir. Gerçekler üzerinden konuşmak, topluma yön vermek istemiştir. Fakat şiir ne kadar gerçekçi olabilir ki? Âkif’in her zaman bu ilkesine uyduğunu söylemek zordur.

 

Mehmed Âkif’le ilgili, son yıllarda giderek artan biçimde, -özellikle Sultan II. Abdulhamid hana ilişkin düşünce ve tutumundan dolayı- ağır eleştiriler, terbiye sınırını aşan suçlamalarda bulunuluyor, bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Bu kadir bilmezliğin yükselişinin işareti. Abdülhamid bir devlet adamıdır, uzun süre saltanat sürmüştür. Otoriter bir yönetici olduğu için devrindeki bütün hatalar ona mal edilmiştir. Aleyhinde dışta ve içte propaganda bilhassa saltanatının son yıllarında yükselmiştir. Âkif’in de diğer yazarlar gibi bundan etkilendiği görülmektedir. Abdülhamid’in hakkını Abdühamid’e Âkif’in hakkını Âkife vermemiz lâzım. İkisini dövüştürmek ne Abdülhamid’e yarar, ne de Âkif’e.

 

Mehmed Âkif’in şairliğine ilişkin de bazı kişilerce eleştirel düşünceler/iddialar serdediliyor, bunları nasıl değerlendirmek lazım?

 

Âkif şiiri inancı için, düşüncesi için bilmiştir. Derdi şiir yazmak değil, insanlara bir şeyler anlatmaktır. “Şiir fikrin düşmanıdır”, desek yanlış olmaz. Eğer bir fikir mücadelesi için şiir yazıyorsanız, yazdıklarınızın manzumeye dönüşmesi kaçınılmazdır. Buna rağmen Âkif teknik olarak çok güçlü şiirler yazdığı gibi, çoğu zaman şiiriyeti, hatta lirizmi yakalamıştır.

 

Mehmed Âkif ve İstiklal Marşı, “milletimiz” için nasıl bir mana ifade ediyor?

 

İstiklal Marşı milletimizin milli mutabakat metnidir. Milletimiz Cumhuriyet’ten sonra kendisini kanunlarda, anayasalarda, uygulamalarda bulamamış, İstiklâl Marşı’nda bulmuştur. Devletle bağını İstiklâl Marşı ile sağlamıştır.

 

İstiklal Marşı’nın yazıldığı günlere dair neler söylemek istersiniz? Bu şiirin doğduğu şartlarla, muhtevası arasındaki ilişkileri değerlendirebilir misiniz?

 

Mehmet Âkif İstiklâl Marşı’nı başarılardan, zaferlerden duyduğu heyecanla yazmadı. Hatta, ufukların karanlık olduğu bir zamanda, başarının pek ümid edilmediği, zaferin hayâl olarak görüldüğü günlerde kaleme aldı. Millî Marş yarışması 1920 yılının ekim ayında açılmış, ilanlarda 23 aralık son katılma tarihi olarak belirtilmiştir. Mehmet Âkif o sıralarda Kastamonu’dadır. 24 Aralık’ta Ankara’ya hareket eder. Ankara’da Mustafa Kemal Paşa ile görüşür. Paşa, Mehmed Akif’in Kastamonu’daki vatanperver mesaisinden çok memnundur. Manevi cephemizin kuvvetlenmesine Mehmed Âkif ve dergisi Sebilürreşad büyük hizmetler etmiştir.

Bu sırada, bir taraftan Yunan ilerlemesi devam ediyor, diğer taraftan gayri nizami kuvvetlerin düzenli orduya dönüştürülmesinin sancıları yaşanıyordu.

3 Şubatta Sebilürreşad’ın Ankara’da ilk sayısı yayınlandı. Sebilürreşad’ın Ankara’da yayınlanan ilk sayısının başlık kısmı: Ye’se düşenler müslüman değildir. Sebilürreşad bu dönemde Büyük Millet Meclisi tarafından Matbuat Umum Müdürlüğü’nün matbaasında bastırılmış, büyük kısmı resmî kanallarla dağıtılmıştır.

İki gün sonra, İstiklâl Marşı yarışmasına katılan şiirleri yeterli görmeyen Maarif Vekili Hamdullah Subhi Bey Mehmed Âkif’e yazılı olarak müracaat etti. O sırada İngiltere öncülüğünde İtilaf devletleri Londra’da Sevr’i tadil ederek kabul ettirmek maksadıyla bir konferans toplamak için harekete geçmişlerdi. Konferansa gidecek Bekir Sami Bey başkanlığındaki Büyük Millet Meclisi heyeti 6 şubatta Ankara’dan hareket etti.

8 Şubat’ta bir süredir Fransız kuvvetlerine karşı mücadele eden Antep teslim oldu.

14 Şubatta Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin birinci sayfasının sol alt kısmında “Bir vaazdan” başlığı altında Mehmed Âkif’in Kastamonu çevresindeki vaazlarından birinin bir bölümü yayınlandı: “Şair-i muhterem Mehmed Âkif Bey Efendi’nin Kastamonu havalisinde irad ettiği mevizalardan [vaazlardan] biri (Sebilürreşad) refikimizde intişar etmiştir [yayınlanmıştır]. Mev’izanın sonunu bervech-i âti [aşağıdaki gibi] iktibas ediyoruz.”

İstiklâl Marşı’nı yazmayı kabul eden Mehmet Âkif, 15 Şubatta metni teslim etti. 17 Şubatta Mehmed Âkif’in İstiklâl Marşı şiiri Sebilürreşad ve Hâkimiyet-i Milliye’de yayınlandı.

21 Şubatta Londra Konferansı başladı. Bu arada bir Büyük Millet Meclisi heyeti Moskova’da müzakere ile meşguldü. Böylece batının büyük gücüne karşı yeni ortaya çıkan Sovyetler Birliği ile ilişkiler geliştirilerek denge sağlanmak isteniyordu. 23 şubatta Londra Konferansı’nda İstanbul hükümeti adına katılan Tevfik Paşa söz hakkını BMM temsilcilerine bıraktığını belirtti.

Meclis 26 Şubat’ta İstiklâl Marşı yarışmasına katılan şiirlerden seçilen 6’sının basılarak milletvekillerine dağıtılmasının kararlaştırdı. 1 Martta Hamdullah Subhi yarışmaya katılan ve seçilen şiirlerden birinin kürsüden okunması kararı üzerine kürsüye geldi ve yarışma hakkında bilgi verdi. Gelen şiirleri kuvvetli bulmadığı için Mehmed Âkif beyefendiye müracaat ettiğini, kendisinin asil endişelerle ortaya koydukları tereddütleri izale etmek için gerekli tedbirleri alacağını belirttiğini, “bu şart ile büyük dinî şairimiz bize fevkalede nefis bir şiir gönderdiler...Arkadaşlar, re’yimi ihsas ediyorum (oyumu açıklıyorum). Beğenmek, takdir etmek hususunda haizi hürriyetim (hürriyete sahibim). İntihabımı (seçimimi) yapmışım. Fakat, sizin intihabınız benim intihabımı nakzedebilir...Bu size aittir...” Hamdullah Subhi Bey, Mehmed Âkif’in şiirini okudu. Bu sırada Mehmed Âkif salonu terk etmişti. Şiir büyük heyecanla ve alkışlarla karşılandı.

İngiltere Başbakanı Lolyd George10 Martta Londra Konferansı’na katılan Yunan heyetine “Türklere karşı saldırıya geçmekte serbest olduklarını” bildirdi.

İşte İstiklâl Marşı bu atmosferde yazıldı ve milli marş olarak kabul edildi.

“Korkma!” seslenişi, Efendimiz’in (sav) Ebubekir efendimizle sığındıkları mağarada, Peygamberimizin (sav), “Lâ tahzen” buyurmasına bir atıf mıdır? Milletimizin bu hitaba muhatap olduğundaki durumu nasıldır, bu sesleniş, milletimizin kalbinde nasıl bir yankı bulmuştur?

 

Böyle bir yorum var. Mümkündür. Âkif, İslâm tarihini iyi bilir, yeri geldiğinde ona atıflarda bulunur. Biz bunun yanında, o günün havasında korku ve tereddüt içinde olan aydınlara, batıcılara yönelik bir ifade olduğunu da düşünüyoruz. Birinci Dünya Savaşı nihayete erdikten sonra korku büyümüştür. Çünkü Çanakkale ve Kût’ül-amâre gibi büyük zaferlere rağmen, savaş kaybedilmiştir. 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanır. Ümitsizliğin yayıldığı, korkunun büyüdüğü bu zamanda Âkif, batı Anadolu’da başlayan direnişi desteklemek için Balıkesir’e gider, Zağanos Paşa Camii kürsüsünden konuşur. Bilahire de Ankara’ya “İslâm şairi” olarak davet edilir ve akabinde yola çıkar. 24 nisanda Ankara’dadır. İslâm şairi Anadolu’da irşad heyetlerinde vazifelendirilir, birçok şehir ve kasabaların camilerinde vaazlar verir. Milletvekili yapılır. Dergisi Sebilürreşad Büyük Millet Meclisi’nin bütçesinden basılıp dağıtılır. İslâm dünyasına yönelik faaliyetlerde fikirlerinden faydalanılır. Ve işte belki de asıl Ankara’ya geliş sebebi olan İstiklâl Marşı’nı yazar.

İstiklâl Marşı’nın yarışmaya rağmen ondan istenmesi, tarihin garip bir cilvesidir. Marşı yazmasını isteyenler Ankara’da hâkim konumda bulunan batıcı, pozitivist erkândır. O zor şartlarda ümit ve iman telkin eden bir şiiri ancak Âkif gibi inanmış bir adam yazabilir. Bu konuda Ankara yönetiminin yukarıdan aşağıya bir mutabakatı ortaya çıkmıştır. Onlar korkularını yenecek, ümid telkin edecek sözü Âkif ’ten beklemektedir.

Mehmed Âkif ısrar üzerine bu şiiri yazdığı için hiçbir şey gözetmeden dosdoğru ne söylemesi gerekiyorsa onu söyler. Milletimizin aidiyet unsurlarını yerli yerinde ifade ettiği gibi, bizi boğmak, yok etmek isteyen batı emperyalizmine karşı da doğrudan ifadeler kullanır.

Âkif’in, ilk olarak Çanakkale’de çarpışan Mehmetçiklerin ağzından aydınlara “korkma” demiştir. Âkif İstiklâl Marşı’nı kahraman ordumuza ithaf ettiğine göre, yine konuşan onlardır ve işte tıpkı Berlin Hatıraları’nın sonundaki gibi bu şiir de “korkma” hitabıyla başlar.

Bu korkma hitabının bütün millete şâmil olduğu söylenebilir. Fakat “İslâm şairi”nin yine de bir kesimi, belli bir grubu hedeflediğini düşünmemizi gerektiren işaretler vardır. Âkif’in bu mısralardaki muhatabı, batıcılardır, batı karşısında komplekse kapılan aydınlardır. Âkif, başta bütün milleti gözetse bile dördüncü kıt’ada asıl korku içinde olanlara hitab eder.

İstiklal Marşı, “resmî marş” olduğundan mı bu kadar ilgi ve kabul görmüştür yoksa başka sebepleri mi var?

 

Resmî millî marş olması, elbette ilgiyi süreklileştiriyor. Fakat İstiklâl Marşı şiir olarak, millî aidiyet unsurlarımızı ifade gücünün yüksekliği ile milletimizin üzerinde ittifak ettiği bir metindir. Asıl onu güçlü kılan budur.

 

Mehmed Âkif’in diline, anlatımına ilişkin neler söylersiniz? Sokağın, gündelik hayatın dilini, sözlüğünü şiire taşıyan bir şair olarak, aynı zamanda Kuran’dan beslenen bir mütefekkir olarak böylesi bir dili ihtiyar etmesinin anlamı, işlevi ve neticeleri nasıl olmuştur?

 

Âkif, yaşadığı dönemin Türkçesini en iyi bilen ve şiirlerine yansıtan bir şairdir. Sokak dilini de okur yazarların dilini de onun şiirlerinde en mükemmel şekilde buluruz. Aruz onun elinde türkçeleşmiştir. Bu döneminde büyük tesir uyandırmıştır. Aruzu bilenler, şiir zevki yüksek derecede olanlar Âkif’in Türkçeyi bu şekilde kullanma başarısını övmüşlerdir.

 

“Mehmed Âkif'i tanımadan, Safahat'ı anlamadan kendimizi bilme yolculuğumuz akim kalır.” Diyorsunuz, bunu biraz açar mısınız?

 

Mehmed Âkif, 20. Yüzyılın başında batı hayranlığının en had safhada bulunduğu bir zamanda, teslimiyetçi batıcılığa karşı kendimiz olarak, modern dünyada Müslüman kalarak varolmamız gerektiğini savunmuştur. Bu bilenmeden, onun hayatı araştırılmadan ve eseri dikkatle okunmadan bugünkü varlığımız hakkında gerçekçi değerlendirmeler yapamayız.

 

“İstiklâl Marşı: Bin Yılın Destanı” kitabınızın varlık sebebini anlatırken, “İstiklâl Marşı’nın mânası, mahiyeti, muhtevası, ortaya çıkışı, şairi, milletimiz açısından kıymeti ve Türkiye’nin yakın tarihindeki bir türlü gerçek zemine oturtulamayan kırılmadan ötürü zaman zaman tartışılması ve değiştirilmek istenmesi gibi hususları bir bütün içinde ele alınması ihtiyacı bu kitabı ortaya çıkardı.” Diyorsunuz. “Kırılma”dan kastınız nedir?

 

Kırılma Millî Mücadele’nin fikir zemini ile Cumhuriyet’in ideolojisi arasındaki büyük farktır. Hatta zıddiyettir. Cumhuriyet’ten sonra, Millî Mücadele’de ne için savaşılmışsa, onun zıddına bir yola girilmiştir. Milli Mücadele’de bize güç veren manevî alan tarümar edilmiştir.

 

İstiklal Marşı’nın bestesine ilişkin neler söylersiniz? Yeniden ve şiirin ruhuna uygun biçimde bestelenmesi için ne yapılmalı?

Bu yaşa geldik vatandaş olarak bu marşı hakkıyla söyleyemiyoruz, kusur bizde mi? İşi daha derinlemesine bilen müzikçiler bu müzik özürlü bestenin ıztırabını çekiyor. İstiklâl Marşı şairimiz Mehmed Âkif’in vefatının 50. yıldönümünde (1986) Türkiye Yazarlar Birliği bir sempozyum düzenlemişti ve bu toplantıda müzik konusundaki vukufu tartışılmaz üstadlarımızdan Cinuçen Tanrıkorur merhum bu ıztırabı uzun uzun izah etmişti. Cinuçen Bey İstiklâl Marşı bestesinin değiştirildiğini göremeden gitti. Mehmet Âkif’in vefatının 70. yıldönümünde düzenlediğimiz bilgi şölenine yaşayan bir mûsıki ustamız ısrarla katılmak istedi. Biz de buyur ettik. Bakın söylediklerine: “Yalnızca iki kıt’ası müziklendirilmiş olan şiirin sekiz mısraındaki 117 hecenin 53 tanesinde prozodi hatası mevcuttur. Kelime gruplarının nağmeye denk düşmemesi demek olan periyot hatası ise 13’tür. Türkçe okuma kurallarına ters düşen vurgu hatası 14’tür. Budanmış veya kelime gruplarından doğan anlamsız hece veya hece gruplarının sayısı ise 12’dir.” (Reha Sağbaş’ın bildirisi, Türkiye Yazarlar Birliği’nin 2007 yılında basılan Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni bildiriler kitabında mevcuttur).

Bu kadar kusurlu bir beste nasıl doğru dürüst okunabilir ve neresi düzeltilebilir? Bu imkânsızı istemek gibi bir şey! Peki ne yapmak lâzım? Yeni bir İstiklâl Marşı bestesi yarışması açarak bu müşkil halledilebilir. Böyle bir teklifle ortaya çıkmıştık. Fakat gördük ki, sağdan soldan birçok ukala İstiklâl Marşı’nın sözleri gibi bestesinin de koruma altında olduğunu sanıyor. Dahası, bestesinin değiştirilmesini marşın sözlerinin değiştirilmesi ile bir tutuyor!

Geçenlerde, Tâceddin Dergâhı’na ait malzemelere ilişkin Kültür Bakanı’na bir mektup yazdınız, neden?

Taceddin Dergâhı olarak bilinen yapı, 1974 yılında Mehmet Âkif Evi adıyla müze olarak açılmıştır. Bu açılışta bazı orijinal eşya, malzeme temin edilmiş ve bina 20. Yüzyılın başındaki ortalama bir Ankara evi olarak tefriş edilmişti. Hacettepe Üniversitesi, asli işi yanında Mehmed Akif Evi’ni düzenli olarak halka açamadı. Mükellefiyetleri yerine getiremedi. Bunun üzerine, Vakıflar Genel Müdürlüğü tahsisi uzatmadı, yapıyı kendi bünyesine aldı. Bu sırada müze malzemesi üniversite tarafından Vakıflara verilmedi, Kültür Bakanlığı’na devredildi. Vakıflar binayı güzel bir onarımdan geçirdi. Orijinal müze malzemeleri olmadığı için abuk sabuk balmumu heykeller ve çoğaltma resimlerle binayı halka açtı. Müze eşyasıyla müzedir. Bu müze malzemelerinin Taceddin Dergahı’nda sergilenmesi gerekir. Bizim maksadımız, bunu sağlamaktır.

Çok teşekkür ederim…

edebiyat-ortami-80-1623152605.jpg

Bu haber toplam 265 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim