• İstanbul 13 °C
  • Ankara 14 °C

Dr. Berat Demirci: Ontolojisiz Milliyetçilik ve Mehmet Âkif

Dr. Berat Demirci: Ontolojisiz Milliyetçilik ve Mehmet Âkif
Mehmet Âkif Ersoy, Türk Düşüncesi'nin hâlâ aydın ve aydınlık ufuklarından biridir; Doğu'yu da Batı'yı da kendi içerisinde değerlendirmiş, lafı eğip bükmeden toplumuna bir çıkış yolu göstermeye çalışmıştır.

Bu tahlil ve terkip özelliklerini taşıyan ve tavrını tavizsiz sürdüren ikinci bir müellif örneği batıcılardan da, yerli izler taşıyan düşünürler arasından da çıkmamıştır. Batıda örneği aranacak olursa Akif, taşıdığı ciddiyetle Rönesans düşünürlerinin içerisine konulabilir ve geleceğe yönelik ciddi bir Türk Aydınlanması ülküsüne talip olanlar hâlâ varsa, köşetaşlarından birisi şüphesiz Mehmet Âkif Ersoy'dur. Mahalli Millî Hakikat Yolcusu Akif mahallidir, mahallesinin çocuğudur ve İstanbul'un mahalle hayatını özgün ve özlü bir biçimde ayrıntılarıyla tasvir eder. Camiyi anlatırken bir Müslüman çocuğun saffetini aksettirir. Meyhaneyi anlatırken, hiç meyhane görmeyenlerin bile zihninde gerçeğin ta kendisi denilebilecek resimler çizer.1 Mezarlıklar, sokaklar, mahalle kahveleri, evler, akla hayale gelebilecek bütün mekânlar en gerçekçi ve katı bir tarzda, ama ferah bir Türkçe ile Akif'in şiirinde tek tek yerini almıştır. Buna hem tarihî, hem güncel gerçekliğe sahip insan tipleri de eklenince karşımıza sahih bir memleket manzarası çıkar. Nâdir mütefekkire nasip olan bütünü kavrama yeteneği Akif'i mahallî, millî ve medeniyetlerarası olanı aynı anda kavrayan "şahsiyet sahibi" bir aydın kılmıştır. Mahallî olanı daima taşıyan ve yaşayan biri oluşu, Akif'e sarsılmaz bir aidiyet bilinci ve milletiyle ilgili olan her meseleye anında nüfuz edebilme gücünü kazandırmıştır. Milletini tarihi çerçevede eleştirir, bugün içerisinde değerlendirir ve gerçekçi bir biçimde cehaletten kurtulmanın, "Aydınlanma"nın yolunu, "içimizden biri" olarak gösterir. Onun yalın ve içeriden tesbitlerini mekteplisi de, ümmîsi de, cahili de anlar. Doğu ve Batı karşısındaki taklitçi tavırları hiddetle eleştiren Akif'in tek dâvâsı "hakikat"tir.2 M.Cemal Kuntay'ın ifadesiyle gerçeği her şartta söyleyen bir erkişidir, hakikat karşısında "O dimdik alın, önüne bakacak kadar da (olsa) eğilemiyordu." Hakikat; duyan, kavrayan insanla, yani şahsiyetle alakâlıdır. Şairimizde hakikâti gerçekleştirmenin yolu, döneminin "tekniğini alalım kültürünü almayalım "formülünün birazcık dışındadır. Millî şairimiz, market listesi ciddiyetiyle konuşulan "neyi alalım?" cenderesine asla sıkışmaz, daima "kim olarak almalıyız?" noktasındadır; alacağımız şeyi "kim olduğumuz" belirlemelidir. Her millet kendi yolunu, kendi tarih ve kültür akışı içinde tayin etmelidir.3

Akif'te Şiir Manzume İçiçeliği

Yalnız Âkif değil, Tanzimat sonrasının bütün yazar ve şairlerinde ortak kaygı "vatanın, milletin yahut imparatorluğun kurtarılması" düşüncesidir. "Kurtulma"nın yolları, şairleri saf şiirden uzaklaştırarak yer yer didaktik manzumelere sevketmiştir. İçlerinde hece yahut aruz vezniyle çok kötü manzumeler yazanlar olmasına rağmen, çoğunluğu dili sanatkârane kullanmışlardır. Âkif dilini ve vezni en iyi kullanan şairimizdir. Duru bir Türkçe ve arızasız bir aruz yanyana geldiğinde, neyi konu ederse etsin nazmındaki iç musiki büyük bir şairle başbaşa olduğumuzu daima hissettirir. "Samimiyet" onun yazdıklarının en önemli vasfıdır, dolambaçlı yollar, fikir cambazlıkları yoktur; ne diyecekse tavizsiz ve tereddütsüz söylemiştir. Âkif, "içindeki saf şair"i millî davası uğruna, bastırmıştır; bunun ona ızdırap verdiğini düşünüyorum. "Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm/Gördüm hazanında bu cennet yurdu/Gül devrinde gelsem bülbül olurdum/Yarab beni daha evvel getireydin nolurdu." Dörtlüğündeki naz ve sitem iç yakıcıdır. Sanatkâr, özellikle şair, hayatı "kendine mahsus olan dünya"nın prizmasından geçirerekyeniden hayata dönendir; Âkif ise "kendine mahsus olan"ı örtmeye çalışarak, "herkesin derdini" yansıtmak gayretindedir, bu gayret çok yıpratıcıdır. Akif'in şiirlerindeki "şiddet ve celal" kendi hâlini daha iyi anlatmaya yönelen bir şairin değil, memleketin hâlini daha vurgulu anlatmaya çalışan bir mustaribin feryadıdır. Bu feryat "İstiklâl Marşı"nda bir nârâ avazıyla zirveye çıkmıştır.

"Millî Şair" ve Milliyetçilik

Akif'i "Arap milliyetçisi, dinci" gibi sıfatlarla yaftalayarak refüze eden insanların yaşadığı bir vasata sahip olmak üzücüdür. Âkif fasihtir; Türkiye'de "Fasih Türk" olmak giderek zorlaşmaya başlamıştır. Türk Milleti olmanın ne demek olduğunu on kıtalık bir şiire sığdırmak Akif'e nasip olmuştur ve o bu yüzden "Millî Şairim izdir. Herkesin birbirini "ötekileştirdiği" bir düşüncesizlik ve stratejik kirlilik ortamında, istiklâl Marşının iki kıtasını değil tekmilini sevmek ve benimsemek "ötekilerden biri" olma damgası yemeye yetmektedir. İstiklâl Marşının tüm ünden bir "millet" ve "milliyetçilik" ontolojisi çıkar. Günümüzün giderek yaygınlaşan "parçacı ve parçalayıcı milliyetçilikleri" farklı maksatlarla Akif'in çizmiş olduğu bütünden uzaklaştıkça, nesnesinden kopuk bir söyleme düşmektedirler; bu söylem bir noktadan sonra "milletsiz ve milliyetsiz milliyetçilik"gibi felâket bir sokak ideolojisine dönüşmektedir. Âkif, kendi hakkında ve kendi şiiri hakkında fazla konuşmayan bir şahsiyettir. "Aczimin giryesidir bence bütün âsârım" mısraı onun hem şiir kudretini, hem mütevazılığını göstermektedir. Şiirleri hakkında çok az konuşan adam, İstiklâl Marşı'na "Milletimindir" diyerek imzasını atmamış ve konulan para ödülünü de sırtında onu soğuktan koruyacak bir paltosu bile yokken almamıştır.4 İstiklâl Marşı'nı yazdıran şartlar ve duygular, onun diliyle daha güzel anlaşılır. Hasta yatağında İstiklâl Marşı'ndan sözedilince, hastabakıcının yardımıyla doğrulur ve "İstiklâl M arşı... O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. O şiir, milletin o günkü heyecanının ifadesidir. Binbir fecâyi karşısında bunalan ruhların, ızdıraplar içinde halâs dakikalarını beklediği bir zamanda yazılan o marş, o günlerin kıymetli bir hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz... Onu kimse yazamaz... Onu ben de yazamam ... onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lâzım. O şiir artık benim değildir. O milletin malıdır. Benim millete karşı en kıymetli hediyem budur... Allah bu millete, bir daha bir İstiklâl Marşı yazdırmasın" der, yorularak uykuya dalar. Mehmet Âkif, ek yeri olmayan bir adamdır, ona yöneltilecek her tenkit samimiyetinin ve dâvâ adamlığı vasfının gölgesinde kalmaktadır. O fildişi kuleden şiir yazan bir adam değil, Millî Mücadeleye fiilen katılan bir kahramandır. Onu şiirinden hareketle eleştirmek mümkün değildir, çünkü şiiri hayatıdır; hayatı hakkında "şahsa ait" bir şey ayıklamak ise mümkün görünmüyor. Kudretli bir sanatkâr olmasına rağmen, şiirinde ferdiyetini bu kadar bastıran ikinci bir şairin dünya edebiyatında örneği olduğunu sanmıyorum. Akif'le güya aynı temaları paylaşan yığınlarca şair vardır, ama onların pek çoğu Millî Mücadele'den sonra "paye-i rıfat" koparmak için yazmıştır ve "resmî şair"dirler. Âkif ise milletinin şairidir, sıfatını ona millet vermiştir. Akif'in, hamasî şiirleri, kuru bir milliyetçilik söylemi değil, bir mücadele ve dâvâ adamının hayatıyla bütünleşmektedir, bu yüzden yadırganmaz. Daha sonraki dönemlerde ise zayıf şair olup hamaset edebiyatı yapanlar parsayı toplamıştır. Akif'in millet ve milliyetçilik anlayışı, sonraki dönemlerin siyasî milliyetçiliklerin tersine çok açık ve net çizgiler taşır. Millet olmanın vazgeçilmezleri olarak değerlendirdiği bütün unsurlar, onun yaşadığı dönemde yaşayanların az ya da çok müşterekleridir; günümüzde böylesine kapsamlı ve kapsayıcı bir bütünlük taşıyan perspektif ne aydınımızda vardır, ne de "milliyetçi/ulusalcı" ideologlarda. Her kesim kendi ideolojisine uygun bulduğu unsurlardan yola çıkarak bir millet ve milliyetçilik inşa etmektedir ve hepsi de bütünü kavrayamama marazına tutulmuşlardır. Âkif'in"Allah bu millete, bir daha bir istiklâl Marşı yazdırmasın' duasına âmin demekle beraber; ülkemizin içinde bulunduğu millî sığlıktan kurtulmak için aydınımızın, ricalimizin, gençlerimizin istiklâl Marşı'nı milliyetçiliklerin ontolojisi olarak kavramalarını da temenni edelim. Ontolojik olandan yola çıkınca parçalar bütüne doğru yönelir; ümidimdir.

Nil Kıyısından Kayseri Uçağına

Millî Şairimiz bir akşam vakti Nil sahiline iner. Fransız, Alman ve İngiliz turistleri görür; hepsi neşe içerisinde yiyip içmededir. Zenginlikleri ve üstün siyasî, askerî ve İktisadî güçleri onlara bu hakkı vermektedir. Kendisi ise bu neşeli kalabalıktan farklı olarak hüzün içindedir, "içinde ben, yalnız ben gülmüyorum/Oturmuş ağlıyorum, ağlasam da mazurum." der ve teessüre kapılır. Âkif, esasen kendine teklif edilen dünya nimetlerine bir defalığına olsun sırt dönmeseydi ülkemizde o gün de, bu günde varolan "terminatör"züm ­ resine katılır, onlarla iş tutar, kadeh tokuşturur, zevklenirdi. Hayatının hiçbir safhasında "milletim, milletim!" demediği an yoktur. Bu ahlakın olmadığı yerde aydın, rical, iş adamı, tekmil seçkinler zümresinin gözünün önünde "yolsuzluk ekonomisi" kurulur ve yolsuzlar halkın sırtında tıpkı Nil kenarındaki ecnebî güruh gibi keyif çatar/çatmaktadır.

Ha Nil kenarındaki turistler, ha İstanbul-Kayseri uçağı...

Bu yakınlardaki tayyare yolculuğum bana aynı hüznü yaşattı. Uçağın yarısından fazlası turist, çoğu da Japon'du. Bütün ecnebiler neşeliydi, aralarında paslaşıyorlar, birbirlerine ikramda bulunuyorlardı; neşe içinde uçağa bindiler, sanki ev sahibi onlardı, bizler misafir... Türklerin büyük bölümü düşünceli, dalgın, hatta kederliydi, belki aciliyet karşısında ve mecburen uçağa binmişlerdi; çok az sayıda keyifli Türk de yok değildi. Giriş ve çıkışlarda turistlere gösterilen özel muamele, yerlilerden esirgeniyordu; bu da işin "dolara endeksli"ayrı bir davranış bozukluğudur. Galiba abarttım, bardağın dolu tarafını görmemek hastalığı... Ama bana bunları bardağın dolu tarafı söyletiyor, dolar hesabına vurduğumuzda bardağın dolu tarafında çok az sayıda ve içi bomboş bir zümre v a r... "Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur"muş. Kayseri'den Sivas'a yolculuğum da, yıllardır Kazakistan'da çalışan duvar duvara komşumuzun mühendis oğluyla gelmek nasip oldu; muhabbetle kucakladım. Aynı uçaktan inmişiz... Ben sordum o Kazakistan'ı anlattı, "Türkiye cennet!" diyemedim; çünkü orada bıçak sırtında sayılacak şartlarda kazandığı paraları, Türkiye'de bir şirkete kaptırmış... Haydi neşelen! Akif'i keşke yalnızca dönemine tanıklık eden bir şairimiz olarak anabilseydik.

Sonuç

Akif'le ilgili yazmak da zor, konuşmak d a ... Fakat, onun hakkında söz söylemek gerektiğinde, susmak vefasızlık olur. Çünkü, benim ilk ezberlediğim ve unutmadığım tek şiir "İstiklâl Marşı"dır, hâlâ her mısraını millet olmanın vazgeçilmez unsuru bilirim. Bir deneyeyim "acaba baştan sona çıkarabilir m iyim ?"diye kendimi sınava soktum, kıtaların sırasını hatırlayamadığım için, şaşırdım. En küçük oğlum, biraz da hâtâlarımı bulmanın vermiş olduğu keyif ve muziplikle beni nizama soktu. Sevindim, ama burkuldum da ... Oğluma çektiğim aferinle, onu aynı zamanda bazı mercilere ihbar mı etmiş oldum! Şaka değil, bir baba olarak samimiyim; İstiklâl Marşını baştan sona vecd içinde okuyan bir çocuğun geleceğinden endişe duyuyorum.

"Mehmet Âkif, Dönemi ve Çevresi" Vefatının 71. Yılında Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 32. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 3. kitabı. Mart 2008

 
Bu haber toplam 137 defa okunmuştur
  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim